13 Nisan 2017 Perşembe

15 TEMMUZ KONTROLLÜ BİR DARBE MİYDİ?

15/16 Temmuz gecesi kâbus gecesiydi. Ülke iç savaşın eşiğine geldi, F tipi darbe girişimi bastırıldı, iç savaş savuşturuldu (belki de ertelendi), 248 insan canından oldu. O gece insanlar can verirken, bir siyaset zorbası yaşanan kâbusu “Allah’ın lütfu” sayma telaşındaydı.
Kâbus gecesinin üzerinden dokuz ay geçti. Toplumsal belleğe kazınan görüntülerin dışında o gece neler olup bittiğini hakkıyla bilen yok; bilen(ler) varsa da anlatmaya yanaşmıyor(lar).
O geceyle ilgili toplumsal belleğe çizilen resim belli: FETÖ, ordu içindeki gücünü harekete geçirdi, darbeye teşebbüs etti; lakin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısıyla halk meydanlara çıktı, darbeciler yakalandı, şimdi hesap verecekler...
Demokrasi destanı niyetine çizilen resim görünüşte doğru olmasına doğru da hakikatin tam bir resmi midir? Daha açık bir ifadeyle, o gece gerçekten demokrasi destanı mı yazıldı; yoksa Türkiye bir darbe uçurumundan diğerine mi yuvarlandı? Başka bir deyişle, o gece girişilen askeri darbe daha büyük bir resmin parçası mıydı? Daha net bir ifadeyle, 15 Temmuz aslında başlamadan önlenebilir bir girişim miydi? Ya da güncel siyaset esnafının diliyle ifade etmek gerekirse, 15 Temmuz kontrollü bir darbe girişimi miydi?
***

İDDİANAMELERE GÖRE 15 TEMMUZ
O gece neler olup bittiğine dair epey senaryo yazıldı. Nihayet iddianameler ortaya çıktı. Ne ki, hukuki analiz ve titizlikten yoksun, kes yapıştır yöntemiyle şişirilen binlerce sayfalık iddianamelerde hakikatin tam bir resmi çizilmedi.
Gerçekten de, 15 Temmuz’un ana iddianameleri Akıncılar Üssü ve Genelkurmay Başkanlığı iddianameleri, o gece neler olup bittiğine ilişkin soru işaretlerini silmek yerine daha da kalınlaştırdılar.
Resmi iddianamelere göre hikâye şöyle:
Üst akıl, taşeronları vasıtasıyla önce İstanbul Gezi Parkı’nda ağaçların kesilmesini bahane edip sokak eylemleriyle yönetimi değiştirmeye teşebbüs etti.
Bu ilk cümle hukuki bir iddianameyle değil ideolojik bir belgeyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu ilk cümleyle ilgili olarak elbette çok şey söylenebilir. Biz “15 Temmuz kontrollü bir darbe girişimi miydi” sorusuyla devam edelim.
 Gezi’nin ardından üst akıl, 17/25 Aralık’ta başka bir taşeronu (yani FETÖ/PDY) eliyle bir kere daha teşebbüs etti; sonra seçimleri bekledi, seçimlerde beklediği sonuç çıkmayınca son çare olarak FETÖ/PDY’nin TSK içindeki gücünü kullanmaya karar verdi.
Bu amaçla, ilki 27 Aralık 2015’te olmak üzere Temmuz 2016’ya kadar Ankara’da Hava Kuvvetleri İmamı Adil Öksüz’ün eşgüdümünde bir düzineden fazla darbeye hazırlık toplantıları yapıldı; 6,7,8,9 Temmuz 2016 tarihlerinde de nihai toplantılar yapıldı, darbe günü ve saati olarak 16 Temmuz 03.00 tespit edildi.
Lakin 15 Temmuz saat 16.16’da Kara Havacılık Okulu’ndan bir subay MİT’e giderek, FETÖ üyesi askerlerin MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı almak için kuruma saldıracaklarını haber verdi.
Bunun üzerine bir MİT müsteşar yardımcısı Genelkurmay’a giderek İkinci Başkan Orgeneral Yaşar Güler ile görüştü.
Yaşar Güler’in Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ile görüşmesinden sonra MİT Müsteşarı Hakan Fidan karargâha çağrıldı.
Saat 18.10’da Hakan Fidan karargaha geldi. Durum değerlendirildi, 18.30’da havadaki tüm askeri uçakların inmesi emredildi, 19.05’te de tüm askeri uçuşlar yasaklandı.
Saat 19.25’te Ankara’nın en kritik askeri birliği 4’üncü Kolordu’ya zırhlı araçların kışla dışına çıkmaması talimatı verildi.
19.26’da Hakan Fidan, Marmaris’te bulunan Cumhurbaşkanı’nı aradı; ulaşamayınca koruma müdürü ile görüşüp Cumhurbaşkanı’nın güvenliğiyle ilgili bir problem olup olmadığını, ek güvenlik tedbirlerine ihtiyaç duyulup duyulmadığını sordu.
Darbeci cuntanın kilit isimlerinden Genelkurmay Personel Plan Yönetim Daire Başkanı Tuğgeneral  Mehmet Partigöç 19.26’da tüm bu görüşmelerden ve emirlerden haberdar oldu. Yine kilit isimlerden Genelkurmay Personel Daire Başkanı Korgeneral İlhan Talu da, Adil Öksüz’ün onayı ile, 03.00 olarak belirlenmiş başlama saatini 20.30’a çekti.
Saat 20.22’de Hakan Fidan karargâhtan ayrıldı.
Darbeci cuntanın başka bir kilit ismi Genelkurmay Stratejik Daire Başkanı Tümgeneral Mehmet Dişli saat 21.00’de Hulusi Akar’ın odasına girdi, “Operasyon başladı, herkesi alacağız, taburlar tugaylar yola çıktı” dedi. Hulusi Akar karşı çıkınca özel harekât timi içeri girip kelepçe taktı. Emir subayı Levent Türkkan silahını doğrulttu, Hulusi Akar “Sık ulan sık, ne yaparsanız yapın, bu girişiminizi desteklemeyeceğim” diyerek tepki gösterdi.
İddianamelere göre, bu andan itibaren F16 uçakları havalandı, Genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları derdest edilerek Akıncılar’da toplandı. Saat 22.28’de televizyonlarda İstanbul’da köprülerin trafiğe kapatıldığı haberleri başladı. 23.02’de Başbakan Binali Yıldırım, NTV’de “Bir kalkışma olduğu anlaşılıyor” diye açıklama yaptı.
00.20’de Cumhurbaşkanı uçağının takibi için Akıncılar’dan 2 adet F16 kalktı.
00.24’te Cumhurbaşkanı CNN Türk’te halkı meydanlara çıkmaya çağırdı.
01.30’da Cumhurbaşkanı’nın taşıyan helikopter Dalaman Havaalanı’na indi.
01.43’te Cumhurbaşkanı uçağı Dalaman’dan havalandı.
02.35’te TBMM bombalandı.
03.14’te TÜRKSAT tesisleri bombalandı.
03.20’de Cumhurbaşkanı uçağı İstanbul’a indi.
04.54’te Erzurum’dan 2 adet F16 darbecilere karşı havalandı, iddianamedeki ifadeyle “darbenin önlenmesi için ilk karşı harekat bu saat itibariyle başladı.”
09.06’da Hulusi Akar’ı taşıyan helikopter Çankaya’ya indi. Yanında Mehmet Dişli de vardı. Dişli, saat 16.30’a kadar Başbakanlık’ta oluşturulan kriz merkezinde görev yaptıktan sonra tutuklandı.
Nihayet 16 Temmuz 12.57’de Başbakan Binali Yıldırım, televizyonların canlı yayınında kalkışmanın bastırıldığını açıkladı.
***

BEKLENEN VE OLMASI İSTENEN KALKIŞMA
İddianamelerdeki bu anlatı, toplumsal belleğe nakşedilen resimle de uyumlu. Özetle, MİT Müsteşarı’nı hedefleyen hava harekâtı ihbarıyla başlıyor öykü. Genelkurmay, tüm askeri uçuşları ve Ankara’daki kışlalardan zırhlı araç çıkışını yasaklıyor. Cumhurbaşkanı’nın güvenliğiyle ilgili bir sıkıntı olup olmadığı da değerlendiriliyor.
Alınan bu kararlar gösteriyor ki, MİT’e saldırı istihbaratı, sıradan bir terör saldırısı olarak değil, darbe girişiminin parçası olarak değerlendirilmiş. Yoksa sırf MİT Müsteşarı’nın güvenliği için bu denli geniş kapsamlı önleme ihtiyaç duyulmazdı. Darbe kalkışması olarak değerlendirilmiş ama, kalkışmayı önleyecek asıl karar nedense “ihmal” edilmiş, yani TSK’ye ülke genelinde alarm verilmemiş. Genel alarm verilmiş olsa, tüm askeri personel kışlalarda kalacak, kalkışma muhtemelen kışla sınırları dışına taşmadan engellenmiş olacak, 248 insan canından olmayacaktı.
İkinci olarak, tüm askeri uçuşlar ve zırhlı araç çıkışı yasaklanmış ama bu olağanüstülükten nedense kuvvet komutanlarıyla jandarma komutanının haberleri olmamış. Görev başında olmaları gerekirken düğüne gitmişler, düğünün ortasında paketlenmişler.
Üçüncü olarak, MİT Müsteşarı saat 20.22’de Genelkurmay karargâhından ayrılmış. Genkur. Başkanı’nı derdest edecek kadar karargâha hakim cunta, Müsteşar’ı karargâhtayken tutuklamaya tenezzül etmemiş!
Dördüncü olarak, iddianamelerde cuntanın Fetullah Gülen’den sonraki ismi olarak gösterilen Adil Öksüz, darbe girişiminin merkez üssünde gözaltına alınıyor, onca delile karşın serbest bırakılıyor. İster istemez, 9 Mart 1971 cuntası içindeki MİT ajanı Mahir Kaynak geliyor akla.
Bütün bu hususlar önemli olmasına önemli ve kuşku uyandırsalar da, en önemlisi, F tipi cuntanın varlığı ve darbeye hazırlandığı biliniyor. İddianamelerde elbette böyle bir ifade yok ama biliniyor. 15 Temmuzdan birkaç ay önce Ağacın Kurdu ve İmamların Öcü adlı kitaplarda F tipi cunta mercek altına alınmış, darbe yapacak güçte olduğuna dikkat çekilmiş. Çok daha ilginci, uğursuz bir yazar gazetesindeki köşesinde “Gülen’in yeşil cübbesinin sırrı” (24 Mart 2016), “Cemaat’in ‘Hususiler’i darbe için Ankara’da toplandı” (2 Nisan 2016) başlıklı yazılarında darbe hazırlıklarına dikkati çekmiş. Nihayet “Cemaatçi askerlere son uyarı: Tavuk ‘tar’da sayılır!” başlığı altında Talat Aydemir ve Namık Kemal Ersun girişimlerini hatırlatarak, açık açık uyarmış: “Bir Anadolu deyimi. Tar, odun demek. Tavukların akşam kümese girmeden önce odunun üzerine çıkıp hizalandıkları anda çok daha kolay sayılabileceğini anlatır. (...) Devlet onları izliyor. İstihbaratıyla, tüm silahlı kuvvetler hiyerarşisi olarak komuta kademesiyle, hükümetiyle, emniyetiyle, halkıyla, siyasetçisiyle, STK’larıyla bir bütün olarak devlet ‘suç’ işlemelerini bekliyor. Yani TAR üzerinde hizalanmalarını. Teker teker sayacaklar hepsini. (...) Tekrar cemaatçi kripto askerleri uyarıyorum. Devlet ve komuta kademesi her şeyi biliyor ve suç işlemeye teşebbüs etmenizi bekliyor. Hayır, kimsenin; ne Devletin ne de TSK’nın bu olası kalkışmadan çekindiği yok.” (Fuat Uğur, Türkiye, 21 Nisan 2016, siyahlar FU’nun).
Yinelemek gerekirse, F tipi cuntanın varlığı ve darbeye hazırlandığı biliniyordu. Bir köşe yazarının bildiğini, köşesinde ayrıntısıyla yazdığını MİT’in, Genelkurmay’ın, hükümetin bilmemesi (moda deyişle) hayatın olağan akışına ters düşer!
***

15 TEMMUZ GECESİ AYDINLANIR MI?
Sonuç olarak, 15 Temmuz akşamı girişilen F tipi darbe girişimi bilinmeyen, ansızın geliveren bir kalkışma değildi. Biliniyordu, bilmenin ötesinde vuku bulması bekleniyor ve hatta isteniyordu. 15 Temmuz günü uçuş yasağı, zırhlı araç çıkış yasağı gibi darbecilerin uymayacakları emirler vermek yerine genel alarm verilmiş olsa, tüm askeri personel o gece kışlalarda kalacak, kalkışma muhtemelen kışla dışına taşmadan engellenecek, “demokrasi destanı” niyetine 248 insan canından olmayacaktı.
Buna karşın, Genkur. Başkanı ve tüm kuvvet komutanlarının derdest edildikleri, Başbakan ve Cumhurbaşkanı’nın kaçacak delik aradıkları bir kalkışma için “kontrollüydü” nitelemesi hakikate pek uygun düşmüyor. Kontrollü ifadesi, 15 Temmuz akşamı yapılan işlere aktif veya dolaylı olarak kısmen katılmayı ifade eder ki, Cumhurbaşkanı, hükümet ve TSK üst yönetiminin böyle bir katkısından söz edilemez. Olsa olsa, bildikleri, başlamadan önlemek ellerindeyken vuku bulmasını bekledikleri darbe girişiminde kontrolü elden kaçırdıklarından söz edilebilir.
Belirtmeli ki, kontrollü müydü kontrolsüz müydü tartışması başta Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere iktidar yetkililerinin eylem ve söylemlerinden kaynaklanıyor. Darbe girişimi daha tam bastırılmamışken “Allah’ın lütfu” sayıldıktan sonra içyüzünün aydınlatılması için iktidar hep ayak sürüdü. TBMM’de komisyon kurulmasına uzun süre direndi, kurulan komisyona üye vermeyi geciktirdi, Genkur. Başkanı’nı ve MİT Müsteşarı’nı komisyona göndermedi, komisyonun çalışma süresini uzatmaya yanaşmadı, şimdi de komisyon raporunu geciktiriyor. F tipi cuntanın iç iletişim programı ByLoc’a dahil siyasetçiler açıklanmıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Şu an bildiklerimi söyleyemeyeceğim ama günü geldiğinde belki kitaba yazabilirim. Çünkü her bildiğinizi her zaman söyleyemeyebilirsiniz” diyor.
Sahi, mağduriyet istismarının ustası Erdoğan ve “dava” arkadaşları, kendilerine karşı girişilmiş bir eylemin içyüzünü aydınlatmaktan neden kaçınırlar?

Bilinen beklenen F tipi darbe kontrollü müydü kontrolsüz müydü, tartışmalıdır;  lakin 20 Temmuz’da Türkiye’nin maruz kaldığı T tipi darbenin kontrollü ve taammüden olduğu kesindir!

9 Nisan 2017 Pazar

HAPİSTEKİ GAZETECİLERE MEKTUP

Nerede nasıl ne zaman tanıştığımızın başkaları için önemi olmasa gerek. O nedenle anlatmaya gerek görmüyorum. İçerdekilere yazmak için özel tanışıklık da gerekmiyor değil mi!
Arkadaşın dostun olarak yazıyorum. Sadece sana değil, içerdeki düşünce tutuklusu hükümlüsü tüm insanlara yazıyorum.
Faşist darbe dönemlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılmış solcu sosyalist Kemalist askerlerin derneği Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER’in kurucu başkanı emekli üsteğmen olarak yazıyorum.
***

Azizim Güray,
Bu coğrafyada ne günahlar işlendi ki içerde hep birileri var.
Memleketin tapusunu gasp etmiş zorbaların içerdekilerle dışardakilerle derdi hiç bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor.
Kavganın bugünkü etabında sizler içerdesiniz.
Kavganın hangi yılı olursa olsun, içerdekilere hep selam yollandı.
Şimdi sizlere selam yolluyoruz.
Hani, damdan düşenin halinden damdan düşen anlar derler ya!
Benim mektubum selamım da o hesap.
***

1970’li yıllarda Kara Harp Okulu’nda öğrenciydik. Ülkemizde sosyalist aydınlanmanın resmi/gayriresmi silahlı çeteler tarafından terörize edildiği yıllardı.
Sağ/sol kutuplaşması Harbiye’ye de yansımıştı. Kutuplaşmanın en önemli bir vesilesi de okunan gazete idi. Cumhuriyet okuyanlar solcu, Tercüman okuyanlar sağcı olurdu.
Lakin Cumhuriyet okumak o yıllarda yaşam pahasına tehlikeliydi. Harbiye’de ise okuldan atılmak demekti. Buna karşın 1978 devresinin neredeyse dörtte üçü Cumhuriyet okudu. Cumhuriyet okuru Harbiyeliler, teğmen oldular ama yüzbaşı olamadılar. Bu laf ne anlama geliyor, dışarı çıktığında anlatırım. O yıllarda Cumhuriyet okuru Harbiyelilerin çektikleri sıkıntılar sadece Cumhuriyet’te yayımlanmıştı. Mustafa Ekmekçi’nin ruhu şad olsun, ışıklar içinde yatsın, yıldızlar yoldaşı olsun! Darbeden sonra sosyalist askerlerin yargılandığı davada yazılarıyla savunma tanığıydı Mustafa Ekmekçi!
***

Cumhuriyet okumak, sosyalist olmak kaderimizdi; 12 Eylül darbesinden sonra TSK’den atıldık. Ordudan atılmakla kalmadık, işkenceden geçirildik, tutuklandık, sıkıyönetim mahkemesinde yargılandık. Berat ettikten sonra işsizler ordusunun neferleri olduk.
Yargılandığımız THKP/C Üçüncü Yol davasının ilk duruşması tam da cezaevlerindeki tektip elbise direnişine rastlamıştı.
Lafı uzatmayayım.
Cezaevindeki direnişten dışardakilerin haberi yoktu. Direnişi duyurmak için ilk duruşmada tektip elbiseleri yırtıp attık.
İşte o anda Cumhuriyet muhabiri Deniz Teztel vardı. Tarihe geçen o ünlü fotoyu çekti. O foto hâlâ faşist darbe döneminin simge fotosu olarak gazete sayfalarında televizyon ekranlarında hatırlatılıyor. Rahmetli Deniz’i saygıyla anıyorum.
***

Azizim Güray,
Dedim ya, içerde hep birileri var. Memleketin tapusunu gasp etmiş egemen sınıf zorbalarının düşünen insanlarla, kalbi emekçilerle ezilenlerle birlikte solda atanlarla derdi hiç bitmedi, bitecek gibi de görünmüyor. Nihai kavgaya kadar da içerde hep birileri olacak.
Malum, ziyaretin kısa olanı makbuldür derler.
Biz de ADAM-DER olarak sizleri ziyaret etmek çabasındayız.
Edirne’de tutuklu Selo ile görüşmemize izin vermedikleri gibi sizlerle görüşmeye de izin vermeyeceklerini elbette biliyoruz.
18 yıl önce Pınarhisar Cezaevi’nde “saray şartlarında misafirlik” günlerinde onbinlerce ziyaretçisiyle görüşen zorba, bugün düşünce tutuklularına telden tele de olsa mendil sallamaya el sallamaya izin vermiyor.
Vermediği izin onun olsun! Kuşun kanadıyla da olsa birbirimize mendil sallarız el sallarız!
Mektubun da kısa olanı makbuldür diyorlar.
Katılmıyorum ama Cumhuriyet editörünün altın makası eline aldığını hissediyorum.
ADAM-DER kurucu başkanı emekli üsteğmen olarak yazdım.
Meslektaşın ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Disiplin Kurulu Başkanı olarak da yazacağım.
Sana ve düşünce tutuklusu tüm arkadaşlara bâki selamlar.

7 Nisan 2017 Cuma

CUMA SELAMLIĞINDAN BALKON SELAMLIĞINA

Eskiden padişahlar Cuma selamlığına çıkarlarmış. İnceden inceye protokol kurallarına bağlanmış törenle selatin camilerinde veya Ayasofya’da cuma namazına giderlermiş. Bu tören padişahlığın ve halifeliğin alameti sayılırmış. Selamlık töreninde padişah vezirleriyle devlet işlerini konuşur, askerlerin geçit resmini kabul eder, cami avlusunda da kul taifesinin arzuhallerini alırmış. Tören, namazın başlamasıyla sona erermiş.
Şimdi seçilmiş padişah devrindeyiz. Öyle bir padişah ki, kendisine biat edenlerin nazarında sadece padişah değil. Hazreti Mehdi, halife-i ru-yi zemin, ikinci peygamber… Hatta Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplamış lider ki, her gün iki rekat şükür namazıyla salat edilmesi lazım gelir! Kendisine dokunmak bile ibadettir!
Padişahtan da öte bu ulu kişinin de elbette selamlığı olmalı değil mi? Nitekim O’nun da selamlığı var. İki üç senede bir balkon selamlığına çıkıyor.
Geçen haftaki selamlığa kadar balkona tek başına çıkıyordu. Zafer sevinciyle cuşu huruşa gelmiş kullarına hitap ediyor, zimmi saydığı (aslında düşman bellediği) ‘münkir ve kâfirler’in yüreklerini rahatlatmaya gayret ediyordu. ‘Münkir ve kâfirler’in yüreklerini rahatlatması şarttı. Hiç değilse, dava taşını gediğine koyacak kertede güçleninceye kadar sabretmeliydi.
Artık yeterince güçlendiğini sandığından mıdır nedir, geçen hafta balkon selamlığını kökünden değiştirdi. Osmanlı padişahlarının Cuma’ya haremlik selamlık çıkmasına karşılık, post-modern padişah haremiyle birlikte balkona çıktı. Bir tek Burak mahdum ve popişi yoktu.
Sadece haremi değil, veziri vüzerası da balkonda, post-modern padişahın yanında saf tutmuştu. Hınk deyici Beşir, saatperest Zafer ve daha niceleri. Bakaracı Makaracı Egoman bile balkondaydı.
Padişah toplayabildiği hanedanı ve taallukatıyla balkondaydı ama yine de balkon alayı tam kadro içtima etmiş değildi.
Mesela hayırsever Reza balkonda yoktu. Kim bilir hangi yoksul vakıf veya garip kişiye bağış yapıyordu!
Ha keza Muammer, Milyonali, kutucu defterdar, Fenerci Zahit, payitaht şehremini Melih, hafiyecibaşı Hakan, bostancıbaşı Necdet de balkonda değillerdi. Padişahın balkon selamlığına çıkmadılar diye günahlarını almamak lazım. Mutlaka bir vazifeleri vardı ki, balkona çıkamadılar. Bir dahaki sefere inşallah!
Balkon alayı eksik kaldığı gibi dekor da tamam değildi. Mesela, padişahın zenginliği ve ihtişamıyla cümle âlemin gözlerini kamaştırmak için o muhteşem kasalar belli aralıklarla balkona dizilebilirdi. Kasa aralarına da helalsayar makineler, ayakkabı kutuları yerleştirilse, yedi düvel şapka çıkarırdı herhalde. Bir dahaki sefere dekor da tamamlanır inşallah!
Selamlığın bir eksiği de, bahşiş dağıtımıydı. Sıfırlanamamış dolar ve avroların balkondan serpiştirilmesi unutulmuştu. Bahşiş de Ağustos ayındaki mükerrer cülus merasiminde dağıtılır artık!
Laf aramızda post-modern padişah balkon selamlığında tam da kendisi gibiydi. Dosta düşmana nispet yaparken, korku salarken pek şeditti. Kulları alkışladıkça daha da celalleniyordu ki, kendisine bir zararı dokunacaktı diye aklım çıktı!
Naçizane tavsiyem, kul taifesinin alkışına pek güvenmesin.
Mutlaka biliyordur, ben hatırlatayım. Bu millet padişahını hem sever hem de söver!!!

Not: Üç yıl önceki bir yazıdır. Aşağıdaki adreslerden de okunabilir
https://www.evrensel.net/haber/81734/cuma-selamligindan-balkon-selamligina
http://www.bizhaberiz.net/index.php?Did=8402

21 Mart 2017 Salı

PEYGAMBERLER GÜNAHSIZ MASUMLAR MIDIR?

Toprağı bol olsun, Georgi Dimitrov faşizmi “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” olarak tanımlamıştı.
Siyaset biliminde faşizmin karakteristik özellikleri olarak düşmanlaştırma, ulusal güvenlik takıntısı, sermaye korunurken emek güçlerinin baskı altına alınması, cinsel ayrımcılığın şahlanması, aydınların ve sanatın küçümsenmesi gibi pratiklerin yanı sıra medyanın denetimi, hileli seçimler ve din ile yönetimin bütünleşmesi de vurgulanır.
20’nci yüzyılın faşist rejimleri incelenerek yapılan bu tanımlamalar Türkiye’de AKP iktidarınca da doğrulanıyor. AKP, ülkeyi barışçıl yollardan yönetemediği son dört beş yılda faşist karakterini saklayamaz hale geldi. Toplumsal muhalefet yükseldikçe AKP’nin faşizmi de koyulaşıyor. Son referandum süreci de AKP faşizmini olanca çirkinliğiyle gözler önüne seriyor.
Tek adam diktatörlüğü için dayatılan referandum, önceki referandum ve seçimlerden nispeten farklı bir süreç olarak gelişiyor. Seçmen listeleri ne kadar sağlıklı, bilinmiyor. 7 Haziran ve 1 Kasım 2015 seçimleri arasında geçen beş ayda seçmen sayısı 2 milyon artmıştı. Aradan on beş ay geçti, 16 Nisan referandumu için seçmen sayısı 2 milyon artmış.
Kentleri yakılıp yıkıldığı için göç etmek zorunda kalan yüz binlerce insan oy kullanabilecek mi, bilinmiyor. Sayısı 100’ün üzerinde özel güvenlik bölgelerinde nasıl oy kullanılacak, kullanılan oylar nasıl sayılacak, o da belirsiz.
Öte yandan iktidar partisi, önceki seçim ve referandumları da geride bırakacak derecede siyasi ahlaka tümüyle aykırı bir kampanya yürütüyor. Başta Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan zat olmak üzere, iktidar partisi sözcüleri devletin her türlü olanağını propaganda için kullanıyorlar. Daha alt düzeydeki kamu görevlileri iktidar partisinin militanı gibi propaganda çalışmalarına katılıyorlar. Öyle ki, ana muhalefet partisinin başını isteyecek kadar gözlerini karartmışlar.
Yetmiyor, hayır kampanyasını devlet terörüyle engelliyorlar, muhalif milletvekillerini hapse atıyorlar; ondan sonra da topraklarında propagandaya izin vermeyen yabancı ülkeleri nazi veya faşist olmakla suçluyorlar.
Yetmiyor, bir elin beş parmağını bulmayacak sayıda gazeteler dışındaki tüm medyayı kendi propagandaları için kullanıyorlar, muhalif medya mecralarını kapatıyorlar.
Yetmiyor, açıkça iç savaşla kaosla tehdit ediyorlar; “hayır” diyecek olanların terörist olduklarını, Çanakkale’de yenilenlerin torunları olduklarını söyleyecek kadar iğrençleşiyorlar.
Yine de yetmiyor, yalanın demagojinin din istismarının en iğrenç örneklerini sergiliyorlar. Reisleri için “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan lider, O’na dokunmak bile ibadettir” diyerek şirke batıyorlar; daha mütevazı olanları “Allah’ın elçisi” diyorlar, peygambere saygı için okunan salavatı reise uyarlıyorlar. Referandumdan evet çıkacağına ilişkin ayet ve hadisler bulunduğunu söyleyecek kadar alçalabiliyorlar. “Bakara makara” diyerek Kur’an ile dalga geçen hırsıza bile sahip çıkıyorlar. Bu kadar alçaldıktan, günaha battıktan sonra, tek adam yetkilerinin nasıl yoldan çıkarıcı olabileceğini anlatmaya çalışırken peygamberden örnek veren muhalefet sözcüsüne sırtlanlar gibi saldırıyorlar...
***

DİNİ SİYASETE ALET ETMENİN DAYANILMAZ AHLAKSIZLIĞI
İşte Deniz Baykal’ın başına gelenler. Baykal dedi ki, “Beşer şaşar. Bu kadar yetkiyi peygambere verseniz, peygamberi bozar.
Sen misin böyle diyen! Kendi mahallelerinde onca din istismarı yapılırken alkışlayanlar, onca günaha ortak olanlar Baykal’a demediklerini bırakmıyorlar.
Bıyık güzeli Adalet Bakanı BB “Cahilliğin dışavurumundan başka bir şey değil” dedi. 
Şehircilik Bakanı MÖ “Sapık, ne dediğini bilmiyor” diye konuştu.
İçişleri Bakanı SS, “Ayıptır, kutsallarımıza, kutsallarımız üzerinden değerlendirmelere girmemeliyiz, bu yanlıştır” diyerek çullandı. 
İktidar partisinden ve hükümetten Baykal’a çullanmayan kalmadı gibi. En ilginç saldırı ise Başbakan Yardımcısı’ndan geldi. Peygamber üzerinden benzetmeyi doğru bulmadığını, referandum kampanyasına Peygamber’i karıştırmanın vicdansızlık olduğunu söyledi Numan Kurtulmuş: “Bu doğrudan doğruya dinin siyasete alet edilmesidir” diye üste çıktı. Çok daha ilginci, “Bizim peygamber inancımızın aslı, peygamberlerin masumiyetidir, günahsızlığıdır. Peygamber şaşmaz. Peygamberlerin hiçbirisi şaşmaz.” diyerek kendince ilahiyat dersi verdi.
Hani nasıl derler, “profesör olmuş ama...
Amadan sonrasını olmuş mu olmamış mı önemli değil de, Prof. Dr. Numan Kurtulmuş’un ahlaki ve siyasi tutarlılığı bu kadar işte. Recep Tayyip Erdoğan’a onca ağır sözler söyledikten sonra gidip biat edince, ahlaki ve siyasi tutarlılığını sıfırlamıştı. Meğer, ilahiyat bilgisi zaten sıfırmış.
***

PEYGAMBERLER GÜNAH İŞLER Mİ?
Prof. Dr. Numan Kurtulmuş olmak için zaten ilahiyat bilgisinin sıfır olması gerekiyor. Ünlü özdeyiştir: Kutsal kitabı okuyup anlayan ateist, okuyup anlamayan dindar olur, ne okuyan ne de anlayan ise yobaz...
Akademik unvanına bakarak Numan Kurtulmuş’un ateist olduğunu sanmak abesle iştigaldir. Takva ehli dindar veya yobaz mıdır, en iyi bilecek olan Allah’tır! Bu anda üzerinde durulması gereken, peygamberlerin masumiyetine ilişkin söylediklerinin gerçek olup olmadığıdır.
Başka bir ifadeyle “Peygamberler masum mudur, hiç günah işlemediler mi?
Günah demek, “Tanrı buyruklarına karşı olan, dince suç sayılan amel ya da davranış” demek. Örneğin, kul hakkı yemek günahtır. En büyük 72 günahın ilki Allah’a şirk koşmaktır.
Günah böyle tanımlandığına göre, semavi dinlerde insanlığın atası kabul edilen Adem peygamber ve eşi Havva, niçin cennetten kovuldular? Tanrı buyruğuna karşı Adem ile Havva ne yapmışlardı da insanlık hâlâ bu ilk günahın cezasını çekiyor?
İnsanlığın ikinci atası sayılan Nuh peygamber ne yaptı da kendinden geçti, şuurunu yitirdi? Şuurunu yitirdiğinde küçük oğlu, babası Nuh peygambere ne yaptı?
Lut peygamberin kendisini sakınamadığı amelleri yazmaya konuşmaya kim cesaret edebilir?
İbrahim peygamberin karısıyla akrabalık derecesi neydi?
Ya Davud peygamber? Kur’ân-ı Kerîm’de anlatılıyor. Sâd suresinde anlatıldığına göre, Allah Muhammed’e Davud’u hatırlatıyor. Dağlar taşlar kuşlar Davud’un emrine verilmiş, mülkü artırılmış. Derken, iki kardeş Davud’a geliyor. Biri, diğerinin doksan dokuz koyunu olduğunu ve kendisinin tek koyununa göz diktiğini anlatıyor, Davud’dan adaletle hüküm vermesini istiyor. Davud, doksan dokuz koyun sahibinin tek koyuna göz dikmesinin haksızlık olduğunu söylüyor. Bunu söyler söylemez de Allah’tan af diliyor. Allah da Davud’u bağışlıyor, yeryüzüne halife yaptığını bildiriyor...
Kur’an’da bu kadar anlatılıyor. Peki Kur’an’da ayrıntısı verilmeyen bu olay nedir ki, Davud af diliyor? Eski Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş’in tefsirine göre, Davud peygamberin af dilediği olay, Kitabı Mukaddes’in II. Samuel, bab:12’de anlatılan zina olayıdır; peygamberler hakkında kuşku uyanmaması için bu zina olayı Kur’an’da ayrıntısıyla anlatılmamıştır.
Prof. Dr. Süleyman Ateş bu kadarla yetiniyor. Ayrıntısına girmeden aktarmak gerekirse, onca dünya nimeti bahşedilen Davud peygamber, evinin çatısında dolaşırken, ordusunun generallerinden Uriya’nın karısı Betşeba'yı bahçesinde banyo yaparken görür. Kadını arzulayan Davud, Uriya’nın savaşta ön saflarda yer almasını emreder, Uriya savaşta ölür; Davud da Betşeba’yı haremine katar...
Buna benzer şekilde Kur’ân-ı Kerîm’de ayrıntısına girilmeden ima edilen, Kitabı Mukaddes’te ayrıntısıyla anlatılan nice amel, daha doğrusu günah vardır.
Peki Kur’ân’ın vahyedildiği Hz. Muhammed, günah işlemiş olabilir mi? Yanıtı Kur’ân-ı Kerim’de. Örneğin, Mü’min 55’te Allah, Muhammed’e şöyle hitap ediyor:
Ey Muhammed! Sabret. Allah’ın va’di şüphesiz gerçektir. Günahının bağışlanmasını iste. Akşam-sabah Rabbini hamd ederek tespih et.”
 Mekke’nin fethinin, fetih öncesinde Hudeybiye anlaşmasının anlatıldığı Fetih suresinde de Allah Muhammed’e şöyle vahyediyor:
Doğrusu biz sana apaçık bir fetih ihsân ettik. Böylece Allah senin geçmiş ve gelecek günahını bağışlar. Sana olan nimetini tamamlar ve seni doğru yola iletir. Ve sana Allah, şanlı bir zaferle yardım eder.” (Fetih / 1,2,3)
Demek ki neymiş? Muhammed peygamber de günahının bağışlanması için dua etmekle emrolunmuştur. Muhammed peygamberin geçmiş gelecek günahları bağışlanmış ve kendisine şanlı bir zafer müjdelenmiştir...
Tabii söz buraya gelmişken, SS’den önceki İçişleri Bakanı Efkan Bey’in bir konuşmasını hatırlamamak mümkün değil. Ala Bakan şöyle konuşmuştu: Hazreti Muhammed Mekke’nin fethinde kendisine pay çıkardı, gurura kibre kapıldı; ama biz kendimize pay çıkarmıyoruz başörtüsü yasağını kaldırdık diye.
Belirtmeli ki, İslami inanışta gurur ve kibir, en büyük günahlardandır, Şeytan’ın ziyneti sayılır. İktidar partisinin bir veziri böyle konuşmakla Muhammed’e şeytani bir günah atfetmişti. Buna bile sessiz kalan iktidar partisi mensupları, Deniz Baykal’ın son derece dikkatli cümlesi üzerine kıyametler koparıyorlar, Prof. unvanlı kubbe altı veziri ise peygamberlerin günah işlemedikleri, masum oldukları demagojisine sarılıyor. Maksat, İslam’ın beş şartından ötesini bilmeyen yoksulların soyut peygamber sevgisini siyasal ranta çevirmek.
Netice-i kelam, “Peygamberler günah işlemezler” iddiası gerçek dışıdır. Muhammed dahil, bütün peygamberler beşerdir, bazen şaşmışlardır, günah kabul edilen ameller işlemişlerdir. En muteber müfessirlerin ortak ifadesiyle, Allah o günahları kullarına ibret olsun diye peygamberlerine işletmiş, bu yolla kullarını uyarmıştır. “Peygamberler günah işlemez” diye iddia ve ısrar edenler, aklı, imanı ve ahlakı kıt olanlardır. Aklı, imanı ve ahlakı yetmeyenleri Allah ıslah etsin amin!
(İşbu risale İbnü’l Sallama Hükümran Beyefendi tarafından kaleme alınmıştır!)

7 Mart 2017 Salı

DİLEEEEEEK, DİLEK... OY DİLEK!

Ölümlü dünyada evlat acısından daha derin bir acı olmasa gerek.
Elbette anne baba kaybı, kardeş kaybı, kalbin sahibinin kaybı da acı çektirir de, ille evlat acısı.
İnsan olana empatisi bile nasıl acı çektirir, nasıl gözyaşı döktürür!
Empatisi bile onca acı çektirse, gözyaşı döktürse de, ateş düştüğü yeri yakar.
***

Nice evlat acısı yaşandı yaşanıyor bu memlekette.
Onca evlat acısı yaşanıyor da, nihayet ateş düştüğü yeri yakıyor.
Sokağa çıkma yasaklı operasyonlarda, üç yaşındaki bebeciğinin cesedini (kokmasın diye) buzdolabında saklayan anne babanın acısını kaç kişi duyumsamıştır?
Ya Suriye topraklarında başlayan kısacık yaşam öyküsü Ege’nin sahilinde biten Alan Kurdi bebeğin acısını?
IŞİD cellatlarınca yakılırken son nefesinde annesini sayıklayan askerin acısı kaç yüreğe ateş düşürmüş olabilir?
Öldüresiye dövülürken “Vurmayın artık öldüm ben” diye inleyen Ali İsmail’in çığlığını hangi anne baba duymazlıktan gelebilir?
Ya da ablalarının küçük abisi Ömer’in yazgısı? Babası 14 yaşında askeri okula teslim etmiş. Teğmen çıkan Ömer, 12 Eylül darbesi sonrasında rüşvetçi yargıcın kararıyla darağacında katledilmiş. Çok geçmemiş, baba Osman Nuri Yazgan, affa eşdeğer infaz yasası değişikliği haberini duyar duymaz yüreğine inip oğluna kavuşmuş. Osman Nuri Yazgan(lar)’ın acısına duyarsız kalabilecek anne baba var mıdır?
Ya Veysel Güney’in acısı? İddianamesini yazan sıkıyönetim savcısı bile, suçlu olduğuna dair yeterli kanıt bulunmadığını kayda geçirdi ama Veysel’i astılar 12 Eylül faşistleri. Bugün bile göstermiyorlar Veysel’i nereye gömdüklerini.
***

Nice evlat acısı nice ana baba acısı yaşandı yaşanıyor bu memlekette.
Sonu gelmiyor evlat acısının ana baba acısının bu memlekette.
Hangi birini anlatmalı, hangi birine yanmalı?
Tarih 5 Ekim 1999. Murat Bektaş, Adana’da belediyenin temizlik işçisiydi. Bir gece sabaha karşı polisler evine “yasadışı örgüt” baskını yaptı. Murat, ailesinin gözleri önünde polis kurşunlarıyla can verdi. Sonra anlaşıldı ki, operasyon yanlış adrese yapılmıştır. Tabii burası Türkiye, yani hukuk devleti! Katil polisler yargılandı. Türk milleti adına yargı yetkisini kullanan mahkeme, bitişik dairede kıstırılan Erdinç Aslan’ın öldürülmesinden dolayı açılan davada berat kararı verdi. Murat Bektaş’ın öldürülmesiyle ilgili davada ise polislere önce ‘kastı aşan fiille adam öldürmek’ suçundan sekizer yıl hapis cezası verdi; ardından cezayı altışar aya indirdi; sonra da cezayı tecil etti. Yanlış adrese operasyon kurbanı temizlik işçisinin yargının gözündeki değeri...!
Temizlik işçisi Murat’ın eşi Kezban, polisin ev vaadiyle davadan vazgeçirmeye çalıştığını anlatarak, “Bizi satın alamadılar ama devleti satın aldılar” diye bağırıp karara isyan etti.
Anne Fikriye Bektaş ise “Devlet suçsuz insanları öldürsünler diye mi polise silah veriyor. Ciğerim yanıyor. Oğlumu verin” diyerek gözyaşlarına boğuldu. 
***

Nice evlat acısı, nice ana baba acısı yaşandı yaşanıyor bu memlekette.
Hangi birini anlatmalı, hangi birine yanmalı?
 Büyük Adam Küçük Aşk” filminin kahramanı Hejar gibi, infaz operasyonları sırasında anne babalarının kurşuna dizilmesine tanık olan çocuklar da vardır bu memlekette.
Tarih, 20 Mayıs 1991. İstanbul Kadıköy Hasanpaşa semtinde ölüm mangasının düzenlediği operasyonda, TKP/ML’li oldukları iddia edilen Hatice Dilek ve İsmail Oral isimli iki insan katledildi. Resmi açıklama öylesine bilindik açıklamaydı: “Teslim ol çağrısına silahla karşılık verdiler, çıkan çatışmada ölü ele geçirildiler”... Devrin İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu “Onlara çiçek mi verseydik?” diyerek savunmuştu infazı.
Oysa gerçek, “Büyük Adam Küçük Aşk” filminde anlatıldığı gibiydi. Yargılama aşamasında vicdan sahibi resmi görevlilerin hazırladıkları raporlar çatışma olmadığı yönündeydi. Dahası, infazın Hejar gibi bir tanığı vardı. Hatice Dilek’in 8 yaşındaki oğlu Cihan Özgür, silah sesleriyle uyandığını, odaya girdiğinde annesinin kendisine “babana haber ver, seni alsın” dediğini, daha sonra annesinin yere yatırıldığını ve polisin annesinin başına bastığını anlatıyordu.
Sonrası... Çok sonraları Susurluk skandalında isimleri geçen sanıklara beraat!
***

Nice evlat acısı, nice ana baba acısı yaşandı yaşanıyor bu memlekette.
Hangi birini anlatmalı, hangi birine yanmalı?
Tarih 22 Ocak 2017. Gazetelerin “Yanlış eve operasyon, ölüme neden oldu” başlıklı haberi. Hürriyet’ten Süleyman Ekin imzalı haberden aktaralım:
Antalya Emniyet Müdürlüğü Cinayet Büro Amirliği polisleri, Hamide Yücel’in evine baskın yaptılar, evin girişinde arkadaşlarıyla oturan Ali Yücel’i yere yatırıp gözaltına almak istediler. Sesler üzerine dışarı çıkan anne Hamide polislere, “Kimsiniz, neden geldiniz?” diye sordu. Polis olduklarını öğrenince de “Çocuğumu hiçbir yere bırakmam” dedi. Polisler bağırarak, “Sen çekil teyze, oğlun cinayetten aranıyor” diyerek anneyi kanepeye ittiler. Anne Hamide Yücel, fenalaşıp yere yığıldı. Ali Yücel, annesinin kalp rahatsızlığı olduğunu söyleyip yardım istedi. Gelen sağlık görevlilerinin müdahalesine rağmen Hamide Yücel yaşamını yitirdi. Polisler evi terk etti. Ali Yücel’in cinayetten aranmadığı, polisin yanlış eve operasyon düzenlediği ortaya çıktı... Emniyet yetkilileri olayla ilgili soruşturma başlatılacağını söylediler... 
***

Nice evlat acısı ana baba yaşandı yaşanıyor bu memlekette.
Hangi birini anlatmalı, hangi birine yanmalı?
Özgecan Aslan’ın acısı dinecek gibi değil.
Siyaset zorbası tarafından annesi mitinglerde yuhalatılan Berkin Elvan’ın acısı da öyle.
Ya Dilek Doğan’ın acısı!
Cinayet sırasında polisin kaydettiği, soruşturma sırasında ‘silinmiş’ dediği yeni bir kayıt internete düştü. Mahkeme dosyasına da girmiş bu video kaydı.
İstanbul Sarıyer’de işlenen cinayet unutulacak gibi değil. Tarih 18 Ekim 2015. Polis eve baskın yapıyor. Evin kızı Dilek, polislere galoş giymelerini ihtar ediyor. Tüfekli bir polis Dilek’i vurup öldürüyor. İnternete yeni düşen kayıtta, kamerayı kullanan teknik polis Barış, Dilek’in vurulmasını kastederek, “Özel Harekat niye böyle bir şey yaptı, nasıl yapar bunu Özel Harekat ya!” diye konuşuyor. Daha sonra polis dört el havaya ateş ediyor. Evladını yitiren baba ise, “DİLEEEEEEK, DİLEK, DİLEEEEEEK, DİLEK... OY DİLEK!” diye feryat ediyor...
Dilek Doğan cinayetiyle ilgili yargılama sürüyor. Son duruşmada, katil polis tetiğe basmadığını, aileyi salona ittirdiği sırada Dilek’in ağabeyi Mehmet’in müdahalesi nedeniyle silahın patladığını savunmuş...
Mahkeme ne karar verirse versin, artık kızına sarılamayacak olan annenin babanın (kardeş acısıyla kavrulan) ağabeyin “DİLEEEEEEK, DİLEK, DİLEEEEEEK, DİLEK... OY DİLEK!” feryadını acısını dindirebilir mi?
***

Bugün,
On yıl önce,
Otuz yıl önce,
Yüz yıl önce,
Ondan da önce,
Ülkemizde resmi cinayetlerde nice evlat acısı nice ana baba sevgili acısı yaşandı yaşanıyor.
Hangi birini anlatmalı Berkin?
Hangi birine yanmalı Ali İsmail?
Hangi birine ağlamalı Dilek?
DİLEEEEEEK, DİLEK,
DİLEEEEEEK, DİLEK...
OY DİLEK! OY DİLEK!”

3 Mart 2017 Cuma

ERDOĞAN: FETULLAH’IN DİN KARDEŞİ BAHÇELİ’NİN ÜLKÜDAŞI!

Tek adam diktatörlüğü için yürütülen referandum kampanyası, siyasal İslam’ın ne denli iki yüzlü, ahlak ve tutarlılık yoksulu olduğunun son örneği olarak şimdiden demagoji tarihine geçti.
Bir kere daha görülüyor ki, İslamcı siyaset erbabı da selefleri ölçüsünde demagogtur, ilkesizdir, oportünisttir, hilekârdır, mülkiyetçidir, sermaye birikimcisi ve emperyalizm işbirlikçisidir. Sadece İslamcı siyaset değil, Devlet Bahçeli’nin şahsında cisimleşen siyaset de öyle.
***

REFERANDUM VE DEMAGOJİ
Demagoji, akılcı mantıklı açıklama ve öneriler yerine halkın dindarlık milliyetçilik duygularını, önyargılarını ve korkularını sömürerek yapılan siyaset olarak tanımlanıyor. Köken olarak Yunanca ‘demos’ (halk) ve ‘agogos’ (liderlik yapmak) sözcüklerinin birleşiminden geliyor. Türkçe’ye halk avcılığı olarak çevirmek mümkün. Demagoji yapan kişiye “demagog” deniyor.
Tek adam diktatörlüğü için evet kampanyası da, önceki seçimler gibi demagoji üzerine kurulu. Kampanyanın başta gelen propagandistleri Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, akılcı ve mantıklı açıklamalar yapmak yerine halkın dindarlık milliyetçilik duygularını, önyargılarını ve korkularını sömürmekte birbirleriyle yarışıyorlar.
Örneğin Erdoğan, HAYIR diyecek, belki de çoğunluğu sağlayacak on milyonlarca yurttaşı terörist diye yaftalıyor. Her fırsatta FETÖ ve Kandil’in de ‘hayır’ dediğini vurguluyor Erdoğan; “Kişi sevdikleriyle beraberdir, ‘hayır’ diyenin gideceği yer Kandil’dir. ‘Hayır’ diyenlerin konumu 15 Temmuz’un yanında yer almaktır” diyor. Yetinmiyor, “Hayır demek, eşittir çukur” diyebiliyor.
Devlet Bahçeli de “CHP ve yanına hizalanmış bölücü ekipmanlara aldırmadan millet için evet, devlet için evet, Türklüğün bekası için evet, Türkiye'nin bekası için evet” diyerek, Erdoğan’a propaganda desteği sağlıyor.
Propaganda olanakları eşit olsa, örneğin televizyonlar adil davranıp taraflara eşit süre verseler, gazeteler eşit yer ayırsalar, Erdoğan ve Bahçeli istedikleri kadar demagoji yapsınlar, istedikleri kadar HAYIR diyenleri karalasınlar.
Karşılık olarak AKP’nin tek başına dayattığı 2010 referandumunda Fetullah nam vaizin “Mezardakilere bile evet oyu verdirmeli” diyerek Erdoğan’a arka çıktığı, Erdoğan’ın bu vaizi “aynı menzile farklı yollardan giden” din kardeşi olarak gördüğü, “ne istediyse verdiği” anlatılır. Yanı sıra aynı referandumda Kandil’in ‘boykot’ kandırmacasıyla AKP’ye örtülü destek sağladığı, sonrasında Abdullah Öcalan’ın “Tayyip Bey’in başkanlığını destekleriz” diyerek ittifak önerdiği hatırlatılır...
Bu kadarla kalınmaz, 15 Temmuz darbe girişiminin içyüzü olanca çirkinliğiyle tartışılır; Erdoğan’ın darbeyi daha ilk saatlerde niçin “Allah’ın lütfu” saydığı sorgulanır. Erdoğan HAYIR diyenleri darbecilerin yanında hizalanmakla karalarken Meclis’teki AKP çoğunluğunun darbe araştırma komisyonunu neden çalıştırmadığının hesabı sorulur...
Bahçeli’yi teşhire hâlâ gerek var mıdır acaba? Her şeye karşın, Bahçeli’nin ve Erdoğan’ın geçmişte birbirlerine yönelik hakaretleri, Bahçeli’nin geçmişte başkanlık sistemine yaptığı itirazlar anımsatılabilir:Recep Tayyip Erdoğan, Türk tipi değil ‘Tayyip tipi’ başkanlık hayalleri kurmaktadır. Bütün yetkilerin kendisinde toplandığı, yargının kendisine bağlandığı, yasama organı Meclis’in kendi kontrolüne sokulduğu, denge, denetim ve fren sistemi olmayan, tek adam diktatörlüğü, tahtsız ve taçsız sultanlık peşinde koşmaktadır.” (Manisa, 9 Mayıs 2015).
Ek olarak, Bahçeli’nin neresinden yakalanıp Erdoğan’a biat ettiği, Erdoğan’ın mabeyni gazeteciye nasıl bir ruh haliyle “kılıç artığı” diye uluduğu analiz edilir; “Kişi sevdikleriyle beraberdir” diyen Erdoğan’ın “dişine kan değmiş” Bahçeli ile beraber olup olmadığı sorulur...
Bunca demagoji teşhir edilince temenni edilir ki, seçmen elini vicdanına koyar, mevcut soysuz rejimi ve referandumla dayatılan tek adam diktatörlüğünü reddeder, eksiksiz demokrasi talep eder. Akıl, vicdan ve hakkaniyet duygusu tümüyle yitirilmemiştir herhalde değil mi!
***

DEMAGOJİNİN ÇUKURU: İDAM
Propaganda olanakları eşit olsa, teşhir edilecek nice tutarsızlık, hamlık, ilkellik vardır. İlkel demagojinin hep gündemde tutulan bir başlığı da idam tartışmasıdır.
Erdoğan hemen her konuşmasında idam cezasının geri getirilmesini istiyor, seçmenlerine idam çığlığı attırıyor. Son olarak idam için referandum yapılmasını bile önerdi.
Demagojinin çukurunda idam diye tutturmanın ilkelliği nasıl anlatılabilir ki? Fetullah Gülen’in desteğinde 12 Eylül 2010 referandum kampanyasını açış toplantısında Erdoğan’ın idam edilenler için ağladığını kaç kişi hatırlar acaba?
20 Temmuz 2010 tarihinde partisinin Meclis grubunu toplamıştı Erdoğan. Nasıl da duyguluydu 1980 darbesi döneminde idam edilen solcu gençler Necdet Adalı ve Erdal Eren ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nu anlatırken!
Anlattığına göre, Necdet Adalı suçsuz olduğundan, Ulucanlar’da arkadaşlarının firar girişimine katılmamış. Kendisini yargılayan mahkeme reisi, karara muhalefet şerhi koymuş, ancak Necdet’in idamını önleyememiş. Şair Nevzat Çelik, Adalı için “Beni burada arama anne / Kapıda adımı sorma / Saçlarına yıldız düşmüş / Koparma anne / Ağlama / Kaç zamandır yüzüm tıraşlı / gözlerim şafak bekledim / uzarken ellerim kulağım kirişte / ölümü özledim anne /yaşamak isterken delice...” diye şiir yazmış. Sonradan gerçek failler yakalanmış ama Adalı geri gelmemiş.
Erdoğan, Necdet Adalı’yı anlatırken gerçekten duyguluydu. Çocuk yaşta asılan Erdal Eren’i anlatırken de duyguluydu. Nihayet, Mustafa Pehlivanoğlu’nun  ailesine yazdığı mektubu okurken gözyaşlarını tutamamış, harbiden ağlamış ağlatmış, 12 Eylül darbesiyle hesaplaşmaya söz vermişti.
2010 referandumu Fetullah Gülen Cemaati’nin ve liberallerin desteğiyle Erdoğan’ın lehine sonuçlandı. Lakin Erdoğan 12 Eylül darbesiyle hesaplaşma sözüne sadık kalmadı, darbecilerin yargılandığı davaya katkıda bulunmadı. Nihayet, 15 Temmuz darbe girişimini aydınlatmaya da yanaşmıyor. Darbeciler ne yaptıysa Erdoğan aynısını yapıyor; parlamentoyu etkisizleştiriyor, ülkeyi kararnamelerle yönetiyor, medyayı ve yargıyı baskı altına alıyor, meydanlarda idam çığlıkları attırıyor.
Darbecilerin astığı gençler için ağlayan ağlatan Erdoğan şimdi idam istiyor. Zira darbecilerle aynı kumaştan dokunmuş. Demokrasiye inanmıyor; demokrasiyi inşa etmek değil, “Dava sancağını en yüksek burçlara taşımak” derdinde. Davasına sadakatle, siyasal İslamcı karakterini ifşa etmekten çekinmiyor. İdam isterken yine dindarlığı sömürüyor; “George şöyle demiş, Hans şöyle demiş, bizi ilgilendirmiyor. Allah ne demiş, o ilgilendiriyor. Parlamento kararı verirse, Cumhurbaşkanı olarak ben onaylarım” diyor (12 Kasım 2016).
Allah ne dediyse o” davasının özgürlüğe eşitliğe adalete demokrasiye kapalı dinci faşist düzen davası olduğunu nasıl anlatmalı ki? Demokraside egemenlik halkındır, dinci faşist düzende ise egemenliğin sözüm ona Allah’a ait olduğu varsayılır. Dindarlık kisvesi altında ceza hukuku Allah’ın dediğine göre düzenlenecekse, medeni hukuk ve ticaret hukuku, devlet düzeni ve günlük hayat da Allah’ın emirlerine göre düzenlenecek demektir.
***

Sözün özü, 16 Nisan’da yapılacak oylama, demokratik başkanlık sistemi için referandum değil, “Allah ne dediyse o” sözleriyle itiraf edilen dinci faşist tek adam diktatörlüğü için referandumdur.

Tek adam diktasına direnmek, HAYIR demek ihmale edilemeyecek yurttaşlık görevidir.