Marks ve Engels AKP Türkiye’sini görseler, Laiklik Manifestosu adlı bir kitap yazmaya kalksalar, sanırım “Türkiye’de bir heyula dolaşıyor: Laiklik heyulası” diye söze başlarlardı. Sonra, ümmetçi ırkçı iktidar ortaklarının laiklik yanlıları hakkında uydurdukları yalanları ve iftiraları, laikliği gözden düşürmek için nasıl kirli bir kampanya yürüttüklerini anlatırlardı. Laiklikten ne anlaşılması gerektiğini vurgulamayı ve Türkiye’nin gerçekten laik olup olmadığını sorgulamayı da ihmal etmezlerdi.
***
Türkiye’nin modernleşmeyle başlayan ve hiç bitmeyen laiklik tartışması ve kavgası, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiriyle ivme kazandı. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildirinin imzacılarını “hezeyan içinde azgın güruh” diye karalayıp hedef gösterdi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin de bildiri sahiplerini İslam düşmanı ilan etti ve mahkemeye gideceğini söyledi. İslamcı ve liberal kanaat önderleri ise, bildiriye imza atanları halkın inançlarına savaş açmakla, elitist vesayeti hortlatmaya çalışmakla suçluyorlar. Öyle ki, bildirinin sadece İslam’ı değil Hıristiyanlığı da hedef aldığını bile söylüyorlar.
Tepkiler beklenmedik şaşırtıcı değil. Ramazan boyunca ve sonrasında süreceği, 12 Eylül dönemindeki Aydınlar Dilekçesi davasına benzer bir dava açılırsa daha da sertleşeceği muhakkak. Tepkiler daha da sertleşir, çünkü laiklikten korkuyorlar; din ve laiklik konularında halkın çoğunluğunun kendileriyle aynı düşüncede olmamasından korkuyorlar.
***
Laiklikten korkuyorlar. Çünkü özetin de özeti ifadeyle laiklik, ilahî egemenlik alanı ile beşerî egemenlik alanının ayrılması; kamu yönetiminin, hukukun, eğitimin, akıl, bilim ve sanatın dinî kurallara değil dünyevî ve rasyonel esaslara dayandırılmasıdır. Laiklik, dinin devlete, devletin dine karışmadığı; devletin bütün inanç ve inançsızlık gruplarına eşit mesafede durduğu rejimi ifade eder. Bu bağlamda devlet kamu yönetiminde hiçbir dini ya da dinsizliği referans almaz, bir dinin ya da dinsizliğin savunuculuğunu ve propagandasını yapmaz, bir dine ayrıcalık sağlamaz.
Bir yönetim ilkesi olarak da laiklik, dini inanç ya da inançsızlık özgürlüğüdür; kişilerin inanç ya da inançsızlıktan dolayı kınanmamaları, ayrıma tabi tutulmamaları, başkalarına zorla dayatmamak koşuluyla diledikleri gibi ibadet edebilmeleridir. Öğretide devlet, din ve inanç özgürlüğünü korumakla yükümlüdür; bu özgürlüğe ancak kamu düzeniyle çatışma durumunda sınır koyabilir.
Bu içeriğiyle laiklik Batı dünyasında Kilise’nin siyaset ve toplum üzerindeki egemenliğine, dinsel dogmaların felsefe, bilim, sanat, bireysel-sosyal hayat üzerindeki baskısına karşı gelişen Rönesans ve Aydınlanma sürecinde somut gerçeklik kazandı. Laiklik, yönetim erkinin halka geçmesinin yani demokrasinin de önkoşulu haline geldi.
Laiklik aynı zamanda ezilen sınıfların mücadele bayrağıdır. Batı’da laiklik Kilise desteğindeki aristokrasiye karşı burjuvazinin bayrağı oldu. Ne var ki, burjuvazi kendisi egemen sınıf olduktan sonra laikliğe sırtını çevirip Kilise’ye yaslandı. Burjuvazinin yere attığı laiklik bayrağı artık, dini araçsallaştıran burjuvaziye karşı emekçi sınıfların elindedir.
***
Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde iki yüzyıla yaklaşan modernleşme sürecine karşın Türkiye gerçek anlamda laikleşemedi. Modernleşme sürecinde yapılan reformlar (Saltanat ve Hilafet’in kaldırılması, “devletin dini İslamdır” hükmünün anayasadan çıkarılması ve yerine laikliğin konması, eğitim öğretimde birlik, medreseler tekke ve zaviyelerin kapatılması vs) Türkiye’yi laikleştirmeye yetmedi. Türk tipi laiklikte din ve devlet birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmadılar. Devlet, İslam’ın Sünni–Hanefi yorumunu resmî din olarak kabul etti. Yasalarda devletin dininin Sünni İslam olduğuna ilişkin açık bir hükme yer verilmese de devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla, hutbelerin içeriğine varıncaya kadar bütün dinî faaliyetleri Sünniliğin çerçevesine sıkıştırıp denetim altına aldı. Denetim, Sünnilik dışındaki inanç gruplarının asimilasyonu boyutuna vardırıldı.
Türkiye tarihinin en köklü irtica hareketi olan 12 Eylül darbesinden sonra asimilasyon iyiden iyiye zorbalaştırıldı. Diyanet eliyle yapılan kitlesel din eğitimi, imam okulları, ilahiyat fakülteleri ve devlet okullarında zorunlu din dersleriyle tahkim edildi. Etnik düzlemde Kürtlük ve Kürtçe yasaklandı, Alevi köylerine öğretmen yerine imam, okul yerine cami politikası uygulandı. Şimdi devletin bir mezhebe sağladığı ayrıcalık ve üstünlük de yeterli sayılmamakta, teokrasiye giden yolun taşları “aşırılığa ve ifrata kaçmadan” döşenmektedir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, 25-28 Kasım 2019 tarihleri arasında Ankara’da toplanan 6. Din Şurası’nda şöyle demişti: “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan, ihata eden kurallar, yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete, yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz. Zaman ve şartlar değişse de, İslam’ın nasları değişmeyecektir. İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz. Bu süreçte aşırılığa, ifrata ve tefrite kaçmayacağız.”
Ülkemiz neredeyse çeyrek yüzyıldır NAS zihniyetiyle yönetiliyor. Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar dindarlaştı ama o ölçüde yozlaştı, yarım yamalak da olsa var olan aklını ahlakını yitirdi. NAS adına tarikatların girmediği, işgal edilmemiş kamusal alan neredeyse kalmadı ama yolsuzluk hırsızlık dolandırıcılık, magandalık, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, siyasi zorbalık, iki yüzlülük, hemen her türden ayrımcılık ve nefret o ölçüde sıradanlaştı.
AKP kurucularından eski TBMM Başkanı Bülent Arınç bile (takiye ile ya da samimi olarak) insanların dindarlardan kaçmasından yakınmaya başladı: “Dindarlık herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Takkeli takkesiz bir sürü şarlatan konuşmaya başladı; hangisine inanacak insanlar? Bunların söylediği yalanlar yanlışlar yüzünden millet Müslümanlığı bıraktı, başörtüsünü, namazı terk ediyor. Erdem kayboldu, etik değerler kayboldu.”
“Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi, şeriatçı dayatmalara, ülkeyi Talibanlaştırma baskısına ve pratiğine karşı çığlık olarak görülmelidir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder