16 Eylül 2018 Pazar

MAGANDA POLİTİK


Bir dünya şampiyonluğu haberiydi. Haber, gazete sayfalarında “Türkiye maganda liginde şampiyon”, “Türkiye 'dünya maganda ligi'nde zirvede” başlıklarıyla yankılanmıştı (4 Ocak 2006 tarihli gazeteler).
Habere göre, ABD’de kurulu Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı bir araştırma yapmış. Kutlama ve benzeri nedenlerle ateş açılması sonucu serseri kurşuna en çok kurban veren ülke Türkiye çıkmış. Serseri kurşunlara verdiğimiz kurban sayısı yılda ortalama 700.
Amerikan ajansının araştırması doğruysa, bu yarışta hakikaten açık arayla öndeyiz. Bizden sonra Orta Amerika ülkelerinden Porto Riko geliyor. Serseri kurşunla ölen Porto Rikoluların sayısı yılda sadece 300, o da ölünün ardından mezar başında ateş açma geleneği yüzündenmiş.
ABD’de serseri kurşunla ölenlerin sayısı da yılda 100’ü aşıyormuş.
Gazete sayfalarında habere uygun görülen “Dünya maganda liginde zirvedeyiz” başlığı, yerli yerine oturan bir ifade. Çünkü, Türk Dil Kurumu sözlüğünde, ‘serseri kurşun’un karşılığında aynen ‘maganda kurşunu’ yazılı.
 ***

Dinime küfreden
Maganda kurşunuyla kim vurduya gidenler liginde, kovboyların ülkesindeki bir ajansın bizi şampiyon ilan etmesi yeterince tirajikomik.
Hani, western filmlerinde  kovboy hasmını haklamak niyetiyle bara girer. Etrafta tedirginlik ve sessizlik. Yardakçısı kovboya sorar:
- Kimi vuracaksın George?
George silahını çekip bardakileri haklar, geriye bir kişi kalınca hınk deyicisini yanıtlar:
- İşte bu sona kalanı.
Kovboy zihniyeti Teksas barlarında kalmadı. ABD dünyayı kovboy barlarına çevirdi.
Dün Vietnam, bugün Irak ve Afganistan başta olmak üzere, dünyanın şurasında burasında on binlerce insan Amerikan silahlarıyla bile bile öldürülüyor; Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı kalkmış, serseri kurşundan ölenlerle ilgileniyor. İlgilenmesine ilgilensin de, ABD’nin bilerek öldürdüklerine ses çıkartmıyorsa, serseri kurşundan ölenlere ilgisi, katilin kurbanına şefkatinden (!)  ibaret kalır.
İşlerin hâlâ kovboy zihniyetiyle yürüdüğü Amerika’da serseri kurşunla ölenlerin sayısının yılda sadece 100 olması da hayli şaşırtıcı.
 ***

Mikro magandalık
Öyle ya da böyle, burası da Küçük Amerika ve kendimizi biliyoruz. Aynadaki suretimizin gösterdiği, koyu bir magandalık. Benzer kabalık ve ilkelliğin şu veya bu derecede başka yerlerde de yaşanıyor olması bizim için hafifletici neden değil. Hakikat kabak gibi ortada. Büyük Amerika’dan bir kuruluşun listesinde “Dünya maganda liginde zirvedeyiz”. Hiçbir ekstra çaba sarf etmeden gelen bu şampiyonlukla övünmeli mi dövünmeli mi, artık siz karar verin!
Laf aramızda, benzer bir şampiyonluğumuz daha var. O da uluslararası tescilli, hem de BM onaylı. BM Genel Kurulu’nda ‘Kadın 2000’ başlıklı özel oturumda kadına dayaktan yana Afrika ülkelerini de geride bırakıp dünya rekoru kırdığımız ortaya çıkınca, gazete, “Kadın dövmede dünya şampiyonuyuz” diye başlık atmıştı. (Hürriyet, 7 Haziran 2000.)
Kim ne düşünürse düşünsün, ben derim ki, bu şampiyonluklar durduk yerde gelmiyor. Sonuna kadar hak edilmiş şampiyonluklar. Çünkü, zaten doğru düzgün bir feodalizm yaşamadığımız gibi hızlandırılmış alaturka-arabesk lumpen kapitalizmle birlikte kültürel doku çürüdü, kitabına uygun bir burjuva-proleter ayrışması olmadı, değer yargıları alt üst oldu, iyiden iyiye magandalaştık.
Magandalaşma lumpen kapitalizmle başlasa da maganda sözcüğü otuz yıldır var, sözlüklere yeni yeni girdi; kabalık, yontulmamışlık, görgüsüzlük, terbiyesizlik, uyumsuzluk anlamına geliyor.
Magandalık, çok kanallı televizyon devrinde ‘delikanlılığın’ kitabının hep yeniden yazıldığı popüler kültür programlarıyla hücrelerimize sindi. Şu anda milletvekili başına 6 ruhsatlı silah düşüyor ki, asil nasılsa vekil de aynen öyle.
Fakat magandalık düğünde ya da maçtan sonra silahını çekip saydırmaktan, aile bireylerine şiddet uygulamaktan ibaret değil. Artık nereye baksan, magandalıktan geçilmiyor.
Trafikte kadın sürücüyü sıkıştırmak, öne geçmek için değme kayakçılarla yarışırcasına slalom yapmak, tank gibi jiple korku salmak, hoparlörün sesini sonuna kadar açarak herkese ‘damar’dan müzik dinletmek, arabada içilen bira şişesini ve çöpü camdan fırlatmak.
Sokakta yerlere tükürmek; cep telefonuyla otobüste, dolmuşta, metroda bağıra çağıra gevezelik etmek; etrafta kim var kim yok, aldırmadan küfürlü konuşmak; parmaklarda tokmak gibi yüzükler, ayakta beyaz çoraplar; nerede olursa olsun, gömlek düğmelerini açık bırakarak kıllı göğsünü ve altın kolyesini teşhir etmek.
Ortak kullanım alanlarını ve piknik yerlerini çöplüğe çevirmek.
Sofrada ortak meze ve salatayı pay kaşığıyla değil kendi kaşığıyla almak, çorbayı ve çayı höpürdeterek içmek, ağzını su aygırı gibi açmak ve şapırdatmak, kuru fasülye pilav ve turşuyla viski içmek, dişlerini tırnaklarıyla karıştırmak.
Kadına ölesiye tutulmak, yüz bulamayınca öldürüp başkasına yar etmemek…
Magandalık hücrelerimize sinmiş olsa da bunlar yine de bireysel düzeyde mikro magandalık örnekleri. Yani, yaşamın zevklerinden ve renklerinden yoksun kalmış bireyin başkalarına çokça zararı dokunmayacak yaşam tarzı.
 ***

Makro magandalık

Asıl tehlikeli magandalık, makro düzeyde olanı. Yani, devlet yönetiminde ve politikada, bilimde ve sanatta, ekonomide ve medyada, özellikle de sporda magandalık.
Aydın Boysan’a göre politika magandası Atatürkçü söylevler döktürse de gizlice yabancı yobazdan yardım alır. Laikliği korumak için ettiği yemine bağlı kalmaz. Halk dalkavuğudur, nabza göre şerbet verir. Ağzından Allah adını düşürmediği halde Allahsızdır, çünkü ahlaksızdır. Kendisi ve yakınları kitabına uydurarak nüfuz ticareti yaparsa bu zekâ eseridir, başkaları yaparsa haydutluktur. Başka görüş sahiplerini “kökü dışarda” diye damgalar, kendi kökünün dışarda olmasını doğal bulur. Kısacası, politika magandası olduğu gibi görünmez, göründüğü gibi olmaz, ona yol gösteren en parlak ışık çıkarcılıktır. (Leke Bırakan Gölgeler, Bilgi Yayınevi, 1995.)
Aydın Boysan bunları 1980’li 90’lı yılların politikacıları için yazmış. Bugünün politikacıları için yazmış olsa ne fark eder ki?!
Demokrasiyi kendine yontmak, özgürlük adına yalnızca türbanın ve imam hatiplinin üniversitelere ve kamu kuruluşlarına girebilmesini savunmak.
Üniversiteye başı kapalı girmeyi özgürlük, camiye başı açık girmeyi bozgunculuk saymak.
Şiire benzemedik bir dörtlük yüzünden yattığı üç aylık hapsin demagojisiyle kafa ütülemek, iktidara gelince 301’inci maddeyi düşünenlerin kafasına geçirmek.
Şeriatçı Afgan lideri Hikmetyar’ın dizinin dibinde oturmak,  Anıtkabir’deki saygı duruşunu “sap gibi ayakta duruyorlar” diye aşağılamak.
İktidarda olsun muhalefette olsun Müslümanlığı kimseye bırakmamak, sonra da emperyalist kefereyle birlikte komşu müslüman ülkenin üzerine çullanmak.
Ben zenci Türklerdenim” diye fakir fukara ve mazlum edebiyatı yapmak, iktidara gelince  zenci Türkler’in başında sermayenin ve IMF’nin vekilharcı kesilmek.
Seçimden önce, politikadaki yozlaşmaya ve yolsuzluklara tepkili halka dürüstlük propagandası yapmak, yolsuzlukla mücadele için dokunulmazlıkları kaldıracağına söz vermek, iktidara gelince sözünden caymak.
Maaşıyla geçinemediği için ticarete devam etmek zorunda kaldığı numarasına yatmak, çocukları eşin dostun parasıyla Amerikalarda okutmak, sonra da mal varlığını açıklamaya yüreği yetmemek, “yasalar izin vermiyor” diye kıvırtmak; şeffaflık isteyenlere, iktidarda olmanın cüretiyle “densizler edepsizler” diye küfretmek.
Hangi birini saymalı ki?
İktidardaki böyle muhalefetteki böyle.
Asil nasılsa vekil de aynen öyle.
Burası Türkiye!
3 Şubat 2006

Not: Dikkat edileceği üzere eski tarihli bir yazıdır.
Daha önce şu adreste yayımlanmıştı:
http://www.suvaridergi.org/index.php?option=com_content&task=view&id=341&Itemid=94

12 Eylül 2018 Çarşamba

DARBEZEDE ASKERLERDEN TEK ADAM DARBESİNE HAYIR!


DARBEZEDE ASKERLERDEN TEK ADAM DARBESİNE HAYIR!

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri mağduru askerler, 12 Eylül darbesinin TEK ADAM DARBESİ olarak sürdüğünü açıkladılar.


ADAM-DER: “Bütün darbecilerin en bariz eylemi, TBMM’yi işlevsizleştirmek, yargıyı tahakküm altına almaktır. Bugün TBMM’nin 12 Eylül faşizmi dönemindeki Danışma Meclisi kadar bile hükmü kalmamıştır.”


İSTANBUL (ADAM Ajans)- 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından sol görüşlü oldukları gerekçesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılan askerlerin örgütü Askeri  Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER, 12 Eylül darbesinin TEK ADAM DARBESİ olarak sürdüğünü savundu. Darbe dönemlerinde TBMM’nin işlevsizleştiğini, yargının ve medyanın tahakküm altına alındığını kaydeden ADAM-DER, “Bugün TBMM’nin 12 Eylül faşizmi dönemindeki Danışma Meclisi kadar bile hükmü kalmamıştır” diye görüş açıkladı.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında ordudan atılan askerleri temsil eden Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER üyeleri, 12 Eylül darbesinin 38’inci yıldönümünde, işkencelerin simgesi Zihni Paşa Köşkü’nün bulunduğu yerde dikili İşkence Kurbanlarına Saygı Anıtı’nda toplanarak basın açıklaması yaptılar. Geniş güvenlik önlemleri altında yapılan basın açıklamasına, 60 dolayında eski asker katıldı.

Darbezede askerler adına konuşan ADAM-DER Başkanı Emekli Üsteğmen Kudret Ünal, geçmişteki darbelerle hesaplaşılmadığı için Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimine maruz kaldığını söyledi. Tüm darbeler gibi 15 Temmuz darbe girişimini de lanetlediklerini vurgulayan Kudret Ünal, darbecilerin adil şekilde yargılanarak cezalandırılmasını beklediklerini belirtti. Kudret Ünal, AKP iktidarını da 15 Temmuz’u bahane ederek devleti parti devleti haline getirmeye ve tüm muhalif sesleri bastırmaya çalışmakla suçladı.

ADAM-DER adına okunan “ASKERİ DARBEYE DE TEK ADAM DARBESİNE DE HAYIR!” başlıklı bildiride de, 15 Temmuz darbe girişiminin siyasi iktidar tarafından “Allah’ın lütfu” sayıldığı, kendi darbesini gerçekleştirmenin fırsatına çevrildiği ve Türkiye’nin “sivil faşist” darbeye maruz bırakıldığı öne sürüldü. Bildiride, “Sivil faşist darbe ve tek adam diktatörlüğü, ancak 1946 seçimiyle kıyaslanabilecek şaibeli 2017 referandumu ve 24 Haziran 2018 seçimleriyle meşrulaştırılmıştır. Anımsatmalı ki, 12 Eylül cuntası da, 1982 referandumu ve 1983 seçimiyle kendi faşizmini meşrulaştırmıştı!!!” görüşüne yer verildi.
Bildiride, TBMM’nin 12 Eylül dönemindeki Danışma Meclisi kadar bile işvelinin kalmadığı kaydedildi. 12 Eylül döneminde TİSK Başkanı Halit Narin’in “Eskiden işçiler gülüyordu, biz ağlıyorduk; şimdi gülme sırası bizde” sözlerinin anımsatıldığı bildiride, bugün de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Grev tehdidi olan yere anında müdahale ediyoruz” diye övündüğü ifade edildi.

Bildirinin tam metni şöyle:

ASKERİ DARBEYE DE TEK ADAM DARBESİNE DE HAYIR!

Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER çatısı altında toplanmış,
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından sol görüşlü olduğumuz için Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılmış askerler olarak,
Türkiye Cumhuriyeti tarihindeki en köklü gericilik hareketi olan solkırımcı 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesini 38’inci yıldönümünde bir kez daha lanetliyoruz.
Darbenin 38’inci yılında ülkemiz 12 Eylül darbesini aşmak şöyle dursun, 12 Eylül darbesi kadar köklü bir darbe/karşı darbe bataklığındadır. 15/16 Temmuz 2016 gecesi yapılan askeri darbe girişimi bastırılmış olmakla birlikte ne yazık ki, bu girişim siyasi iktidar tarafından “Allah’ın lütfu” sayılmış, ülkemiz bu kez “sivil faşist” darbeye maruz bırakılmıştır. Siyasi iktidar 15 Temmuz girişimini ülkemizde demokrasiyi inşa etmenin değil, kendi darbesini gerçekleştirmenin fırsatına çevirmiştir. Sivil faşist darbe ve tek adam diktatörlüğü, ancak 1946 seçimiyle kıyaslanabilecek şaibeli 2017 referandumu ve 24 Haziran 2018 seçimleriyle meşrulaştırılmıştır. Anımsatmalı ki, 12 Eylül cuntası da, 1982 referandumu ve 1983 seçimiyle kendi faşizmini meşrulaştırmıştı!!!
***

Darbe dönemleri hukuksuzluğun, devlet terörünün, işkencenin, emek sömürüsünün, baskı ve sansürün, yolsuzluğun, farklı kimlik inanç ve kültürleri inkâr ve asimilasyonun, ayrımcılık ve nefretin zirveye çıktığı dönemlerdir. 
Bütün darbecilerin en bariz eylemi, TBMM’yi işlevsizleştirmek, yargıyı tahakküm altına almaktır. Bugün TBMM’nin12 Eylül faşizmi dönemindeki Danışma Meclisi kadar bile hükmü yoktur. İstiklal Harbi’nde bile TBMM’nin baskı altına alınmadığını anımsatıyoruz!!!
Bütün darbecilerin en bariz eylemlerinden biri de, emekçi örgütlerini baskı altına almak, hak arama yollarını kısıtlamaktır. 12 Eylül döneminde patron sendikası başkanı “Eskiden işçiler gülüyordu, biz ağlıyorduk; şimdi gülme sırası bizde” demişti. Bugün “sivil” darbe döneminde Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan AKP Genel Başkanı, Grev tehdidi olan yere anında müdahale ediyoruz” diye övünmektedir.
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından sol görüşlü olduğumuz için Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılmış, işkence edilerek sorgulanıp yargılanmış, işsizliğe ve açlığa mahkum edilmiş askerler olarak, patronları güldürmek için yapılmış darbeleri lanetlediğimiz gibi patronları rahat ettirmek için gerçekleştirilmiş “sivil” darbeyi de tel’in ediyoruz!
***

Bugün ülkemiz ancak darbe dönemlerinde görülebilecek zorbalık, keyfilik ve hukuksuzluk atmosferinde nefes alıp vermeye çalışmaktadır.
12 Eylül darbesi döneminde olduğu gibi temel hak ve özgürlüklerin kullanımı askıdadır. İnsanlar gelişigüzel tutuklanmakta, işkenceye tabi tutulmaktadır. Devlet terörü, kayıp çocuklarını arayan Cumartesi Anneleri’ne bile şiddet uygulayacak kadar pervasızlaşmıştır.
Medya kuruluşları ve sivil örgütler neredeyse tümüyle iktidarın denetimi altındadır; aykırı haber ve görüş yayan gazeteciler, muhalif duruş gösteren yurttaşlar keyfi olarak tutuklanmaktadır.
12 Eylül dönemindekini kat kat aşan nicelik ve nitelikte, yüz binlerce insan, değil mahkeme kararı, idari soruşturma bile olmadan işten, okuldan atılmaktadır. İşten ve okuldan atmalara karşı 12 Eylül döneminde yargı yolu kapalıydı, bugün “sivil” darbe döneminde İnceleme Komisyonu’nun göstermelik olarak kurulduğu aradan geçen sürede yeterince ifşa olmuştur.
Kürtler, Aleviler, farklı dil ve inançtan insanlar 12 Eylül faşizmi döneminde inkâr imha ve asimilasyon zulmü altındaydılar. 12 Eylül faşizminin politikası özünde değişiklik olmadan bugün sivil darbe döneminde sürmekte; Alevi inanç mekânları hoyratça baskınlara maruz kalmakta, Kürt halkının temsilcisi milletvekilleri 12 Eylül anayasasına bile aykırı şekilde hapsedilmektedir.
Özetle Türkiye bugün ancak 12 Eylül faşizmiyle kıyaslanabilecek bir zulüm altındadır. 12 Eylül faşizminden çok daha vahim olmak üzere halk yüzde 50’şer olmak üzere birbirine karşı düşmanlaştırılmıştır, siyasi iktidar sadece kendisine yandaş saydığı kesimi vatandaş saymaktadır.
Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER çatısı altında toplanmış, darbelerin her türlü zulmünü gadrini yaşamış askerler olarak, 22 Mart 2011 tarihli 6191 sayılı yasayla yapılan haksızlığın telafisini talep etmekten geri durmayacağımızı,
Kültürler ve halklar coğrafyası ülkemizin gerçekten demokratikleşmesi ve barışa kavuşması için darbelere, diktatörlüğe, hukuksuzluğa, devlet terörüne, baskıya ve sansüre, emek sömürüsüne, ayrımcılığa karşı mücadeleyi her meşru zeminde sürdüreceğimizi kamuoyuna duyuruyoruz.
Saygılarımızla.

Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği
ADAM-DER YÖNETİM KURULU

1 Ağustos 2018 Çarşamba

BELGRAD’TA TİTO VE ELEKTRİĞİN TANRISI TESLA İLE BULUŞTUK!


SEYAHATNAME-İ RAHMİ ÇELEBİ

Balkanlar’ı dolaşmaya çıkıp da Belgrad’ı görmeden, Tito’nun Anıtkabri’ni ziyaret etmeden dönmek olmaz. Biz de gezimizin son durağında Sırbistan’ın başkenti Belgrad’tayız.
Saraybosna yakınlarındaki Umut ve Yaşam Tüneli’ni geride bıraktıktan sonra dağlık bölgede yolculuk ikindi vaktine kadar sürdü. Yolculuk yorucu ama yemyeşil coğrafyanın göz banyosu da o denli keyif verici. Bosna-Hersek’in Karakaj kapısından çıkış, Sırbistan’ın Zvornik kapısından giriş işlemleri ardından kendimizi dümdüz, göz alabildiğine uzanan ovada bulduk. Bosna-Hersek’te yol boyunca hemen her köy ve kasada camiye rastlamaya alışmıştık, Sırbistan’da Belgrad yolunda camili köye rastladığımızı hatırlamıyorum. Haziran’ın ilk haftasındayız, ekili tarlalar sararmaya yüz tutmuştu. Bir ara, yolda konvoy oluştu, durduk. Sırp hükümetini protesto eden çiftçiler yolu kesmişler. Yolun ne zaman açılacağı belirsiz. Rehberlerimiz ana yoldan çıkıp köylerden geçerek Belgrad’a ulaşma seçeneklerini tartışıyorlar. Bu durumda yolculuk bir saat uzarmış. Şöyle böyle on beş dakika bekledik. Tam köy yollarına düşecekken, eylemin sona erdiği, yolun açıldığı haberi geldi, Belgrad’a devam ettik. Şehre vardığımızda güneş batmak üzereydi.
Belgrad (Sırpça adıyla Boegrad) yemyeşil, orman içinde bir şehir. Adı, yerel dilde Beyaz Şehir anlamındaymış. Evliya Çelebi ise Belgrad isminin “bakımlı, donanımlı, taht merkezi olacak yer” anlamına geldiğini söyler.
Belgrad Balkanlar’ın en büyük kenti, Avrupa’ya açılan kapısı; Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu noktada kurulmuş. Tuna ve Sava nehir taşımacılığına elverişli oldukları için Belgrad stratejik değer taşıyor; bu stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca bölgeye egemen olmak isteyen güçlerin hedefi olmuş. Rehberimizin anlattığına göre, antik çağdaki Traklar ve Keltler’den sonra başlayan Roma egemenliğinden bugüne bilinen tarihi boyunca tam 44 kez el değiştirmiş; her defasında ağır tahribata uğramış, yeniden kurulmuş.
Şehri hırpalayan, kana ve ateşe boğan bu el değiştirmeler bir yandan da farklı kültürlerin kaynaşmasını sağlamış; o boğazlaşmalardan bugüne modern bir kent kalmış. Kanlı geçmişin izlerini kentin mimarisinden mutfağına ve diline kadar pek çok alanda görmek mümkün. Rehberimiz, Sırpça’da Türkçe kökenli 3 bin dolayında sözcük bulunduğunu söylüyor. Türk Dil Kurumu’na göre ise, Sırpça’daki Türkçe kökenli kelime sayısı 8 bin dolayında. TDK’nin sayısı bana abartılı geliyor.
Belgrad uzun süre Roma, Bizans egemenliğinde kalmış, Slav istilalarına maruz kalmış. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Belgrad’ı kuşatmış ama alamamış. Belgrad’ı Osmanlı topraklarına katmak, 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a nasip olmuş. Süleyman, 250 bin kişilik ordusuyla Belgrad’ı yerle bir ettikten sonra Hristiyan halkı İstanbul’da bir köye sürgün etmiş. Köyün bulunduğu alan ormanlık imiş. Giderek oranın adı Belgrad Ormanı olmuş.
Osmanlı egemenliği döneminde de Belgrad’ta işgaller ayaklanmalar eksik olmamış; duraklama ve gerileme devirlerinde, Osmanlı ile Avusturya-Macaristan arasında birkaç kez el değiştirmiş. Osmanlı’nın ağır yenilgiye uğradığı 93 Harbi ardından 1878 Berlin Konferansı’nda Sırbistan bağımsızlığına kavuşmuş, Belgrad başkent olmuş. Birinci Dünya Savaşı’nda Belgrad bir kez daha Avusturya-Macaristan’ın eline geçmiş; savaştan sonra Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın başkenti olmuş. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgali, 1944’te Mareşal Tito komutasındaki Kızıl Ordu’nun kenti Nazilerden alması ve Yugoslavya Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin kurulması; yakın tarihte Yugoslavya İç Savaşı, Sırbistan/Karadağ Cumhuriyeti’nin başkenti; 2006 yılında ise Karadağ’ın ayrılması ile tek başına kalan Sırbistan Cumhuriyeti’nin başkenti...
Belgrad’ın nüfusu 2 milyon dolayında, yani Sırbistan nüfusunun dörtte biri. Kent nüfusunun büyük çoğunluğu Sırp Ortodoks. Çoğunluğun ardından Müslüman, Katolik ve Protestan azınlıklar geliyor. Kentte 20 bine yakın Çinli ve 2 bin kadar Yahudi de varmış.
***

İFTAR TURİSTLERİ
Müslüman azınlık dedim de. Ramazan ayındayız, kaldığımız otelde kahvaltıdayız. Yan masalarda Türkçe sesler kulağımıza geliyor. Bayrampaşa Belediyesi’nin Bereket Konvoyu imiş; Belgrad Müslümanlarıyla iftara gelmişler, akşama iftar çadırı kuracaklarmış. Daha önce de Kosova’da, Bosna-Hersek’te, Makedonya’da iftar çadırı kurmuşlar. Selam verdik, üç beş satır sohbet ettik. Sabah kahvaltı, akşam iftar! Garibimize gittiyse de sormadık. Orucun bu türü de mi varmış diye düşündük! Ya da kendilerini seferi sayıyorlar.
***

TİTO’NUN ANITKABRİ’NDE SAYGI DURUŞU
Belgrad’a yol düşer de Yugoslavya Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Josip Broz Tito’nun anıtkabri ziyaret edilmez mi?
Anıtkabir, şehre hakim bir bölgede devasa bir parkın içinde. Parkın yemyeşil bahçesinde onlarca heykel dikili. Arada Tito’nun mareşal üniformalı heykeli de göze çarpıyor. Tito’nun heykeli önünde saygı duruşunda bulunduk, anısına “Yaşasın devrim ve sosyalizm” diye slogan attık.
Tito’nun mozolesi, Çiçekler Evi denilen tek katlı gösterişsiz bir binanın içinde. Mozolenin bulunduğu büyük salonun duvarları, Tito’nun yaşamından kesitleri anlatan panolarla, Tito’yu dünya liderleriyle birlikte gösteren fotoğraflarla kaplı. Salonda Tito’ya ait kişisel eşyalar, Yugoslavya’dan ve dünyanın dört bir yanından gönderilmiş hediyeler sergileniyor. Mozolede saygı duruşunda bulunduk. Kafile adına ADAM-DER Kurucu Başkanı özel deftere şunları yazdı:

Sosyalizmin yiğit önderi,
Faşizme karşı büyük savaşın muzaffer Mareşal’i,
Bağımsız Yugoslavya Sosyalist Federe Cumhuriyeti’nin Kurucu Başkanı,
Sevgili Josip Broz Tito,
Türkiye’den devrimci sosyalist askerler olarak saygılarımızı sunuyoruz.
Türkiye’nin ve dünyanın sizin gibi devrimci sosyalist liderlere bugün daha çok ihtiyacı var.
Saygılarımla.
9 Haziran 2018
Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği
ADAM-DER adına
Üsteğmen Rahmi YILDIRIM
ADAM-DER Kurucu Başkanı

Çiçekler Evi’nden sonra az ilerdeki az ilerideki Yugoslavya Tarih Müzesi’ni gezdik. Müzede Yugoslav Federasyonu ülkelerine özgü etnografik ürünler, giysiler, ayakkabı, çarık, çorap, silah, mühimmat, müzik aletleri, tarımsal araç gereçler, gazete sayfaları, yabancı ülkelerden gönderilmiş eşyalar gibi irili ufaklı binlerce obje sergileniyor. Marks ve Lenin’in büstlerinin de bulunduğu müzenin çıkışında Tito’nun büstü uğurluyor ziyaretçileri.
Tito, Yugoslavya ve Sırbistan tarihinin en önemli lideri. Babası Hırvat, annesi Sloven. Asıl adı Josip Broz, Tito lakabı. Çevresindeki kişilere görev ve talimat verirken önceden hazırladığı işbölümü listesini önüne koyar, uzun uzun konuşmak yerine "Tİ-TO, Tİ-TO" (Sen bunu, Sen Bunu... yap!) dermiş. Arkadaşları da bu yüzden kendisine TİTO lakabını takmışlar.
Tito Yugoslavya’da farklı etnik ve dini grupları barış içinde bir arada tutmasıyla, merkezi planlama yerine özyönetim adını verdiği sosyalizm modeliyle, Yugoslavya ekonomisini dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına sokmasıyla, Bağlantısızlar Hareketi’nin öncüsü olarak bağımsızlığa önem vermesiyle dünyanın en saygın liderleri arasındaydı. Dünya çapındaki saygınlığı cenaze törenine yansıdı; 1980 yılında öldüğünde, tarihteki en geniş uluslararası katılımlı törenle toprağa verildi. Ölümünden sadece 10 yıl sonra Yugoslavya yangın yerine döndü. Almanya’nın birleştiği yıl Yugoslavya ayrışıp dağılmaya başladı. Sosyalizm döneminde bilinçaltına itilmiş etnik ve dini düşmanlıklar su yüzüne çıktı, kapitalist emperyalizmin kışkırttığı iç savaşta halklar birbirlerini boğazladılar, sosyalist Yugoslavya tarih sahnesinden silindi.
Kendisini Yugoslavların abisi, egemen etnik unsuru sayan milliyetçi Sırplar, halkların eşitliğini kardeşliğini savunduğu için Tito’yu pek sevmiyorlar gibi bir izlenim edindim. Yine de Arnavutlar’ın Enver Hoca’ya yaptıkları gibi anıtkabrini boşaltmamışlar, saygılarını sürdürüyorlar.
***

ELEKTRİĞİN TANRISI İLE BULUŞTUK
Tito’nun anıtkabri dışında Nikola Tesla Müzesi’ni de ziyaret ettik. Bu müzede Elektriğin Tanrısı, Yıldırımların Şimşeklerin Efendisi olarak bilinen, alternatif akım, radyo, radar, floresan lamba, uzaktan kumanda, neon ışıkları, elektriği kablosuz iletme, hız-ölçer, lazer teknolojisi, mikro dalga fırın, X-Ray gibi, bugün hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alan pek çok teknolojinin fikir babası ve mucidi Nikola Tesla’nın kişisel eşyaları ve buluşları sergileniyor.
Sırp asıllı Tesla, 1856’da doğmuş, Belgrad’da hiç yaşamamış, ülkesindeki olanakların kısıtlı olması yüzünden Amerika’ya göç etmiş. Öldükten sonra Sırplar sahip çıkmışlar, adına müze açmışlar. Öyle büyük bir müze değil; 20 dakikalık belgeselin ardından bir deney yapılıyor, Tesla bobini çalıştırılıyor, izleyicilerin ellerine tutuşturulan floresan lambalar, kablosuz iletim tekniğiyle yakılıyor.
Buluşlarının birçoğunu yanında çalıştığı Edison kendisine mal etmiş, motor ateşleme sistemini otomobiv imparatoru Ford çalmış, kablosuz elektrik iletimini de J.P.Morgan önlemiş. Bu arada, Edison ile birlikte verilen Nobel ödülünü kabul etmemiş. Tesla 1943 yılında 300 kadar icadını kendi adına kaydettirdikten sonra New York’ta  bir otel odasında beş parasız vefat etmiş. Notlarına gizli servisin el koyduğu, notlar üzerinde yapılan çalışmalarla yeni teknolojilerin geliştirildiği söyleniyor.
Bilim tarihinin en sıra dışı muciti Tesla, günümüzde kendisine atfedilen özdeyişlerle de biliniyor. Ben sadece birini aktarayım.
“Nefretiniz elektriğe dönüştürülebilseydi, bütün dünyayı aydınlatırdı.”
***

Belgrad’ı keşif gezimiz Saint Sava Katedrali ziyaretiyle başladı. Sırbistan’ın en büyük Ortodoks katedraliymiş. 1594 yılında şehirde çıkan isyan Osmanlı ordusunca bastırılmış, Serdar-ı Ekrem Sadrazam Koca Sinan Paşa, şehrin koruyucu azizi Sava’dan kalan kutsal emanetleri ateşe atmış. Sırplar, Aziz Sava’nın anısına 1935’te bu katedralin yapımına başlamışlar; halen de yapıyorlar, ne zaman biteceği belli değil. Dolayısıyla katedralin içerisinde görülmeye değer çok şey yok.
Katedral ziyaretinden sonraki durağımız Kalemegdan. Hem eski bir kale, hem de şehrin en büyük parkı; içinde müze, galeri, spor alanları ve botanik bahçesi de bulunuyor. Adı, Türkçe kale ve meydan sözcüklerinden geliyor.
Kalemegdan’a şehrin merkezi caddesi Knez Mihailova’dan geçilerek gidilebiliyor. Caddenin sonunda Kalemegdan başlıyor. Askeri Açıkhava Müzesi ve Dinozor Parkı geçildikten sonra Stambol Kapija’dan yani İstanbul Kapısı’ndan kaleye giriliyor.
Sahat Kula’yı yani Saat kulesini geçince, Osmanlı tarihinde Mora Fatihi olarak bilinen Damat Ali Paşa’nın türbesi görülüyor. Mora aslında Fatih tarafından fethedilmiş ama 1699’da Karlofça Anlaşmasıyla Venediklilere geçmiş. Damat Ali Paşa, 1715 yılında Mora’yı geri almış ve Avusturya’ya doğru ilerleyişini sürdürmüş ama 1716 yılında Petrovaradin savaşında “şehit” düşmüş; naaşı Belgrad’a getirilerek buraya defnedilmiş. Türbenin kapısının üstünde “TÜRBE” kelimesi ve eski Türkçe ile şu cümle okunuyor: “1716 sene-i miladiyesinde Petervaradin Muharebesinde şehiden vefat eden Mora fatihi Damad Ali Paşa’nın ve türbesinde medfun Tepedelenli Selim ve Hasan Paşaların ruhuna fatiha”
Türbeye yakın bir noktada Paşa Konağı görmeye değer başka bir Osmanlı eseri. Belgrad’ı yöneten Osmanlı paşaları bu konakta oturmuşlar, o yüzden Paşa Konağı denmiş.
Surlara doğru ilerleyince yine Osmanlı döneminden kalma Sokollu Mehmet Paşa Çeşmesi’ne geliniyor. Buranın da ilerisinde Kalemegdan’ın simge kapılarından Zindan Kapısı var; 15’inci yüzyıldan kalmış ama Osmanlılar döneminde zindan olarak kullanıldığı için böyle adlandırılmış. Kalemegdan’ın biraz daha aşağısında da Osmanlılar döneminde baruthane olarak kullanılan, Belgrad’ın ayakta kalmış en eski kilisesi Ružica Kilisesi bulunuyor.
Kalenin Sava’ya bakan ön tarafında Zafer Anıtı (Sırpça adıyla Pobednik) bulunuyor. Sırbistan’ın Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nda kazandığı zaferlerin anısına 1928’de dikilmiş. Anıttaki kahraman, bir elinde kılıcıyla savaşı, diğer elinde güvercinle barışı simgeliyor. Aslında anıt ilk olarak şehrin en işlek meydanlarından Terazije Meydanı’na dikilmiş. Ama heykel çıplak olduğu için ahali heykeli orada istememiş. Kent yönetimi de gözlerden ırak olsun diye kale içine taşımış heykeli. Bu anıtın hemen alt tarafında da Kral Kapısı bulunuyor. Kral Kapısı’ndan ileride merdivenli bölümde ulusal kahramanların büstleri sıralanıyor.
Zafer Anıtı’nın bulunduğu noktada, Sava ve Tuna’ya doğru gerçekten muhteşem bir şehir manzarası göz alabildiğine uzanıyor. Belgrad kalesi, Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu noktada yükselen tepeye kurulmuş. Kaleden bakıldığında soldan akan nehir Sava, sağ taraftaki Tuna’ya karışıyor. Belgrad’ın en güzel manzarası burada diyebilirim. Tarihindeki onca istila ve yıkıma karşın, doğayı bu denli korumuş olmasıyla Belgrad halkı ve yönetimi alkışı hak ediyor.
Sırbistan’da deniz yok ama Belgrad deniz kenarında bir şehir gibi, adası bile var. Sava Nehri’nin üzerindeki Ada Ciganlija yemyeşil. Yürüyüş parkurları, bisiklet yolları, golf, basketbol, voleybol, koşu parkurları, futbol sahaları ile dolu. Nehre girilebiliyor, su sporları yapılabiliyor. Biz Kalemegdan’dan seyretmekle yetindik. Sava Nehri kıyısındaki lokantalarda ve bir teknede keyif çattık.
Kalemegdan sonrası soluğu Belgrad’ın en popüler caddesi Knez Mihaiolova’da aldık. Burası benzetmek gerekirse İstanbul’daki İstiklal Caddesi gibi bir yer, araç trafiğine kapalı. İki tarafında büyük çoğunluğu iş merkezi binalar yükseliyor. Binaların zemin katında ve cadde ortasında kafeler lokantalar. Bu gibi caddelerin klasiği sokak çalgıcıları...
Knez Mihailova, Kalemegdan’dan başlayıp şehrin diğer popüler meydanı Cumhuriyet Meydanı’na ulaşıyor. Cumhuriyet Meydanın’nda (Sırpça adıyla Trg Republik) Belgrad’ı Osmanlı’dan teslim alan Kral Mihailo’nun heykeli yükseliyor. Cumhuriyet Meydanı her yaştan ahalinin, gençlerin buluşma yeri; aynı zamanda protesto gösterileri ve festivallerin de meydanı.
Belgrad 1999’da NATO tarafından bombalanmış, ağır tahribata uğramış. Bombardımanda Genelkurmay binası da isabet almış. Bina, hasarlı haliyle duruyor; Sırbistan ve Belgrad yönetimi, ibreti alem niyetine binayı saldırıya uğramış haliyle bırakmış.
Cumhuriyet Meydanı yanıbaşında Terazije Meydanı bulunuyor. Parlamento Binası, Belediye Sarayı, Cumhurbaşkanı Köşkü, Moskva Hotel bu meydanı süsleyen yapılardan.
Cumhuriyet Meydanı’na komşu arnavut kaldırımlı Skadarlija, Belgrad’ın bohem bölgesi, yani eğlence yeri. Sağlı sollu meyhanelerle dolu sokak, Balkan müzikleri eşliğinde Balkan yemekleri tadılabilecek, gece gündüz hareketli, çok canlı bir yer. Ayıptır söylemesi, biz de kafilecek Sırp gecesi keyfi yaşadık. Ertesi gün yurda döndük.
Balkan gezimizi noktalarken, bu coğrafyanın bir daha savaşlara sahne olmamasını diledik.