21 Haziran 2022 Salı

SİYASİ YALANIN SOYLUSUNDAN SOYSUZUNA

Geçen yazıda dostlar meclisinde siyaset ve yalanı konuştuğumuzu anlatmıştım. Recep Tayyip Erdoğan da sohbetimize (gıyaben) katılmış ve “Bir insan, utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, yüzü kızarmadan, arka arkaya bu kadar yalanı nasıl söyleyebilir?” diye sormuştu.

Erdoğan’ın sorusundan ilhamla, biz de mitoman bir siyasetçinin bazı yalanlarını sıralayıp, “Platon, Étienne de La Boétie ve Hannah Arendt bugünlerin Türkiye’sini ve siyasetçilerini gördüler de mi yazdılar eserlerini?” diye sormuştuk ama bir yanıt alamamıştık. Yani Erdoğan’ın söylev ve demeçleri içinde bu sorunun yanıtı yoktu. Ne yapalım? Canı sağ olsun! Erdoğan’dan alamadığımız yanıtı kendimiz bulmaya çalışalım.

***

DEVLETİ YÖNETENLER YALAN SÖYLEMELİ Mİ?

Yalan malum, doğru olmadığı bilindiği halde söylenen sözdür; daha geniş anlamıyla hakikatin gizlenmesi ya da çarpıtılmasıdır; sahte bir hakikat inşasıdır.

Gündelik hayatta neden çok sık yalan söylendiği, doğru söyleyenin dokuz köyden niçin kovulduğu, siyasetçilerin neden yalan söyledikleri sorusu yeni değil; kökeni antik uygarlıklara değin uzanıyor. Antik Yunan filozofu Platon, felsefenin giriş kapısı değerindeki başyapıtı Politeia’yı doğru/yalan çelişkisi üzerine yazmış adeta. 

Platon’un asıl amacı, hakikatin sırrına ermiş filozofların yöneteceği, herkesin mutluluğunu sağlayacak bir devlet ütopyası inşa etmek. Ütopyasını tasarlarken sadece ideal devlete değil, siyaset ve ahlak felsefesi, metafizik, eğitim, psikoloji, mitoloji, sosyoloji, kültür tarihi, edebiyat, coğrafya vs konularına da değinmiş. Biz ideal devlet tasarımıyla ilgilenelim.

Platon Politeia’nın hemen başlarında doğruluk ve adalet kavramlarını tartıştırır. “Aklı başında bir arkadaştan silah alsak, bu arkadaş çıldırsa, emanetini geri istese, vermek doğru mudur? Geri verene doğru adam denilebilir mi? Bir çılgına, gerçeği olduğu gibi söyleyene doğru adam denemez…” diyerek gündelik yaşamda “gerekli” yalanın kapısını tıklatır. (331 c)

Ardından “Acaba yalan bazı hallerde zararsız olur mu? Kim ne zaman yalan söyler de kötü bir şey yapmış sayılmaz? Düşmanlarımıza yalan söylersek ya da dost bildiklerimizin çılgınlıkla, bunaklıkla bir şey yapmalarına engel olmak için yalana bir ilaç, bir çare diye başvurursak, yararlı olmaz mı?” diyerek “gerekli” yalanın kapısını aralar. (382 d) 


Sonra da “gerekli” yalanı siyaset sahnesine taşır; devleti yönetenlerin “gerekli” durumlarda yalan söylemelerini öğütler. (459 d)

***

PLATON’UN İDEAL DEVLETİ

Platon’a göre, devlet ve toplum üç katmandan oluşur: Üreticiler (işçiler, çiftçiler, zanaatçılar), bekçiler (askerler), yöneticiler (filozoflar). 

(Anlaşılacağı üzere, bu hiyerarşide nüfusun çoğunluğunu oluşturan kölelere yer yoktur. O tarihte Atina’nın nüfusu 400 bin kadardır; bunun 250 bin kadarı köledir.)

Yurttaşlar bu hiyerarşiye ve işbölümüne uygun eğitime tabi tutulmalıdır. Doğruluktan şaşmayan, çabuk öğrenen, öğrendiğini belleğinde tutan, ölçülü hareket eden filozof yaradılışlı yöneticiler felsefe, bilim ve müzikle eğitilmelidirler. Yurdu korumakla görevli bekçiler ise azgın, çevik ve güçlü olmalı; müzik ve idman ile eğitilmelidirler. Yönetenler ve bekçiler özel mülk edinemezler, kendilerine ait evleri olmaz, kadınlar ve çocuklar ortaktır; baba oğlunu, oğlu babasını bilmez. “Mutluluklarına kendileri kıymış olurlar. Devlet ellerinde olduğu halde ondan hiçbir nimet elde edemezler. Başka devletlerin başındakiler gibi toprakları, güzel evleri olmaz. Bu evleri gereğince döşeyemezler. Tanrılara kendi elleriyle kurban kesemezler, kimseyi konuk edemezler. Altını, gümüşü, mutlu sayılan kişilerin kullandıklarını kullanamazlar. Şehirde oturan ama onu korumaktan başka hiçbir iş görmeyen ücretli erlerdir. Üstelik aldıkları ücret de sadece geçimlerini sağlar, boğaz tokluğuna çalışırlar. Canları gezmek istese, kadınlara para yedirmek isteseler, mutlu insanlar gibi dilediğini satın almaya kalksalar, olmaz diyeceğiz. (…) Bu durumda pekâlâ mutlu olabilirler. Biz devletimizi bütün topluma birden mutluluk sağlasın diye kuruyoruz. Yoksa bir sınıf ötekilerden daha mutlu olsun diye değil.” (419 a, 420 ac)

Platon’a göre ideal devletin kurulabilmesi için ya filozoflar devleti yönetmeli ya da devleti yönetenler gerçekten filozof olmalıdırlar. Aksi halde herkesin mutlu olacağı devlet kurulamaz. Bilgi dostu filozofların yöneteceği devletin başlıca değerleri, bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk (adalet) olacaktır. (427 e, 433 c)

Bekçiler barışta el üstünde tutulmalı ve en iyi şekilde beslenmelidirler. “Onların köpekler gibi hep uyanık olmaları, iyi görmeleri, iyi işitmeleri, seferde değişik yiyecek içeceğe, güneş çarpmalarına, karakışa, fırtınalara dayanmaları gerekir.” (404 b)


Bekçiler, yurdu ve devleti koruma uğruna girecekleri savaşta öldüklerinde ise: “Savaşta yiğitçe ölenlere gelince, ilk iş olarak altın yaradılışlı diyeceğiz onlara. Sonra da güzel mezarlar yaptıracağız bu uğurlu varlıklara. Hayatlarında büyük bir değer gösterip ölenleri böyle kutlayacağız.” (468 e, 469 ab)

(Ara not: “Peygamber’e komşu oldular, şehitler tepesi boş kalmamalı” söyleminin, şehit, kedoşim, martyr avuntularının Platonik ifadesi yani. Anatole France’a göre ise, “Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler uğruna ölünür!”)

Platonik devlette üreticilerin yükümlülüğüne gelince. Herkes konumuna razı olmalı, kendi işini yapmalı, başkasının işini de üstlenmemelidir. Çünkü adalet, toplumsal ve bireysel refah ve mutluluk bu hiyerarşiye uygun işbölümüyle sağlanabilir. “Bir devlet için yıkıcı olan, bu üç sınıfın birbirinin işine karışması, görevlerini değiştirmesidir. Buna haklı olarak en büyük suç diyebiliriz.” (434 c) “Bizim kuracağımız devlette kunduracı kunduracıdır, kunduracılıktan başka bir de kaptanlık yapamaz. Çiftçi çiftçidir, çiftçilikten başka bir de yargıçlık etmez. Asker askerdir, askerlik ederken bir de alım satımla uğraşmaz.” (397 e)

***

KUTSAL/SOYLU YALAN

Peki, üreticiler-bekçiler-yöneticiler şeklindeki eşitsiz hiyerarşi ideal devlette gönül rızasıyla kabul edilecek midir? Üreticiler ve bekçiler kendilerine biçilen konuma razı olacaklar mıdır? Bunun için Platon kutsal/soylu yalan söylenmesini önerir. Önerdiği yalan, eski bir Fenike masalıdır: “Devletin yurttaşları toprak altında yetiştiler. Toprak hepsini emzirip büyüten anadır. Ona saldıran olursa korumak herkesin boynuna borçtur.  Yurttaşlar aynı toprağın çocuklarıdır, kardeştir. Ama Tanrı önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacıdırlar. Bekçi olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına ise demir ve tunç katmıştır. Arada hamur birliği olduğuna göre doğacak çocuklar ebeveynlerine benzeyeceklerdir. (…) Mayasında demir ve tunç katışık olanların önderlik edeceği gün şehrin yok olacağını Tanrı buyurmuştur.” (414 e, 415 abc)

Yanlış anlaşılmasın, her durumda yalanı salık veren bir düşünür değil Platon. İdeal devletin temeline yerleştirdiği kurucu yalanı mubah saymakla birlikte Platon, yönetici filozoflar dışındaki yurttaşların yalan söylemelerini kesin bir dille yasaklar, Tanrısal ahlakın inkârı sayar.  Platon, hakikati saptırdıkları gerekçesiyle sanat ve edebiyatta abartıya bile karşı çıkar. Platon’a göre “Masalların topu yalandır.” (391 c) “Hiç kimse gerçek üzerinde aldanmayı, yanılmayı ya da bilgisiz kalmayı, içinde bu yalanı saklamayı istemez. Bundan kötü bir şey olamaz insan için.” (382 b) 

Platon Tanrıların yalandan nefret ettiklerini söyler (382 a) ve ekler: “Gerçekten ayrılma yetkisi (yani yalan söyleme yetkisi-RY) yalnız devleti yönetenlerde olmalıdır. Devletin yararına, düşmanlarına ya da yurttaşlarına yalan söyleyebilirler. Bunların dışında kimse böyle bir yola başvuramaz. Yönetilenin yönetene yalan söylemesi, hastanın hekime, öğrencinin hekime yalan söylemesi kadar büyük bir suçtur. (…) Yalan devlet gemisini batıracak bir fırtınadır.” (389 cd) 

Özetle, Platon yalanı hakikatin yerine geçirmeye karşı çıkar; sadece ve sadece (mağara benzetmesinde ayrıntısıyla irdelediği üzere), hakikatin sırrını yeterince kavrayamamış yığınları devlet çatısı altında bir arada mutlu etmek için hakikatin sırrına ermiş filozof yöneticilerin gerektiğinde yalan söylemelerini salık verir. Tam karşılığı olmasa da Ortadoğu ve Türkiye siyasetindeki karşılığı ilm-i siyaset denilebilir.

***

İdeal devlet tasarımına ilişkin Platonik düşünceler çok daha fazla ve ayrıntılı. Siyasette ve devlet yönetiminde yalanla ilgili olarak bu kadarı yeter sanırım.

Sadede gelecek olursak.

Antik Yunan filozofu devlet yönetimine ilişkin yalanın soylu/kutsal olmasını önermişken,

Günümüz Türkiye’sinde mitoman siyasetçinin yalanlarını nereye koymalı?

Soylu/kutsal yalan mı yoksa süfli/soysuz yalan mı?

Mitoman siyasetçi nasıl oluyor da pervasızca yalan söyleyebiliyor? “Ay’a kadar dört şeritli yol yapacağım desek, seçmenimiz inanır” itirafı mitoman siyasetçinin nasıl pervasızca yalan söyleyebildiği sorusunun yanıtı yerine geçer mi? 


Mitoman siyasetçi, “Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir” (maide/sofra 42) ayetinin gereğini yerine getiriyor olabilir mi?

Siyasette ve gündelik hayatta doğru söyleyen dokuz köyden niçin kovuluyor?

Siyaset ve yalan üzerine onca kafa yormuş Hannah Arendt’in bu sorulara bir yanıtı var mıdır?


15 Haziran 2022 Çarşamba

YALANCININ AMPULÜ YATSIDAN SONRA DA YANIYOR


Sizi bilmem ama Türkiye’de siyasetin siyasetçinin yalandan dolandan talandan arınacağına ilişkin pek umudum yok. Hangi kanalı açsam hangi sayfaya baksam yalan dolan. 

Oysa Recep Tayyip Erdoğan siyasetçinin yalandan uzak durması gerektiğini söylüyor. Mesela, 17’inci MÜSİAD EXPO’nun kapanışında aynen şöyle vurgulamıştı: “Siyaset yalan söyleme sanatı değildir. Siyaset insanları dürüstçe, adil yönetme sanatıdır.” (24 Kasım 2018)

Gülmeyin ya da kızmayın ne olur. Aynen böyle konuşmuştu Erdoğan. İnanmıyorsanız o günkü gazetelere bakın ya da internette sorgulayın. Aynen bunları söylediğini siz de göreceksiniz.

Sadece bu konuşmasıyla değil; yalancı siyasetçilere kızgınlığını birkaç kere daha dillendirmişti Erdoğan. Hatta bir keresinde “Ben bunlar kadar rahat yalan söyleyebilen siyasetçi tanımadım. Sabah yalan akşam yalan.” dediğini bizzat işittim. Erdoğan böyle derken öyle öfkeliydi ki, Emine Hanım “o öfkeyle Recep Bey kendine zarar verecek” endişesi içindeydi. (3 Aralık 2020)

Recep Tayyip Erdoğan, Balıkesir’de halka hitap ederken de, siyasetçilerin rahatça yalan söylemelerine şaşkınlığını dile getirmişti. “Bir insan, utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, yüzü kızarmadan, arka arkaya bu kadar yalanı nasıl söyleyebilir? Allah aşkına bu nasıl bir yalan söyleme yeteneğidir?” derken şaşkınlığı kızgınlığı yüzünden okunabiliyordu Erdoğan’ın. Erdoğan’ı dinlerken dilimin ucundan hangi sözcüklerin döküldüğünü tahmin etmekte zorlanmazsınız sanırım.

Siyaset ve yalan üzerine nutuk atmakla kalmadı Erdoğan; partisinde “yalanla mücadele timi” bile kurdu. İnanın lütfen! İşkembeden sallamıyorum, mabeyin muhabirlerinden Osman Nuri Cerit’in yalancısıyım. Osman Nuri’nin “AK Parti’den yalanla mücadele timi” başlıklı haberine göre, “AK Parti, muhalefetin yalan kampanyalarına karşı aktif mücadele kararı aldı. Pandemi kısıtlamaları sonrası AK Parti kadroları sahaya inerek yalan kampanyaları ile etkin mücadele başlatacak; ekipler kapı kapı dolaşıp, doğruları anlatacak.” (Akşam 7 Mayıs 2021)

***

Siyaset sahnesinde sabah yalan akşam yalan

Covid19 salgını biteli aylar oldu. Benim kapımı çalan olmadı. AKP’nin yalanla mücadele timleri sizlerin kapılarını çaldılar mı bilemem. Çaldılar ya da çalmadılar, asıl merakım, siyaset ve yalan üzerine onca veciz laflar eden, partisi bünyesinde “yalanla mücadele timi” bile kuran Erdoğan’ın yalana karşı sözlerinin ve çabasının siyasetçiler üzerinde olumlu etki yapıp yapmadığı. Kendi söylediklerine ne kadar riayet ettiğini de merak ediyorum ama bu konuyu şimdilik kurcalamayalım. Bana öyle geliyor ki, kendisi de dahil, kimse dinlemiyor Erdoğan’ı. Siyaset sahnesinde tam da Erdoğan’ın dediği gibi “Sabah yalan akşam yalan.”

Mesela adam (ismi lazım değil) İzmir’e gidiyor, “İzmir’de doğru dürüst havalimanı yoktu; Adnan Menderes Havalimanı’nı İzmir’e biz kazandırdık biz” diye böbürleniyor. Oysa, Adnan Menderes Havalimanı 1987 yılında Turgut Özal tarafından hizmete açılmış.

Başka bir gün gidiyor Van’a; partisi daha kundakta bile değilken 1982 yılında kurulmuş Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni kendisine mal ediyor, “Van’a üniversiteyi kim getirdi, biz” diyor.

Hemen her şehirle kasabayla ilgili böyle başka yalanları da var. Tek tek hatırlatırsam yazı gereksiz yere uzar, lüzumu yok.

Başkalarının yaptığı eserleri kendisine mal etmekle kalmıyor başka yalanlar da söylüyor. Mesela, tam 9 yıldır dilinden düşürmediği bir Dolmabahçe Camii yalanı var. Ne zaman aklına gelse, Gezi Direnişi’ni karalamak için “Dolmabahçe Camii’nde içki içtiler” diye yalan söylüyor. Oysa, o günlerin cami görevlisi Fuat Yıldırım içki içilmediğini söylemişti. Fuat Yıldırım, polise ifade vermiş ve “Ben din adamıyım, yalan söyleyemem, içki içildiğini görmedim” demişti.

Halen lösemiyle mücadele eden Fuat Yıldırım istediği kadar “yalan söyleyemem” desin; malum şahıs aklına estikçe “Müptezeller camide bira içtiler” diye küfredip yalan söylüyor. Neyse ki, Gezi Direnişi sırasında başörtülü Zehra Develioğlu’nun ortaya attığı, “Kabataş’ta üstü çıplak 70-80 erkek üzerime işedi” yalanını artık tekrarlamıyor.

***

Günlük siyasete ilişkin bu yalanların dışında tarihi çarpıtmaktan, tarihte kalmış olaylar ve kişilere ilişkin yalanlar üretmekten de geri kalmıyor. Hatırlamaya değer en son yalanı, son Osmanlı padişahlarından İkinci Abdülhamit’le ilgili. Malum şahıs, İkinci Abdülhamit’in tek karış toprak kaybetmeden devleti yönettiğini söyledi. Oysa, İkinci Abdülhamit döneminde bugünkü Türkiye’nin iki katı genişlikte toprak kaybedildi.

Bana göre öne sürdüğü en parlak (hadi yalan demeyelim) yanlış bilgilerden biri de Amerika’yı Kolomb’tan önce Müslümanların keşfettiğini iddia etmesiydi. Aynen şöyle konuşmuştu: “Amerika’yı Kolomb değil Müslümanlar keşfetti. 1178’de Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmıştı. Kristof Kolomb anılarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir caminin varlığından bahseder.

Nedense malum şahıs, Amerika’nın keşfine ilişkin bu iddiasını bir daha tekrarlamadı. Kendisi de mi inanmadı yoksa tekrarlayıp dünya aleme rezil olmaktan mı çekindi, bilemem.

Her nedense kendisi bilir, malum şahıs, Amerika’yı ilk Müslümanların keşfettiği iddiasının peşini bıraktı ama sabah akşam yalan söylemekten geri durmuyor.

Öğretmen dostum Cemil Ayan da, Recep Tayyip Erdoğan’ın sorusunu bana yöneltiyor: “Bir insan, utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, yüzü kızarmadan, arka arkaya bu kadar yalanı nasıl söyleyebilir? Allah aşkına bu nasıl bir yalan söyleme yeteneğidir?

Sadece Cemil Ayan değil herkesin aklında bu soru olsa gerek. Ben de kendi kendime sorup duruyorum nasıl bu kadar utanmadan yalan söylenebildiğini. Ve dahi yalancı siyasetçinin yaktığı mumun (veya ampulün) yatsıdan sonra bile neden sönmediğini.

Kendime ve öğretmen dostuma nasıl bir yanıt vermeliyim acaba? Devlet yazarı antik Yunan filozofu Platon, Gönüllü Kulluk Üstüne Söylev filozofu Étienne de La Boétie, Siyasette Yalan düşünürü Hannah Arendt, bugünlerin Türkiye’sini ve siyasetçilerini gördüler de mi yazdılar o eserlerini?


25 Mart 2022 Cuma

UKRAYNA’DA İNSANLIK VAHŞETLE SINANIYOR

Ukrayna’daki savaşta bir ay geride kaldı. Rusya’nın işgaliyle başlayan savaşın ne zaman nasıl biteceği öngörülemiyor. Ne zaman nasıl biterse bitsin, küresel ölçekte bir hesaplaşma olduğu için bu savaş askeri, kültürel, ekonomik ve ekolojik sonuçlarıyla dünyanın yakın geleceğini belirleyecek etkiye ve öneme sahip.

Her savaşta olduğu gibi Ukrayna’daki savaşta da insanlık (evrim tarihinde geride bırakmış olması gereken) vahşetle sınanıyor. En gelişmiş öldürme aletleri; katledilen kadınlar, erkekler, çocuklar, mülteciler; hayatın olağan akışında karşılaşsalar dost olacakken acımasızca birbirlerinin cellâdı ve kurbanı olan, birbirlerini öldürmekle resmen görevlendirilmiş, öldürmeyi meslek edinmiş insanlar; yakılan evler, sönen ocaklar, harabeye dönen kentler ve köyler, tahrip edilen doğa; ortak mutluluk için harcanacakken kül olan ekonomik olanaklar; nesilden nesile aktarılacak kin ve nefret, travmalar, kahramanlıklar, ihanetler; kutsanan ölüm ve asla bir daha geri gelmeyecek hayatlar...

***

SAVAŞIN SUÇLUSU KİM?

Sorunun yanıtı savaşa hangi pencereden hangi gözlükle bakıldığına bağlı. Marksist gözlükle bakıldığında görüleceği üzere, Rusya ile Ukrayna arasında görünse de aslında savaş, ABD’nin başını çektiği emperyalist blok ve onun savaş örgütü NATO ile emperyalist yayılmacı Rusya arasındadır. Daha kısa anlatımla savaş, kapitalistlerin emperyalistlerin savaşıdır.

Askeri işgali başlatması nedeniyle savaşın ilk sorumlusu hiç kuşkusuz Rusya’dır. Rusya lideri Vladimir Putin, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini ve Ukrayna’da Rusça konuşan azınlıklara baskıyı bahane ederek işgali başlattı. Putin, kendi kamuoyunda işgale destek bulmak için arkaik Çarlık Rusya’sı nostaljisiyle efsunlu Rusya milliyetçiliğini ateşledi; bunu yaparken de Sovyet devriminin lideri Lenin’e ağır hakaretler etti. Emperyal nostaljiyi tatmin hevesi veya NATO’nun genişlemesi elbette bahaneden ibarettir. İşgalin asıl nedeni, reel sosyalizmin enkazı üzerinde yükselen Rus kapitalizminin dünyayı yeniden paylaşma arzusudur.

Askeri savaşı başlatan taraf Rusya olsa da ABD’nin başını çektiği emperyalist blok ve onun savaş örgütü NATO da Ukrayna’daki vahşetten en az Rusya kadar sorumludur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD ve müttefiki Avrupa Birliği, zımni mutabakatların hilafına eski Sovyet cumhuriyetlerini, Polonya ve Romanya’yı NATO’ya katarak genişledi. Bununla yetinmeyen ABD, AB ve NATO Ukrayna’da “turuncu devrim” adı altında darbe yaptırdı, Ukraynalı faşistlere milyarlarca dolar akıttı. Faşistleşen Ukrayna devleti de ABD ve NATO’nun vaatlerine aldandı; AB’ye ve NATO’ya katılma hevesiyle solcular ve Rusça konuşan azınlık üzerindeki baskılarını arttırdı. Rus azınlık üzerindeki baskı, işgalin bahanelerinden biri oldu.

Özetle, ABD ve NATO’nun emperyalist genişlemesine Rusya aynı şekilde karşılık veriyor; taraflar kendi ülkelerindeki sermaye birikimi krizini, sömürüye ve yoksullaşmaya halkların tepkisini savaş yoluyla aşmaya çalışıyorlar. 

***

KİM HAKLI KİM HAKSIZ?

Bu sorunun yanıtı da hangi pencereden bakıldığına göre farklılaşır. 

Rusya’nın penceresinden bakıldığında ABD, AB ve NATO haksızdır. ABD, AB ve NATO’nun yayılmasına karşı Rusya kendi güvenliğini sağlama hakkına sahiptir…

ABD, AB ve NATO’nun penceresinden bakıldığında ise Rusya haksızdır. Rusya komşularını tehdit etmektedir, egemenlik haklarına saygılı davranmamaktadır…

Emperyalist pencereler yerine işgale uğrayan ülke halkının, kadınların çocukların yaşlıların penceresinden bakıldığında ise… 

Vahşetin asıl acısını Ukrayna halkları çekiyor. Çatışmalarda öldürülen askerlerin sivillerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Canlarını kurtarmak için belki de hiç dönmemek üzere evlerini terk edenlerin sayısı da üç buçuk milyonu geçti. Oysa düne kadar kendi küçük veya büyük dünyalarında yuvarlanıp gidiyorlardı. Şimdi canlarını kurtarmış olsalar da yabancısı oldukları topraklarda hayat kavgası verecekler. Avrupalı sayılsalar da aşağılanacaklar, fazlalık olarak görülecekler, en pis işlere koşulacaklar, bir süre sonra da terk ettikleri yere dönmeleri istenecek. (Suriyeli ve Ukraynalı mülteciler arasında ayrım yapan ırkçıları yıldırımlar çarpsın, köpek balıkları parçalasın!)


Kaçabilenlerin durumu bu aşamada her şeye karşın iyi görünüyor. Ya kaçamayanlar? Hayat artık eskisi gibi değil. Sabah kahvaltının ardından işe gitmek, akşam eve dönmek, bir mekânda arkadaşlarla vakit öldürmek, sevdiğine sarılmak, çocuklarını torunlarını kucaklamak, parkta doğayı koklamak, sinemaya tiyatroya gitmek, caddeleri sokakları amaçsızca adımlamak… Hiçbiri yok artık. Hayat artık nereden ne zaman geleceği bilinmeyen bir kör kurşuna ya da şarapnel parçasına bağlı. Günlük alışveriş için marketteyken düşebilecek bir füze ile yanarak parçalanarak veya enkaz altında kalarak can vermek de var. En sevdiklerini gözlerinin önünde can verirken çaresizce izleyebilirler. Bir zırhlı araç her şeyi ezip geçebilir. Tam donanımlı asker kılıklı katiller silahlarını başlarına dayayıp her türlü kötülüğü yapabilirler. Her an eziyete, işkenceye, tecavüze maruz kalabilirler; rastgele üzerlerine yağacak mermi sağanağıyla toprağa düşebilirler… 

Nitekim bütün bu felaketlerin haberleri ABD, Avrupa ve Türkiye medya mecralarında izlenebiliyor, okunabiliyor. Oysa, çok yakın tarihte ABD ve Avrupalı müttefikleri Afganistan’a, Irak’a, Suriye’ye ölüm yağdırırken medya mecraları sivillerin trajedisine hiç yer vermiyorlardı. ABD ordusu Afganistan’a “Sonsuz Adalet”, Irak’a “Sonsuz Özgürlük”, Suriye’ye ikisini birden götürüyordu! Afganistan başkenti Kabil “bombaların ışıltısıyla” aydınlanıyordu; Irak’ın başkenti Bağdat “Noel ağacı gibi ışıl ışıl” parlıyordu… Sivillerin trajedisine gözlerini kapamanın ötesinde vahşeti böyle romantize ediyorlardı. Çünkü savaşı, halkların ve ezilenlerin pencerelerinden değil, mülkiyet olarak da ait oldukları emperyalist sermayenin pencerelerinden görüyorlardı.

***

SAVAŞ KARŞITLARI NE İSTİYOR?

İnsanın kendisine, hemcinsine, topluma ve doğaya yabancılaşmasının en vahşi pratiği olan savaş sadece Ukrayna’yı kana bulamıyor. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde mazlum halkların maruz kaldığı vahşetin diğer adresleri Suriye, Irak, Filistin, Afganistan, Libya, Yemen, Doğu Türkistan olarak sıralanıyor. Afrika’daki vahşet (gazeteci deyimiyle) haber değeri taşımıyor. Kendi ülkemizde kırk yıldır süren çatışma, resmi söylemde bir ara “düşük yoğunluklu savaş” olarak adlandırılmıştı; epeydir “terör” diye etiketleniyor.

Küresel veya bölgesel paylaşım savaşları cinayettir. Adları geçen coğrafyalardaki savaşlara olduğu kadar Ukrayna’daki işgale de karşı çıkmak vicdani ve ahlaki görevdir. Militarizm ve savaş karşıtları, sosyalistler komünistler, emperyalistler arası boğazlaşmanın tarafı olmazlar; tersine aşağıdaki asgari talepleri kararlılıkla savunurlar.

- Ukrayna’da derhal ateşkes ilan edilmeli, en kısa sürede barış sağlanmalı; Rusya birliklerini geri çekerek işgali sonlandırmalıdır.

- ABD, AB ve NATO, dünya halklarını kan ve göz yaşına boğan provokatif girişimlerine derhal son vermelidir.

- Halkların ve ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına saygı gösterilmeli, nasıl yönetileceklerine halklar kendi özgür iradeleriyle karar vermelidir.

Ukrayna’da Zelensky’nin yasakladığı, Rusya’da Putin’in yer altına ittiği sosyalistlere komünistlere ve savaş karşıtlarına selam olsun!


17 Mart 2022 Perşembe

VATAN UĞRUNA ÖLÜNDÜĞÜ SANILIR

Savaş, devlet ya da ulus gibi siyasal birimler arasında ya da devlet ve ulus içindeki siyasal sosyal güçler arasında silahlı çatışma olarak tanımlanır. Savaş kuramcısı Clausevitz’in ifadesiyle, “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır.” 

Klişe bir ifadeyle de "savaş zenginlerin çıkardığı, yoksulların öldüğü kanlı ekonomidir.

Kanlı ekonomi pratiği, “savaş zenginler için fırsat, generaller için onur, yoksullar için ölümdür” şeklinde de ifade edilmektedir.

İktisatçılar arasında anlatılan bir öykücükte de, iktisat hocasının ilk derste söze şöyle başladığı rivayet edilir: “Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda, yani bütün bir dönem boyunca, ‘zenginlerin yazdırdığı’ müfredatı okuyacağız. Arkadaşlarım, iktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş. Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret, Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset, Daha çok kazanmak isteyenler savaş yaparlar!” 

***

Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, tarih kitaplarında insanlığın geçmişi hep savaşırken resmediliyor. Öyle ki, Dünya’nın bir yerinde savaşta insanların ölmediği bir gün neredeyse hiç yaşanmamıştır. Tarihçi Will Durant’ın 1935’te tamamladığı “Uygarlığın Tarihi” adlı eserinde belirttiğine göre yazılı tarihte savaşsız geçen yıl sayısı sadece 28 yıldır. 

Tarih boyunca yapılan savaşlarda tahminen 4 milyar dolayında insan öldü. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin sayısı 20 milyon, İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon. 1945’ten günümüze değin savaşlarda ise 40 milyondan fazla insanın öldüğü tahmin ediliyor.

Tarihin her döneminde, savaşı başlatanlar, neden savaş açtıklarını, savaştan galip çıkarlarsa ne gibi çıkarlar elde edeceklerini ölmek öldürmek üzere cepheye sürdüklerine ve cephe gerisinde savaşın yükünü çekenlere anlatma ve inandırma gereği duydular. Ne kadar inandıkları bilinmez ama, ezilen halkların ve sınıfların kurtuluş savaşları dışında neredeyse bütün savaşlarda insanlar, tanrıyı yüceltme, vatanı savunma, ulusal çıkarları koruma uğruna birbirlerini öldürdüler. Tanrıyı yüceltme ve vatan uğruna ölenler Musevi ise kiddush hashem, Hristiyan ise martyre, Müslüman ise şehit oldular. Müslüman din bürokratları şehitlerin Peygamber’e komşu olduğunu söylediler…

(Ara not: Müslümanlar neredeyse sadece birbirleriyle savaşıyorlar, yani Allah yolunda cihad ediyorlar. Ölen de öldüren de tekbir getiriyor. Hangisi Peygamber’e komşu oluyor? Allah bilir!)

***

SANAYİCİLER UĞRUNA ÖLÜNÜR

Birinci Dünya Savaşı’nda yerküreyi paylaşmak için birbirlerine savaş açan emperyalist zorbalar da amacın vatanı savunmak olduğunu söylüyorlardı. Oysa hakikat bambaşkaydı; cephede birbirlerini öldürenler, savaşın “zenginlerin çıkardığı, yoksulların öldüğü kanlı ekonomi” olduğunun bilincinde değillerdi. Savaşın hakikatini insan ve doğa dostu şairler yazarlar anlatmaya çalıştılar. Anatole France, “Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler uğruna ölünür” diyerek, uyarmaya çalıştı zenginlerin çıkarları uğruna birbirlerine kıyanları. (Aktaran: Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1978, s: 533.)

Eric Marias Remarque da zenginlerin çıkarları uğruna cephede birbirlerini boğazlayanların nasıl canavarlaştıklarını “Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok” adlı romanında kahramanlarının diliyle şöyle betimledi: “Bizler tehlikeli birer hayvan olduk… Çılgınlıktan kudurmuş gibiyiz… Kendimizi korumak ve öç almak için yakıp yıkıyor ve öldürüyoruz… Karşımızdakilerin arasında babam bile olsa göğsüne bir el bombası fırlatmakta bir an tereddüt etmeyiz.” 

Eric Marias Remarque, cepheden sağ dönebilenlerin dramını da “Dönüş Yolu” adıyla romanlaştırdı. Savaş sona ermiştir. Kara bahtlı gazilerden Albert, eve dönüşünde kız arkadaşını bir savaş vurguncusunun kollarında görür. Cepheden kalma alışkanlıkla silahını ateşler, tutuklanır. Duruşmada yargıç, Albert’e suçunu itiraf edip vicdan huzuruna kavuşmayı isteyip istemediğini, pişman olup olmadığını sorar. Albert “hayır” diye karşılık verince yargıç tekrar sorar:

- Ama bir adam öldürdünüz?

Albert umursamaz ses tonuyla yanıtlar:

- Evet. Daha önce de çoook adam öldürdüm.

Yargıç soluğu kesilmişçesine “Ne yaptın ne yaptın?” diye sorar.

Albert’in silah arkadaşlarından biri “Savaşta” diye araya girer.

Bu kez savcı ayaklanır, “O başka!” diye sesini yükseltir.

Albert, “Nasıl başka?” diye savcıya çıkışır. Bunun üzerine Savcı öfkeyle kükrer: 

- Yoksa burada yaptığınla vatan savunması uğrunda savaşmayı bir mi tutuyorsun?

Albert dingin bir ses tonuyla yanıtlar: 

- Hayır! O zaman öldürdüklerimin bana hiçbir kötülüğü dokunmamıştı.

***

SAVAŞA HAYIR!

Kuramcıların edebiyatçıların söyledikleri baş göz üstüne. Savaş, insanın kendisine, topluma ve doğaya düşmanlaştığı en vahşi yabancılaşma deneyimidir. Yurt savunması, ezilen halkların ve sınıfların kurtuluş savaşları dışında savaş cinayettir. Savaşı ve ölümü kutsayan “realistler” istedikleri kadar “gerçeklerin farkında olmayan havai, sorumsuz, marjinal, düzen karşıtı romantik solcular” diye karalamaya çalışsınlar; emperyalistlerin, ezenlerin savaşlarına karşı çıkmak, SAVAŞA HAYIR diye haykırmak ahlaki erdemdir. 

Ukrayna’ya saldırıya karşı çıkan Rusya sosyalistlerine ve Rusya devlet televizyonu Kanal 1’de canlı yayın sırasında SAVAŞA HAYIR pankartı açan editör Marina Ovsyannikov’a selam olsun!

26 Şubat 2022 Cumartesi

RUSYA’NIN UKRAYNA’YI İŞGALİNE HAYIR

Rusya lideri Vladimir Putin, Ukrayna’nın doğusunda Donetsk ve Luhansk cumhuriyetlerinde ayrılıkçı yönetimlerin “Rusya’dan askeri yardım talebinde bulunmalarını” gerekçe göstererek Ukrayna’ya asker gönderdi. Ukrayna’nın işgali, emperyalistler arası paylaşım kavgasında dünyanın nasıl bir barut fıçısı üzerinde olduğunu gösteriyor. Ukrayna’da Komünist Parti yasak ama Rus işgaline karşı Ukrayna’yı yine komünistler savunuyor.

Kimileri Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ABD liderliğindeki NATO’nun Rusya’yı kuşatmak için Doğu Avrupa, Balkan ve Baltık ülkelerini katarak sürekli genişlediğini, Rusya’nın da savunma içgüdüsüyle önce Kırım’ı ilhak ettiğini ve nihayet Ukrayna’nın da NATO’ya katılması çabalarına karşılık verdiğini anlatarak Rusya’yı haklı çıkarmaya çalışıyor. Vladimir Putin de 21 Şubat 2022 tarihli konuşmasında aynen böyle anlattı ve “NATO’yu doğuya doğru genişletince askerleri sınırımıza doğru taşıyacaklar; bu boğazımıza bıçak dayamaktır” dedi. 

Kimileri Putin’in Sovyetler Birliği’ni canlandırma peşinde olduğunu savunuyor. 

Kimileri de Türkiye’deki solcuların (bilinçaltındaki emperyalist batı düşmanlığı ile) Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini alkışladığını öne sürüyor.

Hemen vurgulamalı; Rusya Ukrayna’yı hangi gerekçeyle işgal etmiş olursa olsun, bu işgali desteklemenin veya meşru/mazur göstermenin sol ideolojide yeri yoktur. Sosyalistler komünistler savaşların haklı olup olmadıklarına bakarlar; ulusların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkını savunurlar. Emperyalist devletlerarası savaşlar paylaşım savaşları olarak haksız savaşlardır. Ezilen halkların ve ulusların sömürgecilere karşı savaşları, ilk saldıran kim olursa olsun haklı kurtuluş savaşlarıdır. Ezilen sınıfın ezene karşı verdikleri iç savaşlar da haklı ve ilerici savaşlardır. Savaşın nedeni ve niteliği ne olursa ol¬sun, sosyalizm kurulmadan (sınıf farklılıkları giderilmeden) savaşların ortadan kaldırılması olanaksızdır. Sosyalistlerin komünistlerin Ukrayna’nın işgal edilmesini alkışladıkları iddiası iftiradan ibarettir. NOKTA!

***

PUTİN’İN SOVYETLER BİRLİĞİ’Nİ CANLANDIRDIĞI İDDİASI YALANDIR!

Vladimir Putin’in Sovyetler Birliği’ni canlandırma peşinde olduğu tezi de kendinde menkul bir varsayım olmanın ötesinde değer taşımıyor. Bu tezin patenti (yanlış bilmiyorsam) Soğuk Savaş dönemi ABD başkanları John F. Kennedy, Lyndon Johnson ve Jimmy Carter’ın danışmanı Zbigniew Brzezinski’ye ait. Brzezinski, ölümünden kısa süre önce (2014’te) yaptığı değerlendirmede, Sovyetler Birliği’ni yeniden inşa sürecinde Putin’in atacağı en önemli adımın Ukrayna’nın işgali olacağını öne sürmüştü. 

Brzezinski’nin bu varsayımına karşılık Putin Ukrayna işgalini başlatırken, Sovyetler Birliği dönemine kinini kustu; açık açık Lenin’i ve Bolşevikler’i “Rus imparatorluğunu ve Rus devlet geleneğini yok etmekle, Rus Çarlığı toprakları üstünde Rusya’nın kaynakları ve Rusların kanıyla birçok devlet kurmakla” suçladı. Putin, Sovyetler Birliği’nden ayrılma hakkını da içeren kendi kaderini tayin hakkını da “devrimin ütopik ve iğrenç fantezisi” ve “devletin bağışıklığını zayıflatan mayın” olarak nitelendirdi. Bu ifadeler, Sovyetler dönemi yetiştirmesi Putin’in de sıradan antikomünist refleks ve ucu faşizme varan milliyetçi idrak ile malul olduğunu gösteriyor.

Ukrayna’nın eser sahibi ve mimarı Lenin’dir” diyen Putin’in “'Minnettar torunları' Ukrayna'daki Lenin anıtlarını yıktılar” sözleri ise her ülkenin tarihinde rastlanabilen bir ironi veya değerbilmezliğin ifadesi olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de de “Keşke Yunan galip gelseydi” zihniyetiyle tarihçi sayılan veya Atatürk heykellerine saldıran benzerleri fazlasıyla mevcut. 

Özetle, Ukrayna’nın 1917 Bolşevik devriminden sonra “yapay bir devlet” olarak kurulduğunu savunan Putin, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra palazlanan Rus sermayesinin ve faşizminin temsilcisi olarak, Sovyetler Birliği’ni değil, Çarlık Rusya’sını inşa peşindedir.

***

PUTİN ÇARLIK RUSYASI HAYALİ PEŞİNDEDİR


Putin’in “halklar hapishanesi” Çarlık Rusya’sını inşa hedefiyle hangi adımları attığı sır değil; 21 Şubat 2022 tarihli konuşmasında ayrıntısıyla anlattı. Geçerliği kendinde menkul “meşru” gerekçelerle 2008’de Abhazya ve Güney Osetya’yı işgali, 2014’de “referandum sonucu” diyerek Kırım’ı ilhakı, ardından Suriye’yi kolonileştirmesi, “Kolektif Güvenlik Anlaşması çerçevesinde yönetim çağırdı” deyip Kazakistan’da rejim değişikliğini engellemesi ve nihayet Ukrayna’nın Donbass bölgesi ayrılıkçılarının çağrısıyla Ukrayna’nın işgali… 

NATO’nun genişleyerek Rusya’yı çevrelemesi elbette tahrik nedeni ama NATO genişlemese de Putin ezberlenmiş bahanelerle bu adımları atmaktan geri durmayacaktı. Emperyalist paylaşım savaşlarını başlatan katiller, cinayetlerini her defasında buna benzer hamaset, vatanseverlik, hatta özgürlük ve barış mesajlarıyla meşrulaştırmaya çalıştılar. ABD emperyalizmi de 2001’de Afganistan işgalini “Sonsuz Adalet”, 2003’te Irak işgalini “Sonsuz Özgürlük” diye adlandırmıştı.

Söz ABD’nin on binlerce kilometre uzakta giriştiği işgallere gelince anımsatmadan geçilemez. ABD 2003 yılında Müslüman Irak’ı tekrar işgal ederken, Türkiye’nin sosyalistleri barış yanlıları “Savaşa Hayır!” diye çırpınıyordu. Ankara Sıhhiye Meydanı’nda 1 Mart 2003’te 100 bin kişiydik “Savaşa Hayır!” diye haykıran. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Amerikan askerini Türkiye’ye davet etmiş, işgal tezkeresi Meclis’te İç Tüzük engeline takılınca hava sahasını açmakla yetinmek zorunda kalmıştı. İşte o günlerde Erdoğan, bir Amerikan gazetesine “We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.” diye yazmıştı. (The Wall Street Journal, 31 Mart 2003.) Kelime kelime Türkçesi, “cesur ve genç kadın ve erkeklerin en az kayıpla ülkelerine dönmesi için dua… ” Yani, Irak’ı işgal eden Amerikan askerlerinin sağ salim dönmeleri için dua!

Dediğim gibi, emperyalist hülyalarla oraya buraya, komşu ülkelere asker göndermenin çok bahanesi bulunur. Belki de Putin, Osmanlı’yı ihya hülyasıyla Şam’da Emevi Camii’nde zafer namazı namaz kılma hülyasından esinlenmiştir! 

***

Espri bir yana, Putin hangi niyetle Ukrayna’yı işgale yeltenmiş olursa olsun, Lenin’in anısını ve ulusların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkını kötüleyemez; Sovyetler Birliği’nden kalan coğrafyada kapitalizmi restorasyon sürecindeki iğrençliğini gizleyemez!


Söylenecek çok söz var. İşgalin acısını yine yoksullar, kadınlar ve çocuklar çekiyor. Ukrayna’da komünist parti yasaklı ama Ukrayna’nın işgaline karşı dünyanın dört bir yanında yine komünistler seslerini yükseltiyor. Umulur ki, Ukrayna halkı da Sovyet düzeniyle kazandığı özgürlüğün, kendi kaderini tayin hakkının kıymetini anımsar; ABD ve NATO ile Rus emperyalizmi arasındaki paylaşım savaşının dışında kendi yolunu bulur; ABD destekli mevcut iktidar yerine kendi iktidarını kurar. Böyle bir sonuç, dünya halklarına da yeni bir esin kaynağı olur.

Moskova’da ve dünyanın her yanında “Savaşa Hayır!” diye haykıranlara selam olsun.


14 Şubat 2022 Pazartesi

SEVGİLİLER GÜNÜ YA DA ÂŞIKLAR BAYRAMI

        “Âşıklar Günü kutlu olmasın efendim, her kim başımıza sardıysa Allah’ından bulsun. Sevgililer Bayramı bir tarihte Kurban Bayramı’yla çakışmıştı. Kadınlara göre hava hoştu, olan erkeklere olmuştu. Kurbanı kestikten sonra bir de sevgiliye kurban olmak çekilir dert değildi.”Millet olarak ne çok bayramımız var!"


Kurban Bayramı, Şeker Bayramı, Cumhuriyet Bayramı, Çocuk Bayramı, Gençlik Bayramı.

Müslümanlar için kandil bayramları.

Hıristiyanlarımız için Noel ve Paskalya bayramları.

Kürtler için Newroz Bayramı.

Askerler için 30 Ağustos Zafer Bayramı.

Polisler için 10 Nisan Polis Bayramı.

Doktorlar için 14 Mart Tıp Bayramı.

Gazeteciler için (gerçi artık yas günü ama) 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı.

Hemen her şehrimiz için Kurtuluş Bayramı…

Bayramsız günümüz yok gibi.

Tabii bu arada “Deliye her gün bayram” diye güzel bir atasözümüz de var.

***

Atalarımız öyle dese de bayramsız duramıyoruz. Yılbaşı, aybaşı derken, kamusal ve özel bayramlarımız arasında Sevgililer Günü ve Mevlit Kandili daha bir öndeler sanki.

Mevlit Kandili, bilumum diğer kandiller kenarda dursun. Peygamber devrinde kandil bayramları var mıydı? Kandil geceleri bi’dat mıdır, ibadet midir? İyiden iyiye tehlikeli sorular bunlar. Bu sorulara kafa yormak yerine en iyisi Sevgililer Bayramı’na çatmak. Bir tehlikesi yok nasıl olsa! 

Sevgililer Bayramı’nın kökeni malum. Roma devrinde Hıristiyanların baskı altında tutulduğu yıllarda gizli gizli buluşan âşıklara nikâh kıyan rahip Valentin, bu iyiliği ortaya çıkınca imparator II. Claudius’un emriyle 14 Şubat günü yakılarak idam ediliyor. Sonraları Katolik Kilisesi 14 Şubat’ı Aziz Valentin Günü ilan ediyor, sevgililer de kendi bayramlarını yapıyor.

Hıristiyan geleneği de olsa, epeydir Müslüman Türkiye’de 14 Şubat günü Sevgililer Günü olarak yaşanıyor. Ne de olsa bir parça laik memleketiz değil mi!

Sevgililer Bayramı bir tarihte Kurban Bayramı’yla çakışmıştı. Kadınlara göre hava hoştu, olan erkeklere olmuştu. Kurbanı kestikten sonra bir de sevgiliye kurban olmak çekilir dert değildi. O gün, Hollanda Devlet Radyosu NPS’nin Türkçe Yayın Servisi’nde “Burası Türkiye” programında aşağıdaki risalemi seslendirmiştim. Fizik ve kimya durumu, bu yıl taze bir Sevgililer Bayramı yazısı karalamaya müsait değil; 19 yıl önceki yazıyla idare edin artık! Gazetelere bakmadım, ama 19 yıl öncesine göre durumda bir değişiklik yoktur herhalde.

***


Âşıklar Günü kutlu olmasın efendim, her kim başımıza sardıysa Allah’ından bulsun.

Ulemadan Sabah Gazetesi muharrirlerinden Emre Aköz’ün “14 Şubat’ı başımıza kim sardı?” başlığı altında yazdığına göre, 1993 yılına gelinceye kadar, kadın dergileri dışında Sevgililer Günü’nü takan olmamış. Hatta “Sevgi İnsanı” diye namı yürüyen Hıncal Uluç bile, o tarihe kadar günlük yazılarında, “Bugün manitanızı öpün, hediyesini verin!” diye uyarıda filan bulunmamış. Bir tek Bekir Coşkun, 15 Şubat 1991 tarihli Sabah Gazetesi'ndeki yazısında "Âşıklar günü niye kutlanmıyor?" diye sormuş.

Nihayet, eski takvimlerde bile yeri kalmıyasıca o 1992 yılının 14 Şubat tarihli Sabah Gazetesi’nde “Bugün Dünya Sevgililer Günü... Diğer Günlerin Tamamı Sapların!” diye bir duvar yazısı çıkmış. Aşk profesörü diye ünlenen Ahmet Altan’ın kardeşi Mehmet Altan da İkinci Cumhuriyet yazılarına ara verip, “Sevgilim...” başlıklı bir yazı neşretmiş. O gün bugündür her 14 Şubat geldiğinde millet depresyona giriyor. 

Gazeteler bir hafta öncesinden başlayıp otellerin mağazaların marketlerin Aşıklar Günü hazırlıklarını tefrika ediyor. Sevgilisi olanın cüzdanı, olmayanın sinirleri boşalıyor. 

Bu yıl da aynen böyle oldu. 


Örneğin, SABAH Gazetesi, bugün manşetine AŞKLARIN EN GÜZELİ diye başlık atmış, özel bir aşk öyküsünü “Onlara her gün 14 Şubat” spotuyla birlikte aktarmış. Sonra iç sayfalarda, cep telefonu şirketlerinin Aşıklar Günü’ne özel reklamları…

Hürriyet Gazetesi, olaya damardan girmiş; sürmanşetten 14 ŞUBAT’IN EN GÜZEL FOTOĞRAFI başlığı altında o da özel bir aşk öyküsünü anlatmış. Sonra iç sayfalarda ve 14 sayfalık ilavede aynı ilan ve reklamlar. Hatta bir alışveriş merkezinin çeyrek sayfalık reklamının başlığında açık açık, “Aşk hediye bekler” denilerek cüzdanlara mesaj verilmiş. 

OLAY Gazetesi ALIŞVERİŞ adlı salt Aşıklar Günü’ne özgü tam 12 sayfalık bir ek vermiş. Sayfalar dolusu ilan ve reklam. Oteller, aşka beş yıldızlı romantizm önermiş, kozmetik firması “Çarpıcı etki çarpıcı aşk” diyerek paralı aşıkları kışkırtmış…

Milliyet Gazetesi de farklı değil. 10 sayfalık özel ekte, saat firması “Zamanı paylaşmak için” diyor, kostümcü “Romantik şıklık” diye tahrik ediyor, bar sahibi, “Bush’u Bush’una savaşma seviş” diye müşteri çağırıyor, arada aşkın fiziği kimyası ve bilhassa ekonomisi üzerine yazılar da var. Hediye alamayacak olanlar da düşünülmüş!  “USTALARDAN 14 ŞUBAT YEMEKLERİ” başlığı ile evde yemek tarifleri verilmiş. 

İyi de usta, beş yıldızlı yemekten farksız bu malzemeyi alacak paradan haber var mı? Yok. Afiyet şeker olsun. Üstüne de bir bardak soğuk su. 

Devam edelim. Taş fırın Atatürkçü gazete Cumhuriyet’te bile sayfalar dolusu Sevgililer Günü ilan ve reklamları. 

Misal, Erozyonla Mücadele Vakfı TEMA, “Tüm sevdiklerinize sevginizi ifade eden özel bir armağan” spotunun altında, ağaç ile insan arasındaki sevgiyi güçlendiren, vakıf yayını Ağaçlar adlı kitabın reklamını yapmış. 

Kötü bir düşüncem yok. Vallahi güzel bir espri. 

Komşu sayfada ise Türkiye Kalp Vakfı imzalı bir ilan. Günün mana ve ehemmiyetinden haberleri yok anlaşılan, “Muayene teşhis tedavi” başlıklı kuru kuruya bir ilan. Yani, ne bileyim,  “En yoğun sevgi sağlıklı kalpte yaşanır” diye bir şeyler uydurun, ilan fiyakalı olsun. Ama yok. Düşünememişler. Hatta, dükkânın vitrinine Âşıklar Günü Kutlu Olsun diye yazan kebapçı kadar bile vizyon sahibi değiller. 

Ah ulan, bekârlığımızda ne fırsatlar kaçırmışız! Meğer bizim nesil ne talihsizmiş!

Ne Âşıklar Günü bilirdik ne de iki gönül bir olunca kebap lokantasının seyran olacağını. Kebap lokantasının kız tavlamada en ideal mekân olduğunu idrak edecek zekâ formatında değildik. Ufkumuz pastane köşeleriyle sınırlıydı. 

Oysa, randevuyu pastane ya da sinema yerine romantik kebap lokantasına verdin mi iş bitiyormuş! Hele bir de en hisli ses tonuyla:

- “Canım bir tanem, aşkımız bir buçuk acılı Adana mı olsun, yoksa sana olan hislerimi karışık pide olarak mı sunayım?” dedin mi, bir de garsonu ayarlamışsan, karışık pide kalp formatında masaya geliyor, kız o dakika dağılıyor; toplamak artık senin marifetine becerine kalıyormuş.  

Bu akılla şimdi bekâr olmak varmış! Ne bileyim işte, mesela dedik, daldık gitti. 

Bayramınız da sevginiz de daim olsun efendim.

Burası Türkiye…

14 Şubat 2003


1 Şubat 2022 Salı

YEDİSİNDEN YETMİŞİNE ERDOĞAN

İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur!

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Trabzon’da vatandaşlara konuşurken yaşanan skandalı izlerken ilk olarak bu atasözü aklıma geldi. Aklıma başka atasözleri de geldi ama kalsın.


Skandalı duymayan bilmeyen kalmamıştır herhalde. Erdoğan kürsüde konuşurken 10 yaşında bir çocuk yaklaşıyor, cezaevindeki babasının tahliyesini istiyor. Sonra “Bay Kemal” diyerek CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hakaret ediyor. Bunun üzerine Erdoğan mikrofonu çocuğa veriyor. Çocuk bir kere daha Kılıçdaroğlu’na hakaret ederek Erdoğan’a oy istiyor, rabia selamı veriyor. Erdoğan ve protokol zevatının yüzlerinde güller açıyor…

Erdoğan malum, koruma ordusuyla dolaşıyor. Kendisine değil bir çocuk, uçan kuş bile izinsiz yaklaşamaz. Hal böyleyken o çocuk Erdoğan’ın bulunduğu kürsüye nasıl çıkabildi ve Erdoğan’a sarılabildi? Daha sonra anlaşıldı ki çocuk, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun marifetiyle kürsüye çıkartılmış ve Erdoğan’a erişimi sağlanmış. Çocukla önceden tanıştığı ortaya çıkan Süleyman Soylu, sosyal medyada “Çocuk, Eren Bülbül’ün katillerinin arkadaşlarına ‘hain’ demiş. Çocuktan al haberi!” diyerek sahiplendi marifetini.

***

Neresinden bakılırsa bakılsın, utanç verici bir skandal. Çocukların militarist gösterilerde konu mankeni olarak kullanılmalarına alışığız ama böylesini daha önce görmedik, duymadık. Öyle bir skandal ki, AKP medyası bile sayfalarında ekranlarında bu olayı suskunlukla geçiştirdi.

Skandalın, “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” atasözünü çağrıştırmasına gelince. Çağrıştırma nedeni Erdoğan’ın mizacı ve üslubu. Daha Kasımpaşa’da okul öncesi sabi iken küfür etmeye alıştırıldığını Erdoğan kendisi anlatıyor:

Hava kararmadan önce eve girmek zorundaydık. Bizim evin karşısında Müşerref abla dediğimiz bir komşumuz vardı. Ben beş altı yaşlarındaydım. Çocuğum ya, küfür ediyorum ona. Ben küfrettikçe hoşuna gidiyor, o da benim popoma vuruyor. O vuruyor ben küfrediyorum. Babam gelince hemen şikâyet etmiş beni. Bundan haberim yok tabii. Babam içeri giriyor… Allah rahmet etsin. Alıyor beni tavana asıyor. Ancak ellerimden mi koltuk altlarımdan mı hatırlamıyorum. Orada 15 - 20 dakika kalmışım, dayım gelip kurtarıyor. O günden sonra da küfür faslı kapandı.” (Yeni Yüzyıl, 8 Ocak 1995, Leyla İpekçi röportajı. Aktaran Fehmi Çalmuk / Ruşen Çakır, Recep Tayyip Erdoğan / Bir Dönüşüm Öyküsü, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s: 18.)

Ettiği küfürler nedeniyle 15 – 20 dakika tavana asılan ve dayısı tarafından kurtarılan bir çocuk. Tavana asılırken sözel şiddete de maruz kaldığı tahmin edilebilir. Aynı kitapta anlatıldığına göre, Recep Tayyip babasını üzdüğünde inanılmaz bir şey yapardı; hemen babasının ayakkabılarını öperdi. Bunun üzerine baba Reis Kaptan sakinleşir, gözlerinden yaşlar süzülür, bütün çocuklar babalarıyla birlikte ağlardı…

Dahası var. Her kentli çocuk gibi Küçük Tayyip de futbolu çok seviyor ama babası topla oynamasına izin vermiyor. Tayyip, futbol tutkusunu, babasından habersiz gittiği maçları ve kramponlarını evin kömürlüğünde sakladığını, babasından futbol oynama iznini dayısı aracılığıyla alabildiğini anlatıyor:

Çok seviyordum futbolu. Benim için tutkuydu. Geceleri adeta uykuma giriyordu. Fakat babam ilk dönemlerde futbol oynamama müsaade etmedi. Uzun süre babamdan gizli oynadım. Top ayakkabılarımı eve hiç getirmezdim. Evimizin dışında kömürlük vardı. Babam görmesin diye kramponları kömürlükte saklardım. Ayakkabılarıma gayet güzel bakardım; gözüm gibi korurdum onları. Ben maçları oynar, o gün oynadığımı babama hiç çaktırmazdım. Sakatlanıp ağrıdan kıvranırdım ama babam eve gelince dişimi sıkar, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırdım. Ne kadar kötü olursam olayım, babam anlamasın diye hiçbir şey hissettirmezdim.” (Meydan, 1 Ekim 1994. Aktaran Çalmuk / Çakır, age, s: 25.)

***

Psikiyatrist Cemal Dindar, küçük Recep Tayyip’in çocukluk anılarını, “Biat ve Öfke / Recep Tayyip Erdoğan’ın Psikobiyografisi” adlı kitabında değerlendirmiş. Cemal Dindar’a göre, Recep Tayyip’i olasılıkla cinsel içerikli küfürleri nedeniyle tavana asıldığında kurtaranın ya da futbol oynamakla ilgili talebi dolayısıyla yeni bir ‘tavana asılma’ vukuatına karşı kollayanın dayısı olması rastlantı değildir. Zaten öğrenciliğinde de pek başarılı değildir. Sadece üç dersten; yazı, beden eğitimi, hal ve gidiş derslerinden pekiyi alırdı.

Cemal Dindar, Erdoğan’ın “O günden sonra küfür faslı kapandı” sözlerinin inandırıcı olmadığını da savunuyor ve iktidara geldikten sonraki üslubunu şöyle değerlendiriyor: “Tansu Çiller’de, Mesut Yılmaz’da iktidar olma durumuyla değişen, incelen söylem Erdoğan’da değişime direnmiş, iktidarla birlikte çözülmüş, aslına rücu etmiş, argolaşmıştır.” (Cemal Dindar, Biat ve Öfke / Recep Tayyip Erdoğan’ın Psikobiyografisi, Cadde Yayınları, İstanbul 2011, İkinci Baskı, s: 126.)

Argolaşan söylemde ne gibi sözcükler telaffuz ediliyor? Aktarmak bana düşmez. Meraklısı, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üç beş konuşmasına kulak verebilir veya “Kızınca patlıyor” başlıklı gazete haberine bakabilir. (Bülent Sarıoğlu, Milliyet, 27 Ekim 2005. https://www.milliyet.com.tr/siyaset/kizinca-patliyor-132609)


Ezcümle, Trabzon’daki skandal iletişim kazası değildir. AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın o çocukta kendi çocukluğunu görmüş olması kuvvetle muhtemeldir. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Daha vahimi, Trabzonlu bir çocuğun katlettiği Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, eşini toprağa verirken, “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan hiçbir şey yapılamaz” diye gözyaşı dökmüştü. Trabzon’daki skandal, bir çocuğun nasıl olup da katile evrilebildiği sorusunun yanıtı olarak da okunmalıdır.

Not: Bu yazıya ilgi gösteren okuyucu, Elitist Faşizmden Lümpen Faşizme başlıklı yazıya da bakabilir:

https://rahmi-yildirim.blogspot.com/2019/04/elitist-fasizmden-lumpen-fasizme.html?m=1