16 Temmuz 2021 Cuma

15 TEMMUZ HAMASETİ

15/16 Temmuz gecesi kâbus gecesiydi. Ülke iç savaşın eşiğine geldi, F tipi darbe girişimi bastırıldı, iç savaş savuşturuldu (belki de ertelendi), 251 insan canından oldu. F tipi darbe girişimi bastırıldı ama Türkiye bu kez 20 Temmuz’da (halen süren) T tipi OHAL darbesine maruz kaldı.

Kâbus gecesinin üzerinden beş yıl geçti. Toplumsal belleğe kazınan görüntülerin dışında o gece neler olup bittiğini hakkıyla bilen yok; bilen(ler) varsa da anlatmaya yanaşmıyor(lar).

O geceyle ilgili toplumsal belleğe çizilen resim belli: FETÖ, ordu içindeki gücünü harekete geçirdi, darbeye teşebbüs etti; lakin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla meydanlara çıkan millet demokrasi destanı yazdı, darbeciler yakalandı, şimdi ihanetin bedelini ödüyorlar...

Kâbus gecesinin beşinci yıl dönümünde demokrasi destanı niyetine yinelenen resim görünüşte doğru olmasına doğru da hakikatin tam bir resmi midir? Daha açık bir ifadeyle, o gece gerçekten demokrasi destanı mı yazıldı? Başka bir deyişle, o gece girişilen askeri darbe daha büyük bir resmin parçası mıydı? Daha net bir ifadeyle, 15 Temmuz aslında başlamadan önlenebilir bir girişim miydi?

***

O gece neler olup bittiğine dair epey senaryo yazıldı. Resmi senaryo, darbe girişimine karşı açılan toplam 289 davanın iddianamelerine ve kararlarına geçerek “hukuki” metinlere dönüştü. Ne ki, hukuki analiz, etik ve titizlikten yoksun, kes yapıştır yöntemiyle şişirilen binlerce sayfalık iddianamelerde ve gerekçeli kararlarda hakikatin tam bir resmi çizilmedi.

Resmi senaryodaki anlatıya göre:  

Üst akıl, taşeronları vasıtasıyla önce İstanbul Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesini bahane edip sokak eylemleriyle yönetimi değiştirmeye teşebbüs etti.

 Gezi’nin ardından üst akıl, 17/25 Aralık’ta başka bir taşeronu (yani FETÖ/PDY) eliyle bir kere daha teşebbüs etti; sonra seçimleri bekledi; seçimlerde beklediği sonuç çıkmayınca son çare olarak FETÖ/PDY’nin TSK içindeki gücünü kullanmaya karar verdi; darbe günü ve saati olarak 16 Temmuz 03.00 tespit edildi.

Lakin 15 Temmuz saat 14.20’de Kara Havacılık Okulu’ndan bir subay MİT’e giderek, FETÖ üyesi askerlerin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı almak için kuruma saldıracaklarını haber verdi.

Hakan Fidan Saat 18.10’da Genelkurmay karargâhına geldi. Durum değerlendirildi, 18.30’da havadaki tüm askeri uçakların inmesi emredildi, 19.05’te de tüm askeri uçuşlar yasaklandı.

Saat 19.25’te Ankara’nın en kritik askeri birliği 4’üncü Kolordu’ya zırhlı araçların kışla dışına çıkmaması talimatı verildi.

19.26’da Hakan Fidan, Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı’nı aradı; ulaşamayınca koruma müdürü ile görüşüp Cumhurbaşkanı’nın güvenliğiyle ilgili bir problem olup olmadığını, ek güvenlik tedbirlerine ihtiyaç duyulup duyulmadığını sordu.

Bu gelişmeler üzerine darbeci cunta, 03.00 olarak belirlenmiş başlama saatini 20.30’a çekti.

Saat 20.22’de Hakan Fidan karargâhtan ayrıldı.

Darbeci cuntanın kilit isimlerinden Genelkurmay Stratejik Daire Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli saat 21.00’de Hulusi Akar’ın odasına girdi, “Operasyon başladı, herkesi alacağız, taburlar tugaylar yola çıktı” dedi. Hulusi Akar karşı çıkınca özel harekât timi içeri girip kelepçe taktı. Emir subayı Levent Türkkan silahını doğrulttu, Hulusi Akar “Sık ulan sık, ne yaparsanız yapın, bu girişiminizi desteklemeyeceğim” diyerek tepki gösterdi.

Resmi anlatıya göre, bu andan itibaren F16 uçakları havalandı, Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları derdest edilerek Akıncılar’da toplandı. Saat 22.28’de televizyonlarda İstanbul’da köprülerin trafiğe kapatıldığı haberleri başladı; 23.02’de Başbakan Binali Yıldırım, NTV’de “Bir kalkışma olduğu anlaşılıyor” diye açıklama yaptı.

00.24’te Cumhurbaşkanı CNN Türk’te halkı meydanlara çıkmaya çağırdı.

01.43’te Cumhurbaşkanı uçağı Dalaman’dan havalandı.

03.20’de Cumhurbaşkanı uçağı İstanbul’a indi.


Saat 04.07’de Cumhurbaşkanı Erdoğan İstanbul Atatürk Havaalanında basın toplantısı düzenledi; “Bu çıkış, bu hareket Allah’ın bize büyük bir lütfu. Niye büyük bir lütfu? Çünkü, tertemiz olması gereken Silahlı Kuvvetlerimizin temizlenmesine vesile olacak olan bir harekettir” dedi.

09.06’da Hulusi Akar’ı taşıyan helikopter Çankaya’ya indi; yanında Mehmet Dişli de vardı. Dişli, saat 16.30’a kadar Başbakanlık’taki kriz merkezinde görev yaptıktan sonra tutuklandı.

Nihayet 16 Temmuz 12.57’de Başbakan Binali Yıldırım, televizyonların canlı yayınında kalkışmanın bastırıldığını açıkladı.

***

BEKLENEN VE OLMASI İSTENEN KALKIŞMA

Resmi senaryodaki anlatı, toplumsal belleğe nakşedilen resimle uyumlu. Özetle, MİT Müsteşarı’nı hedefleyen hava harekâtı ihbarıyla başlıyor öykü. Genelkurmay, tüm askeri uçuşları ve Ankara’daki kışlalardan zırhlı araç çıkışını yasaklıyor. Cumhurbaşkanı’nın güvenliğiyle ilgili bir sıkıntı olup olmadığı da değerlendiriliyor.

Bu kararlar gösteriyor ki, MİT’e saldırı istihbaratı, sıradan bir terör saldırısı olarak değil, darbe girişiminin parçası olarak değerlendirilmiş. Yoksa sırf MİT Müsteşarı’nın güvenliği için bu denli geniş kapsamlı önleme ihtiyaç duyulmazdı. Darbe kalkışması olarak değerlendirilmiş ama, kalkışmayı önleyecek asıl karar “ihmal” edilmiş, yani TSK’ye ülke genelinde alarm verilmemiş. Genel alarm verilmiş olsa, tüm askeri personel kışlalarda kalacak, kalkışma muhtemelen kışla sınırları dışına taşmadan engellenmiş olacak, 251 insan canından olmayacaktı. (Ama böyle bir durumda “demokrasi destanı” yazılmasına gerek kalmayacaktı.)

İkinci olarak, tüm askeri uçuşlar ve zırhlı araç çıkışı yasaklanmış ama bu olağanüstülükten nedense kuvvet komutanlarıyla jandarma komutanının haberleri olmamış. Görev başında olmaları gerekirken düğüne gitmişler, düğünün ortasında paketlenmişler.

Üçüncü olarak, MİT Müsteşarı saat 20.22’de Genelkurmay karargâhından ayrılmış. Genkur. Başkanı’nı derdest edecek kadar karargâha hâkim cunta, Müsteşar’ı karargâhtayken tutuklamaya tenezzül etmemiş! 

Dördüncü olarak, iddianamelerde cuntanın Fetullah Gülen’den sonraki ismi olarak gösterilen Adil Öksüz, darbe girişiminin merkez üssünde gözaltına alınıyor, onca delile karşın serbest bırakılıyor. İster istemez, 9 Mart 1971 cuntası içindeki MİT ajanı Mahir Kaynak geliyor akla. 

Bütün bu hususlar önemli olmasına önemli ve kuşku uyandırsalar da, en önemlisi, F tipi cuntanın varlığı ve darbeye hazırlandığı biliniyordu.

Örneğin, 15 Temmuz’dan birkaç ay önce Ağacın Kurdu (Mustafa Önsel) ve İmamların Öcü (Yavuz Selim Demirağ) adlı kitaplarda F tipi cunta mercek altına alınmış, darbe yapacak güçte olduğuna dikkat çekilmiş. 

Çok daha ilginci, uğursuz bir yazar, gazetesindeki köşesinde “Gülen’in yeşil cübbesinin sırrı” (24 Mart 2016), “Cemaat’in ‘Hususiler’i darbe için Ankara’da toplandı” (2 Nisan 2016) başlıklı yazılarında darbe hazırlıklarına dikkati çekmiş. Nihayet “Cemaatçi askerlere son uyarı: Tavuk ‘tar’da sayılır!” başlığı altında Talat Aydemir ve Namık Kemal Ersun girişimlerini hatırlatarak, açık açık uyarmış: “Bir Anadolu deyimi. Tar, odun demek. Tavukların akşam kümese girmeden önce odunun üzerine çıkıp hizalandıkları anda çok daha kolay sayılabileceğini anlatır. (...) Devlet onları izliyor. İstihbaratıyla, tüm silahlı kuvvetler hiyerarşisi olarak komuta kademesiyle, hükümetiyle, emniyetiyle, halkıyla, siyasetçisiyle, STK’larıyla bir bütün olarak devlet ‘suç’ işlemelerini bekliyor. Yani TAR üzerinde hizalanmalarını. Teker teker sayacaklar hepsini. (...) Tekrar cemaatçi kripto askerleri uyarıyorum. Devlet ve komuta kademesi her şeyi biliyor ve suç işlemeye teşebbüs etmenizi bekliyor. Hayır, kimsenin; ne Devletin ne de TSK’nın bu olası kalkışmadan çekindiği yok.” (Fuat Uğur, Türkiye, 21 Nisan 2016, siyahlar FU’nun.)

Yinelemek gerekirse, F tipi cuntanın varlığı ve darbeye hazırlandığı biliniyordu. Bir köşe yazarının bildiğini, köşesinde ayrıntısıyla yazdığını Cumhurbaşkanı’nın, MİT’in, Genelkurmay’ın, hükümetin bilmemesi (moda deyişle) hayatın olağan akışına ters düşer!

***

15 TEMMUZ GECESİ AYDINLANIR MI?

Sonuç olarak, 15 Temmuz akşamı girişilen F tipi darbe girişimi bilinmeyen, ansızın geliveren bir kalkışma değildi. Biliniyordu, bilmenin ötesinde vuku bulması bekleniyor ve hatta isteniyordu. 15 Temmuz günü uçuş yasağı, zırhlı araç çıkış yasağı gibi darbecilerin uymayacakları emirler vermek yerine genel alarm verilmiş olsa, tüm askeri personel o gece kışlalarda kalacak, kalkışma muhtemelen kışla dışına taşmadan engellenecek, “demokrasi destanı” niyetine 251 insan canından olmayacaktı.

Buna karşın, Genkur. Başkanı ve tüm kuvvet komutanlarının derdest edildikleri, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın can güvenliklerinin tehlikeye düştüğü bir kalkışma için “kontrollüydü” demek hakikate uygun düşmez. Kontrollü ifadesi, 15 Temmuz akşamı yapılan işlere aktif veya dolaylı olarak kısmen katılmayı ifade eder ki, Cumhurbaşkanı, hükümet ve TSK üst yönetiminin böyle bir katkısından söz edilemez. Olsa olsa, bildikleri, başlamadan önlemek ellerindeyken vuku bulmasını bekledikleri darbe girişiminde kontrolü elden kaçırdıklarından söz edilebilir. 

Belirtmeli ki, 15 Temmuz’un beşinci yıl dönümünde bile “darbe miydi tiyatro muydu, kontrollü müydü kontrolsüz müydü” tartışması yapılabiliyorsa, nedeni, başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar yetkililerinin eylemleri ve söylemleridir. 

Darbe girişimi daha tam bastırılmamışken “Allah’ın lütfu” sayıldıktan sonra içyüzünün aydınlatılması için iktidar hep ayak sürüdü; TBMM’de komisyon kurulmasına uzun süre direndi, kurulan komisyona üye vermeyi geciktirdi; Genkur. Başkanı’nı ve MİT Müsteşarı’nı komisyona göndermedi, komisyonun çalışma süresini uzatmaya yanaşmadı. Komisyon’un raporu hâlâ TBMM’ye sunulmuş değildir. 

Ulusal günlerde TBMM’de özel oturum yapılırken, ulusal gün ilan edilen 15 Temmuz’un yıl dönümlerinde TBMM özel gündemle toplanmamaktadır. 15 Temmuz anmaları, Cumhur İttifakı’nın halkla ilişkiler etkinliklerinden ibaret kalmaktadır. 

F tipi cuntanın iç iletişim programı ByLoc’a dahil siyasetçiler aradan 5 yıl geçtiği halde açıklanmamıştır. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Şu an bildiklerimi söyleyemeyeceğim ama günü geldiğinde belki kitaba yazabilirim” tutumunu korumaktadır.

Sahi, mağduriyet istismarının ustası Erdoğan ve “dava” arkadaşları, “15 Temmuz Destanı” hamasetiyle yetinmeyip, kendilerine karşı girişilmiş darbeyi aydınlatmaktan neden kaçınırlar?

15/16 Temmuz sürecinin karanlığı aydınlatılmadan Türkiye’de demokrasinin inşasına başlamak mümkün müdür?


Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Cemaatteki kardeşlerimiz ne istediler de vermedik?” sitemi ile darbe girişimini (daha bastırılmamışken) “Allah’ın lütfu” sayması, 15/16 Temmuz sürecinin karanlığını aydınlatmanın projektörü olabilir mi?

Sorular şimdilik bu kadar.


3 yorum:

  1. "15 Temmuz hamasetiyle yetinip, darbeyi aydınlatmaya yanaşmıyorlar" daha doğru bir tabir olabilir miydi?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Haklısın tertip. Senin yazdığın gibi de olabilirdi. Ben yazarken, soru dizisinde kalemden öyle çıktı.

      Sil
  2. Kalemine emeğine sağlık sevgiler

    YanıtlaSil