29 Mart 2019 Cuma

BEKA MESELESİ DEĞİL KÜRT MESELESİ


BEKA MESELESİ DEĞİL KÜRT MESELESİ
Tam 62 yıl önceydi; yani 1957 yılıydı. İktidarda Demokrat Parti DP, muhalefette CHP vardı. Ekonomik ve siyasi kriz baş göstermiş, DP erken seçim kararı almıştı.
DP liderleri Celal Bayar ve Adnan Menderes, seçim kampanyasında muhalefeti “memleketin ekonomik gelişimini önlemek”, “milli iradeden korkmak” ve “milli iradeye karşı sabotaj düzenlemek”; “fesat ocağı”, “kin ve husumet cephesi” kurmak ile suçluyorlar, seçimlerin beka meselesi olduğunu savunuyorlardı. DP liderleri iktisadi istiklal mücadelesi verdiklerini, Osmanlı İmparatorluğu dönemi dahil, ekonomide 1950’ye kadar yapılanların üç mislini yaptıklarını öne sürüyorlardı…Bu kampanyanın devamı olarak Menderes ve Bayar, seçimlerin ardından muhalefetin “kin ve husumet cephesi”ne karşı “Vatan Cephesi”ni kurmuşlardı. Menderes ayrıca ‘Ben bu millete odunu aday göstersem, onu mebus seçtiririm” diyordu… 
Aradan 62 yıl geçmiş… Bugünkü seçim kampanyasına ne kadar benziyor değil mi? Sanki aradan 62 yıl geçmemiş. Altı üstü belediye başkanı ve muhtar seçilecek; genel seçim değil, mahalli seçim yani. Ama iktidardaki AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve MHP Başkanı Devlet Bahçeli (ne ilgisi varsa) İstanbul’u, Ankara’yı ve diğer büyük kentleri Cumhur İttifakı alamazsa Türkiye’nin parçalanacağı, devletin elden gideceği yolunda propaganda yürütüyorlar.

Bahçeli ve Erdoğan, devleti ve ülkeyi kaptırmamak için Cumhur İttifakı’nı kurmuşlar, muhalefetin Millet İttifakı’nı “Zillet ve İllet İttifakı” diye karalıyorlar, terör ve ihanet cephesi kurmakla suçluyorlar.
Devlet Bahçeli sürekli “31 Mart seçimleri uçurumdan önceki son çıkıştır. Yalnızca belediye başkanı seçmeyeceğiz. Ya bela diyeceğiz ya beka diyeceğiz” diye konuşuyor.
Recep Tayyip Erdoğan “31 Mart salt mahalli idare seçimi değildir. Bu seçimler, ülkemiz açısından beka meselesine, beka seçimine dönüşmüştür” diye ekliyor.
Devlet Bahçeli, “İstanbul son siperdir, bu siper düşerse Türkiye’miz gider” diyor.
Recep Tayyip Erdoğan, “Allah’ın izniyle, bir çağın kapanıp bir çağın açıldığı bu şehri kıyamete kadar bir İslam şehri Türk şehri olarak korumaya devam edeceğiz” diye pekiştiriyor.
Hemen her mitingte, salon toplantısında, televizyon ekranında böyle atıp tutuyorlar.
Ayıptır anımsatması, Erdoğan 22’nci muhtarlar toplantısında “Ben gidersem devlet yıkılır” bile demişti.
Yine ayıptır anımsatması, Damat Berat Albayrak da “Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, seçmenimiz inanır. Yani Ak Parti çıtayı öyle bir noktaya koydu” demişti.
***

AKIL VE RUH SAĞLIĞI DÜZLEMİNDE BEKA
Söylemeye dilim varmıyor, akıl ve ruh sağlığına ilişkin ulusal düzeyde bir sorun var ortada. Belki de beka sorununu akıl ve ruh sağlığı düzeyinde düşünmek gerekiyor.
Beka sorunu demek, ülkenin geleceğinin olmaması veya en azından bir kısmının elden çıkması demek. Düşman kapıya dayanmış, her an Türkiye’yi istila etmeye parçalamaya hazır yani!
Öyleyse biraz geriye, Birinci Cihan Harbi ve İstiklal Harbi yıllarına bakalım. Gerçek anlamda beka mücadelesi yıllarıydı. Kazanamasak cidden yok olabilirdik. Dönemin global muktediri İngiliz siyasetçiler, Türkler’in geldikleri yere, yani Orta Asya’ya sürülmeleri gerektiğini bile söylüyorlardı. Cihan Harbi İngiltere’nin başını çektiği Düvel-i Muazzama’nın yani İtilaf Devletleri’nin zaferiyle sonuçlandı; Osmanlı, Mondros Mütarekesi ve Sevr Andlaşması’nı imzalamak zorunda kaldı. Devletin son savunma mevzileri düştü, tersanelerine girildi, asker terhis edildi. Düvel-i Muazzama askerleri gözlerine kestirdikleri her yeri işgal ediyorlar. Anadolu’da ve Trakya’da işgale ve ilhaka karşı Redd-i İlhak ve Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri kurulmuş, kurtuluş çareleri aranıyor. Ankara’da Mustafa Kemal Paşa önderliğinde “Hakimiyet bila kaydü şart milletindir” sloganıyla toplanan parlamento, İstiklal Harbi’ne hazırlanıyor. Mehmet Akif’in “Allah bir daha bu millete İstiklal Marşı yazdırtmasın” dediği yıllar.  Sözcüğün gerçek anlamıyla beka yılları yani!
***

İSTİKLAL HARBİNDE DEĞİLİZ
Bugün İstiklal Harbi’ndeki gibi beka durumu yok; tersine, Türkiye kendi sınırları dışına bile silahlı güç gönderebiliyor. Dahası, ABD’nin işgal altındaki Golan tepelerini İsrail’e ikram eden kararına karşın bölge, yani Ortadoğu nispeten sakin bir dönemden geçiyor. PKK eylemleri yok denecek kadar azalmış, IŞİD’in (elinde tek metrekare toprak kalmamacasına) yenildiği ilan edilmiş. Toprak kaybı riski anlamında alarmı destekleyecek bir siyasi ortam yok yani.
O halde neden beka sorunu; hem de yerel seçimde? Örneğin, Recep Tayyip Erdoğan alışılmış ses tonu ve vurgusuyla deseydi ki, “Kardeşlerim, ben bu ülkenin cumhurbaşkanıyım. Belediye başkanı ve muhtar seçimi yapılacak. Ak oylarınızla kimi seçerseniz seçin, razıyım. Yürütmenin başı olarak, hepsine yardımcı olacağım, şehirlerimizi köylerimizi daha müreffeh ve yaşanabilir yerler haline getirmek için el birliğiyle çalışacağız.”
Cumhurbaşkanı böyle dese ve taşıdığı sıfatın gereği tarafsız kalsa (kendisine oy vermeyen mahalle sakinlerine azıcık saygılı bir dil kullansaydı) ne olurdu? Sorunun yanıtı öylesine açık ki. Seçmen kutuplaşmaz, dinci mahalle laik mahalle diye ayrışıp cepheleşmez, sadece yerel seçime odaklanır ve kim daha iyi hizmet verir yarışmasına bakardı.
Ama öyle olmadı. Cumhur İttifakı liderleri olarak AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, seçimi beka hesaplaşmasına çevirdiler. (Bu liderlere kanıp beka meselesini ciddiye alanlara tavsiyemdir: ‘Beka’ gibi ulusal düzeyde varlık yokluk kavramları ve duyarlılık yerel seçim gibi ilgisiz koşullarda harcanmamalıdır. Belediye seçimini bekaya ayarlamak, Tanrı göstermesin, gerçekten varlık-yokluk virajına girildiğinde zaafa yol açar. Temel hak ve özgürlükleri hukuk devletinin güvencesine bağlamış, toplumsal barışı sağlamış, üretim ve refah artışından uyruklarını hakça yararlandıran, yani yaşanabilir ülke olmuş toplumları, devletleri dışarıdan kimse bölemez. Gerçekten bir beka çıkmazına girildiyse, halkının yarısından fazlasıyla kavgalı, kin ve nefret ilişkisi kuran liderlerle o çıkmazdan çıkılmaz.)
***

MİLLİ BİRLİK BERABERLİĞE EN ÇOK İHTİYAÇ DUYDUĞUMUZ GÜNLER
Sözü uzatmayayım. Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın suçlamaları ve cepheleştirme çabaları 27 Mayıs darbesiyle noktalanmıştı. Bugün elbette böyle bir olasılık yok, yani kimse askeri darbe beklemiyor; bekleyen varsa da Allah ıslah etsin, akıl fikir ihsan eylesin amin!!!
Aradan 62 yıl geçtikten sonra bir darbe felaketi söz konusu değilken beka sorunundan söz ediliyor. Gerek Devlet Bahçeli gerekse Tayyip Erdoğan belediye seçimini beka sorunu olarak propaganda ediyorlar. Oysa 2015 seçimlerine kadar kimse Türkiye’nin beka sorunu yaşadığını söylemiyordu; ne Erdoğan beka sorunundan bahsetmişti ne de Bahçeli.
Bugün bekadan söz ederken de kendi kendileriyle çelişiyorlar, tutarlı olamıyorlar. Ne söyleseler, kendi ayaklarına sıkıyorlar.
Bir taraftan “Beka sorunu var” diyorlar, diğer taraftan “Cumhuriyet tarihinin en güçlü dönemini yaşıyoruz” diye böbürleniyorlar.
Bir taraftan “Üst akıl ülkemizi yok etmeye çalışıyor” diyorlar, diğer taraftan Kerkük, Musul, Atina, Sofya, hatta Moskova vs. gibi sınırlarımız dışındaki şehirlere plaka numarası veriyorlar; akşam namazını Moskova’da kılmaktan söz ediyorlar!!!
Diktatörlüklere karşı mücadele palavrasıyla Irak, Libya ve Suriye’ye düzenlenen emperyalist saldırı ve işgallere destek veriyorlar, Sudan’da yüzbinlerce Müslümanı katleden diktatöre kırmızı halı seriyorlar. Sonra ülkemizi parçalamaya çalışan dış güçlerden yakınıyorlar.
Peki bunca tutarsızlığa neden düşüyorlar, neden “31 Mart seçimi beka seçimidir” diyorlar?
Yaşanan ekonomik, siyasi ve diplomatik kriz nedeniyle, kendi bekalarını ulusal bekaya çevirdikleri söylenebilir. Doğrudur. Ergenlik çağımdan bugüne, tarih vermek gerekirse, askeri liseye girdiğim 1971 yılından bugüne en çok duyduğum klişe “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” klişesidir. Bu klişeyi ilk kez, 1971 yılı sonbaharında Kuleli Askeri Lisesi’ni teftiş eden İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün’den duyduğumu anımsıyorum. İlk duyduğumda çocuk aklımla çok heyecanlanmıştım. Yaş ilerledikçe çocuksu hamasi heyecanın yerini bilinç aldı. O gündür bu gündür, aynı klişeyi duyarım. Bugün de beka diye tekrarlanıyor.
Sözü uzatmayayım. O günlerdeki beka meselesi, yani “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulması”, dünya ve ülke çapında esen sosyalizm rüzgârlarına karşı sermayenin şemsiye ve kalkan ihtiyacını ifade ediyordu. Ülkücü milliyetçi hareket bu gereksinmenin kontrgerilla operasyonu çerçevesinde sivil paramiliter örgütlenmesiydi. Temel amaç, ülkenin sola komünizme kaptırılmamasıydı. Bu uğurda nice cinayetler ve katliamlar işledi ülkücü milliyetçi hareket.
Sosyalizm zannedilen bürokratik devlet kapitalizmi, 1991 yılında bayrak indirdi, Soğuk Savaş sona erdi. ABD liderliğindeki Batı emperyalizmi düşmansız kalmıştı. Yeni bir düşman gerekiyordu. Lazım düşman İslam coğrafyasında bulundu: El Kaide ve IŞİD benzeri radikal İslam. Yeni düşman, Soğuk Savaş dönemindeki Yeşil Kuşak politikasının gayrimeşru çocuğuydu.
***

KOMÜNİZMDEN SONRA KÜRTLER
Türkiye özelinde faşist milliyetçiliğin ihtiyaç duyduğu düşman ise Kürt coğrafyasında bulundu. Haziran 2015 seçiminde Kürt siyasi hareketi üçüncü parti olarak TBMM’ye girmeyi başarınca…
Daha seçim günü akşamı Devlet Bahçeli, yeniden seçim istedi. İktidarı paylaşmaya tahammülü olmayan AKP Genel Başkanı da Cumhurbaşkanı yetkisini kullanarak hükümet kurulmasını önledi ve ülkeyi tekrar seçime götürdü. Seçim süreci terörize edildi, silahlı Kürt hareketi de hendek aymazlığıyla ortamın terörize edilmesine katkıda bulundu. Hendek aymazlığı, “Şehirlerde bu düzeyde bir savaş yaşanmasına gerek yoktu”, “Bu kadar vahşileşeceklerini hesaba katmamıştık” diye itiraf edildi.
O gündür bugündür, beka meselesinden söz ediliyor. Öyle ki, 2018 Cumhurbaşkanı seçimi için adaylık sürecinde Abdullah Gül bile, aday olmayacağını açıklarken, “Tarihimizin çok ciddi beka sorunlarıyla karşı karşıyayız” demişti. Bugün de Kürt siyasi hareketi dolayımıyla ekranlarda ve sayfalarda sürekli, beka meselesi vurgulanıyor; muhalefet liderleri şeytanlaştırılıyor. Bir tarihte Abdullah Öcalan’ın “Biz Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz. Biz AKP ile bu temelde bir başkanlık ittifakına girebiliriz” diyerek AKP iktidarına destek verdiği anımsanmıyor.
Bu anda, onbeş yirmi bin nüfuslu Pasifik adaları halklarının bile sahip oldukları kendi kaderini tayin hakkının 20 milyon nüfuslu Kürt halkından esirgenmesi ve Türkiye için beka sorunu olarak tanımlanması hakkaniyet ve demokratlıkla bağdaşır mı, kendi kaderini tayin hakkının emperyalistlere yaslanarak kullanılması doğru mudur, ayrı bir yazı konusudur.
Yazıyı noktalarken vurgulamalı ki, demokrasinin ve laikliğin olmadığı, oy uğruna halkın yarısının diğerine kışkırtılıp düşman edildiği, “dindar nesil yetiştireceğiz” saçmalığıyla eğitimin çökertildiği, işsizliğin (resmi rakamla) yüzde 13’ü geçtiği, milyonlarca insan açlık sınırında yaşarken "itibardan tasarruf olmaz" gerekçesiyle saraylarda lüks ve debdebenin alıp yürüdüğü, üretimin durduğu, bilimden, sanattan, felsefeden, hukuktan uzaklaşmış bir ülke zaten yıkıma sürüklenmiş, ciddi anlamda beka sorunuyla karşı karşıya demektir.
Türkiye’nin beka meselesi, ancak emek eksenli eşitlikçi ve özgürlükçü bir gelecek perspektifiyle, tek tek bireyleri devlet eliyle zenginleştirmeyi değil topyekûn kalkınmayı ve sanayileşmeyi hedefleyen halkçı ve bağımsızlıkçı bir ekonomi modeliyle, akılla, hukukla, bilimsel eğitimle, barışçıl politikalarla çözülebilir. Meselenin bizzat kaynağı olanların, halkın yarısından fazlasıyla kavgalı, kin ve nefret ilişkisi kuranların ise meseleyi çözme ehliyeti yoktur.

4 yorum:

  1. Teşekkür ederim kalemine emeğine sağlık sevgiler

    YanıtlaSil
  2. https://www.facebook.com/buelent.yilmaz.61/posts/191321151843413

    YanıtlaSil