23 Aralık 2020 Çarşamba

ÇIPLAK ARAMANIN TÜZÜĞÜ

İnsan denilen mahluk nasıl da zalim, nasıl da vahşi; özellikle kendi türüne kendi hemcinsine karşı. 

Bu vahşet ve zalimlik çok çeşitli şekillerde olabiliyor. İşkence ,cinayet, tecavüz insanın insana zulmünün akla ilk gelenleri. Son günlerde insanın insana zulmünün çok bilinmeyen bir türü de konuşulur hale geldi. Bazı polis ve cezaevi uygulamalarında insanların soyundurularak arandıklarına ilişkin haberler, insan tabiatındaki vahşiliğin nerelere varabileceğini bir kere daha gösterdi.

Bir kere daha gösterdi diyorum; çünkü (en azından benim için) yeni bir şey değil. 12 Eylül 1980 darbesi döneminde gözaltına alınan 650 bin dolayında insan çırıl çıplak işkence tezgâhlarına yatırıldılar. Kürt illerindeki köy baskınlarında erkekler çırıl çıplak soyularak hakaretlere uğradılar. Diyarbakır cezaevinde erkek tutsaklar, cinsel organlarından birbirlerine bağlanıp trencilik oynamaya, birbirlerinin ağzına işemeye, birbirlerinin kıçına yakılmış sigara sokup sönmesini beklemeye zorlandılar. Bunca zulüm arasında çıplaklık ayrıntı gibiydi.

Zulüm Diyarbakır cezaeviyle sınırlı değildi. Ülkenin diğer cezaevlerinde ve sorgu merkezlerinde de zulüm kol geziyordu. Tutuklu ve hükümlülere eziyet etmemek karşılığında mahpus yakınlarından rüşvet alan cezaevi komutanları vardı. İdam cezası vermemek karşılığında sanık yakınlarından rüşvet sızdıran yargıçlar türemişti. Teğmen Ömer Yazgan, rüşvetçi hâkimin kararıyla asılmıştı. Darbe, her şeyin piyasalaştırıldığı neoliberal kapitalizmin darbesiydi; insan hayatı ve işkence görmeme hakkı da pazara düşmüştü. Bunca zulüm arasında çıplaklık ayrıntı gibiydi. 

Ayrıntı gibiydi çıplak arama ve teşhir. Metris cezaevinde duruşmaya, avukat veya ziyaretçi görüşüne, revire gidiş gelişlerin olmazsa olmazıydı çıplaklık. Fonda Müşerref Akay ve İbrahim Tatlıses’in pespaye şarkıları türküleri eşliğinde soyunmaya zorluyorlardı. Soyunmayı kabul etmeyenleri dayaktan geçirip koğuşa sokuyorlar; ziyaretçilere ve avukatlara, kendimizin çıkmak istemediğimiz yalanını söylüyorlardı. Mahkemeye çıkarmaları gerektiğinde ise zorla soyuyorlardı. Soymakla kalmıyorlar, vücut derinliklerine de el atıyorlardı. Elbette direniyorduk zulme. 

Çıplaklık zulmü kadın tutsakları da kapsıyordu. Barış Davası sanıkları arasında, yaşı 60’ı geçmiş (İstanbul Belediye Başkanı Ahmet Isvan’ın eşi) Reha Isvan da vardı. Reha Isvan, bu ahlaksızlığı şöyle anlatmıştı:

Beni ilk soyacakları gün polis odasında en az sekiz kişi vardı, polis ve gardiyan. Arama bahane. Görüşe çıkarken ve dönerken arıyorlar. Beni bir günde altı kez soydular. Ama görüşte önü iki camlı kutu gibi bir şeyin içine giriyorsunuz. Oradan telefonla diyelim eşinle konuşuyorsun. Arkanda askerler var. Görüşmecinle aranda iki kat camdan başka demir parmaklık var. Bir yanda polis de telefonu dinliyor. Tüm telefonlar dışarıda bir komisere bağlı. Her an kesebilirler konuşmayı. Yani kısaca, görüşmede, karşındakiyle en ufak bir temas olanağı yok. Bu görüşten sonra yine polis odasına alınıp ‘soyun’ diyorlar. Bana ilk ‘soyun’ dediklerinde şöyle düşündüm: Amaçları tepkimi görmek. Öfkelenip direneceğim, onlar da zapta geçirecekler. Odadakilere bakıp güldüm. ‘Tam striptiz yapılacak hava ama müzik uygun değil’ dedim. Çünkü hoparlörde arabesk çalıyordu. Çok seviyorlar arabesk müziği. ‘Hafif batı müziğiyle daha iyi olur’ dedim. ‘Nereye kadar isterseniz soyunayım. Çünkü benim için hiçbir anlamı yok’ dedim. Bu bana hakaret gibi gelmiyor. Gençlerin buna tepki göstermelerini anlıyorum, saygı duyuyorum. Ama 60 yaşında bir kadın soyunsa ne olur, soyunmasa ne olur?..” (Milliyet, 24 Şubat 1986.)

***

Aradan onca yıl geçmiş, yine çıplaklık zulmü konuşuluyor. TBMM’deki bütçe görüşmelerinde HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu “Uşak’ta gözaltına alınan 30 üniversite öğrencisi kadının çıplak aramaya maruz bırakıldığı” iddiasını gündeme getiriyor. İktidar partisi AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, Gergerlioğlu’nu Meclis’i terörize etmekle suçluyor, “Çıplak arama yoktur; ne münasebet çıplak arama, hem de bahsettiği kadınlar mütedeyyin kadınlar” diye karşılık veriyor. 

Uşak Emniyeti, Milletvekili Gergerlioğlu hakkında suç duyurusunda bulunmuş; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da çıplak arama zulmünü teşhir edenler hakkında soruşturma başlatmış. Şaşırtıcı değil bu tepkiler. 12 Eylül darbecileri de işkence haberlerini yalanlıyorlar, “İşkence resmi politikamız değildir” diyorlardı. İşkencenin resmi politika sayılması için illa anayasada veya yasalarda düzenlenmiş olması gerekirmiş, işkenceyi resmi politika olarak benimseyen devlet varmış gibi, kendilerince hokkabazlık yapıyorlardı.

Özlem Zengin’in 12 Eylül faşistlerinden miras yalanlamasıyla çıplak arama zulmü örtülmüş olmuyor elbette. Çıplak arananlar konuşuyor, Gezi Parkı davasında beraat eden TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube yöneticilerinden Mücella Yapıcı anlatıyor: “Çıplak arama yok öyle mi? Siz de hiç utanma arlanma yok mu? Bir parkı savundum diye beni 60 yaşımda aşağılayıcı bir şekilde çıplak aramaya maruz bıraktınız ve bunu başka kadınlar yaşamasın diye açık açık ifşa etmek zorunda kaldım...Açtığım dava hâlâ devam ediyor...Susun bari...

Sadece Mücella Yapıcı ve Uşak’taki üniversite öğrencileri çıplak aranmadılar. AKP iktidarı döneminde çıplak aramaya ilişkin nice haberler ekranları ve sayfaları kapladı. 

***

Bu anlatımlar, bu yalanlamalar bir yana, arama motoru google’a “çıplak arama mevzuat tüzük yönetmelik” diye yazın, görün karşınıza ne çıkar!

İlk olarak, “TC Cumhurbaşkanlığı Mevzuat Bilgi Sistemi” başlıklı sayfa açılır. Bu sayfada “CEZA İNFAZ KURUMLARININ YÖNETİMİ İLE CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA TÜZÜK” vardır. 


Bu tüzük 20 Mart 2006 tarihlidir; yani Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu tarafından çıkartılmıştır.

Bu tüzüğün “Arama, güvenlik tatbikatı ve sayım” başlıklı 46’ncı maddesinde çıplak aramanın nasıl yapılacağı, beden çukurlarına nasıl müdahale edileceği anlatılmaktadır. 

Bu tüzük, 29 Mart 2020 tarihli Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıyla yayımlanan yönetmelikle ayrıntılandırılmıştır. Ayrıntılarını ben aktarmayayım; merak eden, zahmet edip google’a sorsun lütfen! 

Bilinsin ki, işkence resmi politika olarak düzenlenmemiş olsa da, bir çeşit işkence olan çıplak arama resmi politikadır!!! Resmi politikada çıplak aramaya detaylı arama da deniliyor!

***

Çıplaklık zulmü insanlık tarihi kadar eskidir. O kadar geriye gitmeye ne hacet! Vahşi kapitalizmin darbesi 12 Eylül’ün üzerinden 40 yıl geçti, yine çıplaklık zulmü konuşuluyor. Hem de başörtüsünü hem ibadet hem siyaset hem de özgürlük belleyenlerin iktidarında.

Örtünmek, başını örtmekten çok daha eskidir, insanın tarihiyle başlar. Teolojiye göre cennette örtünme yok. Cennetin ilk sakinleri Adem ile Havva örtünmüyorlardı, utanç nedir bilmiyorlardı. Ne zaman ki cennetten kovuldular, çıplak olduklarını fark edince utançtan ilk önce örtünmek istediler, incir yaprağıyla örtündüler.

O gündür bugündür, insan hep örtülü olmak istiyor, özellikle avret yerlerini saklıyor. Hatta örtünmeyi abartan Müslüman kadınlar, saçlarının görünmesine bile tahammül edemiyorlar; “Baş kesilir, o zaman açılır” diyorlar. 

Ve bugün, başını örtmeyi ibadet, siyaset ve özgürlük sayanların iktidarında çoğunlukla başörtülü kadınlar çıplak aramaya maruz kaldıklarını ifşa ediyorlar. 

Bu ne yaman çelişkidir? 

Bu ne zalimliktir?

Hiç mi utanmazlar?

Dünyevi iktidar ve çıkar, bu kadar mı tatlıdır?


20 Aralık 2020 Pazar

DAMAT BERAT NEREDE?

Ekonomist Emin Çapa, sosyal medyada “Berat Albayrak’ın nerede olduğunu merak eden benden başka kimse yok mu?” diye sormuş.

Olmaz olur mu Emin Bey, olmaz olur mu? Merak eden çok kişi var. Şahsım olarak bizatihi ben de merak ediyorum. Hem gazeteci olarak meslek icabı hem de Berat Bey’in aldığı kararlardan fena halde etkilenmiş vatandaş olarak merak ediyorum. Ben de soruyorum “Damat Berat nerede?” diye.

Çok kimse soruyor “Damat Berat nerede?” diye ama nerede olduğunu bilen yok. En son 8 Kasım 2020 tarihinde, Instagram hesabından yayımladığı mesajla istifa ederken varlığından haber alınmıştı. Öyle bir istifa mesajıydı ki, “At izinin it izine karıştığı, Hak ve batılı ayırt etmenin zorlaştığı böyle çetin bir zamanda Allah sonumuzu hayreylesin” demiş; bu sözleri kayın babasına posta koyduğu yorumlarına bile yol açmıştı…

O günden beri Damat Berat ortalıkta yok. Oysa Hazine Bakanı iken öksürse haber olurdu. Bugün de artık bakan olmasa bile, tuvalete giderken görüntülense haber değeri taşır ama kimse nerede olduğunu bilmiyor ya da bilmezlikten geliyor.

Latife bir yana işin en acıklı tarafı da bu; yani medyanın yüzde 90 kadarının Berat Bey’in nerede olduğunu kurcalamaması. Sözüm ona medya dördüncü kuvvettir; yani halk adına iktidarları gözetler, eleştirir. Sözüm ona medya bekçi köpeğidir, bekçi köpeğinin bir tehlike sezinlediğinde havlayarak çobanı ve sürüyü uyarması gibi iktidarın yanlışlarını halka duyurur. Medyanın yüzde 90 kadarı bu görevini yapmıyor. Berat Albayrak’ın istifasını bile talimat gelmediği için 27 saat duyuramamıştı. (Bu anda aşağıdaki adreste kayıtlı yazıyı da okumanızı öneririm: http://rahmi-yildirim.blogspot.com.tr/2017/11/fahiseler-ve-gazeteciler.html)

İşin daha da acıklı tarafı, Cumhur İttifakı seçmenlerinin de olan biteni merak etmemesi; Hazine Bakanı’nın istifasını duyuramayan mecraları haber medyası zannetmesi. Ne demeli; öyle tencereye böyle kapak, öyle seçmen kitlesine böyle medya. Sahi ne demişti Damat Berat: “Cumhurbaşkanımız Ay’a 4 şeritli yol yapacağım dese inanacak seçmenimiz var.

***

Gerçekten Damat Berat nerede? Medyanın yüzde 90’ı kurcalamadığına göre belki Google bilir diyerek, internete girdim. Meğer Google’ın 2020 trendlerine göre Berat Albayrak ismi bu yıl en çok yapılan “aramalarda” ikinci sırada imiş. 

Berat Albayrak araması ikinci sırada imiş ama bir buçuk aydır nerede olduğunu Google da bilmiyor. Google da bilmeyince ortalıkta komplo teorilerinden geçilmiyor haliyle.

Bir rivayete göre, kaybolmuş filan değil, babasının Trabzon’daki evinde dinleniyor. 

Madem dinleniyor, şöyle kapıdan çıkarken ya da balkonda keyif çayı içerken görünse kıyamet kopmaz değil mi? Ama yok.

Gazeteci Murat Ağırel, Tanzanya’ya gidip döndüğünü söyledi ama öyle olsa bunun saklanacak nesi var ki? Ne doğrulanıyor ne de yalanlanıyor. Sahi Tanzanya’ya gittiyse, niçin gitmiş olabilir?

Başka bir komplo teorisine göre Kuveyt’e ekonomi danışmanı olmuş. Atılır da bu kadar atılmaz hani. Belki de doğrudur, kim bilir?

Odatv’ye göre İstanbul Nakkaştepe’de kendisine ofis kiralamış, çalışmalarını oradan yürütecekmiş. Bunun da saklanacak bir yanı yok değil mi? Ama ne doğruluyor ne yalanlıyor.


KRT Tv’de “Taşınmaz Hukuku”  programcısı Avukat Afşin Hatipoğlu, “Adam sağ mı, hasta mı, dövüldü mü, saklanıyor mu, bu adamın son durumu nedir?” diye sormuş, yanıt alamamış. (https://www.erguncel.com/berat-albayrak-nerede--133395)

Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın Medya Mahallesi programına konuk olan anket şirketi MAK Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kulat, Berat Albayrak’ın ekonomik gidişattan dolayı değil, aile içi meseleden dolayı istifa ettiğini öne sürmüş. (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/berat-albayrakin-istifasi-aile-ici-mesele-1793231)

Aile içi mesele? Allah allah! Ne olabilir ki? Çarşı pazar alışverişinde mi ya da mesela (Allah bağışlasın) Hamza Salih’in altını kimin değiştireceği meselesinde mi anlaşamadılar acaba? Damat bundan dolayı istifa ettiyse cidden ayıp etmiş!

Fetullahçı Ekrem’e göre de, “Bir daha yapmayacağım” diye tövbe ettiği bir kabahati işlediği için aile içinde Berat’a format atılmış, format işleminin yüzde neden olduğu tahrişler henüz silinmemiş, Berat o yüzden görünmüyormuş… 

Walla Ekrem Dumanlı’ya inanmıyorum açıkçası. Cemaat arkadaşlarından Erkam Tufan’ın “Berat, konuşmaması için ev hapsine alındı” iddiasına da! 

Ekrem Bey, Erkam Bey, kendinize gelin! Osmanlı döneminde değiliz, “demokratik laik” Türkiye Cumhuriyeti’ndeyiz. Damatların (üstelik en güçlü oldukları günlerde) dilsiz cellatlar eliyle boyunlarına ipek kementlerin dolandığı ya da kafalarının kesildiği, şehzadelerin kafes arkalarına hapsedildikleri devirler geride kaldı. Siz hangi çağda yaşıyorsunuz? Kendinize gelin! Biraz da Pennsylvania’daki şatoda neler dönüyor, onu bildirseniz ölür müsünüz?

(Osmanlı tarihe karıştı diye biliyorum ama ya tarih bilgim doğru değilse ya da Osmanlı hortladıysa?)

Dediğim gibi, Damat Bey’in nerede olduğunu bir tek Emin Çapa merak etmiyor, ben de merak ediyorum. 

Gerçekten Damat nerede?


Not: Esra ile Berat'ın Düğünü başlıklı yazıyı da okuyabilirsiniz. Baki selamlar.


19 Aralık 2020 Cumartesi

“HAYATA DÖNÜŞ” KATLİAMI


Cezaevlerinde 20 yıl önce “Hayata Dönüş” adıyla katliam yapılmıştı. Mahkûmlarla görüşmelerde çözüme yaklaşıldığı saatlerde 20 cezaevinde birden başlatılan katliamda cezaevi duvarları dozerlerle yıkılmış, gaz bombaları ve zırh delici silahlarla gerçekleştirilen katliam canlı yayınlarla izlettirilmişti. Gazete manşetlerinde ise, katliam kurbanlarının ömür boyu unutmayacakları başlıklar atılmıştı.

Koğuş sisteminden F-tipi cezaevlerine geçişi protesto için başlatılan ölüm oruçlarına son vermek gerekçesiyle yapılan katliamda 32 kişi öldürülmüş, yüzlerce tutuklu ve hükümlü yaralanmıştı. Katliam, kendisi de defalarca hapse girmiş çıkmış Bülent Ecevit’in siyasi sorumluluğu altında yapılmıştı. Katliam öncesinde tutuklu ve hükümlüler ile siyasi yetkililer arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yapan Zülfü Livaneli diyor ki: “1996 ölüm oruçlarında tutukluların isteklerini Refah Partisi hükümetine bile kabul ettirebilmiştik ama 2000’de Ecevit hükümeti kabul etmedi.


Derin bir iradenin eseri katliamdan üstlerinin emirlerini uygulayan erler sorumlu tutuldular. F tipi cezaevlerinin mimarlarından olan ve Operasyon sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Ali Suat Ertosun’a ise 2004 yılında AKP hükûmetinin kararıyla 'Devlet Üstün Hizmet Madalyası' verildi.

Aşağıdaki yazı katliamın 6’ncı yıldönümünde kaleme alınmıştı.

***

İNSANIN ZULMÜNE DAYANMAZ YÜREK

İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır. Ne anlatılırsa anlatılsın, dinleyene inandırıcı gelmez. İçeriye dair yazılı metinlerde ve sanat yapıtlarında anlatılanlar da inandırıcı bulunmaz, en iyimser yorumla abartılı bulunur.

Cezaevleri, toplumda suçlu duruma düşen kimselerin ceza olsun diye toplumdan koparılıp kapatıldıkları yerler.

Hukuk dilinde, ceza suçun bedelidir; cezadan amaç, suçlunun topluma kazandırılmasıdır. Yasalar, anayasalar, uluslararası sözleşmeler, kimsenin insan onuruyla bağdaşmayan cezaya tabi tutulamayacağını, mahkûma ve tutukluya işkence ve eziyet edilmeyeceğini söyler.

Ne ki, yasaların, insan hakları sözleşmelerinin diğer hükümleri ne kadar geçerliyse, cezaların infazı ile ilgili hükümleri de o kadar geçerlidir.

Çünkü, cezaevi, toplumun gerçek aynasıdır; sömürü düzeni ve yabancılaşmanın tortusu cezaevlerinde dibe çöker. Cezaevinin dışı nasılsa içi ondan beterdir. Egemen sınıfın diğer sınıfları sömürmesi ve ezmesiyle nitelenen kültürlerde toplumsal çelişkiler, içeride insanın yaşama hakkını tanımamaya varan ölçülerde vahşileşmiş biçimler altında yaşanır.

Toplumun varsılları soyluları, içeri düşmemenin yollarını bilirler; kazara düşseler bile, içeride de bir elleri yağda bir elleri balda olurlar ve ne yapar eder, dışarı çıkmanın yollarını bulurlar.

Cezaevi koğuşlarını, dışarıda en temel maddi-manevi gereksinmelerini karşılama olanağından yoksun yurttaşlar, işçiler, köylüler ve mevcut kültürü aşmak isteyen muhalifler doldururlar.

Birçok benzerleri gibi ülkemizde de cezaevleri ve cezalandırma politikası ilkel bir öç alma ve hınç güdüsüne dayalıdır. Verili kültür, dışarıda insan yerine koymadığını içerde hayvan yerine bile koymaz. Mademki içeri düşmüştür, serbestliğini elinden almak, kapatmak yetmez. Mademki içeri düşmüştür, ezilmelidir, aşağılanmalıdır, ıslah bahanesiyle dövülmelidir, havasından – güneşinden – sağlığından – kültürel gelişme olanaklarından yoksun bırakılmalıdır. Hatta, kötü muamele görmeme ya da en basit ihtiyaçlarını karşılama bedeli olarak sömürülmelidir.

Hele bir de sermaye düzenine karşı gelmişse, sömürüye – zulme karşı sesini yükseltmişse, çok daha ağır suçludur; mümkünse öldürülmeli, öldürülemiyorsa ölmekten beter edilmelidir. Sanki düzenin kaymağını hapishane personeli yemekte, içeri düşenler bu kaymağı ellerinden almaya kalkışmışlardır; öylesine ezilmeli ki, ya “ıslah” olur ya “geberir” ya da “gebertilir”. Nitekim çok “geberttiler”.

***

Mamak, Metris, Diyarbakır


Oysa çok şey istememişti 12 Eylül tutsakları. İnsan olarak muhatap alınmak, özel yaşamına ve kişiliğine saygı, yeterince beslenebilmek, hastalandığında tedavi edilmek, yatacak bir yatağı olması, kitap gazete, yeterince havalandırma, savunma hakkının kısıtlanmaması, yakınları ve avukatı ile görüşebilmek ve haberleşebilmek, keyfî ceza ve nakillere ve işkenceye maruz bırakılmamak…

Bunlar olanaksız şeyler değildi. Faşist Mussolini’nin cezaevlerinde bile mahkûmlar bundan daha ileri koşullarda yaşamışlardı. 12 Eylül buldozerinin ezdiği Türkiye’de Mussolini faşizminin pençesindeki İtalya’ya bile rahmet okundu.

 “Gebertme” politikası Türkiye’de 12 Eylül faşizmi döneminde kurumsallaştı. Devir, ABD’nin “our boys” diye sırtını sıvazladığı yerli Pinochet’nin “asmayıp da besleyecek miyiz?” dediği devirdi. ABD’nin Guantanamo, Vietnam’da  Paulo Condor, Irak’ta Ebu Garip cezaevleri modeli, Türkiye’de ilk, 12 Eylül döneminde uygulandı; Diyarbakır, Mamak ve Metris zindanları, en çok göze batan merkezler oldu. Amaç, siyasi tutsakları kişiliksizleştirmek, onursuzlaştırmak, ideallerinden vazgeçirmek, arkadaşlarına ihanete zorlamak, son çare olarak da punduna getirip fiziken yok etmekti.

Rutin hale gelen işkence ve dayak, açlık grevindeyken bile öldüresiye dövmek, havalandırmaya ve görüşe çıkarmamak, kitap ve gazeteden yoksun bırakmak, savunma hakkını kısıtlamak, kulakları sağır edercesine günün her saatinde marş dinletmek, arama adı altında tahrip ve yağma, muhbirliğe ve itirafçılığa zorlamak…

İnsan olanın aklına gelmeyecek aşağılık zulümler olarak, sırayla foseptik çukuruna indirip yedirmek, cinsel organlarından birbirlerine bağlayıp trencilik oynatmak, kıçına sokup çıkardığı copu arkadaşına yalatmak, birbirlerinin ağzına işemeye zorlamak, birbirlerinin kıç deliklerine yakılmış sigara sokturup sönmesini beklemek, kadın tutuklulara cinsel taciz…

Sonuç, ölüm oruçlarında ya da “operasyon” adı verilen katliamlarda ölen öldürülen onlarca tutsak. Sağlığını, ruhsal dengesini, yaşama enerjisini yitirmiş on binlerce insan kalıntısı. Yanı sıra, “Zincirin zulmün kâr etmediği, kırbacın kâr etmediği büyük tahammül” (Enver Gökçe) ile zulme teslim olmayıp birbirlerine ve ideallerine tutunarak hayatta kalabilen binlerce devrimci insan. Diyarbakır’daki zulmün, dışarıya adımını atar atmaz dağa çıkmak dışında seçenek tanımadığı binlerce militan…

12 Eylül faşizminin Mamak, Metris, Diyarbakır zindanları mazide kalmadı. İzleyen “sivil” iktidarlar döneminde, cezaevlerinde pasifikasyon politikasının dozunda eksilme olmadı; Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevlerinde 12 Eylül dönemindekini aratmayacak nitelik ve nicelikte katliamlar yapıldı, onlarca insan öldürüldü. Hem de kendileri de cezaevinde yatmış Başbakanlar döneminde.

Diyarbakır Cezaevi’nde 1996 yılında 10 kişinin demir çubuklarla öldürüldüğü tarihte Başbakan Necmettin Erbakan’dı.

Ulucanlar Cezaevi’nde 1999 yılında 10 kişinin vahşice katledildiği tarihte Başbakan Bülent Ecevit idi. Oysa Ecevit, defalarca hapse girip çıktığı 12 Eylül döneminde diyordu ki: “Türkiye'de yönetimler istese de istemese de öteden beri 'geleneksel' olarak işkence yapılır. Açık rejimlerde yönetimler kararlılıkla üstüne yürürlerse işkence azalır. Kapalı rejim dönemlerinde ise büsbütün yaygınlaşır. Bu gerçekler bilinmezlikten gelinemez...” (Arayış Dergisi, sayı: 7)

***

Şimdi de F Tipi

Cezaevlerindeki katliamlara Başbakan sıfatıyla siyasi sorumlu olarak onay verirken ne Erbakan hatırladı bir zamanlar kendisinin de hapis yattığını ne de Ecevit.


Bülent Ecevit, bir zamanlar kendisinin de hapis yattığını unutmanın da ötesine geçti. Ömrünün son deminde son kez Başbakan olur olmaz ilk aklına gelen, “Hayata Dönüş” operasyonu oldu. Operasyonun hazırlığı bir yıl sürdü. Nihayet, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevine birden baskın yapılarak, 32 tutuklu ve hükümlü öldürüldü; sağ kalanlar F tipi cezaevlerine dolduruldu. Ölüm oruçlarında ölenlerle birlikte ölü sayısı 122’yi buldu.

Mamak, Metris ve Diyarbakır’ın ilhamı ABD’den alınmıştı. F tipinin ilhamı ise daha çok AB’den. AB’nin ilhamı da ABD’den. F tiplerinin atası sayılan cezaevi modeli ilk, ABD’de bağımsızlığın hemen ardından 1778 yılında uygulanmış, sonra Avrupa’da daha çok geliştirilmişti. Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu insan modeli, bireyci insandı. İki yüz yıl sonra Türkiye rotasını Avrupa’ya çevirdiğinde, tutuklu ve hükümlüyü, birey olarak diri diri mezara koyan F tipi cezaevi modeline en büyük desteği AB verdi.

Yasada “yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları” olarak adlandırılan F tipi cezaevlerinin en önemli özelliği, tutuklu ve hükümlünün yasadaki ifadesiyle “teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan (…) bir veya üç kişilik odalarda” barındırılması. “Barındırılacak” olanlar devletin güvenliğine veya anayasal düzene karşı suç işleyenler. Bir mitinge veya yürüyüşe katılmak, afiş asmak, yazı yazmak, bu suçu işlemek için yeterli sayılıyor. Bu “oda”ya kapatılmak için hüküm giymek de şart değil, henüz yargılanırken tutuklanmak yeterli. Dava beraatla sonuçlanırsa da geçmiş olsun.

Devlete sorulursa, “otel odası” konforunda. Soğuk, havasız, bir parça gökyüzünün bile yasaklandığı, içinde tuvalet, bir ranza ve masa-sandalye dışında hiçbir şeyin olmadığı, kapalı demir kapısıyla, ışığı bile geçirmeyen  mazgalıyla, kapının altında köpeğe verilir gibi ayakla itilen yemek tepsisiyle, “otel odası” ...

Sayıma gelen gardiyan ve yemek dağıtımında kapıdaki ızgarayı açan görevliden başka kimse yok. Yani, insan yok. Yine de, “iyileştirme” programına katılana, haftada beş saat süreyle, ortak mekânlarda en çok on kişiyle bir araya gelme hakkı(!). Kapının hangi saatlerde açılacağının keyfe bağlı olduğu bir hak. “İyileştirme” programları, bireyi köleleştirme, görüş ve ideallerinden vazgeçirmeye yönelik. Bedensel işkenceye açık, eziyet amaçlı aramalar, sürekli yanan lamba, tercih ya da reddetme olanağı olmayan dahili “müzik” yayını, sınırlı sayıda çamaşır, en fazla üç kitap…

Ortaçağ’da da vardı böyle “otel odası”. Ölmeden mezara koyarlardı, çürümeye terk ederlerdi. Feodalizm tarihe karışsa da, kapitalizmin senyörleri atalarının mirasını devraldılar. Düzen karşıtları ya yola gelecekler ya da intihar ederek veya çürüyerek ölecekler. Ölmeseler bile ölmekten beter olacaklar.

***

“Büyük tahammül” ve direnmenin onuru

Sermaye düzeninde cezaevlerinde amaç, cezayı çektirmek ve suçluyu topluma kazandırmak değil, intikam almak, siyasi tutukluları, hem kişilik olarak hem de fiziki olarak yok etmek. Dün Mamak, Metris ve Diyarbakır idi, bugün F tipi. Ama, zalimin zulmü varsa, direnmenin de onuru var.

İnsanları ölümü tercih etme noktasına getirecek derecede vahşi zulme karşı direnişte ölenler artık 100’lerle sayılıyor. F tipi zulme karşı direnişte ölenlerin sayısı 122’yi buldu. Sırada, tutuklu Sevgi Saymaz, tutuklu annesi Gülcan Gözoğlu ve Avukat Behiç Aşçı var; 270 gündür, F tipi zulme karşı ölüm orucundalar. Ömürlerini eksiltmeye koydukları direnişlerinde artık 30’lu kilolardalar.

Çok şey istemiyorlar. İtalya’da 19 yıl yattıktan sonra 8 ay önce Türkiye’ye gelen, cezaevinde sadece 29 gün kalan, hep hastanede yatan ve şimdi de 3 ay izinle evinde istirahat eden mafya ağası Oflu Süleyman’a tanınan türden ayrıcalık istemiyorlar. Tek istedikleri, BM Minimum Cezaevleri Standartları’nın kabul edilmesi, cezaevlerinin sivil izlemeye açılması, F tipi cezaevlerinde “tek kişilik ve 3 kişilik odalarda yatan 4 bin tutuklu ve hükümlünün birbirlerini daha çok görebilmesi için 3 kapı ve 3 kilidin gün içinde açık tutulacağına dair bir söz”. Hepsi bu.

Kabul edilmeyecek istekler değil. Ama, iktidarın vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış, kabul etmiyor. Yolsuzlukları ve yoksulluğu yenmek, emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldırmak,  demokratikleşmek konusunda kararlılık sergilemek yerine IMF’ye, ABD ve AB’ye teslim olmuş, gücünü yalnızca cezaevlerine yetirebiliyor.

Sermaye iktidarının vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış. Ama, toplum da sessiz.

Suskunluk toplumu sarmalasa da, bilinmeli ki, geçmişteki ölümler herkes için bir sınavdı, yaklaşan ölümler de öyle.

Ölüme koşanlara tıkalı kulaklar hiç değilse Yaşar Kemal’in çığlığını duymalı.

Türkiye F tipiyle mücadele etmeli. Hapishaneye adam koyuyorsun, ikinci kez zulüm etmeye gerek var mı? Zaten zulümdür hapishane. Bu kadar zulümle Türkiye ayakta kalamaz! Türkiye insanoğluna karşı çok yanlış yapıyor. Türkiye daha merhametli, hoşgörülü, demokrat olmalı. Bana Kozan Hapishanesi'nde kara ekmek veriyorlardı yine de bugünkü hapisanelerden daha iyiydi. Hiç olmazsa arkadaşlarım beni görüyordu.” (Radikal, 18 Aralık 2006)

İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır, ancak yatanlar bilir. Düzenin aktörü, figüranı, kemik yalayıcıları ise Başbakan olsalar bile bilmezler.

Bilinmeli ki, cezaevleri toplumun gerçek aynasıdır. İçerde ve dışarda ölüme yatanların anlattığı öykü, herkesin öyküsüdür.

Cezaevlerinde insanlar hâlâ ölüme yatacaklarsa, ölüme yatanlar ölecekse, ne yeni yıl kutlu olsun ne de Kurban Bayramı!

Rahmi Yıldırım

29 Aralık 2006


8 Aralık 2020 Salı

TANK PALET’İN ALTINDA EZİLEN AHLAK

Tank Palet Fabrikası’yla ilgili tartışmanın seyrine düzeyine bakıp ülkenin bugünü ve geleceği adına endişelenmemek mümkün değil. Bir konu ancak bu kadar saptırılır, olayın aslı kamuoyundan ancak bu kadar gizlenir ve bir tartışmada düzey ancak bu kadar düşer.


Tartışmanın düştüğü düzeyi biliyorsunuz. CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, bir televizyon programında, Sakarya Arifiye’deki Tank Palet Fabrikası’nın “50 milyon dolarlık yatırım ihtiyacı” nedeniyle Katar’a satılmasını eleştirirken, “Cumhuriyet tarihinde ilk kez devletin ordusu Katar’a satılmış” dedi. Ali Mahir Başarır daha sözünü bitirir bitirmez fabrikanın Katar’a satılmasını kastettiğini söyledi ama işitmediği laf, uğramadığı hakaret kalmadı. AKP Genel Başkanı’ndan başlayarak iktidarın her kademedeki yetkilisi yetkisizi, “Milletin ordusuna milletin önünde hakaret edilmiştir, bunun hesabı sorulacaktır” diye ucuz kahramanlık taslıyor. 

İktidara biat etmiş TOBB, TESK, TİSK, Hak-İş, TÜRK-İŞ, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen gibi işçi, memur, esnaf, patron örgütlerinin genel başkanları Milli Savunma Bakanı’nı ziyaret ederek, milletvekilini hedef alan sosyal siyasi linç kampanyasında kendilerine düşeni yerine getirdiler. Radyo Televizyon Üst Kurulu RTÜK, anında karar verip, programın yayımlandığı Habertürk’e 5 kez yayın durdurma cezası kesti. Savcılık da sıcağı sıcağına inceleme başlattı. Görünen o ki, milletvekili hakkında ünlü TCK 301. Maddeden, TSK’ye hakaret suçlamasıyla dava açılacak.

(Reklama girmesin, 301. Madde konusunda uzman sayılırım. Cumhuriyet tarihinde bu maddeden TSK’ye hakaret suçlamasıyla yargılanıp beraat eden ilk kişiyim. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök adına İkinci Başkan Orgeneral İlker Başbuğ’un şikâyeti üzerine 2005 yılında yargılandığım davanın duruşmalarında yaptığım açıklamalar SERMAYENİN PAŞALARI adıyla 318 sayfalık bir kitap olarak yayımlandı. Dönemin Başbakanı Erdoğan, eleştirilere, hakkımdaki beraat kararını gösterip yanıt veriyordu. Hey gidi günler hey!)

***


Eşşek gibi saf tutacak generaller!

Ali Mahir Başarır hakkındaki soruşturma nasıl seyreder bilemiyorum. Bu konuda bildiğim, emin olduğum şey, tartışmanın ahlaki düzeyinin düşüklüğü; milletvekilini “orduya satılmış dedi” diye suçlamanın haksızlığı, insafsızlığı. 

Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre, satmak “Bir malı değeri karşılığında alıcıya vermek”. Mecaz olarak da, “Bir çıkar karşılığında bir şeyi gözden çıkarmak, feda etmek”, “kendini veya başkasını olduğundan daha önemli ve değerli göstermek” anlamlarına geliyor. Satılmanın mecaz anlamı da “Para veya çıkar karşılığı, gizlice karşı tarafa hizmet etmek” olarak ifade ediliyor.

Tartışılan konu, bir fabrikanın özelleştirilmesi, yani satılması. Milletvekilinin bu tartışmada kastı da açık; fabrikanın satışından söz ederken “Cumhuriyet tarihinde ilk kez devletin ordusu Katar’a satılmış” deyivermiş, saniyesinde sözünü düzeltmiş, fabrikanın satılmasını kastettiğini söylemiş ama nafile. İktidar yetkilileri, “satılmış” sözcüğünden, “Para veya çıkar karşılığı, gizlice karşı tarafa hizmet etmek” anlamını çıkartıyorlar, tepindikçe tepiniyorlar. Aslında hepsi de Ali Mahir’in kastının hakaret olmadığını biliyorlar ama yavuz hırsız misali çarpıtmaktan geri durmuyorlar. Çünkü, Tank Palet Fabrikası’nda her ne halt döndüyse, değil tartışılmasına, anımsatılmasına bile tahammül edemiyorlar. Gerçekten gizlemek istedikleri haltlar olmasa, böyle bir kaşık suda adam boğmaya kalkmazlar.

Tepki gösterilen ifade bu ise, bu iktidar döneminde TSK’ye edilen hakaretlerin yanında Ali Mahir’in sürçü lisanı gerçekten çok masum kalır. 


Örneğin, AKİT Tv Haber Müdürü Murat Alan; alenen “O hizaya gelmeyen omzu çatal bıçak seti apoletli generalleriniz var ya, hepsi Erdoğan’ın arkasında eşşek gibi saf tutacaklar” diyerek hakaret etti. Aradan bir buçuk yıl geçti, hakkında iddianame yazılıp dava açıldığını duymadım; kuvvet komutanlarının kişisel tazminat davası açmalarıyla kaldı. “İyi ki bu generallerle savaşa girmemişiz” aşağılamasına karşı tazminat davası bile açılmadı. Bu iktidar döneminde askere daha nice hakaretler edildi ki, anımsatması bile züldür. Vatan uğruna can verdiği varsayılan şehitlerden “kelle” diye söz edildi, daha ötesi yok!

***


Kumpas davalarındaki satış

Hadi hakaret tartışmasını bırakalım; satmak sözcüğünün öteki anlamıyla, yani karşı tarafa hizmet etmek anlamıyla kimin kimi sattığına gelelim. Örneğin kumpas davalarına. Bugün kaç kişi anımsar kumpas davalarını? Sözüm ona Türkiye’nin kanlı provokasyonlarla yüklü geçmişiyle hesaplaşılacaktı; ipi ve kökü dışarda darbeci faşistlerden hesap sorulacaktı. O palavrayla asıl olarak bağımsızlıkçı, cumhuriyete ve demokrasiye bağlı askerler tasfiye edildi; sahte delillerle tutuklanıp hapislerde tutuldular, sonra da sokağa atıldılar. Evet, sahte delillerle kotarıldı bu davalar. Muhalif bir kaynak yerine resmi kaynağa bakalım. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde, 10 Soruda 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Fetullahçı Terör Örgütü başlıklı bir belge var. Bu belgede “Kumpas Davaları” başlığı altında “Ergenekon, Balyoz, Selam-Tevhid, Tahşiye, Askeri Casusluk davalarında sahte delil ve kurgu mahkemeler ile rakiplerini tasfiye ettiği ortaya çıktı” deniliyor.  Peki bu kumpas davalarının savcısı kimdi? Yanlış anlamayın, Zekeriya Öz’ü sormuyorum; millet adına savcı olduğunu söyleyen siyasetçiyi soruyorum. O siyasetçi ki, emperyalizmin taşeronu Cemaat’e ne istediyse verdi, karşılığını 17/25’te gördü. TSK’de de ne istediyse verdi, karşılığını 15/16 Temmuz gecesi gördü…

***


Tank Palet’in gizli kararnamesi nerede?

Tekrar fabrika konusuna gelelim. Aslında ortada bir satma satılma, ticari alış veriş olup olmadığı bile tam olarak bilinmiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Eylül 2019’da Amerika ziyareti öncesi gazetecilerin sorularını yanıtlarken Fox TV muhabirinin sorusu üzerine önce Fox Tv’yi yalan yayın yapmakla suçlamış, ardından Sakarya’daki fabrikanın 25 yıllığına 50 milyon dolarlık yatırım ve geliştirme amacıyla kiralandığını açıklamıştı. AKP Genel Başkanı da bugün aynı şeyi tekrarlayıp duruyor; fabrikanın satılmadığını, mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı kalmak üzere işletmesinin Türk şirketi BMC’ye 25 yıllığına devredildiğini, BMC’nin de Katarlı yatırımcılarla ortaklık ilişkisi kurduğunu söylüyor.


AKP Genel Başkanı herhalde doğruyu söylüyordur. Benim bildiğim savunma sanayiine, hiçbir surette “yabancılar”ın karıştırılmaması gerektiğidir. El testeresiyle ne kadar marangozluk yapılırsa el silahıyla da vatan o kadar savunulur değil mi?

Hem Katar’ın askeri veya sınai teknoloji birikimi nedir ki, ulusal savunmanın çok önemli bir projesine ortak ediliyor?

Devlet o kadar mı meteliksiz kaldı da Katar’ın 50 milyon dolarına muhtaç oldu?

Özelleştirme, satış, işletme hakkı devri… Hangisi ise, BMC/Katar ortaklığı TSK’ye 250 Altay tankı üretecekmiş. Tanklar nerede, fabrika yerinde duruyor mu?

Bir de, AKP yetkilileri ve medyası, fabrikanın 19 Aralık 2018 tarihli 481 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile özelleştirme kapsamına alındığını, 14 Mayıs 2019 tarihli 1105 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile işletme hakkının devredildiğini, her şeyin şeffaf olduğunu ve bütün sürecin kamuoyu ile paylaşıldığını söylüyorlar. 

Madem her şey şeffaf, 1105 sayılı karar nerede? Resmi Gazete’de yayımlanmadı da ondan soruyorum. Şeffaflığın eksik bırakılan bu kısmı ne anlama geliyor? Bir yazar epeydir ısrarla “Türkiye 15 yılda 2 trilyon dolarlık ihale yaptı. Komisyon alınmadan tek bir ihale yapılmadığı biliniyor. Uzmanların yaptığı hesaplamalara göre 15 yılda asgari 200 milyar dolarlık komisyon alındı. Bu paralar, Katar, Malezya ve Singapur bankalarına yatırıldı.” diye yazageliyor. Şeffaflığın eksik kalan kararnamesi yazarın vurguladığı komisyonlarla ilgili olabilir mi?

Yazının girişinde Tank Palet Fabrikası tartışmasındaki ahlaki düzey düşüklüğünden endişe duyduğumu söylemiştim. Bitirirken (medya için “bekçi köpeği” denir ya, bekçi köpeklerinden özür dileyerek), Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ndeki dizeyi anımsamadan edemiyorum: “Köpektir zevk alan sayyad-ı bi insafa hizmetten!

Tank Palet Fabrikası satıldı mı satılmadı mı? Tartışma bitecek gibi görünmüyor. 

Bir de sözcüğün ticari anlamıyla satılık, kiralık, ihraç malı ordulardan söz ediliyor ki, yazsam mı acaba?


18 Kasım 2020 Çarşamba

MİLLET İTTİFAKI’NA OPERASYON

Covid19’un şakası yok, kırıp geçiriyor. Ama siyaset dünyasında salgınla mücadelenin gerektirdiği ciddiyet ve liyakati ara ki bulasın. Muhalefeti ezmek, itibarsızlaştırmak, şeytanlaştırmak Şahsım için salgınla mücadeleden daha önemli. 

Şahsım demişken, mesai arkadaşlarını toplamış, bazı kararlar almış. Tüm kanallar alesta, açıklamaları bekliyor. Altı üstü teknik bir açıklama ve tavsiyeler dizisi olacak. Kendisi yerine sözcüsünün kameralar karşısına geçmesi daha bir adaba uygun olur ama şahsım öyle düşünmüyor. Ekranlarda illa kendisi görünecek. Hadi ona da eyvallah da şahsım sanki miting meydanında. Öyle bağırıyor öyle bağırıyor ki… Allah’tan kumanda aleti var. Kumanda aleti olmayan ne yapıyor, eli terliğe mi uzanıyor, başka bir şey mi yapıyor, bilemiyorum…

***

Siyaset değil psikolojik savaş

Siyasetin covid19 dışındaki faaliyetleri de aynı sakillikte. Örneğin, şu sıralar İYİ Parti’de olan biten işler.

İYİ Parti’nin içi 20 Eylül’de toplanan 2’nci olağan kurultayından sonra iyiden iyiye karıştı; belki de daha doğru bir ifadeyle karıştırıldı. Aslında İYİ Parti’deki iç kavganın zemini çok daha önce oluştu ve işaretleri de Ağustos ayında ortaya çıktı. Genel Başkan Meral Akşener’in yeniden camiye çevrilen Ayasofya’da namaz kılmasının hemen ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Akşener ve İYİ Parti’ye “eve dönün” çağrısında bulundu. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da sıcağı sıcağına “İYİ Parti yerli ve millidir” diyerek, Akşener ve arkadaşlarını CHP ve HDP’den uzak durmaya, Cumhur İttifakı’na katılmaya çağırdı. Ancak Akşener kendisine uzatılan havuca (biraz da dalga geçer bir ifadeyle) “Erdoğan, ortağına ilgi göster, sahip çık” diyerek karşılık verdi. 

Havucu reddetmekle birlikte Akşener’in güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş için yardımda bulunabileceklerini söylemesi dikkat çekiciydi. Nitekim, 20 Eylüldeki İYİ Parti kurultayı, “Erdoğan İYİ Parti’yi Cumhur İttifakı’na katmaya mı çalışıyor? Akşener MHP’nin Cumhur İttifakı’ndaki yerine mi oynuyor?” sorularının gölgesinde toplandı.

***

İYİ Parti’ye Ümit Özdağ sabotajı

Halen süren iç kavganın fitili bu kurultayda ateşlendi. Kurultayda, İstanbul il örgütünün öncülüğünde “Oy verilmeyecekler” listesi ortaya çıktı. Listede parti kurucuları Ümit Özdağ, Aytun Çıray ve İsmail Koncuk da vardı. Nitekim bu isimler parti yönetimine seçilemediler. Listede adları geçenler dahil, 15 milletvekilinin partiden istifaya hazırlandıkları iddiaları ortaya atıldı. Aytun Çıray, Koray Aydın’ın hazırladığı söylenen listeyi, “alan temizliği” olarak nitelendirdi. Aytun Çıray, Koray Aydın’ın Millet İttifakı’na karşı olduğunu, alan temizliği ile, Cumhur İttifakı’na katılmaya karşı çıkanların yönetimden tasfiye edildiklerini savundu. Ümit Özdağ’ın ihracı da parti içi bu tartışmaların ardından geldi.

Milliyetçi ülkücü mahalle sakinleri daha iyi bilirler; Ümit Özdağ, MHP’de genel başkanlık yarışı içinde oldu; nihayet Meral Akşener ile birlikte MHP’den ayrılarak İYİ Parti’nin kurucuları arasında yer aldı; parti programının yazımına da katkıda bulundu. Geçen Eylül ayındaki kurultayda parti yönetimine yeniden seçilemeyince, İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’nun FETÖ ile bağlantılı olduğunu öne sürdü; bu iddiasını neye dayandırdığı sorusuna “istihbarat” diye yanıt verdi.

Bunun üzerine Meral Akşener, MİT Başkanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a, Buğra Kavuncu’nun Fetullahçı olup olmadığını sordu; Fidan ve Akar, Özdağ’ın iddiasını doğrulamadılar. Ancak Ümit Özdağ ısrar edince iddia hem mahkemeye hem de Parti Disiplin Kurulu’na taşındı. İYİ Parti Disiplin Kurulu, Ümit Özdağ’ın partiden ihracına oybirliğiyle karar verdi.

Bu arada Buğra Kavuncu hamlesiyle sonuç alamayan Ümit Özdağ, İYİ Parti, CHP ve HDP’nin de olduğu bir anayasa çalışması yapıldığını da gündeme getirdi. Dediğine göre bu çalışma 2018’de yapılmış. Siyasetin bir sakilliği de burada ortaya çıktı; Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu, yalanlama yoluna gittiler. Şahsım ve partisi doğrudan PKK’yi muhatap alıp açılım çalışması yapınca suç olmuyor. TBMM’de AKP, MHP, CHP ve İYİ Parti, HDP ile birlikte çalışıyorlar suç olmuyor; TBMM dışında birlikte anayasa çalışması yapılınca suç oluyor! Gerçekten yazık!

Neyse, biz gene İYİ Parti’ye dönelim. Olan biten, fotoğrafın daraltılmış halinde parti içi kavga gibi görünüyor. Ümit Özdağ da, Koray Aydın da, MHP’deyken Devlet Bahçeli’ye karşı ayrı ayrı genel başkanlık yarışına girdiler, başarılı olamadılar, iddialarını İYİ Parti’ye taşıdılar. Ümit Özdağ, gizleyemediği genel başkanlık hırsı yüzünden parti yönetimine giremedi; hukuki olarak delillendiremediği “İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu Fetullahçıdır” iddiası bahane edilerek ihraç edildi. Koray Aydın ise Meral Akşener’in desteğiyle partinin en etkili yöneticisi konumunda…

***

Amaç Millet İttifakı’nı dağıtmak

Bakış açısı genişletilip fotoğrafın tamamına bakılırsa, İYİ Parti’deki iç kavganın aslında Millet İttifakı’nı zayıflatmaya, olabilirse dağıtmaya yönelik bir çabanın parçası olduğu görülebilir. Zira İYİ Parti, Cumhur İttifakı’ndan kaçan milliyetçi liberal seçmenlerin toplanma adresi haline geldi; 2018 seçiminde yüzde 10 kadar oy aldı, bugünlerde anketlerde yüzde 14’lerde görünüyor. Bu oran, gelecek yıl yapılacağı söylenen erken seçimde Tayyip Erdoğan’ın seçilememesi demek. İşte, İYİ Parti’nin “yerli ve milli olduğu” söylemiyle başlatılan operasyon, hem seçmen kaçışını durdurmak hem de olabilirse İYİ Parti’yi Cumhur İttifakı’na katma amacıyla gündeme geldi. Cumhur İttifakı’na katılma çağrısına, iktidar olanakları kullanılarak İYİ Parti’den milletvekili transferi tehdidi eklendi; Ümit Özdağ eliyle de partiye Fetullahçı etiketi yapıştırıldı. (Bu arada, Ümit Özdağ hakkında, Libya’da ölen MİT personelinin kimliklerini açıkladığı gerekçesiyle fezleke düzenlendiği hatırda tutulmalı; ki, Özdağ’ın açıkladığı bilgileri sansürleyerek haber yazan gazeteciler aylarca hapis yattılar!)

Fotoğrafın tamamında görünen o ki, Millet İttifakı’na karşı sadece İYİ Parti’ye operasyon yapılmıyor; Muharrem İnce eliyle CHP de benzer bir iç kavga sürecine girdi.

Dahası her fırsatta HDP’ye operasyon çekiliyor. PKK dolayımıyla HDP suç örgütü gibi gösteriliyor, her vesileyle HDP yöneticileri ve belediye başkanları tutuklanıyor; buradan CHP yönetimine ve seçmenine mesaj veriliyor.

Bir de dikkat edilirse, Muharrem İnce ve Ümit Özdağ, hemen her gün AKP yandaşı medya kanallarında boy gösteriyorlar. Oysa bu kanallar, iktidarın 2 nolu ismi Berat Albayrak’ın istifasını 27 saat boyunca haberleştirmediler.


Bu sakillik içerisinde suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı da kendisine vazife çıkartıyor, Kemal Kılıçdaroğlu’nu kazığa oturtmakla tehdit ediyor. Devlet Bahçeli “Alaattin Çakıcı dava arkadaşımdır” diyerek tehditi paylaşıyor. Sözün bittiği yerdir.

İYİ Parti toparlanabilir mi, Millet İttifakı devam edebilir mi? Görünen o ki, siyasi konjonktür Meral Akşener’in lehine. Amerika’da nasıl ki Trump karşıtlığı, siyasi pırıltısı zayıf Joe Biden’ı iktidara taşıdı. Türkiye’de de Tayyip Erdoğan yandaşlığı siyaset biliminin varsayımlarını zorlayacak derecede güçlü ama Erdoğan karşıtlığı ondan da güçlü bir olgu haline geldi. Dahası, Ümit Özdağ’ın, Muharrem İnce’nin seçmen tabanında karşılıkları yok. 

Bu konjonktürde, iyileştirilmiş parlamenter sisteme dönüş iddiasını terk etmez ve bazı ödünler karşılığında Cumhur İttifakı’na eklemlenmez ise, Akşener’in parti içindeki kavgayı zorlanarak da olsa atlatacağı söylenebilir.

HDP PKK prangasından kurtulabilir mi? CHP nasıl bir yol izlemelidir? Ülkenin ırkçı dinci tek adam diktasından kurtulup azıcık nefes alabilmesi için bu soruların da ciddiyetle yanıtlanması gerekiyor.


13 Kasım 2020 Cuma

TRUMP’IN ARDINDAN AĞLAYALIM MI?


Başlıktaki soru itici karşılanabilir. Zaten önceki yazının başlığında da BİDEN KAZANDI DİYE BAYRAM EDELİM Mİ?diye sormuştum.

Bu sorular itici veya şaşırtıcı olmamalı. Zira Türkiye’de, Biden kazandı diye bayram edenler, Trump kaybetti diye ağlaşanlar var. 

Önceki yazıda ABD başkanlık seçiminin Türkiye’de kutuplaşmaya yol açtığından, sanki Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmiş gibi bir kesimin Trump için yas tuttuğundan, diğer kesimin (aynı yaygınlıkta olmasa da) sevinç duyduğundan söz etmiştim. 

Kaldığımız yerden devam edelim. Kabaca tasnif etmek gerekirse, Trump’ın seçimi yitirmesi, daha doğrusu Biden’in kazanması sol liberal mahallede bayram sevinciyle karşılandı. Ulusalcı ve sosyalist mahalleler “ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki fark, Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadardır” kayıtsızlığını kayda geçirdiler. Buna karşılık Tayyip Erdoğan yanlısı sağ liberal, milliyetçi, muhafazakâr, dindar, dinci, ırkçı mahallelerde Trump yeniden başkan seçilemedi diye hüzün ve göz yaşı var.

Öyle bir hüzün ki, Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmişçesine Trump için ağıtlar yakıldı, kasideler ve mersiyeler yazıldı. Bu mahalle ve sokakların kanaat önderlerine göre, ABD’deki seçim mücadelesi küreselci-millici kavgasıdır; Trump, küreselci çeteye karşı milli ekonomi yandaşlarının temsilcisidir, liberal değerlere karşı milli hassasiyetlerin savunucusudur…

Erdoğan meftunu sağcı mahalle ve sokaklardaki bu değerlendirmelerde Trump’ı devrimci ilan eden bile çıktı. Buna göre, Amerika’daki süreç, 2002’de AK Parti’nin iktidara geldiği Anadolu Devrimi ile büyük benzerlikler taşıyor. Seçimin bu kadar çekişmeli geçmesinde Amerikan halkının küreselci kartellerin tekelindeki müesses nizama duydukları öfke ile değişim talebi belirleyici oluyor. Bu yüzden ABD’de artık her seçim yarışı rutin bir sandık rekabetinden çok bir devrim mücadelesine dönüşüyor. Trump kaybetse bile şimdiden tarih yazdı. Demokratların adayı Joe Biden’ın açık ara sandıktan çıkacağı propagandası yapan küreselci çete hezimete uğradı. Trump, daha şimdiden ABD’deki derin devlete, küreselci vesayete, akademi ve medya çevrelerinin propagandasını yaptığı bürokratik oligarşiye isyanın simgesine dönüşmüş durumda.”

Bu satırların sahibi kalem profesyoneline göre, Trump ipi göğüsleyebilseydi, dört yıl önce imza attığı devrimi daha ileriye taşıma fırsatı bulacaktı. (Devrim nedir ne değildir tartışmasına girmeyelim bu aşamada.)

***


Joe Biden ile Donald Trump arasındaki yarışın Türkiye’de bu denli yankılanması, siyaset ve medya âlemindeki seçkinlerin Trumpçı – Bidenci diye saflaşmaları basit bir kamplaşma ve kutuplaşma olarak görülmemeli. ABD’deki yarışın Türkiye’de bu denli ilgiyle tartışılması en başta ABD’nin küresel hegemonyasından ileri geliyor. Trump’ın beyaz kökten dinci, ırkçı, cinsiyetçi, lümpen, saldırgan, yalancı, merhametsiz, doğa düşmanı karakteri ve davranışları da Beyaz Saray için girilen seçim yarışına ilgiyi ister istemez arttırdı. 

Dünyanın geri kalan kısmı için de geçerli bu tespitlere ek olarak, ABD’nin seçimine Türkiye’deki ilgi asıl olarak, Türkiye’nin NATO’ya girdikten bu yana elini kolunu bağlamış bağımlılık ilişkisinden ileri geliyor. Bu bağımlılık ilişkisinde Türkiye’nin sağcı iktidarları ABD siyasetinin muhafazakâr, ırkçı çevrelerle içli dışlı partisi Cumhuriyetçi Parti’ye daha yakın oldular. “Küçük Amerika” hayali, Türkiye sağının kızıl elmasıdır denilebilir. Bu hayal ve kendinde menkul “stratejik ittifak” ilişkisi içinde Turgut Özal, Cumhuriyetçi Başkan George Bush ile kanka idi. Ailecek görüşüyorlar, birbirlerine Corc ve Targıt diye hitap ediyorlardı. (Kanka gibi görünmelerine karşılık Corc, 1993’te Targıt’ın cenaze törenine katılmaya tenezzül etmedi; üstelik o tarihte Kuveyt’te idi. İstese gelebilirdi, gelmedi. Corc’un yani Baba Bush’un işbirlikçisine verdiği değerin sınırı böylece anlaşılmış oldu.) 

Tayyip Erdoğan da oğul George Bush ile kanka oldu. İktidarının ilk haftalarında Washington’da Bush’u ziyaret etmiş, yurda döndükten sonra, Irak’ın işgaline Türkiye’yi ortak etmek için TBMM’de olağanüstü çaba göstermişti. İşgal tezkeresi 1 Mart 2003’te İç Tüzük engeline takılınca hava sahasını işgalcilere açmakla yetinmek zorunda kalmış ve Irak’ı işgal eden Amerikan askerlerinin sağ salim dönmeleri için dua etmişti. 

Sonrasında Erdoğan kendisini Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Eşbaşkanı, Diyarbakır’ı da projenin merkezi ilan etmişti. ABD’nin önceki bütün işgalleri gibi BOP’un amacı da “demokrasi ihracı” idi. Irak’a BOP kapsamında demokrasi ihraç edilmişti! 

***

Erdoğan, 2008 seçiminde oğul Bush’tan koltuğu devralan Barack Obama’nın da gözdesiydi. Öyle ki Obama, 2011’de Arap Baharı’nın başladığı günlerde, dünyada en güvendiği beş liderden birinin Erdoğan olduğunu söylüyordu. Obama’ya göre, Erdoğan “ılımlı Müslüman” kişiliğiyle “Doğu ile Batı arasındaki uçuruma köprü” olabilecek bir liderdi; Erdoğan yönetimindeki “Batı dünyasının parçası ılımlı İslam ülkesi Türkiye” İslam coğrafyasına örnek olabilirdi. Bu düşünceyle Obama, geleneksel Kanada ve İngiltere ziyaretlerinden sonra ilk olarak Türkiye’ye gelmişti. İletişim kuramcısı Marshall Mc. Luhan’ın “Araç mesajın kendisidir” özdeyişini anımsatırcasına, Obama “Ziyaret dünyaya mesaj mıdır, evet!” diye vurgulamıştı. 

Erdoğan, Obama ile kanka olmadıysa da BOP Eşbaşkanı olarak desteğini esirgemedi. Obama Suriye’yi karıştırırken baş destekçisi Erdoğan’dı. Erdoğan, bir iki hafta içinde Şam’da zafer namazı rüyası görüyordu. Obama Libya’ya demokrasi(!) ihraç ederken de baş destekçileri arasında Erdoğan vardı. 

***


Erdoğan Obama ile (nedense) kurmadığı yakınlığı Donald Trump ile kurmaya çalıştı. Ne de olsa Trump, Erdoğan’ın 2002’deki Anadolu devrimini(!) Amerika’ya taşıyan liderdi! Ne ki, Erdoğan ne kadar yakın olmak istediyse de Trump aynı sıcaklıkla karşılık vermedi.

Örneğin, Erdoğan, Fetullah Gülen’in iadesi için defalarca girişimde bulundu; Trump değil iade etmek, üçüncü bir ülkeye bile göndermedi.

Casuslukla suçlanan Rahip Brunson için Erdoğan “Bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsın!” diyerek kendisini ortaya koydu; Trump “ekonominizi mahvederim” diyerek saldırdı. Sonuçta Brunson serbest bırakıldı, ülkesine döndü.


Erdoğan Ekim 2019’da Suriye’ye harekât başlattı. Trump “Türkiye sınırı aşarsa ekonomisini tamamen yok ederim!” diye tehdit etti. Ardından Erdoğan’a mektup gönderip, YPG Komutanı Mazlum Kobani ile diyalog kurmasını tavsiye etti; “Sert adam olma, aptal olma!” diyerek hakaret etti. CHP milletvekili Mahmut Tanal, Trump hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. İstanbul Savcılığı, uluslararası hukukta yeri olmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi.

Sürüncemeye bıraktırdığı Halkbank davası hariç, Rusya’dan alınan S400 füzeleri, F35 savaş uçağı projesinde dışlanmak, İslam dünyası ve İsrail ile ilişkiler sorunlarında da Trump hep Erdoğan’ın aleyhinde oldu. Esasen Trump, yakın tarihin en tehlikeli İslamofobik lideriydi; Erdoğan’ın inanç ve değerlerinin hep karşısındaydı, neredeyse tüm Müslümanları terörist olarak görüyordu. Onca İslamofobik yaklaşımına karşın Trump, Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri liderleriyle parasal çıkara dayalı ittifak kurabildi. Bu ittifak, Erdoğan’ı (dolayısıyla Türkiye’yi) İslam coğrafyasında daha da yalnızlaştırdı. 

Daha ilerisi, Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti; bununla kalmadı, başka ülkeleri de buna zorladı. Oysa Erdoğan, “Kudüs demek İstanbul demektir, İslamabad, Jakarta, Medine, Kahire, Şam, Bağdat demektir. Kâbe demek, tüm Müslümanlar olarak hepimizin şerefi, namusu, onuru, haysiyeti, varlık gayesi demektir. Biz bunların hiçbirinden vazgeçemeyiz. Kudüs giderse Medine’yi koruyamayız. Medine giderse Mekke’yi koruyamayız. Mekke giderse Kabe’yi de kaybederiz” diyordu. 

Erdoğan böyle diyedursun, İslam dünyasına Kudüs’ü kaybettiren, Erdoğan’ı İslam coğrafyasında yalnızlaştıran, “aptal olma” diyerek hakaret eden, “ekonomini mahvederim” diye tehditler savuran, Fetullah’ın iadesinde ayak sürüyen Trump nihayet seçim kaybetti. Erdoğan-Trump dostluğunun asgari özeti budur. Ama Erdoğanperest kanaat bezirgânları, Trump kaybetti diye ardından kaside ve mersiye yazıyorlar. Irkçı, beyaz kökten dinci, cinsiyetçi, lümpen, saldırgan, merhametsiz, doğa düşmanı bir lider dört yıl daha ABD’yi yönetemeyecek, dünyanın başına bela olamayacak diye gözyaşı döküyorlar. Anlaşıldı ki, Kudüs ve Kâbe sevdası, Erdoğan-Trump aşkının yanında hiçten ibarettir!

***

Her şey bir yana, Trump’a dizilen övgülerin, ardından yakılan ağıtların arka planında, Biden’in “Erdoğan’ı darbeyle değil seçimle devireceğiz” densizliğinin etkisi olsa gerek. Bu densizlik öylesine korku salmış ki, Biden’ın başkanlık döneminde Anayasa Mahkemesi’nin 2023 seçiminde Erdoğan’ın adaylığını veto edeceğini yazan bile çıktı… Tabii bir de, Trump’ın kaybetmesiyle birlikte sıranın dünyanın dört bir yanındaki kopyalarına geldiği varsayımına dayalı “domino efekti” kuramı… (Ağır entelektüel öyle yazdı.)

İşte Trump için yakılan ağıtların, dizilen övgülerin arka planında asıl olarak bu “domino efekti” varsayımı var. Kanaatimce boşuna üzülüyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde “Amerika halkı Trump’ı indirdi, sıra bizde” havası yok. En azından Türkiye’de böyle bir hava yok, olmaz da. Ama Erdoğan sofrasından arta kalanlarla ziftlenen vakanüvisler ve mabeyin katipleri “Biden, Halkbank dosyasını açıp Erdoğan’ı ham yapar mı?” korkusu içindeler. Dediğim gibi, boşuna korkuyorlar. Biden, Erdoğan’ı ham yapmaz. Erdoğan, Trump ile kurduğu dostluğun(!) daha ilerisini Biden ile de kurar. Kesin bilgidir! Geçmişte kendisine onca hakaret eden Devlet Bahçeli, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş ile nasıl dost olmuşsa, Biden ile de dost olur. Siyaset ve diplomasi tarihi böyle nice dostlukların(!) tarihidir.

İkincisi, Trump kaybetti diye gerçekten boşuna üzülüyorlar. Trump 2016’da zaten kazanmamıştı ki, 2020’de kaybetmiş olsun. Türkiye’nin adaletsiz seçim sistemine bile göre Trump 2016’da başkan seçilemezdi. Trump’ın 2016’da rakibinden daha az oy almasına karşın başkan seçilmesi tamamen Amerikan seçim sistemindeki garabetin sonucuydu. Trump 2020 seçiminde de azınlıkta kaldı; bu kez başkan seçilemedi. Trump başkan seçilemedi ama onca ırkçı, beyaz kökten dinci, insan ve doğa düşmanı söylemine karşın, oylarını arttırdı; Amerikan halkının yarıya yakınından destek aldı. Covid19 salgınına karşı ciddi mücadele etseydi, Biden’a karşı kazanabilirdi. Biden’a oy verenlerin çok büyük bölümü Biden’ı beğendikleri için değil, Trump kazanmasın diye oy verdiler. Amerika ve dünyanın geri kalanı için asıl tehlike budur ki, Türkiye’deki Trump meftunları illa üzüleceklerse asıl buna üzülmeliler! Irkçılığın, yobazlığın Amerikan halkından bunca destek görmesi sonrasında Biden’ın daha yumuşak ve esnek bir Trump’a evrilmesine de şaşırılmamalı.

Sonuç olarak, ne Trump kaybetti diye karalar bağlanmalı ne de Biden kazandı diye bayram edilmeli. Biden kazandı diye Amerikan emperyalizminin rotasında esaslı bir değişiklik olmayacak. Zira ABD’de başkan emperyal katarın makinistidir, dış politikada rota önceden bellidir. Trump gibi Biden da, ABD kurulu nizamının temsilcisidir. 

Her şeye karşın, Trump’ın yitirmesi, Biden’ın seçilmesi, Türkiye’deki medya ve siyaset sefaletini gözler önüne sermesi açısından hayırlı olmuştur!

Bir değeri yok ama sabık vezir damat Berat Albayrak’ın deyişiyle “At izi it izine karıştı. Allah sonumuzu hayreylesin!”


8 Kasım 2020 Pazar

BİDEN KAZANDI DİYE BAYRAM EDELİM Mİ?

BİDEN KAZANDI DİYE BAYRAM EDELİM Mİ?


ABD seçimleri ülkemizde ve dünyada her zaman ilgiyle izlenmiştir ama Türkiye’de hiç bugünkü kadar ilgi çekmemişti. Bu defa Türkiye seçimleriymiş gibi öyle bir kutuplaşmaya yol açtı ki, sanki Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmiş gibi bir kesim yas tutuyor, diğer kesim (aynı ölçüde olmasa da) sevinç duyuyor.

Örneğin, medyanın ağır abisi Hasan Cemal, sevincini şu sözlerle kayda geçirdi: “Biden Başkan! Amerika ve dünya; ırkçı, demokrasi ve hukuk düşmanı bir kâbustan, Trump’tan kurtuluyor, güzel bir gün...”

Sol liberal mahallenin ağır entelektüeli Murat Belge ise “Nefes alabildik” başlığı altında Trump’ın kaybetmesinden duyduğu bayram sevincini yazdı: “Biden gibi bir adamın, bir politikacının, Amerika’nın başkanını belirleyecek seçimi kazanması karşısında bu kadar sevineceğimi, kırk yıl düşünsem akıl edemezdim. Normal koşullarda omuz silker işime bakardım ama ‘normal’ olmayan ‘mevcut’ koşullarda insan nasıl bayram edeceğini şaşırıyor.

Ağır entelektüel, “Muhtemelen çok hızlı değil, ama makul bir hızla ilerleyen bir ‘domino efekti’ beklemek aşırı iyimserlik mi olur?” diye sordu. Uzun yazısının devamında ağır entelektüel, Amerikan halkını tebrik etti, “Bolsonaro, Orban vb. seçenlere armağan olsun!” temennisinde bulundu; Amerika’da Trump ve başka ülkelerdeki benzerlerinin gözü kara adamlar olduklarını, iktidarı elden kaçırmamak için her şeyi yapabileceklerini vurguladı.
***

Sol liberal mahallede Joe Biden kazandı diye bayram sevinci var. Ulusalcı ve sosyalist mahallelerde ise, Donald Trump’ın kaybetmesi elbette memnuniyetle karşılandı ama Biden kazandı diye bayram sevinci yaşanmıyor. Tersine, “ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki fark, Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadardır” uyarısı yapılıyor; ABD’nin emperyalist devlet olduğuna, emperyal politikanın başkanın kişisel tercihleri, ten rengi, etnik - mezhepsel kimliği tarafından değil, ABD’nin öncelikleri, hedefleri, çıkarları, tehdit tanımları ile belirlendiğine dikkat çekiliyor.
***

Sol liberal mahalledeki bayram sevincine, ulusalcı ve sosyalist mahallelerdeki ihtiyatlı iyimserliğe karşılık sağ liberal, milliyetçi, muhafazakâr, dindar, dinci, ırkçı mahallelerde ise Trump yeniden başkan seçilemedi diye hüzün ve göz yaşı var. 

Öyle bir hüzün ki, Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmişçesine ağıt yakılıyor, Trump’a kaside yazılıyor. Öylesine bir Trump aşkı ki, “ABD’yi sarsan Trump devrimi” başlığı altında şu cümleler bile kurulabildi: “Amerika’daki süreç, 2002’de AK Parti’nin iktidara geldiği Anadolu Devrimi ile büyük benzerlikler taşıyor. Bu gerçeği anlamayan şizofrenik sol ve liberal çevreler afallamış durumda. Trump kaybetse bile şimdiden tarih yazmış durumda. Trump, daha şimdiden ABD’deki derin devlete, küreselci vesayete, akademi ve medya çevrelerinin propagandasını yaptığı bürokratik oligarşiye isyanın simgesine dönüşmüş durumda.
***

Sağ mahalleler ve sokaklardaki bu Trump aşkını, hüznü ve göz yaşlarını başka bir yazıda tartışmak üzere kaldığımız yerden devam edelim.

Sosyalist sokak sakini olarak şahsen, medyanın ağır abisi Hasan Cemal kadar iyimser değilim. “Nefes alabildik” de diyemiyorum. “ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki fark, Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadardır” klişesi de süreci çokça açıklamıyor. Bu klişe ancak son tahlilde açıklayıcı olabiliyor. Ama son tahlile değin ekonomik, siyasi, kültürel, dinsel, askeri katmanlarda doğrudan bu klişeyle açıklanamayacak süreçler yaşanabiliyor. Bu katmanlarda küresel jandarmayı yöneten başkanın kişisel tercihleri sürecin omurgasını değilse de fiziğini kimyasını psikolojisini belirleyebiliyor. Bu bakımdan, Trump gibi bağnaz, ırkçı, cinsiyetçi, tutucu, beyaz kökten dinci, lümpen, saldırgan, vasat kültürlü bir yaratığın seçimi yitirmesinden memnunum. Hiç değilse, kalbi güsel arkadaşın dediği gibi “hava değişti!” Ayrıca, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin göreli olarak daha tutucu hatta ırkçı ve faşizme açık zihniyetine ve siyaset pratiğine karşılık Demokrat Parti’nin daha sosyal hakların savunucusu olması, bu partinin başarısına sempati duymamın başka bir nedenidir. Kısmi sol değerler ancak bu partinin tabanında nefes alıp verebiliyor; bağımsız, demokratik “sosyalist” Senatör B. Sanders DP çatısı altında siyaset yapabiliyor. Buradan izleyebildiğimiz kadarıyla, ABD müesses nizamı engel olmasa, Biden yerine Sanders DP’nin başkan adayı olacaktı.
***

Trump’ın seçimi yitirmesinden memnun olmasına memnunum da Biden kazandı diye de bayram sevinci içinde değilim. Bu bakımdan bir zamanlar sosyalist mahallede ikamet etmiş ağır entelektüelin kendi kuruntuları ile bayram sevincine kapılmasına ya da hayal kırıklığına uğramasına mesafeliyim. 

Hatırlıyorum da, ağır entelektüel, Tayyip Erdoğan için de benzer kuruntulara kapılmış ve hayal kırıklıkları yaşamıştı. Nihayet Akil İnsanlar Heyeti’nde kullanılıp bir kenara atıldığında “Daha önce bizim desteklediğimiz, doğru işler yapan adam uydurma bir Tayyip Erdoğan’mış. Kendimi kandırılmış hissediyorum.” diye günah çıkarmıştı.

Günah çıkarmasında eksik bıraktığı husus, uydurma dediği “demokrasi savaşçısı Tayyip Erdoğan” mitinin imalatına kendisinin de katkıda bulunduğuydu. Oysa dinden demokrasi, dinciden demokrat çıkmayacağını bilecek entelektüel donanıma sahiptir.

Ağır entelektüel, üretimine katkıda bulunduğu “demokrasi savaşçısı Tayyip Erdoğan” mitine kendisini öylesine kaptırmıştı ki, 2011 yılında Artvin’in Hopa ilçesinde Erdoğan seçim mitingi düzenlemişti. Miting öncesinde yapılan protesto gösterileri sırasında emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirdi. Metin Lokumcu’nun ölüm nedeni Trabzon Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporuna “biber gazı ve heyecanın tetiklemesi sonucu gerçekleşen kalp krizine bağlı ölüm” olarak geçti. Bu ölüm sonrasında ağır entelektüel, Taraf gazetesindeki yazısında Metin Lokumcu’nun ölümünü “birilerinin AKP’ye oy kaybettirmeye çalışmasına” bağlamış ve “Yalnız Hopa’daki gariban adamın bu kadar heyecanlanacağı bir durum yoktu. Biraz da yapay olarak pompalanan, ucu Ergenekon’a uzanan bir gerginlikti” diye yazmıştı…

Bu yazının maksadı ağır entelektüelin günah galerisinde dolanmak değildi; Joe Biden ABD Başkanı seçildi diye bayram sevincine kapılınca söz ister istemez oraya geldi. Umulur ki, ağır entelektüel ilerde, “Başkan seçildi diye bayram ettiğim Biden meğer uydurma bir Biden’mış” diye günah çıkarmaz!
***

Dediğim gibi sağ mahalleler ve sokaklardaki Trump aşkı, hüznü ve göz yaşları ayrı bir yazının konusudur. Peşinen yazayım, iktidar mahallesindeki “Biden Erdoğan’ı darbeyle olmazsa seçim yoluyla indirmek istiyor” korkusu gerçekçi değildir; Erdoğan, Trump’la kurduğu ilişkinin daha ötesini Biden ile kurar!

22 Haziran 2020 Pazartesi

DARBELERLE AYRIMSIZ HESAPLAŞILMALIDIR




DARBELERLE AYRIMSIZ HESAPLAŞILMALIDIR

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşlarını idam cezasına çarptıran özel mahkeme Yüksek Adalet Divanı (YAD) kararlarını hükümsüz hale getiren ve bu kararlardan doğan zararların tazmin edilmesini öngören yasa önerisi, darbelerle hesaplaşma anlamında hiç kuşkusuz olumlu bir adımdır.
Ancak, Türkiye’nin darbe virüsünden arınmış bir hukuk devleti olması isteniyorsa, darbelerle hesaplaşma 27 Mayıs darbesiyle sınırlı tutulmamalıdır.
Ülkemiz 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde doğrudan askeri darbeye, 28 Şubat 1997 tarihinde de post-modern darbeye maruz kalmıştır.
Darbe dönemlerinin en bariz uygulamalarından biri de, temel insan haklarının askıya alınması, darbenin hedefindeki kişi ve kuruluşların doğal yargıç ve hâkim güvencesinden yoksun personelden oluşan mahkemelerde yargılanmalarıdır.
Oysa, etkin başvuru ve bağımsız mahkemelerde adil yargılanma hakkı, hukuk devletinin en temel kavramlarıdır. Doğal yargıç ve hâkim güvencesi de yargı bağımsızlığının, adil yargılanma hakkının iki temel ön koşuludur.
Yüksek Adalet Divanı, doğal yargıç ve hâkim güvencesine sahip bağımsız bir mahkeme değildi. Çünkü, sanıkların işledikleri öne sürülen eylemlerden çok sonra, darbecilerin emriyle kurulmuş, heyet üyeleri darbecilerden emir alan bir mahkemeydi. Nitekim mahkeme başkanı, sanıkların itirazlarına “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diye karşılık vererek, YAD’ın bağımsız mahkeme olmadığını itiraf etmişti.
12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında kurulan sıkıyönetim askeri mahkemeleri de bağımsız değillerdi. Buna karşın iktidar sözcüleri, sıkıyönetim mahkemelerinin anayasal kuruluşlar olduğunu söylemektedirler. YAD kararlarını hükümsüz hale getiren yasa önerisi TBMM’de görüşülürken, önerinin imzacıları ve iktidar sözcüleri, 12 Mart ve 12 Eylül mahkemelerinin o tarihlerdeki anayasalara, yürürlükteki yasalara ve “doğal hâkim ilkesi”ne göre kurulduğunu savunmuşlar, hatta “Bu mahkemeler Anayasa'ya ve milletin temsilcisi olan Meclis tarafından ihdas edilmiş kanunlara, özetle milletten alınmış bir yetkiye dayanılarak kuruldular” diyebilmişlerdir.
İktidar sözcülerinin bu yaklaşımı hiçbir şekilde doğru değildir. Çünkü, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim mahkemeleri de, tıpkı Yassıada mahkemeleri gibi, yargıladıkları eylemlerden sonra kurulmuşlardır.
Belirtmeli ki, Yassıada mahkemesi de anayasal bir kuruluştur; söz konusu yasa önerisinin girişinde vurgulandığı üzere, “12 Haziran 1960 tarihli ve 1 sayılı 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Hükümlerinin Kaldırılması ve Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Geçici Kanun”a göre kurulmuştur. Anayasa hükmündeki bu geçici kanun 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından yürürlüğe sokulmuştur. MBK’nin icraatı ve yürürlüğe soktuğu yasalar 1961 anayasa referandumuyla kendince meşruiyet kazanmıştır.
12 Mart ve 12 Eylül mahkemeleri de, MBK’nin bıraktığı anayasaya ve 12 Mart darbecileri tarafından TBMM’ye dikte ettirilen 13 Mayıs 1971 tarihli 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na göre kuruldular. Yani, anayasal ve yasal dayanak bakımından Yassıada mahkemesinden farklı değillerdir; sıkıyönetim ilan edildikten sonra kurulmuşlar ve kuruluş tarihinden önceki eylemlerin sanıklarını yargılamışlardır. Yani, iktidar sözcülerinin söylediklerinin tersine, bu mahkemelerin kuruluşunda doğal yargıç ilkesi hiçbir şekilde geçerli olmamıştır.
İkincisi, 1402 sayılı yasa, “Sıkıyönetim bölgelerinde 25 Ekim 1963 gün ve 353 sayılı Kanuna göre Milli Savunma Bakanlığınca lüzum görülen yerlerde yeteri kadar askeri mahkeme kurulur; bunlar bulundukları yerin sıkıyönetim askeri mahkemesi olarak adlandırılır ve birden fazla olması halinde numaralandırılır” hükmünü amirdir. (m.11)
25 Ekim 1963 tarihli 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kanunu ise, (12 Mart ve 12 Eylül darbeleri dönemindeki haliyle), “Askeri mahkemeler iki askeri hâkim ve bir subay üyeden kurulur” demektedir. 12 Eylül 1980 tarihinde darbe yapan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) cuntası, Askeri Mahkemeler Yasası’na 1981 yılında “200 ve daha fazla sanık hakkında açılan davalarda askeri mahkeme dört hâkim ve bir subay üyeden kurulur. Duruşma sonuçlanıncaya kadar birleştirme veya başka nedenlerle sanık sayısının 200 veya daha fazla miktara ulaştığı davalarda da bu hüküm uygulanır” fıkrasını ekledi. (m.3)
Askeri Mahkemeler Yasası’nın izleyen maddelerinde de subay üyenin muharip sınıftan ve en az yüzbaşı rütbesinde olması, subay üyenin nezdinde askeri mahkeme kurulan komutan tarafından seçilmesi düzenlenmiştir. (Bir ayrıntı olarak belirtmek uygun düşerse, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim mahkemelerinin asker kişilerden oluşmasına karşılık, 27 Mayıs’ın Yüksek Adalet Divanı’nda kıta subayı, savcı veya yargıç olarak asker üye görev almamıştır.)
Sıkıyönetim askeri mahkemelerini oluşturan askeri yargıç ve savcılar ile subay üyelerin mesleki sicil ve atama yönünden nezdinde mahkeme kurulan komutana bağlı oldukları, dolayısıyla yargıç güvencesine sahip olmadıkları bilinen bir husustur.
Uygulamada sıkıyönetim askeri mahkemeleri, hiçbir hukuk eğitiminden geçmemiş kıta subayı başkanlığında kurulmuşlardır.  Sıkıyönetim komutanının istediği yönde karar vermeyen mahkeme üyeleri başka görevlere atanmışlar, hatta mahkemenin toptan kapatılması yoluna bile gidilmiştir. Tarihe geçmiş bir örnek olarak, 1971 yılında İstanbul Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi, 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün’ün emriyle kapatılmış ve üyeleri çeşitli illere sürgüne gönderilmiştir. Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi de, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idama mahkûm ederken, YAD Başkanı’nın itirafına benzer şekilde, “Sadece askeri görevi yerine getirmedim üzerime düşen politik görevi de yerine getirdim” diyerek mahkemesinin ve yargılamanın hukuk dışılığını itiraf etmiştir.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra da sıkıyönetim askeri mahkemeleri benzer baskılara maruz kalmışlardır. Bu mahkemelerde 650 bin dolayında kişi işkence altında sorgulandı ve yargılandı.  Devlet başkanlığını zorla ele geçiren Orgeneral Kenan Evren, “Asmayıp da besleyelim mi? Onlara hain demeyi bile az bulurum” diyerek yargılanan sanıkları defalarca hedef gösterdi, mahkemeleri baskı altında tuttu. Güdümlü mahkemelerin idam kararları Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylandı ve 50 kişi idam edildi. Kenan Evren, “Bir sağdan bir soldan” diyerek idamda denge sağladığını savundu. 2010 Anayasa referandumu kampanyasını başlatırken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son mektubunu ağlayarak okuduğu Erdal Eren, 18 yaşından küçük olduğu halde idam edildi.
Özetle, 27 Mayıs darbesi sonrasında kurulan Yüksek Adalet Divanı gibi 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında kurulan sıkıyönetim askeri mahkemeleri de, doğal yargıç ilkesinden ve hâkim güvencesinden yoksun, bağımsız yargı organı niteliği taşımayan mahkemelerdir. Askeri mahkemelerin (hatta bünyesinde asker yargıç bulunan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin) bağımsız yargı organı olmadıkları, asker üyelerden oluşmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil Yargılanma Hakkı” başlıklı 6’ncı maddesiyle çeliştiği, Türkiye’nin yargı yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM’nin kararlarıyla da tescil edilmiştir.
Üçüncü bir husus, 16 Nisan 2017 tarihli referandumla gerçekleşen Anayasa değişikliği ile Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) kaldırıldı. AYİM, 12 Mart 1971 darbesi döneminde, yüzlerce askerin ilişiği kesildikten sonra, başvuru mahkemesi olmak üzere 1972 yılında kuruldu. O dönemde ilişiği kesilen askerler etkin başvuru ve adil yargılanma haklarını kullanamadılar. Dahası, ilişik kesme işlemlerini düzenleyen, ilişiği kesilen personel hakkında soruşturma açan bazı asker hukukçular daha sonra AYİM’de görevlendirildiler ve başvuruların reddi kararlarına imza attılar. Dolayısıyla, gerek “tabii hâkim” ilkesine aykırılığı gerekse yapı ve işleyişi itibariyle “adil, tarafsız, bağımsız mahkeme” olmadığından AYİM’in red kararları kendiliğinden yok hükmündedir. YAD kararlarını hükümsüz hale getirmeye hazırlanan TBMM’ye düşen, AYİM’in hiç değilse kuruluş tarihinden önceki döneme ilişkin kararlarının yok hükmünde olduğunu tescil etmektir. Bu, Askeri Yargıtay’ı ve AYİM’i kaldıran iradenin de gereğidir.
Sonuç olarak, darbelerle yüzleşme ve hesaplaşma adına, 27 Mayıs darbesi sonrasında kurulmuş YAD kararları hükümsüz hale getirilirken, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim askeri mahkemelerinin ve AYİM’in görmezlikten gelinmesi kabul edilemez.
Çok daha vahim olmak üzere, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim askeri mahkemelerinin o tarihlerdeki anayasa ve yasalara uygun kurulduklarının öne sürülmesi, darbeler ve mağdurları arasında ayrım yapıldığını göstermektedir.
27 Mayıs darbesi gibi 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri de çok derin hasara ve mağduriyetlere yol açtı. Darbeler ve mağdurlar arasında ayrımcılık da darbe virüsü kadar tehlikeli ve zararlıdır. Darbeler ile eşit ve adil bir biçimde yüzleşebilirsek geleceğe umutla bakabiliriz. Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olma yolunda ilerlemesi isteniyorsa TBMM, 27 Mayıs darbesi yargılamalarını hükümsüz hale getirirken, 12 Mart ve 12 Eylül darbe mahkemelerini görmezlikten gelmemelidir. Darbelerle ayrımsız hesaplaşmak, milli iradenin tecelligâhı TBMM’ye düşen tarihsel bir görevdir!
Saygıyla.
ASKERİ DARBELERİN ASKER MUHALİFLERİ DERNEĞİ
ADAM-DER YÖNETİM KURULU

7 Mayıs 2020 Perşembe

BAĞIMSIZLIK DEMOKRASİ SOSYALİZM MÜCADELESİNİN SİMGELERİ

ONLAR TÜRKÜLERİN ÖLÜ KAHRAMANLARI DEĞİL!
Tam bağımsız ve demokratik Türkiye” mücadelesinde tutsak düşen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında katledileli 48 yıl olmuş.
Ruhları şad olsun!
***

Denizler’i asanlar “anarşist, komünist, eşkıya” demişlerdi; bugünkü iktidar sahipleri de “terörist” diye yaftalıyorlar.
Denizler’i terörist diye yaftalamaları nedensiz değil. Yürürlükteki yasalara göre, en barışçıl eylem ve ifadeler bile “terör suçu” kapsamına giriyor. AK iktidar yetkililerinin ifadesiyle, “Resim yaparak, şarkı besteleyerek, şiir yazarak da terörist olunabiliyor! Hele kitap, bombadan da etkili bir silah olabiliyor!” Bu yüzden cezaevlerinde on binlerce “terörist” bulunuyor!
***

Biliniyor ki, tarihin hiçbir döneminde terör ve terörizm kavramları, devlet, ulus, sınıf, din ve siyaset dışı bir anlam kazanmadı.
Yine biliniyor ki, Deniz Gezmiş ve yoldaşları, faşistlerin iddia ettikleri gibi terörist değillerdi. O günlerde Denizler, Dolmabahçe önlerine demirlemiş, Amerikan emperyalizminin filosunu protesto ediyorlardı. Buna karşılık, İslamcılar ve milliyetçiler kıbleyi Amerikan filosuna çevirip namaza durmuşlar; namazın ardından devrimcilere saldırmışlardı. Denizler’in ve “bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm” için mücadele edenlerin “terörist” ilan edilmeleri, 50 yıl önceki bu tarihsel saflaşmadan ayrı düşünülemez. O günlerde Amerikan filosuna doğru namaza duranlar bugün iktidardalar; gerek Denizler’i gerekse bugün aynı uğurda mücadele eden devrimcileri, gazetecileri, yazarları, siyasetçileri ve nice emekçileri “terörist” diye yaftalıyorlar. İdam cezası yürürlükte olmadığı için cezaevlerinde çürümeye mahkûm ediyorlar. Mafya şeflerini, hırsızları, dolandırıcıları “kader kurbanı” diyerek tahliye ediyorlar; yüreği “tam bağımsız ve demokratik Türkiye” için emekçilerle birlikte çarpan devrimcileri, siyasetçileri, sanatçıları cezaevinde tutuyorlar.
***

Denizler, Türkiye’nin emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması ve demokratikleşmesi için mücadele etmişlerdi; başlıca eylemleri şöyleydi:
-       Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye için yürüyüşler mitingler.
-       ABD Emperyalizmine, NATO’ya ve 6. Filo’ya Hayır gösterileri.
-       Filistin’de İsrail’e karşı savaş.
-       Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurulması.
-       Ankara’da ABD Büyükelçiliği güvenlik kulübesinin silahla taranması.
-       Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soyulması.
-       Ankara Gölbaşı’ndaki Amerikan askerlerinin kaçırılıp fidye istenmesi; fidye verilmeyince askerlerin serbest bırakılması.
12 Mart 1971 faşizminin mahkemesi, Denizler’i bu eylemlerden yargılayıp mahkûm etmedi. Öyle olsaydı, Denizler idam edilmezlerdi; eylemlerine karşılık gelen hapis cezalarını yatıp çıkarlardı.
Mahkeme Denizler’i TCK’nin ünlü 146/1 maddesinden yargılayıp idama mahkûm etti; yani anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçundan.
Denizler 6 Mayıs 1972’nin sabahında katledildiler. Faşistler, önce Deniz’i idam sehpasına çıkardılar ve infazı, Yusuf’a ve Hüseyin’e izlettirdiler. Katiller öylesine canavar ruhluydular. Deniz, Yusuf ve Hüseyin yiğitçe çıktılar darağacına. İdam sehpasında korkmadan haykırdıkları son sözleri anarşist, eşkıya veya terörist olup olmadıklarını kavramaya yeterlidir:
Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” (Deniz)
Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum! Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz! Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz! Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” (Yusuf)
Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım! Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum! Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!” (Hüseyin)
Denizler nasıl bir mücadele verdiklerini, niçin asıldıklarını idam sehpasını tekmelerken bu sözlerle haykırdılar. Buna karşın psikolojik harp cephesinde devlet, Denizler’i siyasal ve hukuki bağlamından kopuk şekilde anarşist ve eşkıya diye yaftaladı.
Vurgulamalı ki,
Osmanlı’nın Bolu Beyi karşısında Köroğlu eşkıya idi!
İşgalcilerin kuklası Padişah ve İstanbul hükümeti karşısında Mustafa Kemal eşkıya idi!
Amerikan uşağı darbeciler karşısında Denizler de anarşist, eşkıya idiler!
Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e bugün de “terörist” diyorlar.
Ezilen halkların kahramanı Che Guevara ne kadar teröristse Deniz, İbo ve Çayan da o kadar teröristtir!
***

"Atatürkçü" faşistler 48 yıl önce Denizler’i “anarşist, komünist, eşkıya” diye assalar da,
O günkü faşistlerin bugünkü torunları “terörist” deseler de,
Halkın geniş kesimi, Denizler’in bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm ve halkların kardeşliği için mücadele etmiş devrimciler olduklarını biliyor, türkülerinde, ağıtlarında yaşatıyor.
Onlar için, “Deniz mahkemeye düşmüş, avukatı ben olaydım” denildi.
Onlar için “Oy dere Kızıldere, Böyle Akışın nere, Bizde hal mı bıraktın, Sana can vere vere” diye ağıt yakıldı
Onlar, “Nurhak sana güneş doğmaz, uçan kuşlar yuva kurmaz” ağıtıyla anılıyor.
Onlar, “Yiğitler ölür mü üç beş kurşunla, doğrulmuş kalkıyor İbrahim yoldaş” ağıtıyla yaşatılıyor.
Ölümsüz ozan Mahzuni Şerif de onları katledenleri “Köşkün sarayın yıkılsın, Erim erim eriyesin!” diye lanetledi.
Onlar “türkülerde ağıtlarda yaşayan ölü kahramanlar” olarak görülmemeli.
Onlar, Türkiye’nin ezilenlerinin bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin simgeleri olarak yaşıyorlar.
Anılarına saygıyla!