17 Mart 2022 Perşembe

VATAN UĞRUNA ÖLÜNDÜĞÜ SANILIR

Savaş, devlet ya da ulus gibi siyasal birimler arasında ya da devlet ve ulus içindeki siyasal sosyal güçler arasında silahlı çatışma olarak tanımlanır. Savaş kuramcısı Clausevitz’in ifadesiyle, “Savaş siyasetin başka araçlarla devamıdır.” 

Klişe bir ifadeyle de "savaş zenginlerin çıkardığı, yoksulların öldüğü kanlı ekonomidir.

Kanlı ekonomi pratiği, “savaş zenginler için fırsat, generaller için onur, yoksullar için ölümdür” şeklinde de ifade edilmektedir.

İktisatçılar arasında anlatılan bir öykücükte de, iktisat hocasının ilk derste söze şöyle başladığı rivayet edilir: “Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda, yani bütün bir dönem boyunca, ‘zenginlerin yazdırdığı’ müfredatı okuyacağız. Arkadaşlarım, iktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş. Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret, Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset, Daha çok kazanmak isteyenler savaş yaparlar!” 

***

Nasıl tanımlanırsa tanımlansın, tarih kitaplarında insanlığın geçmişi hep savaşırken resmediliyor. Öyle ki, Dünya’nın bir yerinde savaşta insanların ölmediği bir gün neredeyse hiç yaşanmamıştır. Tarihçi Will Durant’ın 1935’te tamamladığı “Uygarlığın Tarihi” adlı eserinde belirttiğine göre yazılı tarihte savaşsız geçen yıl sayısı sadece 28 yıldır. 

Tarih boyunca yapılan savaşlarda tahminen 4 milyar dolayında insan öldü. Sadece Birinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin sayısı 20 milyon, İkinci Dünya Savaşı’nda 50 milyon. 1945’ten günümüze değin savaşlarda ise 40 milyondan fazla insanın öldüğü tahmin ediliyor.

Tarihin her döneminde, savaşı başlatanlar, neden savaş açtıklarını, savaştan galip çıkarlarsa ne gibi çıkarlar elde edeceklerini ölmek öldürmek üzere cepheye sürdüklerine ve cephe gerisinde savaşın yükünü çekenlere anlatma ve inandırma gereği duydular. Ne kadar inandıkları bilinmez ama, ezilen halkların ve sınıfların kurtuluş savaşları dışında neredeyse bütün savaşlarda insanlar, tanrıyı yüceltme, vatanı savunma, ulusal çıkarları koruma uğruna birbirlerini öldürdüler. Tanrıyı yüceltme ve vatan uğruna ölenler Musevi ise kiddush hashem, Hristiyan ise martyre, Müslüman ise şehit oldular. Müslüman din bürokratları şehitlerin Peygamber’e komşu olduğunu söylediler…

(Ara not: Müslümanlar neredeyse sadece birbirleriyle savaşıyorlar, yani Allah yolunda cihad ediyorlar. Ölen de öldüren de tekbir getiriyor. Hangisi Peygamber’e komşu oluyor? Allah bilir!)

***

SANAYİCİLER UĞRUNA ÖLÜNÜR

Birinci Dünya Savaşı’nda yerküreyi paylaşmak için birbirlerine savaş açan emperyalist zorbalar da amacın vatanı savunmak olduğunu söylüyorlardı. Oysa hakikat bambaşkaydı; cephede birbirlerini öldürenler, savaşın “zenginlerin çıkardığı, yoksulların öldüğü kanlı ekonomi” olduğunun bilincinde değillerdi. Savaşın hakikatini insan ve doğa dostu şairler yazarlar anlatmaya çalıştılar. Anatole France, “Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler uğruna ölünür” diyerek, uyarmaya çalıştı zenginlerin çıkarları uğruna birbirlerine kıyanları. (Aktaran: Georges Politzer, Felsefenin Temel İlkeleri, Sol Yayınları, Ankara 1978, s: 533.)

Eric Marias Remarque da zenginlerin çıkarları uğruna cephede birbirlerini boğazlayanların nasıl canavarlaştıklarını “Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok” adlı romanında kahramanlarının diliyle şöyle betimledi: “Bizler tehlikeli birer hayvan olduk… Çılgınlıktan kudurmuş gibiyiz… Kendimizi korumak ve öç almak için yakıp yıkıyor ve öldürüyoruz… Karşımızdakilerin arasında babam bile olsa göğsüne bir el bombası fırlatmakta bir an tereddüt etmeyiz.” 

Eric Marias Remarque, cepheden sağ dönebilenlerin dramını da “Dönüş Yolu” adıyla romanlaştırdı. Savaş sona ermiştir. Kara bahtlı gazilerden Albert, eve dönüşünde kız arkadaşını bir savaş vurguncusunun kollarında görür. Cepheden kalma alışkanlıkla silahını ateşler, tutuklanır. Duruşmada yargıç, Albert’e suçunu itiraf edip vicdan huzuruna kavuşmayı isteyip istemediğini, pişman olup olmadığını sorar. Albert “hayır” diye karşılık verince yargıç tekrar sorar:

- Ama bir adam öldürdünüz?

Albert umursamaz ses tonuyla yanıtlar:

- Evet. Daha önce de çoook adam öldürdüm.

Yargıç soluğu kesilmişçesine “Ne yaptın ne yaptın?” diye sorar.

Albert’in silah arkadaşlarından biri “Savaşta” diye araya girer.

Bu kez savcı ayaklanır, “O başka!” diye sesini yükseltir.

Albert, “Nasıl başka?” diye savcıya çıkışır. Bunun üzerine Savcı öfkeyle kükrer: 

- Yoksa burada yaptığınla vatan savunması uğrunda savaşmayı bir mi tutuyorsun?

Albert dingin bir ses tonuyla yanıtlar: 

- Hayır! O zaman öldürdüklerimin bana hiçbir kötülüğü dokunmamıştı.

***

SAVAŞA HAYIR!

Kuramcıların edebiyatçıların söyledikleri baş göz üstüne. Savaş, insanın kendisine, topluma ve doğaya düşmanlaştığı en vahşi yabancılaşma deneyimidir. Yurt savunması, ezilen halkların ve sınıfların kurtuluş savaşları dışında savaş cinayettir. Savaşı ve ölümü kutsayan “realistler” istedikleri kadar “gerçeklerin farkında olmayan havai, sorumsuz, marjinal, düzen karşıtı romantik solcular” diye karalamaya çalışsınlar; emperyalistlerin, ezenlerin savaşlarına karşı çıkmak, SAVAŞA HAYIR diye haykırmak ahlaki erdemdir. 

Ukrayna’ya saldırıya karşı çıkan Rusya sosyalistlerine ve Rusya devlet televizyonu Kanal 1’de canlı yayın sırasında SAVAŞA HAYIR pankartı açan editör Marina Ovsyannikov’a selam olsun!

26 Şubat 2022 Cumartesi

RUSYA’NIN UKRAYNA’YI İŞGALİNE HAYIR

Rusya lideri Vladimir Putin, Ukrayna’nın doğusunda Donetsk ve Luhansk cumhuriyetlerinde ayrılıkçı yönetimlerin “Rusya’dan askeri yardım talebinde bulunmalarını” gerekçe göstererek Ukrayna’ya asker gönderdi. Ukrayna’nın işgali, emperyalistler arası paylaşım kavgasında dünyanın nasıl bir barut fıçısı üzerinde olduğunu gösteriyor. Ukrayna’da Komünist Parti yasak ama Rus işgaline karşı Ukrayna’yı yine komünistler savunuyor.

Kimileri Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra ABD liderliğindeki NATO’nun Rusya’yı kuşatmak için Doğu Avrupa, Balkan ve Baltık ülkelerini katarak sürekli genişlediğini, Rusya’nın da savunma içgüdüsüyle önce Kırım’ı ilhak ettiğini ve nihayet Ukrayna’nın da NATO’ya katılması çabalarına karşılık verdiğini anlatarak Rusya’yı haklı çıkarmaya çalışıyor. Vladimir Putin de 21 Şubat 2022 tarihli konuşmasında aynen böyle anlattı ve “NATO’yu doğuya doğru genişletince askerleri sınırımıza doğru taşıyacaklar; bu boğazımıza bıçak dayamaktır” dedi. 

Kimileri Putin’in Sovyetler Birliği’ni canlandırma peşinde olduğunu savunuyor. 

Kimileri de Türkiye’deki solcuların (bilinçaltındaki emperyalist batı düşmanlığı ile) Rusya’nın Ukrayna’yı işgalini alkışladığını öne sürüyor.

Hemen vurgulamalı; Rusya Ukrayna’yı hangi gerekçeyle işgal etmiş olursa olsun, bu işgali desteklemenin veya meşru/mazur göstermenin sol ideolojide yeri yoktur. Sosyalistler komünistler savaşların haklı olup olmadıklarına bakarlar; ulusların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkını savunurlar. Emperyalist devletlerarası savaşlar paylaşım savaşları olarak haksız savaşlardır. Ezilen halkların ve ulusların sömürgecilere karşı savaşları, ilk saldıran kim olursa olsun haklı kurtuluş savaşlarıdır. Ezilen sınıfın ezene karşı verdikleri iç savaşlar da haklı ve ilerici savaşlardır. Savaşın nedeni ve niteliği ne olursa ol¬sun, sosyalizm kurulmadan (sınıf farklılıkları giderilmeden) savaşların ortadan kaldırılması olanaksızdır. Sosyalistlerin komünistlerin Ukrayna’nın işgal edilmesini alkışladıkları iddiası iftiradan ibarettir. NOKTA!

***

PUTİN’İN SOVYETLER BİRLİĞİ’Nİ CANLANDIRDIĞI İDDİASI YALANDIR!

Vladimir Putin’in Sovyetler Birliği’ni canlandırma peşinde olduğu tezi de kendinde menkul bir varsayım olmanın ötesinde değer taşımıyor. Bu tezin patenti (yanlış bilmiyorsam) Soğuk Savaş dönemi ABD başkanları John F. Kennedy, Lyndon Johnson ve Jimmy Carter’ın danışmanı Zbigniew Brzezinski’ye ait. Brzezinski, ölümünden kısa süre önce (2014’te) yaptığı değerlendirmede, Sovyetler Birliği’ni yeniden inşa sürecinde Putin’in atacağı en önemli adımın Ukrayna’nın işgali olacağını öne sürmüştü. 

Brzezinski’nin bu varsayımına karşılık Putin Ukrayna işgalini başlatırken, Sovyetler Birliği dönemine kinini kustu; açık açık Lenin’i ve Bolşevikler’i “Rus imparatorluğunu ve Rus devlet geleneğini yok etmekle, Rus Çarlığı toprakları üstünde Rusya’nın kaynakları ve Rusların kanıyla birçok devlet kurmakla” suçladı. Putin, Sovyetler Birliği’nden ayrılma hakkını da içeren kendi kaderini tayin hakkını da “devrimin ütopik ve iğrenç fantezisi” ve “devletin bağışıklığını zayıflatan mayın” olarak nitelendirdi. Bu ifadeler, Sovyetler dönemi yetiştirmesi Putin’in de sıradan antikomünist refleks ve ucu faşizme varan milliyetçi idrak ile malul olduğunu gösteriyor.

Ukrayna’nın eser sahibi ve mimarı Lenin’dir” diyen Putin’in “'Minnettar torunları' Ukrayna'daki Lenin anıtlarını yıktılar” sözleri ise her ülkenin tarihinde rastlanabilen bir ironi veya değerbilmezliğin ifadesi olarak kayıtlara geçti. Türkiye’de de “Keşke Yunan galip gelseydi” zihniyetiyle tarihçi sayılan veya Atatürk heykellerine saldıran benzerleri fazlasıyla mevcut. 

Özetle, Ukrayna’nın 1917 Bolşevik devriminden sonra “yapay bir devlet” olarak kurulduğunu savunan Putin, Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra palazlanan Rus sermayesinin ve faşizminin temsilcisi olarak, Sovyetler Birliği’ni değil, Çarlık Rusya’sını inşa peşindedir.

***

PUTİN ÇARLIK RUSYASI HAYALİ PEŞİNDEDİR


Putin’in “halklar hapishanesi” Çarlık Rusya’sını inşa hedefiyle hangi adımları attığı sır değil; 21 Şubat 2022 tarihli konuşmasında ayrıntısıyla anlattı. Geçerliği kendinde menkul “meşru” gerekçelerle 2008’de Abhazya ve Güney Osetya’yı işgali, 2014’de “referandum sonucu” diyerek Kırım’ı ilhakı, ardından Suriye’yi kolonileştirmesi, “Kolektif Güvenlik Anlaşması çerçevesinde yönetim çağırdı” deyip Kazakistan’da rejim değişikliğini engellemesi ve nihayet Ukrayna’nın Donbass bölgesi ayrılıkçılarının çağrısıyla Ukrayna’nın işgali… 

NATO’nun genişleyerek Rusya’yı çevrelemesi elbette tahrik nedeni ama NATO genişlemese de Putin ezberlenmiş bahanelerle bu adımları atmaktan geri durmayacaktı. Emperyalist paylaşım savaşlarını başlatan katiller, cinayetlerini her defasında buna benzer hamaset, vatanseverlik, hatta özgürlük ve barış mesajlarıyla meşrulaştırmaya çalıştılar. ABD emperyalizmi de 2001’de Afganistan işgalini “Sonsuz Adalet”, 2003’te Irak işgalini “Sonsuz Özgürlük” diye adlandırmıştı.

Söz ABD’nin on binlerce kilometre uzakta giriştiği işgallere gelince anımsatmadan geçilemez. ABD 2003 yılında Müslüman Irak’ı tekrar işgal ederken, Türkiye’nin sosyalistleri barış yanlıları “Savaşa Hayır!” diye çırpınıyordu. Ankara Sıhhiye Meydanı’nda 1 Mart 2003’te 100 bin kişiydik “Savaşa Hayır!” diye haykıran. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ise Amerikan askerini Türkiye’ye davet etmiş, işgal tezkeresi Meclis’te İç Tüzük engeline takılınca hava sahasını açmakla yetinmek zorunda kalmıştı. İşte o günlerde Erdoğan, bir Amerikan gazetesine “We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.” diye yazmıştı. (The Wall Street Journal, 31 Mart 2003.) Kelime kelime Türkçesi, “cesur ve genç kadın ve erkeklerin en az kayıpla ülkelerine dönmesi için dua… ” Yani, Irak’ı işgal eden Amerikan askerlerinin sağ salim dönmeleri için dua!

Dediğim gibi, emperyalist hülyalarla oraya buraya, komşu ülkelere asker göndermenin çok bahanesi bulunur. Belki de Putin, Osmanlı’yı ihya hülyasıyla Şam’da Emevi Camii’nde zafer namazı namaz kılma hülyasından esinlenmiştir! 

***

Espri bir yana, Putin hangi niyetle Ukrayna’yı işgale yeltenmiş olursa olsun, Lenin’in anısını ve ulusların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkını kötüleyemez; Sovyetler Birliği’nden kalan coğrafyada kapitalizmi restorasyon sürecindeki iğrençliğini gizleyemez!


Söylenecek çok söz var. İşgalin acısını yine yoksullar, kadınlar ve çocuklar çekiyor. Ukrayna’da komünist parti yasaklı ama Ukrayna’nın işgaline karşı dünyanın dört bir yanında yine komünistler seslerini yükseltiyor. Umulur ki, Ukrayna halkı da Sovyet düzeniyle kazandığı özgürlüğün, kendi kaderini tayin hakkının kıymetini anımsar; ABD ve NATO ile Rus emperyalizmi arasındaki paylaşım savaşının dışında kendi yolunu bulur; ABD destekli mevcut iktidar yerine kendi iktidarını kurar. Böyle bir sonuç, dünya halklarına da yeni bir esin kaynağı olur.

Moskova’da ve dünyanın her yanında “Savaşa Hayır!” diye haykıranlara selam olsun.


14 Şubat 2022 Pazartesi

SEVGİLİLER GÜNÜ YA DA ÂŞIKLAR BAYRAMI

        “Âşıklar Günü kutlu olmasın efendim, her kim başımıza sardıysa Allah’ından bulsun. Sevgililer Bayramı bir tarihte Kurban Bayramı’yla çakışmıştı. Kadınlara göre hava hoştu, olan erkeklere olmuştu. Kurbanı kestikten sonra bir de sevgiliye kurban olmak çekilir dert değildi.”Millet olarak ne çok bayramımız var!"


Kurban Bayramı, Şeker Bayramı, Cumhuriyet Bayramı, Çocuk Bayramı, Gençlik Bayramı.

Müslümanlar için kandil bayramları.

Hıristiyanlarımız için Noel ve Paskalya bayramları.

Kürtler için Newroz Bayramı.

Askerler için 30 Ağustos Zafer Bayramı.

Polisler için 10 Nisan Polis Bayramı.

Doktorlar için 14 Mart Tıp Bayramı.

Gazeteciler için (gerçi artık yas günü ama) 10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı.

Hemen her şehrimiz için Kurtuluş Bayramı…

Bayramsız günümüz yok gibi.

Tabii bu arada “Deliye her gün bayram” diye güzel bir atasözümüz de var.

***

Atalarımız öyle dese de bayramsız duramıyoruz. Yılbaşı, aybaşı derken, kamusal ve özel bayramlarımız arasında Sevgililer Günü ve Mevlit Kandili daha bir öndeler sanki.

Mevlit Kandili, bilumum diğer kandiller kenarda dursun. Peygamber devrinde kandil bayramları var mıydı? Kandil geceleri bi’dat mıdır, ibadet midir? İyiden iyiye tehlikeli sorular bunlar. Bu sorulara kafa yormak yerine en iyisi Sevgililer Bayramı’na çatmak. Bir tehlikesi yok nasıl olsa! 

Sevgililer Bayramı’nın kökeni malum. Roma devrinde Hıristiyanların baskı altında tutulduğu yıllarda gizli gizli buluşan âşıklara nikâh kıyan rahip Valentin, bu iyiliği ortaya çıkınca imparator II. Claudius’un emriyle 14 Şubat günü yakılarak idam ediliyor. Sonraları Katolik Kilisesi 14 Şubat’ı Aziz Valentin Günü ilan ediyor, sevgililer de kendi bayramlarını yapıyor.

Hıristiyan geleneği de olsa, epeydir Müslüman Türkiye’de 14 Şubat günü Sevgililer Günü olarak yaşanıyor. Ne de olsa bir parça laik memleketiz değil mi!

Sevgililer Bayramı bir tarihte Kurban Bayramı’yla çakışmıştı. Kadınlara göre hava hoştu, olan erkeklere olmuştu. Kurbanı kestikten sonra bir de sevgiliye kurban olmak çekilir dert değildi. O gün, Hollanda Devlet Radyosu NPS’nin Türkçe Yayın Servisi’nde “Burası Türkiye” programında aşağıdaki risalemi seslendirmiştim. Fizik ve kimya durumu, bu yıl taze bir Sevgililer Bayramı yazısı karalamaya müsait değil; 19 yıl önceki yazıyla idare edin artık! Gazetelere bakmadım, ama 19 yıl öncesine göre durumda bir değişiklik yoktur herhalde.

***


Âşıklar Günü kutlu olmasın efendim, her kim başımıza sardıysa Allah’ından bulsun.

Ulemadan Sabah Gazetesi muharrirlerinden Emre Aköz’ün “14 Şubat’ı başımıza kim sardı?” başlığı altında yazdığına göre, 1993 yılına gelinceye kadar, kadın dergileri dışında Sevgililer Günü’nü takan olmamış. Hatta “Sevgi İnsanı” diye namı yürüyen Hıncal Uluç bile, o tarihe kadar günlük yazılarında, “Bugün manitanızı öpün, hediyesini verin!” diye uyarıda filan bulunmamış. Bir tek Bekir Coşkun, 15 Şubat 1991 tarihli Sabah Gazetesi'ndeki yazısında "Âşıklar günü niye kutlanmıyor?" diye sormuş.

Nihayet, eski takvimlerde bile yeri kalmıyasıca o 1992 yılının 14 Şubat tarihli Sabah Gazetesi’nde “Bugün Dünya Sevgililer Günü... Diğer Günlerin Tamamı Sapların!” diye bir duvar yazısı çıkmış. Aşk profesörü diye ünlenen Ahmet Altan’ın kardeşi Mehmet Altan da İkinci Cumhuriyet yazılarına ara verip, “Sevgilim...” başlıklı bir yazı neşretmiş. O gün bugündür her 14 Şubat geldiğinde millet depresyona giriyor. 

Gazeteler bir hafta öncesinden başlayıp otellerin mağazaların marketlerin Aşıklar Günü hazırlıklarını tefrika ediyor. Sevgilisi olanın cüzdanı, olmayanın sinirleri boşalıyor. 

Bu yıl da aynen böyle oldu. 


Örneğin, SABAH Gazetesi, bugün manşetine AŞKLARIN EN GÜZELİ diye başlık atmış, özel bir aşk öyküsünü “Onlara her gün 14 Şubat” spotuyla birlikte aktarmış. Sonra iç sayfalarda, cep telefonu şirketlerinin Aşıklar Günü’ne özel reklamları…

Hürriyet Gazetesi, olaya damardan girmiş; sürmanşetten 14 ŞUBAT’IN EN GÜZEL FOTOĞRAFI başlığı altında o da özel bir aşk öyküsünü anlatmış. Sonra iç sayfalarda ve 14 sayfalık ilavede aynı ilan ve reklamlar. Hatta bir alışveriş merkezinin çeyrek sayfalık reklamının başlığında açık açık, “Aşk hediye bekler” denilerek cüzdanlara mesaj verilmiş. 

OLAY Gazetesi ALIŞVERİŞ adlı salt Aşıklar Günü’ne özgü tam 12 sayfalık bir ek vermiş. Sayfalar dolusu ilan ve reklam. Oteller, aşka beş yıldızlı romantizm önermiş, kozmetik firması “Çarpıcı etki çarpıcı aşk” diyerek paralı aşıkları kışkırtmış…

Milliyet Gazetesi de farklı değil. 10 sayfalık özel ekte, saat firması “Zamanı paylaşmak için” diyor, kostümcü “Romantik şıklık” diye tahrik ediyor, bar sahibi, “Bush’u Bush’una savaşma seviş” diye müşteri çağırıyor, arada aşkın fiziği kimyası ve bilhassa ekonomisi üzerine yazılar da var. Hediye alamayacak olanlar da düşünülmüş!  “USTALARDAN 14 ŞUBAT YEMEKLERİ” başlığı ile evde yemek tarifleri verilmiş. 

İyi de usta, beş yıldızlı yemekten farksız bu malzemeyi alacak paradan haber var mı? Yok. Afiyet şeker olsun. Üstüne de bir bardak soğuk su. 

Devam edelim. Taş fırın Atatürkçü gazete Cumhuriyet’te bile sayfalar dolusu Sevgililer Günü ilan ve reklamları. 

Misal, Erozyonla Mücadele Vakfı TEMA, “Tüm sevdiklerinize sevginizi ifade eden özel bir armağan” spotunun altında, ağaç ile insan arasındaki sevgiyi güçlendiren, vakıf yayını Ağaçlar adlı kitabın reklamını yapmış. 

Kötü bir düşüncem yok. Vallahi güzel bir espri. 

Komşu sayfada ise Türkiye Kalp Vakfı imzalı bir ilan. Günün mana ve ehemmiyetinden haberleri yok anlaşılan, “Muayene teşhis tedavi” başlıklı kuru kuruya bir ilan. Yani, ne bileyim,  “En yoğun sevgi sağlıklı kalpte yaşanır” diye bir şeyler uydurun, ilan fiyakalı olsun. Ama yok. Düşünememişler. Hatta, dükkânın vitrinine Âşıklar Günü Kutlu Olsun diye yazan kebapçı kadar bile vizyon sahibi değiller. 

Ah ulan, bekârlığımızda ne fırsatlar kaçırmışız! Meğer bizim nesil ne talihsizmiş!

Ne Âşıklar Günü bilirdik ne de iki gönül bir olunca kebap lokantasının seyran olacağını. Kebap lokantasının kız tavlamada en ideal mekân olduğunu idrak edecek zekâ formatında değildik. Ufkumuz pastane köşeleriyle sınırlıydı. 

Oysa, randevuyu pastane ya da sinema yerine romantik kebap lokantasına verdin mi iş bitiyormuş! Hele bir de en hisli ses tonuyla:

- “Canım bir tanem, aşkımız bir buçuk acılı Adana mı olsun, yoksa sana olan hislerimi karışık pide olarak mı sunayım?” dedin mi, bir de garsonu ayarlamışsan, karışık pide kalp formatında masaya geliyor, kız o dakika dağılıyor; toplamak artık senin marifetine becerine kalıyormuş.  

Bu akılla şimdi bekâr olmak varmış! Ne bileyim işte, mesela dedik, daldık gitti. 

Bayramınız da sevginiz de daim olsun efendim.

Burası Türkiye…

14 Şubat 2003


1 Şubat 2022 Salı

YEDİSİNDEN YETMİŞİNE ERDOĞAN

İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur!

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Trabzon’da vatandaşlara konuşurken yaşanan skandalı izlerken ilk olarak bu atasözü aklıma geldi. Aklıma başka atasözleri de geldi ama kalsın.


Skandalı duymayan bilmeyen kalmamıştır herhalde. Erdoğan kürsüde konuşurken 10 yaşında bir çocuk yaklaşıyor, cezaevindeki babasının tahliyesini istiyor. Sonra “Bay Kemal” diyerek CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na hakaret ediyor. Bunun üzerine Erdoğan mikrofonu çocuğa veriyor. Çocuk bir kere daha Kılıçdaroğlu’na hakaret ederek Erdoğan’a oy istiyor, rabia selamı veriyor. Erdoğan ve protokol zevatının yüzlerinde güller açıyor…

Erdoğan malum, koruma ordusuyla dolaşıyor. Kendisine değil bir çocuk, uçan kuş bile izinsiz yaklaşamaz. Hal böyleyken o çocuk Erdoğan’ın bulunduğu kürsüye nasıl çıkabildi ve Erdoğan’a sarılabildi? Daha sonra anlaşıldı ki çocuk, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun marifetiyle kürsüye çıkartılmış ve Erdoğan’a erişimi sağlanmış. Çocukla önceden tanıştığı ortaya çıkan Süleyman Soylu, sosyal medyada “Çocuk, Eren Bülbül’ün katillerinin arkadaşlarına ‘hain’ demiş. Çocuktan al haberi!” diyerek sahiplendi marifetini.

***

Neresinden bakılırsa bakılsın, utanç verici bir skandal. Çocukların militarist gösterilerde konu mankeni olarak kullanılmalarına alışığız ama böylesini daha önce görmedik, duymadık. Öyle bir skandal ki, AKP medyası bile sayfalarında ekranlarında bu olayı suskunlukla geçiştirdi.

Skandalın, “İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur” atasözünü çağrıştırmasına gelince. Çağrıştırma nedeni Erdoğan’ın mizacı ve üslubu. Daha Kasımpaşa’da okul öncesi sabi iken küfür etmeye alıştırıldığını Erdoğan kendisi anlatıyor:

Hava kararmadan önce eve girmek zorundaydık. Bizim evin karşısında Müşerref abla dediğimiz bir komşumuz vardı. Ben beş altı yaşlarındaydım. Çocuğum ya, küfür ediyorum ona. Ben küfrettikçe hoşuna gidiyor, o da benim popoma vuruyor. O vuruyor ben küfrediyorum. Babam gelince hemen şikâyet etmiş beni. Bundan haberim yok tabii. Babam içeri giriyor… Allah rahmet etsin. Alıyor beni tavana asıyor. Ancak ellerimden mi koltuk altlarımdan mı hatırlamıyorum. Orada 15 - 20 dakika kalmışım, dayım gelip kurtarıyor. O günden sonra da küfür faslı kapandı.” (Yeni Yüzyıl, 8 Ocak 1995, Leyla İpekçi röportajı. Aktaran Fehmi Çalmuk / Ruşen Çakır, Recep Tayyip Erdoğan / Bir Dönüşüm Öyküsü, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s: 18.)

Ettiği küfürler nedeniyle 15 – 20 dakika tavana asılan ve dayısı tarafından kurtarılan bir çocuk. Tavana asılırken sözel şiddete de maruz kaldığı tahmin edilebilir. Aynı kitapta anlatıldığına göre, Recep Tayyip babasını üzdüğünde inanılmaz bir şey yapardı; hemen babasının ayakkabılarını öperdi. Bunun üzerine baba Reis Kaptan sakinleşir, gözlerinden yaşlar süzülür, bütün çocuklar babalarıyla birlikte ağlardı…

Dahası var. Her kentli çocuk gibi Küçük Tayyip de futbolu çok seviyor ama babası topla oynamasına izin vermiyor. Tayyip, futbol tutkusunu, babasından habersiz gittiği maçları ve kramponlarını evin kömürlüğünde sakladığını, babasından futbol oynama iznini dayısı aracılığıyla alabildiğini anlatıyor:

Çok seviyordum futbolu. Benim için tutkuydu. Geceleri adeta uykuma giriyordu. Fakat babam ilk dönemlerde futbol oynamama müsaade etmedi. Uzun süre babamdan gizli oynadım. Top ayakkabılarımı eve hiç getirmezdim. Evimizin dışında kömürlük vardı. Babam görmesin diye kramponları kömürlükte saklardım. Ayakkabılarıma gayet güzel bakardım; gözüm gibi korurdum onları. Ben maçları oynar, o gün oynadığımı babama hiç çaktırmazdım. Sakatlanıp ağrıdan kıvranırdım ama babam eve gelince dişimi sıkar, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranırdım. Ne kadar kötü olursam olayım, babam anlamasın diye hiçbir şey hissettirmezdim.” (Meydan, 1 Ekim 1994. Aktaran Çalmuk / Çakır, age, s: 25.)

***

Psikiyatrist Cemal Dindar, küçük Recep Tayyip’in çocukluk anılarını, “Biat ve Öfke / Recep Tayyip Erdoğan’ın Psikobiyografisi” adlı kitabında değerlendirmiş. Cemal Dindar’a göre, Recep Tayyip’i olasılıkla cinsel içerikli küfürleri nedeniyle tavana asıldığında kurtaranın ya da futbol oynamakla ilgili talebi dolayısıyla yeni bir ‘tavana asılma’ vukuatına karşı kollayanın dayısı olması rastlantı değildir. Zaten öğrenciliğinde de pek başarılı değildir. Sadece üç dersten; yazı, beden eğitimi, hal ve gidiş derslerinden pekiyi alırdı.

Cemal Dindar, Erdoğan’ın “O günden sonra küfür faslı kapandı” sözlerinin inandırıcı olmadığını da savunuyor ve iktidara geldikten sonraki üslubunu şöyle değerlendiriyor: “Tansu Çiller’de, Mesut Yılmaz’da iktidar olma durumuyla değişen, incelen söylem Erdoğan’da değişime direnmiş, iktidarla birlikte çözülmüş, aslına rücu etmiş, argolaşmıştır.” (Cemal Dindar, Biat ve Öfke / Recep Tayyip Erdoğan’ın Psikobiyografisi, Cadde Yayınları, İstanbul 2011, İkinci Baskı, s: 126.)

Argolaşan söylemde ne gibi sözcükler telaffuz ediliyor? Aktarmak bana düşmez. Meraklısı, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın üç beş konuşmasına kulak verebilir veya “Kızınca patlıyor” başlıklı gazete haberine bakabilir. (Bülent Sarıoğlu, Milliyet, 27 Ekim 2005. https://www.milliyet.com.tr/siyaset/kizinca-patliyor-132609)


Ezcümle, Trabzon’daki skandal iletişim kazası değildir. AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın o çocukta kendi çocukluğunu görmüş olması kuvvetle muhtemeldir. İnsan yedisinde neyse yetmişinde de odur. Daha vahimi, Trabzonlu bir çocuğun katlettiği Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, eşini toprağa verirken, “Bir bebekten bir katil yaratan karanlık sorgulanmadan hiçbir şey yapılamaz” diye gözyaşı dökmüştü. Trabzon’daki skandal, bir çocuğun nasıl olup da katile evrilebildiği sorusunun yanıtı olarak da okunmalıdır.

Not: Bu yazıya ilgi gösteren okuyucu, Elitist Faşizmden Lümpen Faşizme başlıklı yazıya da bakabilir:

https://rahmi-yildirim.blogspot.com/2019/04/elitist-fasizmden-lumpen-fasizme.html?m=1


30 Ocak 2022 Pazar

UĞUR MUMCU VE ABDİ İPEKÇİ’DEN BUGÜNE MEDYA

Uğur Mumcu’nun 1942’de Kırşehir’de tapu kadastro memuru bir babanın evladı olarak başlayan yaşam çizgisi, 1993’te Ankara Karlı Sokak’ta kalleş bir bombanın düğümlemesiyle sonsuzluğa uzandı.

Uğur Mumcu’nun katledildiği günü de kapsayan zaman dilimi dehşet yıllarıydı. Ülkenin bir bölümünde dağ taş bombalanıyor, binlerce köy boşaltılıyor, milyonlarca insan doğal yaşam alanlarını bırakıp göç etmeye zorlanıyor ve binlerce “faili meçhul” cinayet işleniyordu. Bu arada düzinelerce gazeteci cinayetlere kurban gidiyordu. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Öldürülen Gazeteciler” listesine göre, Türkiye basın tarihinde ilk gazeteci cinayetinin işlendiği 1909’dan bu yana katledilen 66 gazeteciden 22’si 1992 ve 1993 yıllarında öldürülmüştü. Uğur Mumcu da katledilenler arasındaydı.

Birçok gazeteci cinayetinde olduğu gibi Uğur Mumcu’yu katleden kalleş bombayı patlatanların ayak izleri de devletin karanlık dehlizlerinde kayboldu. Cinayetin işlendiği tarihteki Başbakan Süleyman Demirel ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü cinayeti aydınlatmanın “namus ve onur borcu” olduğunu söyledilerse de, borç olduğu gibi duruyor. Katil adayı olarak çok sayıda kişi yargılandı ama cinayetin üzerindeki sır perdesi aralanmadı.

***

Cinayetin neden karanlıkta kaldığı sorusunun bir parça yanıtı, Güldal Mumcu’nun “İçimden Geçen Zaman” adlı kitabında aktardığı diyaloglarda saklı.

Güldal Mumcu ve aile dostu Avukat Emin Değer, cinayetten beş ay sonra, cinayeti soruşturmakla görevli Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM)’ye giderler. Başsavcı Nusret Demiral, yetkisinin yeterli olmadığından yakınır. Savcı Ülkü Coşkun ise şöyle itiraf eder:

“- Bana olayı aydınlatmam konusunda yazılı emir verilirse olay çözülür.”

Güldal Mumcu’nun şaşkınlığı üzerine sözlerini şöyle tamamlar:

“- Anlamıyorsunuz Güldal Hanım. Emin Bey ne demek istediğimi anladı.

Savcının kastı, kontrgerilla konusunda kitap yazmış olan Emin Değer’in faili meçhul cinayetlerle devlet görevlileri arasındaki bağlantılara ilişkin kuşkulardı. Yani, “Bu işi devlet yapmıştır, siyasi iktidar isterse çözülür.

***

Savcı’nın işaret ettiği kuşkular ve bağlantılar sonraki diyaloglarla doğrulandı. Cinayetin üzerinden üç yıl geçtikten sonra Güldal Mumcu soruşturmadaki tuhaflıkları konuşmak üzere Adalet Bakanı Mehmet Ağar’a gider. Yanında yine Emin Değer vardır. Soruşturmadaki tuhaflıkları anlatan Güldal Mumcu: “Karşımıza sürekli engeller çıkarılıyor, bir duvar örülüyor sanki” diye yakınır. Bu yakınma üzerine konuşma şöyle gelişir:

Ağar: Evet Güldal, bir duvar örülüyor.

Güldal: O zaman çekin bir tuğla, yıkılsın duvar.

Ağar: Çekemem.

Güldal: Tuğlayı çekin, kenara çekilin.

Ağar: Yapamam, onu da yapamam

Güldal: Soruşturma için yeni bir ekip kurulmasını sağlayabilirsiniz belki.

Ağar: Kusura bakma Güldal, yapamam.

Güldal: Ülkü Coşkun dedi ki, “Bu işi devlet yapmıştır. Siyasi iktidar isterse çözülür.”

Ağar: Aptal bunlar. Böyle şeyler söylenir mi?...

Güldal: O zaman başkaları çeker, altında kalırsınız.

Bu son cümle üzerine Mehmet Ağar, “Ona kimsenin gücü yetmez” gibi müstehzi bir ifadeyle gülümser…

***

Aradan yıllar geçer, Yıl 1999. Bir dönem kendisi de suikasta maruz kalmış Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı’dır. Güldal Mumcu, Ecevit’e gider, cinayetin soruşturulması için destek ister. Ecevit’in yanıtı karşısında bir kez daha şaşırır Güldal Mumcu:

“- Ben Uğur Bey’i severdim. Bana yapılan suikastı araştırırken hep duvarlara çarptım. Eşiniz de arı kovanına çomak sokmuştu.”

Güldal Mumcu’ya göre Ecevit’in bu yanıtı “sözün bittiği yer” idi.

Söz nasıl bitiyordu? Bu sorunun yanıtı, kitabın daha ileriki sayfalarında var.

Yıl 2000. Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Uğur Badem ziyarete gelir:

Uğur Badem: Güldal Hanım, bize ‘bulun’ diyorlar.

Güldal Mumcu: Başka ne söyleyecekler ki?

Uğur Badem: ‘Bulun ulan’ demiyorlar. MİT, Emniyet, siyaset arkamızda tam durmuyor.

Uğur Mumcu cinayetinin niçin karanlıkta kaldığı sorusunun yanıtı özetle böyle.

***



Uğur Mumcu, ayak izleri devletin derinliklerinde kaybolan katiller tarafından katledildikten sonra meslektaşlarınca da öldürülmek istendi. Çünkü Simavi ailesi, Nadi ailesi, Ilıcak ailesi, Dinç Bilgin, Aydın Doğan gibi patronların dışında; Uğur Mumcu, profesyonel gazeteci, yani geçimini salt fikir işçiliğiyle sağlayan kişi olarak Türk basın tarihinde ana akım medyanın en etkili gazetecisiydi. Yanı sıra (bana göre) bir de 1979 yılında cinayete kurban giden Abdi İpekçi’den söz edilebilir.

Abdi İpekçi gazetecilik meslek kurallarına sadakati ile temayüz etmişti. Yani hakikate sadakat titizliği. İpekçi’ye göre haber ikinci bir kaynak tarafından doğrulanmadıkça dolaşıma sokulmamalıydı. Abdi İpekçi, bugün hâlâ yürürlükte olan 212 sayılı Basın İş Yasası’nın da mimarları arasındaydı. Basın patronlarının 1961 yılında 212 sayılı yasaya karşı boykotları karşısında “Patronlara hazır lop, gazeteciye simit cop” sloganıyla tarihe geçen 10 Ocak direnişinin bayraktarı Abdi İpekçi’ydi. Fikir işçilerinin Abdi İpekçi öncülüğünde 10 Ocak direnişi, izleyen yıllarda tek sendika çatısı altında birleşmelerinin yolunu açmıştı.

Uğur Mumcu da hakikate sadakat titizliğinin yanı sıra belgelere dayalı araştırmacı gazeteciliğin simge ismidir. Sayabildiğim kadarıyla toplam 43 basılı kitabı, araştırmacı gazeteci olarak çalışkanlığının üretkenliğinin meyvesidir. 

Çalışkanlığının yanı sıra mizaç olarak mütevazıydı, espriliydi Uğur Mumcu. Genç meslektaşlarının yardım isteklerini geri çevirmezdi. Çömez bir muhabir olarak haber yazarken yardımını istediğimde veya 1989/1990 yıllarında Çağdaş Gazeteciler Derneği Başkanı olarak görüş istediğimde desteğini esirgememişti. Ruhu şad olsun. 


Uğur Mumcu Marksist olmasa da, kapitalist piyasanın emrindeki ana akım medyanın terazisinde emek kefesinde duruyordu. Oysa 12 Eylül faşist darbesiyle girilen süreçte istikamet emek değil sermaye idi. Tekelleşen medya için de aslolan hakikate sadakat ve haber vermek değil, sermaye birikimiydi. Bu süreçte terazinin emek kefesinde kaldığı içindir ki, kalleş bombayla parçalandıktan sonra bu kez meslektaşlarınca parçalanmak istendi. Matbuat Basın Medya çizgisindeki metamorfozun simge profesyoneli, “Yeni Gazetecilik modelleri” başlığı altında Abdi İpekçi’yi ve Uğur Mumcu’yu hedef alarak aynen şöyle yazdı: “Uğur Mumcu kuşkusuz, Türkiye’ye araştırmacı gazetecilik anlayışını getiren insandır. Ancak köşe yazılarında kullandığı üslup bugünkü koşullarda hem imkánsız hem demode. Bugün hálá Abdi İpekçi'nin yaptığı gazeteyi özlemek, nostaljik patinajdan başka bir anlam taşımaz.” (Ertuğrul Özkök, Hürriyet, 3 Ocak 2004)

Aynı profesyonel daha sonra, Abdi İpekçi / Uğur Mumcu modelini “katır kutur” diye aşağıladı; seçenek olarak, “sit com gazeteciliği” önerdi. (Hürriyet, 3 Mart 2010)

Ne ki Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu’ya karşı “pseudo” profesyonelin başını çektiği cinayet girişimi akim kaldı. Dönekliği bile sahte olan profesyonel ve yol arkadaşları Uğur Mumcu’yu ve Abdi İpekçi’yi ikinci kez öldürmeye çalışırken kendi mezarlarını kazdılar; ana akım medyayı siyasal İslam’a teslim ettiler; profesyonelin kaptanlık ettiği “amiral gemisi” “hanedan teknesi” oldu. 

Abdi İpekçi ve Uğur Mumcu, basın tarihindeki onurlu yerlerinde acıyla gülümsüyorlar.

Anılarına saygıyla.


25 Ocak 2022 Salı

ADEM’İN CEHALETİ YA DA ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI ARAMAK

ADEM’İN CEHALETİ YA DA ÖKÜZ ALTINDA BUZAĞI ARAMAK

Sedef Kabaş’ın ve Sezen Aksu’nun başına gelenlere bakıp ülkenin geleceği adına kaygılanmamak mümkün değil.

Sezen Aksu, yıllar önce söylediği “Şahane Bir Şey Yaşamak” adlı eserinde “Selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e” ifadesi geçtiği için, linç etmeye hazır güruha, AKP Genel Başkanı tarafından “O dili kopartmak bizim görevimizdir” denilerek hedef gösterildi. Gazeteci Sedef Kabaş ise siyasal eleştirisini “Taç giyen baş akıllanır. Öküz tahta çıkmakla padişah olmaz, saray ahır olur.” atasözleriyle güçlendirmeye çalıştığı için tutuklandı.


Bu eleştiride tutuklamayı gerektirecek ne var? Hepimiz günlük hayatta tabiatın dört ayaklı veya kanatlı canlıları dolayımıyla buna benzer övgüler veya yergilerde bulunmuyor muyuz? Bunlar tutuklama gerekçesi olsa memlekette kaç kişi kalır tutuklanmayan? Hem AKP Genel Başkanı yerli yersiz her fırsatta muarızlarına benzer laflar söylemiyor mu? Örneğin daha geçen seçimlerde rakibi Muharrem İnce’ye Ziya Paşa’nın “Zer-dûz pâlân ursan eşek yine eşektir” dizesiyle sataştı. Aynı konuşmasında “Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri” atasözünü anımsatarak da kendisini övmeye çalıştı. Başka bir konuşmasında da “Eşek ölür kalır eseri…” dedikten sonra “Pardon pardon” diyerek yanlışını düzeltmişti.

Dediğim gibi dört ayaklı veya kanatlı evcil dostlarımız dolayımıyla yapılan yergilerden o kadar da alınganlık duymamalıyız. Tersi hamlıktır çiğliktir. İktidar hiyerarşisinin en üst basamağına çıkmış siyasetçi, her fırsatta muarızlarına evcil dostlarımız dolayımıyla sataşıyorsa, kendisine aynı üslupla karşılık verileceğini kabul etmelidir.

***

Olayın espri mizah kaldırır bir yanı yok ama Sedef Kabaş “Aslan tahta çıkmakla kral olmaz ama…” dese yine tutuklanır mıydı? Ya da mahkemede şöyle bir savunma yapsa, kendisini tutuklayan savcı, yargıç ve cümle ahali ne düşünürler acaba?

Yargıç: AKP Genel Başkanı’na neden hakaret ettin?

Sedef: Süleyman Soylu hakaret etti, bakan oldu. Numan Kurtulmuş hakaret etti, yardımcısı oldu. Devlet Bahçeli hakaret etti, iktidar ortağı oldu. Benim de kendimce bir kariyer planım var.

Sedef Kabaş kendisini nasıl savunacak bilinmez ama böyle bir savunma yapsa taşı gediğine koymuş olmaz mı?

Sahi Devlet Bahçeli, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş, Tayyip Erdoğan için geçmişte neler söylemişlerdi? Tayyip Erdoğan maruz kaldığı hakaretlere nasıl karşılık vermişti? Hatırlamak bile insanın içini daraltır. Onca hakaretlerden sonra birbirlerinin yüzüne nasıl bakıyorlar, nasıl birlikte siyaset yapıyorlar? Alaturka siyaset böyle bir şey mi? Alaturka siyaset böyleyse, o hakaretleri kan davasına dönüştürmeyen AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, Sedef Kabaş’ın telaffuz ettiği atasözlerini (olgunluk gösterip) duymazlıktan gelemez miydi? Benimki de saflık işte. Düzce Milletvekili Fevai Arslan’ın “O Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan bir lider” diyerek işlediği şirk günahına itiraz etmeyen şahıstan atasözlerinden alınganlık duymamasını bekliyorum. Ne demeli? Vermeyince mabut neylesin Sultan Mahmut! Umarım işgüzar bir savcı da bu hikâyeye aklını takıp öküz altında buzağı aramaya kalkmaz.

***


Sezen Aksu’nun şarkısına gösterilen tepkilerin serencamı da bundan farklı değil. Şarkıda geçen “Selam söyleyin o cahil Havva ile Adem’e” ifadesine kalpleri beyinleri taassupla taşlaşmış güruhun gösterdiği tepkinin ardı arkası gelmiyor. Son olarak kendilerini 15 Temmuz Şehitler ve Gaziler Platformu olarak adlandıran bir güruh, “İçişleri Bakanımızın da dediği gibi, ‘beyinlerine kafalarına sıkacağız, dillerini keseceğiz” diyerek tehdit etti.

En hazin olanı ise, devlet erkini tek başına elinde tutan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın (hem de cami içinde) “O dili kopartmak bizim görevimizdir” diyerek, Sezen Aksu’yu hedef göstermesi. Yakın siyasi tarihte örneği var mı, şu an aklıma gelmiyor. Olsa olsa Kenan Evren benzer şeyler söylemiştir.

Sezen Aksu, muhatabının yerin dibine girmesini gerektiren yanıtıyla yüreklere su serpti. Yürek hakkıyla tarihe geçen bu yanıt sonrasında ne söylense çokça anlamlı olmaz. Bazı entelektüeller “E canım, Âdem ile Havva çok mu bilgiliydiler? Şeytana uyup Allah’ın yasak ettiği meyveyi yemeleri cahil olduklarını göstermiyor mu? Âdem Havva masalına inananlar, kardeşin kardeşle evlendiğine, insanların bu şekilde çoğaldıklarına da mı inanıyorlar? Kardeşiyle birleşerek çoğalmak, ilahi iradeye yaraşır mı?” gibi teolojik mevzilerde akıl yürütmeye, ortamı sakinleştirmeye çalışıyorlar. Yerinde ve mantıklı sorular ama bu çabalar da linç heveslisi güruhu caydırmaya yetmez. Kalpleri beyinleri taşlaşmış güruhla akıl ve mantık ölçüleri içinde tartışmak pek mümkün olmuyor.

İnsan yine de düşünmeden edemiyor. Bir söze, bir şarkıya, bir karikatüre, bir ironiye tahammülsüz güruhlar nasıl da bu kadar çoklar ve iktidarı etkileyebiliyorlar?

İktidar partisinin genel başkanı, bu güruhun desteğinden vazgeçmeyecek kadar basiret yoksulu mudur?

Yoksa, “Türkiye’nin Taliban’ın inancıyla alakalı ters bir yanı yok” sözleri, diplomatik bir iltifatın ötesinde, gerçekten inanç ve zihniyet kardeşliğinin itirafı mıdır?


Geçmişte “aile ortamında çekilmiş” sözleriyle açıkladığı fotoğrafın da gösterdiği üzere, gerçekten Taliban ile zihniyet ve inanç kardeşliği var anlaşılan. Taliban Afganistan’ı nasıl yönetmeye çalışıyorsa AKP Genel Başkanı da Türkiye’yi öyle yönetmek istiyor. Dün aydınların kanıyla banyo yapmakla tehdit eden Sedat Peker’in sırtı sıvazlanıyordu, bugün kafalara beyinlere sıkmakla tehdit edenlerin. Kendisi de dil kopartmaktan söz ediyor; Sezen Aksu ve Sedef Kabaş üzerinden bütün ülkeye korku salıyor, kimse sesini çıkarmasın istiyor. Halkı, emekçileri özellikle de yoksulları din sömürüsüyle kutuplaştırarak azalan seçmen desteğini konsolide etmeye çalışıyor.

Bilinmeli ki, baskıyla korkuyla kimse iktidarını koruyamadı. En naif deyişle, dünya Sultan Süleyman’a da kalmadı. Kişi ne kadar zengin ve muktedir olursa olsun, göçüp gidecektir. Tayyip Erdoğan’ın da anımsattığı üzere “Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri.


20 Ocak 2022 Perşembe

SAHTE ADNAN MENDERES MEKTUBU

Makamınız rütbeniz toplumsal statünüz bir yana. Dar veya geniş bir çevreniz var. İnsanlar size saygı gösteriyor, değer veriyor. Karşılık olarak siz de çevrenize değer verirsiniz, saygı gösterirsiniz değil mi? Bilerek veya bilmeyerek bir yanlışlık yaptığınızda kendinizi mahcup hissedersiniz, yanlış davranışınızdan dolayı özür dilersiniz, gönül alırsınız. Hele hele asla yalan söylemezsiniz, yalan konuşmayı aklınızdan bile geçirmezsiniz…

İçinde yaşadığımız toplumda bu ahlaki duyarlılığa sahip kaç kişi kaldı dersiniz? Hele siyaset ve iktidar sahnesinde? Yalan söylemeyen, dün söylediğini bugün inkâr etmeyen, bir kabahati veya günahı ortaya çıktığında hemen ayetlerin arkasına saklanmayan, bir ekip arkadaşının hırsızlığı ortaya çıkmışsa örtbas etmeyen, Allah ile aldatmayan, dünkü mağduriyetini unutmamış, kendisi lüks ve şatafat içinde yaşayıp yurttaşlara sabır tavsiye etmeyen, kamu malına gözünün bebeği gibi sahip çıkan, yurttaşları arasında ayrımcılık yapmayan, kendi evladını askerlikten muaf tutup yoksul aile çocuklarını cepheye sürmeyen, hukukun üstünlüğü ilkesini şiar edinmiş, demokrasiyi araç olarak görmeyip içselleştirmiş; kibirden uzak, bilgili, entelektüel, zarif, aklına estiğinde küfretmeyen, sanata ve sanatçıya saygılı, lümpen davranışlardan uzak duran kaç siyasetçi tanıyorsunuz?

Tersine olarak da, seçmenlerin çoğunluğu, özellikle de yoksul ve eğitimsiz seçmenlerin çoğunluğu, cehaleti ve sadakayı kutsayan, sürekli yalan söyleyen, kendilerini Allah ile aldatan, ekip arkadaşlarının rüşvetini hırsızlığını örtbas eden, küfürbaz siyasetçileri niçin baş tacı ediyor? Niçin eğitimsizliği ve yoksulluğu kader belleyip sadakaya razı oluyor?

***

Özel olarak bir siyasetçiyi ve belirli bir partinin seçmen kitlesini tanımlamıyorum. Etrafına bakan herkes bu tanıma uyan biri(leri)ni görmekte hiç zorlanmaz. Siyaset ve iktidar sahnesi dün de bu gibi zübüklerle doluydu bugün de. Ama insaf ile söylemeli; Allah ile aldatmak, yalan söylemek, hırsızlığı yolsuzluğu örtbas etmek, yurttaşlar arasında ayrımcılık yapmak hiç bugünkü kadar siyaset tarzı olmamıştı.

Örneğin adam her sahneye çıkışında, mikrofonu her eline alışında, seçilmiş kameralar önünde her defasında yalan söylemeden, ayet sallamadan duramıyor. Yalanı ortaya çıktığında da ne gam; aldatıldığını söylüyor, “Rabbim ve milletim affetsin” temennisine sığınıyor. Bu siyasetçinin kaçıncı aldanması kaçıncı aldatmasıdır; eğitimsiz yoksul seçmen kitlesinin kaçıncı alkışıdır; gazeteci olarak ben bile çetelesini tutamadım.

Adamın son vukuatı, son yalanı, 1961 yılında cuntacılar tarafından idam edilen Başbakan Adnan Menderes’e dair. Menderes’in idam edilmeden hemen önce cuntacılara yazdığı rivayet edilen bir mektubu okudu. Sözde mektupta Menderes cuntacıları aşağılıyor ve son söz olarak “Menderes'in ölüsü, ölünceye kadar sizleri takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Buna rağmen merhametim sizinledir. Millet sağ olsun.” diyor.

Adam mektubu öyle bir okudu ki, hıçkıra hıçkıra ağlayacak sandım bir an. Rol yapmakta, sahte göz yaşı dökmekte de öyle başarılı yani. Hem beden sıhhati hem de akıl ve ruh sağlığı açısından böyle aşırı şekilde heyecanlanmak hiç doğru değil. Tasası bana düşmez yine de.

***

Nereden mi aklına esmiş böyle bir mektubu okumak? Anadolu Ajansı’nın haberinden olsa gerek. Birkaç zübük, Adnan Menderes’e mal ederek böyle bir mektup yazmışlar ve bir müzayede sitesinde satışa çıkarmışlar. Anadolu Ajansı da, zübüklerin yazdığı metni gerçek sanıp haberleştirmiş. Ajans, sahteliğin farkına varıp haberi iptal etmiş ama Beyefendi (Adnan Menderes’i evliyalaştırmış) efsunlu kitleye sahte mektubu okumakta beis görmemiş; ne söylese inanmaya hazır efsunlu kitlesi de alkışlamış… 

Bir iletişim kazası ve aldanma gibi görünse de, daha vahim bir vukuat olduğu anlaşılıyor. Çünkü, Ajans haberi iptal etttikten iki gün sonra sahte mektup gerçekmiş gibi siyasal iletişime malzeme yapılmış. Oysa Ajans haberi iptal etmese bile mektup kuşkuyla karşılanabilirdi. Asgari ölçüde siyasi tarih bilgisine sahip herkes, Adnan Menderes’in bu içerikte mektup yazacak cesaret ve karakterde birisi olmadığını bilir. Mektup, Menderes gibi idama hükümlü, eski İttihatçı, komitacı Celal Bayar’a atfedilse “olabilir” denilir ve yakıştırılırdı. Ama hemen sorgulanır; “Celal Bayar madem böyle bir mektup yazmış; 27 Mayıs darbecilerinin gözden düşmelerinden sonra da on yıllarca yaşadı, neden kendisi sağken bu mektubunu gizledi?” diye sorulur ve mektubun sahteliği yine anlaşılırdı. Ama bu durumda sahte mektup “Celal Bayar yazmış” denilip okunsa, Menderes’e mal edildiği ölçüde efsunlu bir coşkuyla alkışlanmazdı.


İlginç bir nokta da, sahte mektup, 27 Temmuz 2016’da TRT Avaz kanalında aynen yayımlanmış; nedense o günlerde bugünkü gibi yankı uyandırmamış. (İzlemek isteyen, şu linki tıklayabilir: https://www.youtube.com/watch?v=9jT_9coFIPg)

Diyeceğim odur ki, “Adnan Menderes’in” denilen mektubun sahte olduğu bilinerek okunması da ihtimal dahilindedir. Beyefendinin siyasi tarihi buna benzer nice vukuatla doludur. Demokrasi limanında bir parça rahat etmek yerine faşizmin kayalıklarında debeleniyorsak; bir nedeni de, kasıtlı yalana tevessül eden, yalanı ortaya çıktığında “Rabbim ve milletim affetsin” temennisine sığınan siyasetçilerin varlığı kadar, o yalanlara ve temennilere alkış tutan devasa bir kitlenin de varlığıdır.