25 Mayıs 2015 Pazartesi

HDP ALERJİSİ Mİ KÜRTLERE ANTİPATİ Mİ?

Türkiye solundaki kimi örgüt ve çevreler, seçim sürecinde Halkların Demokratik Partisi HDP’ye öyle saldırıyorlar ki, İslamcı faşist iktidara harcayacak cephaneleri kalmadı dense yeridir. HDP’yi yıpratmak, oy vermek isteyenleri caydırmak için su getirmedik dere bırakmadılar. Radikal demokrat, sınıf kimliği belirsiz, sosyalizm hedefi yok, burjuva reformisti, sosyalistlere şaşı bakıyor, Kürt milliyetçisi, sosyalistler ulusal hareketin kuyruğuna takılmamalı, samimi değil AKP ile işbirliği yapacak, seçim listesinde şeriatçılara yer verdi ve daha neler neler?..
Eleştiri ve değerlendirmelerde kısmi haklılık payı olsa da insaf ölçüsünün çok çok dışına çıkıldığı da ortada.
***

HDP elbette pratiği ve örgütsel yapısı itibariyle sosyalist bir parti değil. Silahlı Kürt muhalefeti PKK ile sıhrî ilişkisi malum. Kurucu bileşen olarak PKK’nin ağırlığına karşın HDP yüzde yüz PKK güdümünde bir parti veya kimilerinin öne sürdüğü gibi “Kürt MHP’si” de değil. HDP içinde kurucu bileşen olarak çeşitli sol partiler, dergi çevreleri, demokratik kitle örgütleri de bulunuyor.
1990 yılında Halkın Emek Partisi ile başlayan zincirin son halkasını oluşturan HDP, kurucu bileşenleri ve programı itibariyle sosyalist parti izlenimi verse de pratiği ve örgütsel yapısıyla radikal demokrat bir örgüt. Programında sınıfsal kurtuluşu da vurgulamasına karşın pratiğinde sınıfsal kurtuluştan önce kimlik kurtuluşunu öncelediği biliniyor.
Emek, eşitlik, özgürlük, barış ve adalet için...” başlıklı parti programında “Partimiz, insanlığın sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyaya ulaşacağına inanır” diyor. Programında kendisini “Partimiz, her ulustan, her dilden, kültürden ve inançtan Türkiye işçi sınıfının, emekçilerin, üretici köylülerin, küçük esnafın, emeklilerin, kadınların, gençlerin, aydınların, sanatçıların, LGBT bireylerin, engellilerin, ezilen ve sömürülen tüm halk güçlerinin arzuladığı amaca varmak üzere güçlerini birleştirdikleri ve demokratik halk iktidarına/yönetimine yürüyenlerin partisidir” diye tanımlıyor.
Bir örgüt kendisini daha nasıl tanımlasın da dostluğuna sosyalistleri ikna edebilsin?
***

Kabul etmeli ki, kimlik merkezli siyasal mücadele Kürtleri inkâr ve imha politikalarına karşı Kürt kimliğinin talep edilmesiyle başladı; açılan kapıdan Aleviler, İslamcılar, gayrimüslim azınlıklar, kadınlar, LGBT vs de girdi. AKP iktidarıyla birlikte İslamcılar kimlik mücadelesini bırakıp kendi aralarında iktidar paylaşımı kavgasına tutuştular. Kürt kimliği merkezli partiler zincirinin son halkasında ise HDP, Kürtler dışındaki ezilen toplum kesimlerini de kapsayıcı çoğulcu bir parti olma hedefiyle kuruldu. Ne ki, programındaki vurguya karşın pratikte sınıf kimliği belirginleşmedi.
Sınıf kimliği silik kalsa da HDP, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik bir seçiminde anahtar parti konumunu edindi. 12 Eylül faşizminin mirası utanç barajını geçip geçememesi, seçimin kaderini belirleyecek. HDP hırsızlık barajını yıkabilirse, din taciri sermaye hizbinin iktidar binası çatlayacak. Bu durum muhtemelen İslamcı partinin dağılmasının da başlangıcı olacak. HDP’nin barajı yıkamadığı durumda ise, CHP listesindeki üç beş demokrat dışında parlamentoda ezilenlerin sesi soluğu duyulmayacak.
Bu şartlar altında çeşitli sol çevrelerden HDP’ye yöneltilen saldırıların haksızlığı, insafsızlığı daha vahimi akılsızlığı ortadadır.
Efendim HDP listesindeki filan filan şeriatçı, listede toprak ağası bile var. İyi de HDP baraja takılırsa İslamcı partinin listelerinde fazladan en az 40 şeriatçı ve toprak ağası daha Meclis’e girecek.
Efendim HDP samimi değil, barajı geçerse AKP ile pazarlık edecek, koalisyon hükümeti kuracak. İyi de HDP baraja takılırsa AKP tek başına (belki de Anayasa’yı değiştirecek çoğunlukla) yeniden iktidar olacak. HDP barajı geçip “özerklik” adı altında salt Kürt kimliğine odaklı bir bencillikle AKP’yi yeniden iktidar yaparsa da kendisini inkâr ve intihar etmiş olur ki, bir daha hiçbir şekilde sosyalistlerin demokratların sempatisini ve desteğini alamaz.
***

Eleştiri ve kuşkuların sonu gelmez. Seçim sürecinde bile ideolojik mücadele de yapılabilir. Aynı sınıf toprağından beslenen örgütler arasında ideolojik mücadele ve dostane eleştiri elbette gerekli ve yararlıdır. Ancak seçim sürecinde HDP’ye yönelik saldırılar pek de dostane görünmüyor. HDP ile seçim dayanışmasından geri durulmasının da anlaşılır ideolojik gerekçeleri olabilir. Ama bununla kalınmayıp yıpratma çabasına girilmesi, HDP alerjisinin ötesinde Kürtlere alerjinin işareti de olabilir ki, bir sosyalist için yüz karasıdır. Umulur ki, Kürt alerjisinin işareti değildir, sol örgütler arası klasik kıskançlık ve çekememezliğin tezahürüdür. 
Yüreği solda atan devrimci, kendisini emekçi sınıfların ve ezilenlerin kurtuluşuna adamış sosyalist örgüt, enerjisini öncelikle ve öncelikle sermayedar sınıfın egemenliğine ve örgütlerine karşı seferber eder. İdeolojik politik örgütsel mücadelede enerjisini sınıf rakibinden çok sınıf kardeşine dostuna yöneltmek, devrimciye sosyalist örgüte yakışmaz. Sınıf rakibinden önce sınıf kardeşine dostuna vuran örgüt veya devrimci en iyimser deyişle, basiretsizdir. Daha ileri deyişle sınıfsal kimliği, bilgisi ve bilinci zayıftır. Daha da ileri deyişle zaten kalbi solda atmıyordur, şarlatandır.
Seçim sürecinde sosyalistlere düşen öncelikli görev, dost bir örgütü hırpalamak değil, lümpen faşist İslamcı diktatörü tökezletmek için çaba göstermek olmalıdır. HDP ile seçim dayanışmasına girmenin HDP’li olmayı zorunlu kılmadığını vurgulamak da gerekmiyor herhalde.

22 Mayıs 2015 Cuma

DİKTATÖRÜ TÖKEZLETMEK İÇİN OYLAR…

Seçime iki hafta kaldı. Cumhuriyet tarihinin en önemli iki üç seçiminden biri olacak.
En önemli iki seçimden biri 1950, diğeri 2002 seçimiydi. Birincisinde tek parti diktatörlüğü sona erdi; ikincisinde 12 Eylül faşizminin ruh ikizi ve mirasçısı İslamcı parti tek başına iktidara geldi.  İlk iktidar döneminde takiye yapan İslamcı faşizmin geriletilmesi için 2010 referandumu, 2011 seçimi, 2014 belediye ve cumhurbaşkanı seçimleri birer fırsattı, değerlendirilemedi. İslamcı faşizm 7 Haziran seçiminde geriletilebilirse geriletilebilecek. Aksi halde telafisi çok zor bir sürece girilecek. Hitler’in Almanya’yı sürüklediği felaketin benzerini kendi ölçeğimizde yaşayabileceğiz.
Esasen bugün bile dindar kılıklı hırsızlığa, zorbalığa, nefret ve ayrımcılığa günlük hayatımızın her anında maruz kalıyoruz. Ülkenin hiçbir yerinde rahatsız edilmeden dilediği gibi hayat sürmek mümkün değil. Değil sokakta eylem yapanlar, herhangi bir mecrada muhalif düşüncelerini paylaşanlar bile tutuklanıyor. Tutuklanma endişesi taşıyanlar da ister istemez fikir kabızlığına tutuluyor veya laf cambazlığı yapıyorlar. Medyanın ve üniversitenin durumu malum. Eğitimin dinselleştirilmesi projesi tamamlanmak üzere. Seçimden önce çıkartılan “iç güvenlik paketi” ile polise keyfi gözaltı ve adam vurma yetkisi de verildi. Geçmişte her şeye karşın haksızlığın mahkemede telafi edileceğine inanç vardı, şimdi o da kalmadı.
Elbette geçmişte de sözcüğün gerçek anlamıyla demokratik hukuk devletinde yaşamıyorduk. Lakin geçmişte iyi kötü bir toplumsal ahlak anlayışı vardı. Hırsızlığa yolsuzluğa bulaşmış biri ayıplanır, şimdiki gibi “alnı secdeli” diye sahip çıkılmazdı. Ahlaksızlığın mimarı sayılan Turgut Özal bile rüşvet alan bir vezirini Yüce Divan’a göndermekten geri durmamıştı. Tek başına İSKİ skandalı iktidar ortağı partiyi siyasetten silmiş, 28 Şubat sürecinin yolsuzlukları ise düzen partilerini tümüyle sandığa gömmüştü. Her şeye karşın geçmişte siyasal ve sosyal hayatın din kurallarına göre düzenlenmesini isteyenler moda deyimle marjinaldi.
Köprülerin altından çok sular aktı. Halk şakşakçılığı yapmadan söyleyelim, türedi zübük diktatör, halkın küçük hesapçı, dinsel fanatizm ve cehalet kaynaklı zaaflarını sömürmede bütün seleflerini fersah fersah geride bıraktı. Onca zorbalığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, ayrımcılığa karşın 20 milyon 500 bin dolayında seçmeni var. Bu seçmen kitlesi özgürlük ve demokrasi talep etmiyor; yolsuzlukları, zorbalıkları, ayrımcılığı dert edinmiyor. Diktatör, kendisine fanatizm derecesinde sadık bu kitleye güvenerek, saltanatını ve nepotizmini meşrulaştırmak istiyor.
Diktatörü tökezletmek ve geriletmek için çok fazla seçenek yok. 12 Eylül faşizminin mirası yüzde 10 utanç ve hırsızlık barajıyla yapılacak seçimde parlamentoya girse girse dört parti girebilecek. Birisi malum, diktatörün gönlündeki parti. Diğeri, özgürlük, demokrasi ve barışa dair hiçbir mesajı olmayan, on binlerce gencin toprağa düştüğü savaşın bitmesini istemeyen, lazım olduğunda diktatöre can simidi uzatan parti, yani MHP. Geriye CHP ile HDP kalıyor.
CHP kolay tanımlanabilecek bir parti değil. İçinde sosyal demokratı var, devletçisi var, milliyetçisi var, liberali var. Deniz Baykal döneminde başlayan ve Kemal Kılıçdaroğlu ile süren sağa açılma siyasetinin partiye kattığı çok sayıda sağcı da var. Ne ki, yoksula emekçiye seslenen son bildirgesine karşın 7 Haziran’da CHP’nin İslamcı faşizmi tökezletme şansı ve gücü çok zayıf. Kılıçdaroğlu’nun umduğu gibi yüzde 30 oya ulaşsa bile bugünkünden çok daha güçlü bir CHP olmayacak. Diktatörü tökezletmek için CHP’nin yanı sıra HDP’nin de yüzde 10 barajını aşarak Meclis’e girmesi şart. Geçen dönem tüm yalpalamalarına ve sayısal azlığına karşın, antidemokratik gidişata karşı CHP kadar muhalefet eden, seçim listesinde toplumun bütün eğilimlerini temsil etme çabasındaki HDP, Meclis’e girmeyi hak ediyor da.
Doğruluğu kuşkulu kamuoyu anketleri de gösteriyor ki, HDP’nin yüzde 10 barajını aşması mümkün. HDP’nin barajı aşması demek, öncelikle 12 Eylül faşizminin koyduğu barajın yıkılması demek. İkincisi ve ondan da önemlisi, parlamentoda 55-60 dolayında sandalye kazanması, dolayısıyla İslamcı faşizmin tek başına hükümet kurma şansını hemen hemen yitirmesi demek ki, böyle bir durumda yeniden seçime gidileceğini söyleyenlerin başında diktatörün yanaşmaları geliyor. HDP barajın altında kalırsa İslamcı faşist parti fazladan en az 40 sandalye hırsızlamış olacak ki, vebali biraz da bugünlerde HDP’yi şeytanlaştıran ‘solcular’ın olacak.
Bunca zorbalık, emek düşmanlığı, nefret ve ayrımcılıktan sonra Türkiye’nin diktatörü tökezletmeye, nefes almaya çok ihtiyacı var. Aksi halde, lümpen faşizmi paçalarından akan, gözünü karartmış, akıl ve ruh sağlığını yitirmiş bir cudamın dizginsiz kişisel diktatörlüğüne sürükleneceğiz.

Gidişat son derece net. Hesap kitap ortada. Irkçılığa, faşizme, emperyalizme, sermayenin sömürü ve zulmüne karşı nice bedeller ödemiş sosyalistlerin demokratların seçimde ne yapmaları gerektiği konusunda arife tarif gerekmez.

15 Mayıs 2015 Cuma

12 EYLÜL’Ü KİMİN ÇOCUKLARI YAPTI?

Başlıktaki soru aslında bir haber başlığı. Aynı zamanda, 12 Eylül darbe davasında sanık Kenan Evren’e tarafımdan sorulan sorulardan biri.
Malum, Türkiye’de darbeler TRT’nin tek kanal olduğu devirde sabah 04.00 veya 05.00’te Harbiye marşıyla ilan edilir, ilk darbe bildirisi okunurdu. 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980 darbeleri böyle duyurulmuştu. 12 Mart 1971 darbesi ise TRT’nin 13.00 haber bülteninde ilan edilmişti.
12 Eylül 1980’de yapılan darbenin bir özelliği de daha Türkiye’de resmen ilan edilmeden, Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze tarafından dönemin ABD Başkanı Carter’a “Our boys did it”, (Bizim çocuklar başardı) sözleriyle müjdelenmesiydi. Henze, bu müjdeyi gazeteci Mehmet Ali Birand’a itiraf etmişti.
Ne zaman bir darbe tartışması açılsa söz dönüp dolaşıp “Bizim çocuklar başardı” müjdesine gelirdi. 2003 yılıydı. Paul Henze bir konferans dolayısıyla İstanbul’a gelmişti. Gazeteciler Henze’ye “Bizim çocuklar başardı”yı sordular. Henze inkâr etti. Ertesi gün Birand, Paul Henze ile yaptığı söyleşinin kasetini CNN Türk’te yayımladı. Daha ertesi gün Hürriyet gazetesinde haberin başlığında “12 Eylül darbesini kimin çocukları yaptı?” diye sorulmuştu.
Ben de 12 Eylül darbe davasında müdahil avukatlar Ömer Kavili, Arif Ali Cangı ve Kazım Genç aracılığıyla Kenan Evren’e yönelttiğim sorular arasında bu soruya da yer vermiştim. Tabii, Evren sessiz kalmıştı.
***

Bu olayı hatırlamamın nedeni, Evren’in son nefesini vermesinin ardından 13 Mayıs Çarşamba akşamı Ülke TV’de Elif Çakır’ın “Ankara İstanbul” programına katılmam. Konu 12 Eylül darbesiydi. İzleyenler de herhalde doğrular; program kişisel acıklı öykülerle ilerleyecek gibiydi. Söz sırası bana geldiğinde kişisel öyküleri önemli bulduğumu ancak kişisel öyküler üzerinden gidilirse sadece tek tek ağaçların görülebileceğini, ormanın gözden kaybolacağını vurguladım. Ek olarak, 12 Eylül davasına katılma dilekçemden söz ettim. İfadeye çağıran emniyet görevlilerine ve savcıya da “İşkencecilerle ceza davasında değil hakikat komisyonunda karşılaşmak istiyorum” diye ifade verdiğimi anlattım. Sözlerime devamla Marksizm’in ekonomi politik yaklaşımını vurgulayarak, toplumsal sınıfların darbeden ne şekilde etkilendiklerini, Türkiye’nin ekonomisiyle siyasetiyle ordusuyla küresel kapitalizme bağımlığını göz ardı eden yaklaşımların darbe analizlerinin boşlukta kalacağını ve asker taşlayıcılığı ötesine geçemeyeceğini ifade ettim. Diğer katılımcılar da hak verdiler, program, darbelerin ekonomi politiğine yoğunlaştı. 
***

Bu bağlamda darbenin kimin çocukları tarafından yapıldığı konusunda görüş birliği sağlansa da, kime kaşı yapıldığı konusunda görüşler farklılaştı. 12 Eylül döneminde irtica suçlamasıyla yargılanan Avukat Cüneyt Toraman, İslam’ın yükselişini önlemek için darbenin yapıldığını, yüzde 10 barajının da aynı gerekçeyle getirildiğini savundu.
Kendilerini Kürt sosyalisti olarak nitelendiren Bayram Bozyel ve Sabri Vesek de Kürt hareketini tasfiye etmek için darbe yapıldığını savundular.
Söz sırası tekrar bana geldiğinde, İslami hareketin de Kürt hareketinin de darbeyi gerektirecek güçte olmadıklarını ifade ettim; ama 24 Ocak 1980 istikrar paketiyle girilen vahşi kapitalist sürecin darbeyi zorunlu kıldığını vurguladım. 1971 darbesini yapan Genelkurmay Başkanı’nın “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” diye alarm verdiğini, 1980 darbesini yapan Genelkurmay Başkanı’nın ise “Şef garson benden fazla maaş alıyor” diye yakındığını anımsattım. 12 Eylül darbesi sonrasında dönemin işveren sendikası başkanının “20 yıldır işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” sözleriyle darbeyi alkışladığını, CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi’nin darbeyi dönemin ABD Başkanı’na “Bizim çocuklar başardı” sözleriyle müjdelediğini anlattım.
Programın başka bir anında da AKP iktidarının darbelerle yüzleşme diye bir amacının bulunmadığını savunarak, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu raporunu analiz ettim. Raporun darbeler ve mağdurları arasında ayrımcılık yaptığını, bunun riyakârlık olduğunu anlattım. Son söz olarak da “Evren mezarda ruhu iktidarda” diye vurguladım.
Formatını ve konuklarını önceden bilmediğimden programın yararlı olup olmayacağı, kendimi yeterince ifade edip edemeyeceğim konusunda tereddütlüydüm. Yararlı bir program oldu. Katılımcılar birbirlerinin sözünü kesmeden hakaret etmeden fikirlerini ifade ettiler. Yapımcı Elif Çakır’ın 12 Mart ve 12 Eylül darbesinin mağdurları için ayrı bir program sözü vermesi de günün sürprizi oldu. Umarım sözünü unutmaz, AKP iktidarının ikinci kez mağdur ettiği insanların sorunlarını bir kez daha anlatma olanağı buluruz.

Sahi, 12 Eylül darbesini kimin çocukları yaptı?