Yargıtay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yargıtay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Aralık 2023 Perşembe

CAN’LARI BAĞLIYORLAR İTLERİ SALIYORLAR!

Bilinen hikâyedir. Nasreddin Hoca bir köye gitmiş. Tam köye girerken köpekler karşılamış. Havlamaları pek dostça değil. Hoca korku içinde yerden taş alıp köpeklere atmak istemiş. Eğilmiş yere ama hangi taşa elini uzatsa yerinden kımıldatamamış. “Allah Allah” demiş Hoca, “Bu ne biçim memleket? Taşları bağlamışlar, itleri salmışlar!” 

Gezi davası tutsağı Hatay Milletvekili Şerafettin Can Atalay’ınki de o hesap. Can’ın serbest kalması gerekiyor ama serbest bırakmakla görevli kişi ve kurumlar Can’ları bağlamışlar...

Anımsanacağı üzere, Fetullahçı polisin fezlekesi ve Fetullahçı savcının iddianamesiyle açılan Gezi Davası 2015 yılında beraat kararıyla sonuçlandı, kesinleşti. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra dosya raftan indirildi; yeni bir delil olmadan aynı fezleke ve iddianameyle dava yeniden açıldı. İkinci Gezi Davası’na bakan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Şubat 2020’de beraat kararı verdi. Ancak beraat kararı veren mahkemenin heyeti değiştirildi. Beraat kararı istinaftan döndü, dosya bu kez İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildi. Bu mahkemenin heyetinde daha önce AKP’den milletvekili aday adayı olan bir hâkim de yer aldı. Bu heyet, 26 Nisan 2022’de Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, aralarında Can Atalay’ın da olduğu diğer sanıklara 18’er yıl hapis cezası verdi ve tutuklanmalarını kararlaştırdı. O günden beri Can’lar bağlı!

Ceza hukukunun temel ilkeleri yok sayılarak verilen mahkûmiyet kararı temyiz aşamasında iken araya Mayıs 2023 seçimleri girdi; Can Atalay, Hatay halkının iradesiyle milletvekili seçildi. Yürürlükteki anayasaya ve kanunlara ve bu konuda daha önce benzer davalarda verilmiş Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları uyarınca Can Atalay’ın tahliye edilmesi gerekiyordu. Ancak Can Atalay tahliye edilmedi; üstelik, Yargıtay, Gezi Davası’ndaki hukuk dışı mahkûmiyeti, 28 Eylül 2023’te onadı ve milletvekilliğinin düşürülmesi için TBMM’ye tebliğ etti. 

Buna karşın AYM, 25 Ekim 2023’te, beklenmedik ölçüde hukuka dayalı bir kararla, hak ihlaline hükmetti; Can Atalay’ın tahliye edilmesini ve TBMM’de görevine başlamasını istedi.

*** 

Anayasa’nın konuya ilişkin hükümleri yorum gerektirmeyecek ölçüde açık. Örneğin, 153’üncü maddeye göre “Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”

Madde 158’e göre de, “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.

Hukuki çerçeve bu denli açıkken, yerel mahkeme ve Yargıtay, AYM kararına uymadı; dahası Yargıtay AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Bununla kalmadı Yargıtay, TBMM’ye de Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi talimatını verdi. Yürütmenin ve devletin başı da Yargıtay’ın bu kararına sahip çıktı.

Bu gelişmelerin ardından AYM, Can Atalay için yapılan ikinci başvuruyu daha güçlü gerekçelerle kabul ederek, tahliyesine karar verdi. Ancak, yerel mahkeme AYM kararını Yargıtay’a havale etti; ilkinde olduğu gibi Yargıtay’ın da AYM kararına uyması beklenmiyor.

Uzun sözün kısası, Anayasa yürürlükte değil. Türkiye epeydir Anayasa ile değil, Reis’in kafasına estiğine ve keyfine göre yönetiliyor; yargı ve TBMM faaliyeti Reis’in çizdiği çerçevede kalıyor. Bu devlet biçimi siyaset biliminde polis devleti, sosyolojide otokrasi olarak adlandırılıyor. Devlet egemenliğinin gerçekleşme tarzı olarak da faşizm.

Polis devleti, iktidarın kendisini yürürlükteki kanunlar ve anayasa ile bağlı saymadığı devlet demek. Polis devletinde yasama, yürütme ve yargı erkleri otokrat reiste birleşir; devlet faaliyeti kanunlar ve anayasa yerine reisin keyfine göre yürütülür. Temel hak ve özgürlükler reisin izin verdiği ölçüde kullanılabilir.

Ülkemizde devlet, kâğıt üstündeki anayasada “demokratik laik sosyal hukuk devleti” olarak tanımlansa da, hiçbir zaman hukuk devleti olamadı. Her şeye karşın, askeri darbe dönemlerinde bile bugünkü ölçüde keyfilik yoktu; hukuk devleti olmasa da kanun devleti duyarlılığı gözetiliyordu. Irkçı dinci cehalet ve kötülük iktidarı döneminde, kanun devleti duyarlılığı da kalmadı. 

Polis devletine gerilemenin tarihini saptamak gerekirse, “Allah’ın lütfu” sayılan 15 Temmuz darbe girişimi ertesinde olağanüstü halin ilan edildiği 20 Temmuz 2016 denilebilir. Mühürsüz oyların geçerli sayıldığı 2017 hileli referandumu ile de anayasal çerçeveye kavuştu. Ancak, ırkçı ümmetçi cehalet ve kötülük iktidarı kendi anayasasına bile uymuyor. 

En başta, mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın yorum gerektirmeyecek açık hükmüne, yani bir kimsenin en fazla iki kere seçilebileceği hükmüne karşın üçüncü kez aday oldu; şaibeli seçimle tekrar seçildi. Milletvekili seçilen Can Atalay da, Anayasa’nın tartışma götürmez açıklıktaki hükümlerine karşın esir tutuluyor. 

***

Can Atalay, emek barış demokrasi güçlerinin ırkçı dinci otokrasiye karşı Gezi Direnişi’nin onurlu temsilcilerinden biridir. Bu yüzden ceza hukukunun tüm ilkeleri çiğnenerek hapsedildi. Ancak depremin en ağır mağduru Hatay halkı Can Atalay’ı bağrına bastı, milletvekili seçti. Buna karşılık, ırkçı dinci iktidar Can Atalay’ı yürürlükteki anayasayı çiğneyerek hapiste tutuyor. Başka pek çok kişiye olduğu gibi Can Atalay’a da düşman ceza hukuku uyguluyor.

Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Selçuk Kozağaçlı ve daha niceleri esir tutulurken, nice “kader mahkûmu” (!) katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, IŞİD ve Hizbullah katilleri, mafya babaları salıveriliyorlar. Tahliye edilen mafya şefleri soluğu MHP genel merkezinde alıyorlar. Hukuku vicdandan adaletten bu denli uzaklaştırmak, İslamcı iktidara nasip oldu.

Hatay Milletvekili Can Atalay’ın yürürlükteki anayasa ve kanunlar yok sayılarak “esir” tutulması, yüz yılı geride bırakan cumhuriyetin polis devletine gerilediğinin tescilidir.

Gerek Can Atalay özelinde gerekse başka pek çok kişi ve olay vesilesiyle yürürlükteki kanunların ve Anayasa’nın çiğnenmesi, temel hak ve özgürlüklerin kullanılamaz hale getirilmesi, devlet faaliyetinin otokrat reisin keyfine göre yürütülmesi, en hafif ifadeyle darbedir.

Bu darbeye karşı meşru her zeminde direnmek, emek barış demokrasi güçlerinin ahlaki yükümlülüğüdür. Gezi Direnişi bugün de toplumsal ve siyasal muhalefetin esin kaynağıdır.

İçerde esir tutulanlara selam olsun!

Gezi direnişinde katledilen gençlerin anılarına saygıyla!


11 Ekim 2023 Çarşamba

DİNCİ FAŞİZMİN KâBUSU GEZİ DİRENİŞİ

Hapishaneden dışarıya adımını atmak, yani tahliye olmak, bir insanın yaşayabileceği en derin sevinç ve mutluluklardan biridir. Ancak yaşayanlar bilir. Ne var ki siyasi mahpuslar, bu sevinci doyasıya yaşayamazlar, mutlulukları yarım kalır. Çünkü, dostlarını yoldaşlarını içerde bırakmanın mahcubiyetiyle çıkarlar hapishaneden.

Gezi Parkı davası tutsaklarından Mücella Yapıcı, Silivri zindanından çıkarken “Burada canlarımı bıraktım” sözleriyle dile getirmişti mahcubiyetini.

Merdan Yanardağ da Silivri kapısından dışarıya adımını atarken açık açık mahcubiyetini yüreğindeki yarayı anlattı: “Duygusal bir psikolojiyle çıkıyorum. İçimde derin bir yara var. Çünkü içerde Can’lar var. Orada arkadaşlarımı bıraktım. Esir alınmışlar, imha edilmek isteniyorlar. Onları içerde bırakarak çıkmaktan utanıyorum.

Merdan’ın Mücella’nın dile getirdikleri duygu öyle tanıdık ki. En yalın haliyle, (Ahmet Arif’in deyişiyle) “zincirin zulmün kâr etmediği büyük tahammülün” besleyip büyüttüğü cezaevi arkadaşlığının, dostluğun, mücadele yoldaşlığının psikolojisi ve devrimci ruh halinin duygusudur. Dediğim gibi, yaşayan bilir. 12 Eylül faşizminin zindanlarından Metris’ten tahliye olurken aynı duyguyla yüklüydüm. Foseptik çukuru üstündeki E/7 koğuşunun demir kapısı aralandığında, yüzüm dostlarıma dönük, geri geri adım atarak çıkmıştım. Demir kapı geride bıraktığım dostların üzerine kapandıktan sonra normal yürüyüşe geçmiştim. Aradan 38 yıl geçti, kalbimin bir yarısı hâlâ içerde tutsaktır. Dışarısı ise zaten açık cezaevidir!

***

İçerde esir tutulan nice insan var. On binlerce. En çok bilinenleri Selahattin Demirtaş, Selçuk Kozağaçlı, Can Atalay, Osman Kavala, Barış Pehlivan...

Osman Kavala, Can Atalay, Mine Özerden, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Gezi Parkı davası mahkumları olarak esir tutuluyorlar. İddianameye, mahkemenin hükmüne ve Yargıtay’ın 28 Eylül 2023 tarihli onama kararına göre suçları hükümeti devirmeye teşebbüs. Baş suçlu Osman Kavala, cezası ağırlaştırılmış müebbet. İdam cezası kaldırılmamış olsa idamlık yani.

***

FETÖ’DEN MİRAS GEZİ DAVASI

Gezi Parkı davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin mahkûmiyet hükmünün, bu hükmü onayan Yargıtay kararının yargı tarihinde benzeri var mıdır, bilemiyorum. Olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa Karakuş Kadı’nın kararlarıyla kıyaslanabilir. “Hükm-i Karakuşi” kadar garip, acayip, saçma bir mahkûmiyet hükmü yani.

Mahkemenin ve Yargıtay’ın mahkûmiyet kararı telefon dinlemelerine dayandırılmış, başkaca delil yok. Telefonları dinleten emniyet müdürü halen FETÖ davasından hapiste. Dinleme kayıtlarına dayalı iddianameyi 17/25 Aralık 2013 hırsızlık yolsuzluk rüşvet skandalının savcısı yazmış; o savcı da 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında firarda. 

FETÖ’cü polisin fezlekesi ve FETÖ’cü savcının iddianamesiyle açılan dava 2015 yılında beraat kararıyla sonuçlandı, kesinleşti. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde sonra dosya raftan indirildi. Osman Kavala, 1 Kasım 2017’de “hükûmeti devirmeye teşebbüs” ve “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” suçlamalarıyla tutuklandı. Gezi Davası yeni bir delil olmadan aynı fezleke ve iddianameyle yeniden açıldı. Mahkeme Ekim 2019’da tahliye kararı verdi ancak Kavala cezaevinden çıkamadan tekrar tutuklandı. 

İkinci Gezi Davası’na bakan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Şubat 2020’de beraat kararı verdi, Kavala’nın tahliyesine hükmetti. Beraat kararında, Gezi dosyasındaki telefon dinleme kayıtlarının “yasak delil” olduğu, Kavala’nın Gezi’nin finansörü olmak bir yana MASAK raporuna göre bu konuda açılmış bir hesabının bile olmadığı belirtildi. Buna karşın Kavala cezaevinde çıkamadan bu kez casusluk suçlamasıyla tutuklandı. Bu arada, beraat kararı veren mahkemenin heyeti değiştirildi, haklarında HSK tarafından inceleme başlatıldı. 

Beraat kararı istinaftan döndü, dosya bu kez 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildi. Bu mahkemenin heyetinde daha önce AKP’den milletvekili aday adayı olan bir hâkim de yer aldı. Bu heyet, 26 Nisan 2022’de Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, diğer sanıklara 18’er yıl hapis cezası verdi; casusluk iddiası için beraata hükmetti. (Madem casus değildi, niye yıllarca tutuldu?)

***

GEZİ DİRENİŞİ OTPOR’UN VE SOROS’UN MARİFETİYMİŞ

Mahkemenin hükmüne ve Yargıtay’ın onama kararına göre özetle, 

Gezi Parkı eylemleri öngörülemez anlık bir toplumsal tepki hareketi değil, çalışmaları iki yıl öncesinde başlatılan planlı kalkışma hareketidir. Hazırlıkların arkasında uluslararası spekülatör George Soros, OTPOR ve Canvas vardır. Kafkasya, Ukrayna ve Arap ülkelerindeki turuncu devrim hareketleri de Soros ve OTPOR tarafından yönlendirildi. 

(Ara not: OTPOR, 2000 yılında Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç’i deviren protesto hareketine öncülük eden gençlik hareketidir. CANVAS ise bu protestolardan doğmuş, Belgrat'ta Uygulamalı Şiddetsiz Eylem Stratejileri Merkezi.)

OTPOR yöneticileri Gezi’ye hazırlık aşamasında 2012 ve 2013 yıllarında Türkiye’ye geldiler. OTPOR yöneticisi Temmuz 2012’de Kahire’deydi. HTS kayıtlarına göre, M. Ali Alabora da oradaydı; ikisinin telefonlarının aynı tarihte Kahire’den sinyal vermesi rastlantı olamaz.

Dinleme kayıtlarına göre, Osman Kavala, Gezi’deki ihtiyaçları karşıladı. Kavala eylemcilerin ihtiyaçlarının karşılanması için başvurulan ilk kişiydi; gaz maskesi alımı için destek vereceğini söyledi, göstericiler için süt, kahvaltı, sandviç hazırlattı; masa, iskemle, ses sistemi temin etti. İnsan hakları eylemcisi yabancılarla görüştü, ortak basın toplantıları düzenledi. Yetmezmiş gibi, Avrupa Birliği yetkilileriyle de görüştü, Türkiye’ye göz yaşartıcı gaz satışının durdurulmasını istedi. Taksim Dayanışması ve Taksim Platformu, kararlarını Kavala’ya danışmadan almadı, uluslararası girişimler Kavala üzerinden yürütüldü. Medya yapılanması da Kavala aracılığıyla gerçekleştirildi...

Cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs suçunun kanıtları dinleme kayıtlarındaki bu konuşmalardan ibaret. Milyonlarca kişi Kavala ve arkadaşlarının bu eylemleri ve çağrıları üzerine meydanlara çıkmışlar yani! Yargıtay’ın onama kararına göre baş suçlu Kavala; diğerleri de aslında baş suçlu ama mahkeme delilleri kıymetlendirirken yanılgıya düşmüş, aleyhte temyiz olmayınca 18’er yıl hapisle yetinilmiş.

***

Mahkemenin, istinafın ve Yargıtay’ın yüzlerce sayfalık kararlarındaki mantık (daha doğrusu mantıksızlık ve absürtlük) özetle bunlardan ibaret. Bu saçmalıklar daha da uzatılabilir. Örneğin, cebir ve şiddet kullanıldığına ilişkin somut bir iddia ve kanıt yok. O eksiklik, PKK, KCK, DHKP/C, TKP/ML-TİKKO, MLKP gibi örgütlerin katılımları sağlanarak giderilmiş ama sanıklarla bu örgütler arasında bir irtibat, hiç değilse bir telefon konuşması olmuş mu? Yok. 

Birbirleriyle telefon konuşmaları yüzlerce sayfa tutan sanıkların (kendilerini eğiten) OTPOR yöneticileriyle bir tek telefon görüşme kaydı var mı? O da yok. 

Çok daha gülüncü, hükümeti devirmeye teşebbüs eden sanıkların birbirlerinden haberleri var mı? Sorunun yanıtı, delil olarak kabul edilen bir konuşma kaydında: 

“MEHMET OSMAN KAVALA’nın ÇİĞDEM MATER UTKU’yu aradığı görüşmede özetle; Çiğdem’in “Ben şimdi Taksim’e doğru yürüyorum“ dediği, Mehmet Osman’ın “He İstanbul’dasın“ dediği, Çiğdem’in “Evet evet siz“ dediği, Mehmet Osman’ın “tamam ben de İstanbul’dayım“ dediği, Çiğdem’in “Ha“ dediği, Mehmet Osman’ın “Bizim depoda bir şeyimiz var misafirler falan var“ dediği, Çiğdem’in “Ha okey“ dediği”

Yani, cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmek için onca yıl OTPOR’dan eğitim, Soros’tan para almışlar ama yıllardır hazırladıkları Gezi direnişi sırasında birbirlerinin İstanbul’da olup olmadıklarından bile habersizler...

***

KORKUNUN ECELE FAYDASI YOKTUR

Sözü ve yazıyı uzatmanın gereği yok. Apaçık belli ki, karar yukarıdan verilmiş. Mahkemeden ve Yargıtay’dan hukuki kılıf giydirmesi istenmiş. Ama ne mahkeme hukuki kılıf uydurabilmiş ne de Yargıtay. Ortaya “Hükm-i Karakuşi” kadar saçma bir karar çıkmış. Gel de “Hukuk iktidarların…” diyen Mihail Aleksandroviç Bakunin’i saygıyla anma!

Bakunin’in aziz anısına saygı bir yana, Yargıtay’ın ve mahkemenin kararıyla birlikte, bir zamanlar Türkiye’nin demokratlarının İslamcıların coşkuyla sahiplendikleri Arap Baharı Türk yargısının kayıtlarına “özgürlük mücadelesi görünümü ile halkların, hükümetleri ortadan kaldırması” olarak geçti. Bu ayıp Türk yargısına fazlasıyla yeter!

Son söz olarak vurgulamalı ki, Gezi Parkı eylemleri otokrat iktidara karşı anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış, örgütsüz, şiddet içermeyen, spontane halk direnişiydi. Osman Kavala ve Can Atalay’ın şahsında yargılanan, bu direnişin ta kendisidir; Gezi’ye katılan herkes yani. 

Gezi direnişi, dinci faşist iktidarın en büyük korkusu olarak siyasi tarihe ve toplumsal belleğe kazındı. Korkunun ecele faydası yoktur! Dinci faşist iktidar Gezicileri şeytanlaştırıp mahkûm ederken direnişin yinelenmemesi için gözdağı veriyor. Cehalet ve kötülük iktidarı dilediği kadar gözdağı versin. Gezi direnişi bugün de toplumsal ve siyasal muhalefetin esin kaynağı olmalıdır.

İçerde esir tutulanlara selam olsun!

Gezi direnişinde katledilen gençlerin anılarına saygıyla!