CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
CHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Kasım 2025 Pazar

HAYDİ İMRALI UMRESİ’NE!

Cumhur İttifakı’nın adlandırmasıyla “Terörsüz Türkiye”, Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle “Barış ve Demokratik Toplum” sürecinde kritik bir dönemece gelindi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM’deki komisyonun İmralı’ya giderek “kurucu önder” Abdullah Öcalan’ı dinlemesini önerdi. Önerisi tepkiyle karşılanınca, “Kimse gitmezse, alırım yanıma üç arkadaşımı; kendi imkânlarımızla İmralı’ya gitmekten, bir masa etrafında yüz yüze gelmekten imtina etmem” diyerek ısrar etti. (18 Kasım 2025)

(Ara not: Bahçeli, DEM Parti grup toplantısında Abdullah Öcalan lehine slogan atılmasına bile tepki göstermişti. Sonra ne oldu da, TBMM heyetinin Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesini dayattı?)

Bahçeli’nin dayatması üzerine komisyon, İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmeyi kararlaştırdı. CHP, İmralı gidecek heyete katılmayacağını açıkladı.

Şimdi varsa yoksa CHP’nin Kürt meselesinde ne kadar günahkâr ve çözüm karşıtı olduğunun propagandasında. Sadece iktidar sözcüleri ve medyadaki aparatları değil, DEM Parti yöneticileri de CHP’ye veryansın ediyorlar. DEM yöneticileri CHP’yi korkaklıkla, “iktidar karşıtlığını çözüm karşıtlığına dönüştürmekle” suçluyorlar, hatta tehdit ediyorlar.

***

Oysa ortada çözüm süreci yok. Gerek Recep Tayyip Erdoğan gerekse süreçte mayın dedektörü rolü üstlenen Devlet Bahçeli, başından bu yana süreci “Terörsüz Türkiye” olarak tanımladılar, PKK’ye silah bıraktırmaya indirgediler. Bununla kalmadılar, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin kökten dinci Şara iktidarına boyun eğmesini istiyorlar. Asıl beklentileri ise Erdoğan’ın dördüncü kez Cumhurbaşkanı seçilmesine destek verilmesi.

Ortada Kürt meselesine çözüm getirecek bir süreç yok. TBMM’deki komisyonun adı “milli dayanışma kardeşlik ve demokrasi” ama ortada ne dayanışma ve kardeşlik var ne de demokrasi. Dayanışma yerine kutsiyet atfedercesine İmralı ziyareti dayatması, kardeşlik yerine komisyonda bile Kürtçe konuşulmasına tahammülsüzlük, demokrasi yerine muhalif siyasetçilere gazetecilere yazarlara cezaevleri...

Süreçten maksat Kürt meselesine çözüm değil. Öyle olsa, hiç değilse, yasa ve anayasa değişikliği gerektirmeyen adımlar atılırdı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, belediyelere kayyım zulmünden vazgeçilmesi, iyi niyet göstergesi olmak üzere Ahmet Türk’ün göreve iade edilmesi, muhalif gazeteci ve belediye başkanlarının tutuklanmasına son verilmesi vs...

İktidar, Kürt kimliğinin tanınmasına yönelik anayasa değişikliğini önermek şöyle dursun, bu gibi sembolik adımları bile atmadı, süreci komisyona havale etti. Gelinen aşamada TBMM heyetinin İmralı’da Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesini dayattı; CHP ve muhalefet partileri bu dayatmayı kabul etmeyince CHP’yi şeytanlaştırıyor.

***

Sahi, süreçten maksat Kürt meselesine çözüm ise, sürecin ilerlemesi için neden Abdullah Öcalan tek çözüm ortağı olarak parlatılıyor, İmralı Umresi dayatılıyor? 

Naçizane, bu sorunun akla uygun bir yanıtını bulamıyorum. Bilinir ki, siyasi diplomatik sorunların çözümünde psikoloji de kritik öneme sahiptir. Bireylerin toplulukların duyguları düşünceleri, siyasi ve diplomatik kararlar üzerinde belirleyici olabilir. Kabul etmeli ki, Kürt halkının tanınma ve kimlik mücadelesinde Abdullah Öcalan tarihsel bir rol oynadı. Bununla birlikte, hak etmiş olsun olmasın, sadece Türklerin tamamında değil Kürtlerin azımsanmayacak bir bölümünde de negatif bir imaj edindi. Daha açık bir ifadeyle, nefret objesi haline geldi. Psikolojik harp bağlamında kendisine yakıştırılan sıfatları anmaya gerek yok. Üzerinde durulması gereken, bu denli negatif bir özne iken, neden tek çözüm ortağı olarak dayatılıyor? Üstelik, Öcalan 27 Şubat 2025’te açıklanan bildirgesinde, Türkiye Kürtleri için ayrı ulus devlet veya federasyon şöyle dursun, idari özerklik ve kültürel hak taleplerinden bile vazgeçti. Bu durumda kendisiyle neyin müzakeresi yapılıyor? TBMM’yi temsilen bir heyetin Abdullah Öcalan’ı İmralı’da ziyaret etmesi sürecin ilerlemesi için neden dayatıldı? AKP Genel Başkanı Erdoğan ve Bahçeli birlikte İmralı’ya gitseler daha etkili olmaz mı? Öcalan’ın ayağına gitmek istemiyorlarsa, Umut Hakkı ya da Cumhurbaşkanı’nın anayasada yazılı özel af yetkisiyle Abdullah Öcalan’ı Beştepe Külliyesi’ne getirtemezler mi? (İroni sayılmasın, umut hakkı ya da Cumhurbaşkanı’nın özel affıyla Abdullah Öcalan tahliye edilmeli, yasal siyasete katılmalıdır! En kritik kavşaklarda Erdoğan’ın başkanlığını desteklediğine göre Abdullah Öcalan’ın Erdoğan’dan bunu beklemeye hakkı vardır!)

Dediğim gibi, Abdullah Öcalan neden Kürt siyasetinin tek adamı olarak dayatılıyor ve benzer soruların akla uygun yanıtını bulamıyorum. “İmralı Umresi, muhalefetin katılmayacağı varsayımıyla, sürecin tıkanması ve bitirilmesi için planlanmış bir dayatma mıdır?” diye de sorulabilir. Umarım öyle değildir ama seçime iki yıl kalmış olsa da her an gündeme gelebilir. Geçmişte olduğu gibi, seçime aylar kala, Erdoğan ve Bahçeli’nin Kürt hareketini yeniden şeytanlaştırmaları sürpriz olmaz. Bugün CHP’yi korkaklıkla, iktidar karşıtlığını çözüm karşıtlığına dönüştürmeye çalışmakla suçlayan DEM Parti yöneticilerinin bu olasılığı akıllarında tutmalarında yarar var.

Son bir soru. Ahmet Türk’e göre, “Erdoğan, Kürtlere en fazla acı çektiren liderdir.” Madem öyle, süreci “Terörsüz Türkiye” diye sınırlayan Erdoğan tekrar Cumhurbaşkanı seçilmek için anayasa değişikliğini gündeme getirdiğinde DEM Parti ne yapacak?


26 Temmuz 2023 Çarşamba

HALKÇI HAYAL KIRIKLIĞI

Ayağın kayıp düşmeyegör ya da düşenin dostu olmazmış. Gelen vurur giden vurur.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Mayıs 2023 seçimi sonrasında düştüğü durum o hesap. CHP Genel Başkanı olarak 13 yılda çok seçim kaybetti ama hiçbirinde Mayıs 2023 seçimi sonrasındaki duruma düşmedi. “Ekmek için Ekmeleddin”, “Gel Bakalım Muharrem” fiyaskolarında bile parti içi iktidarına ciddi itirazla karşılaşmadı. 

Mayıs 2023 seçimleri sonrasında içine düştüğü durum öncekilerden çok çok farklı. En başta onca yıldır etrafında bulundurduğu ekibi tarafından terk edildi. Zoomgate videosuyla anlaşıldı ki, kurultaylarda “çekirdek kadro” diye parti yönetimine ve TBMM’ye milletvekili seçtirdiği sırtlanlar çetesi, yenilgiden hemen sonra Kılıçdaroğlu’nun başını koparmaya çalışmaktadırlar... 

Dost bildikleri tarafından çelmelenmek... Kemal Kılıçdaroğlu kim bilir ne acı bir hayal kırıklığı yaşamaktadır.

***

CHP yanlısı medyada da durum farklı değil. Kılıçdaroğlu’nun başını istemeyen kanal ya da köşe yazarı yok gibi. CHP genel başkanlığından istifa etmedi diye neler neler demiyorlar Bay Kemal için. “Haysiyetsiz”, “şerefsiz”, “onursuz”, “hain” diyen bile var… 

Tersi olsaydı, seçimi Kılıçdaroğlu kazansaydı yani, aynı sırtlanlar çetesi ve yazarlar hiç kuşkusuz Bay Kemal’i kahraman ilan eder, heykelinin dikilmesi için kampanya açarlardı.

Burjuva siyasetinde ve medyasında bu işler hep böyle oluyor. Başarının sahip çıkanı, anası babası çoktur ama başarısızlık cami avlusuna bırakılan piç gibidir. Onca yılın hayat ve siyaset deneyimine sahip Kılıçdaroğlu siyasetin bu çirkinliğini bilmiyor olamaz sanırım.

Kılıçdaroğlu’na edilen hakaretler o raddeye vardı ki, iktidar yozdaşı medyanın yazarları bile hakaretleri kınamaya başladılar. Kılıçdaroğlu da belediye başkanları toplantısında, “Köşe yazarları üzerinden parti içi meseleler tartışılıyor. Ben kimin, nereden, ne kadar maaş aldığını biliyorum” demiş. Doğru ise, gerçekten vahim; iktidar şakşakçısı yozdaş medyanın laciverti gibi gayrimeşru bir ilişkinin işaretidir. Burjuva muhalefetin yozdaş medyası diyelim.

***

Naçizane ben, müstahak olmasa da, Kılıçdaroğlu’nun bu akıbeti (Mayıs 2023 seçiminin ardından günah keçisi niyetine kurban edilmeyi) hak ettiği kanısındayım. Şöyle anlatayım:

Deniz Baykal’ın alaturka kaset operasyonuyla sahne dışına itilip yerine Kılıçdaroğlu’nun CHP genel başkanı seçildiği kurultayın hemen ardından “Halkçı hayal kırıklığı” başlığıyla yazmıştım (31 Mayıs 2010). Özetle şu hususları vurgulamıştım. 

Kamuoyunda sol parti bilinse de CHP “sol”, “sosyal demokrat” değerlerin partisi değildir. Orta sınıf partisi olarak CHP’nin 1960’larda 70’lerde iğreti olarak edindiği sol değerler Baykal döneminde tamamen törpülendi, parti değişime ve örgütsel demokrasiye kapalı statüko kalesi haline geldi. Baykal’ın miskin tembel ruhani liderliği CHP’yi örgüt içi demokrasiden yoksun bıraktığı gibi, kendisine oy veren sol kitleyi de iktidarsızlığa mahkûm etti. Baykal’ın yerine Kılıçdaroğlu’nun genel başkan seçilmesiyle sol kitle için toparlanma ve iktidar umudu tomurcuklandı. Rahşan Ecevit bile 30 yıl önce terk ettiği partiye döndü, Bülent Ecevit’i de getirdiğini söyledi. Ancak, Kılıçdaroğlu’nun kurultay konuşması ve parti yönetimi için çıkardığı liste gösteriyor ki, CHP’nin yönetiminde zihniyetinde, sol tabanın beklentisini karşılayacak bir değişim olmayacak. Baykal’ın gitmesi dışında değişiklik yok, CHP hamamında sadece tellaklar değişti. Kılıçdaroğlu da popülist halkçılık dışında en az Baykal kadar statükocudur; Kürt, Alevi, azınlıklar, Ergenekon sorunlarında Baykal’ın milim solunda değildir. Kurultay konuşması sıradan, eklektik, popülist ve biraz da demagoji yüklü olduğu gibi parti yönetimi için hazırladığı liste ahbap çavuş topluluğudur. Parti yönetimine seçtirdiği kimileri değil sosyal demokrat, adam bile değildir. 

Parti içi demokrasiyi, o demokrasiyi bizzat katleden kişinin önderliğiyle, 

Kürt sorununa ilişkin politikayı, devşirme gazetecinin telkinleriyle,

Emek politikasını, yönettiği sendikayı sağcılara teslim eden sendika ağasının yaklaşımlarıyla,

Yargı sorunlarını Ergenekon avukatının kafasıyla,

Medya politikalarını orduyu demokrasinin deniz feneri olarak gören akademisyenin vizyonuyla, 

Anayasal sorunları DP liderliğine yakıştırılan hukukçunun zihniyetiyle belirleyecekse,

Partinin solcu tabanı, Ecevit’ten sonra bir kez daha hayal kırıklığına uğrayacak demektir. 

* * *

Ben demiştim” bilgiçliği sayılırsa sayılsın, Kılıçdaroğlu’nun CHP liderliği aynen yazdığım gibi oldu. Partinin solcu tabanı Ecevit’ten sonra bu kez Kılıçdaroğlu tarafından defalarca hayal kırıklığına uğratıldı. Kaç seçime girdi çıktı saymadım, Kılıçdaroğlu, 2019 belediye seçimi dışında hepsinde yenildi. Oysa kişilik karakter olarak yenilgiye müstahak bir siyasetçi değil Bay Kemal. 

Son seçimde adaylığına itiraz eden İYİ Parti’li Cihan Paçacı’nın bile kabul ettiği üzere “Sokakta Kemal Bey’e itiraz görüyoruz, 'dürüst değil mi?' diye soruyoruz, 'dürüst' diyorlar. 'Devlet tecrübesi yok mu?' diyoruz 'var' diyorlar. 'E o zaman?' 'Ama olmaz…' Sokaktaki bu itirazı İYİ Parti olarak görmezden gelemeyiz."

Yani, en kaba sağcı siyasetçilerin bile kabul ettikleri üzere, temiz, dürüst, lekesiz, çelebi mizaçlı bir insan Kemal Kılıçdaroğlu. Mayıs 2023 seçimlerinde (bence) çok iyi çaba gösterdi, toplumun her kesiminden oy alabilecek bir profil oluşturdu. Ama otokrasinin kanunlarına yenik düştü, kazanamadı. Belki de aslında kazandı. Seçmen listeleri ve seçim kurulları ne kadar düzgün? Ne kadar hayalet ve ithal seçmen var? Bilinmiyor. CHP örgütü ve Millet İttifakı üyesi öteki parti örgütleri ne kadar çalıştılar, bilinmiyor? Buna karşın otokrasiye karşı yüzde 48 oy. Asla küçümsenmemeli ama kazanamadı işte.

Yazık oldu Bay Kemal’e. Müstahak değildi böyle bir yenilgiye. Kabul eder mi bilemem, kendi elleriyle hazırladı bu yenilgiyi. CHP genel başkanı olarak 13 yıl boyunca partiyi sola taşımak yerine, Deniz Baykal’ın bile cesaret edemediği kadar sağa taşıdı, etrafına hep sağcıları, sosyal demokrasi tüccarı sırtlanları topladı. Partinin söylemini modern laik hukuk terimleri yerine helalleşme ve kul hakkı gibi şeriat terimlerine dayandırdı, CHP’nin kurucu ilkelerini silikleştirdi. Şimdi “güvenli bir liman” diyor; ama rotası yine sağa. Bunca yıldır genel başkan ama örgüt içi demokrasiyi ve yönetime katılımı sağlayacak tüzük değişikliğini gerçekleştirememiş... Aklıma bir tek, Alevi Bektaşi Kızılbaş tarihinde Sersem Ali Çelebi geliyor. Oysa ülke yeterince sağduyulu, eksik olan solduyu! Sersem Ali Çelebi’lerden çekilen yetsin gayri. Kılıçdaroğlu suçlanacaksa, Mayıs 2023 seçimlerini yitirdiği için değil, CHP’yi hep sağa hep sağa çektiği için suçlanmalı.

Bu yazının son sözü yerine,

CHP Tayyip’in laciverti imamın oğlu ile değişecekse hiç değişmesin daha iyi!

Bu arada, sosyalist bir yurttaş olarak, burjuva muhalefet partisinin iç iktidar sorunları beni niye bu kadar ilgilendiriyor ki? 


3 Temmuz 2023 Pazartesi

MERDAN’A NAMERDAN HUKUK


Merdan’ın sözlük anlamı, yiğit, mert, sözünün eri, güvenilir; namerdan ise tam tersi. Mert ve namert gibi yani.

TELE1’in genel yayın yönetmeni gazeteci yazar Merdan Yanardağ, adıyla çelişik bir hukuk yorumuyla tutuklandı. Tutuklandı ifadesi sözün gelişi; daha doğrusu tutsak edildi.

Tutuklama gerekçesi, AKP Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu’nun bir söyleşide yaptığı değerlendirmelere Merdan Yanardağ’ın verdiği yanıt. Gazete Duvar’da yayımlanan söyleşide söz çözüm sürecine gelmiş, Galip Ensarioğlu, “Abdullah Öcalan daha samimiydi, sürecin bitmesinde Kandil’in ve Selahattin Demirtaş’ın günahı var” demiş.

Ensarioğlu’nun bu değerlendirmesine Merdan Yanardağ TELE1’de “Dört Soru Dört Cevap” programında (montaj videoya göre) şöyle karşılık vermiş: “Öcalan Türkiye’de en uzun süre yatan siyasi mahkûmdur. Normal infaz yasaları geçerli olsa serbest bırakılması gerekiyor, ev hapsi vs. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecridin hukukta yeri yok. Ailesiyle görüşemiyor, avukatlarıyla görüşemiyor. Orada elinde rehin olarak tutmuşsun, adamla pazarlık yapıyorsun. Onun üzerinden tehdit savuruyorsun. Abdullah Öcalan hafife alınacak birisi değil. Siyaseti doğru okuyan, doğru gören, doğru çözümleyen son derece zeki birisi. Neredeyse cezaevinde filozof oldu, çünkü okumaktan başka bir şey yapmıyor.

Merdan’ın bu değerlendirmeleri aradan altı gün geçtikten sonra AKP İzmir Milletvekili Mehmet Ali Çelebi, bilcümle troller ve İYİ Parti üst düzey yetkililerince kampanya halinde paylaşılıp hedef gösterilince; önce canlı yayın bitiminde gözaltı, ardından tutuklama. Tutuklamanın resmi gerekçesi “terör örgütü propagandası yapmak”.

Tutuklamaya gerekçe yapılan montajlı sözlerde bile suç yok aslında. Bu sözler suç ise, zamanında, yani çözüm süreci günlerinde AKP ileri gidenleri çok daha ötesini söylediler. Sadece ikisini anımsamak yeter:

Eski AKP Milletvekili Yasin Aktay: “Abdullah Öcalan dünyanın geleceğini iyi okuyor. Onun talepleri normaldir, meşrudur.” 

Eski AKP Milletvekili Orhan Miroğlu: “PKK terör örgütü değildir... Apo, Türkiye için fırsattır. Yeniden devreye girmelidir.

(Söz aramızda; sıkça olmasa da televizyon ekranlarında tartışma programlarına çağrılıyorum. Bir programda PKK ve Abdullah Öcalan konusunda ne düşündüğüm sorulursa, kendi görüşümü açıklamak yerine bu kişilerin görüşlerini aktarırım. Neme lazım! Hürriyetimi sokakta bulmadım. Durduk yerde başım belaya girmesin!) 

***

DÜŞMAN CEZA HUKUKU

Tutuklamaya gerekçe yapılan montajlı sözlerde bile suç yok. Merdan’ın söyledikleriyle ve söylemek istedikleriyle kendisine yüklenen suç arasında bağlantı yok. Merdan’ın ironi yapıp yapmadığı da önemli değil; ama Merdan on yıllar boyunca yinelenen, yinelendiği için de olağanlaşan bir süreçte tutuklandı. Üstelik tutuklamaya gerekçe yapılan suçlama, tutuklamayı gerektiren katalog suçlar arasında değil ama buna karşın Merdan tutsak edildi, Silivri zindanına kapatıldı. Çünkü kendisine namerdan hukuk uygulandı. Hukuk literatüründeki adıyla, düşman ceza hukuku uygulanarak tutsak edildi Merdan Yanardağ.

Düşman Ceza Hukuku, hukuk tarihinde terim olarak ilk defa 1985 yılında Alman ceza hukukçusu Prof. Günter Jakobs tarafından telaffuz edilip kavramlaştırılmış. Özetle, devlet, kendisine fiziken saldıran ya da eleştiren kişileri, temel haklara ve hukuk devletinin güvencelerine sahip “yurttaş” olarak değil, ezilmesi, yok edilmesi gereken “düşman” gibi görüyor. Askerlikteki ifadeyle, “esir ya da imha edilmesi, savaşma azim ve iradesi kırılması gereken” herhangi bir kimse. Daha anlaşılır bir ifadeyle, “sanık” bile olamayacak bir kimse. Bu uygulamada düşman ya da hain olarak kodlanan kişiler yargısız infaza tabi tutulup öldürülüyor; öldürülmüyorsa sorgu, yargı ve infaz aşamalarında hukuk devletinin güvencelerinden yararlandırılmıyor, negatif ayrımcılığa, zulme ve işkenceye maruz bırakılıyor.

Prof. Günter Jakobs, düşman ceza hukuku kavramının ilhamını Yahudileri yok edilmesi gereken düşman sayan Nazi rejiminden almış. Günümüzde bilinen en somut örneği ABD’nin 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra yürürlüğe soktuğu anti-terör yasaları. Buna göre “terörist” diye kodlanan kişi ve gruplar ya doğrudan imha ediliyor ya da Guantanamo üssünde hukuk devletinin adil yargılanma güvencesi dışında sanık bile sayılmadan işkence altında sorgulanıp yargılanıyor.

Türkiye’ de düşman ceza hukuku (özellikle askeri darbe dönemlerinde fiilen uygulandıktan sonra) 1991 yılında 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile yasalaştırıldı; Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemeleri Usul Kanunu ve infaz yasalarında da paralel değişiklikler yapıldı.

Olağan soruşturma ve yargılamada yurttaşlar “makul gözaltı süresi”, “masumiyet karinesi”, “şüpheden sanık yararlanır”, “delilden sanığa gidilir”, “delillerin yasallığı”, “tabii hâkim ve adil yargılanma”, “savunma hakkı”, “silahların eşitliği”, “yargı bağımsızlığı”, “kanun önünde eşitlik” gibi hukuk devleti güvencelerine sahiptir. Ancak bu ilkeler TMK karşısında ve uygulamada geçerli olmaz.

Türkiye’de düşman ceza hukuku pratiğinin yakın tarihteki örnekleri Yassıada Duruşmaları, darbe ve sıkıyönetim dönemlerinde Diyarbakır, Mamak, Metris cezaevleri olarak sıralanabilir. 12 Eylül faşizminin mirasçısı AKP iktidarı döneminde ise düşman ceza hukuku Silivri ve Sincan F tipi cezaevleri ve yargılamaları olarak somutlaştı. Kurbanların on binlerce olduğunu söylemek abartı olmaz. En çok bilinenleri, Selahattin Demirtaş, Osman Kavala, Gezi davası mahkûmu Mücella Yapıcı ve arkadaşları, milletvekili seçildiği halde tahliye edilmeyen Can Atalay, 28 Şubat ve kumpas davalarının mahkûmu askerler...

***

Merdan Yanardağ, düşman ceza hukukunun son kurbanı olarak tutsak edildi. Tutuklamanın resmi gerekçesi “terör örgütü propagandası yapmak” diye açıklansa da biliniyor ki Merdan, Cumhur İttifakı iktidarının Abdullah Öcalan ile yeniden başlatması muhtemel (samimiyetten yoksun) açılım/çözüm sürecini ifşa ettiği için hedef seçildi. Merdan, İYİ Parti’nin iktidar kulübüne yaranma ve (olabilirse) yanaşması için de araçsallaştırıldı. Yanısıra ana muhalefet CHP’nin muhalif Kürtler ile daha fazla yakınlaşmasına, belediye seçimlerinde muhtemel ittifakına bir tür fren kondu. En önemlisi de, her defa olduğu gibi, cehalet ve kötülük ittifakına biat etmeyen gazetecilere, kanaat önderlerine, emek ve demokrasi güçlerine gözdağı verildi. Önümüzdeki günlerde düşman ceza hukuku kapsamında olmadık bahanelerle yeni tutsak almalar kimseyi şaşırtmamalıdır. Yapılması gereken Merdangilleri yalnız bırakmamak, sessizce “yalnız değildir” demenin ötesinde cehalet ve kötülük iktidarına karşı sesini yükseltmektir. Kendi hesabıma, Merdan’a yüklenen suça ortak olduğumu buradan ilan ediyorum!

Merdan Yanardağ, Silivri’den gönderdiği iletiyi “Haksızlıklara hiçbir zaman boyun eğmeyeceğim!” tümcesiyle bitirmiş.

Merdan'a ve şeriatçı faşizme boyun eğmeyenlere selam olsun!

Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ndeki deyişiyle:

Felek her türlü esbâb-ı cefasın toplasın gelsin, 

Dönersem alçağım millet yolunda bir azîmetten.


Ya da Pir Sultan Abdal’ın deyişiyle:

Kadılar müftüler fetva yazarsa,

İşte kement işte boynum asarsa

İşte hançer işte başım keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan!


9 Mart 2023 Perşembe

İYİ PARTİ KÖTÜ SİYASETÇİ

Siyaset ne acayip bir mecra. Millet İttifakı’nı oluşturan partiler arasında sorun yokmuş gibi görünüyordu. Seçim kazanıldıktan sonra yapılacak işler 2 bin 400 başlık altında ayrıntılandırılmış, CB yardımcılığı ve bakanlıklar bölüşülmüş, sıra milletvekili aday listelerine gelmişti…

Tek eksik vardı, o da CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun (KK) CB adayı olarak ilanı. İttifak tam da bu noktada siyasi suikasta uğradı. İYİ Parti lideri Meral Akşener (MA), KK’nin kazanacak aday olmadığını savundu; hayli sert ifadelerle suçladı karaladı masayı. Öyle ki, İstiklal Harbi günleriyle kıyasladı bugünkü durumu; İstanbul ve Ankara belediye başkanlarını “ateşten gömlek” giymeye çağırdı ve terk etti masayı.

Masanın devrilmesi, tek adamın dinci ırkçı faşist iktidarından kurtulma umudunu kararttı haliyle. Aslında karamsarlığa gerek yoktu. MA’nın kalkmasıyla masa devrilmemişti; tersine, masa ile sol partiler ve HDP arasında MA kaynaklı psikolojik duvar ortadan kalkmıştı. Yani, hukuk devleti ve demokrasi vaat eden KK’nin ilk turda olmasa da ikinci turda CB seçilmesi olasılığı çok da azalmamıştı. Neyse ki, İstanbul ve Ankara belediye başkanlarının CB yardımcısı olması gibi bir formülle MA masaya geri döndü; KK masanın ortak CB adayı ilan edildi; tek adam faşizminden seçim yoluyla kurtulmayı umut edenlerin moralleri bir parça düzeldi.

***

SİYASET NEDİR?

Birkaç güne sığan süreç gösterdi ki, 30 yıla yakın siyasi deneyimine karşın, tarih doktoru MA ilm-i siyaset bilgisinden ve tecrübesinden yoksundur, bu yaştan sonra öğrenmesi de olası değildir.

İlm-i siyaset nedir? Ondan önce siyaset nedir? 

Siyaset, devlet yönetimine ilişkin görüş ve ilkeler bütünü demek. İlkçağ kent (polis) yönetimine ilişkin görüş ve ilkeler anlamında politika olarak da adlandırılıyor. Platon, Devlet adlı eserinde Atina kent devletinin nasıl ve kimler tarafından yönetilmesi gerektiğini anlatırken filozof krallar ve yöneticilerden söz etmiş. Ne var ki, filozof yöneticiler hayali hep hayal olarak kalmış.

Devlet yönetimi anlamındaki dar tanımı dışında siyaset İslam coğrafyasında idam cezası anlamına geliyor. Bunlar dışında siyasetin çok daha kapsayıcı bir tanımı da var. Buna göre insan sosyal bir canlıdır; Aristo’nun deyişiyle, insan doğası gereği politik bir hayvandır; yani, kendisini gerçekleştirebilmek, en iyiye ulaşıp mutlu olmak için topluma, yasalara ve devlete ihtiyaç duyar. Arılar ve karıncalar da toplu halde yaşarlar ama daha iyi yaşamak üzere siyasal birlik kurmak sadece insana özgüdür…

Bu söylenenlere eklemek uygun düşerse, insanın olduğu her yerde siyaset vardır. Dünyada ne kadar insan, sınıf, toplum varsa o kadar farklı siyasetin olduğu söylenebilir. Çünkü siyaset (bireysel, toplumsal, sınıfsal) farklı çıkarların ve fikirlerin karşılaştıkları hem çatışma hem de uzlaşma ve işbirliği faaliyetidir. Çatışmacı siyasetin en vahşi pratiği savaştır; iç savaş olabileceği gibi devletler arası savaş da olabilir. Mao Zedung’un tersinlemesiyle, “Siyaset kan dökülmeyen savaş; savaş ise kan dökülen siyasettir.

Başka bir tanıma göre de, “Siyaset, farklı çıkarlar arasında bölünmüş toplumların, şiddet içermeyen özgür tartışma yoluyla yönetilmesidir.” (Bernard Crick)

***

İLM-İ SİYASET NEDİR?

Sözün özü, siyaset, iktidar ilişkisidir; insanın bütün kişisel ve sosyal faaliyetlerinde siyaset vardır. İlm-i siyaset ise, beşerî yaşamın her alanındaki iktidar ilişkisinin teorisi ve pratiğidir.

Olumsuz anlamıyla ilm-i siyaset, demagojiyle, dinbazlıkla, hile ve kurnazlıkla icra edilir. Menfi (negatif) ilm-i siyasetçi ilkesizdir, sinsidir, vicdansızdır, ahlaksızdır, tutarsızdır, üç kâğıtçıdır, zorbadır; gizlenir, olduğundan farklı görünür, takiyye yapar, yalan söyler, bir dediği diğerine uymaz, ötekileştirir, ayrıştırır…Ve elbette çalar çırpar, hiyerarşik hırsızlık ve soygun düzeni kurar.

Olumlu (müspet) anlamıyla ilm-i siyasetin temelinde ise hakikate ve ilkelere sadakat, dürüstlük, samimiyet, adalete inanç, ortak iyiyi arama ve ezilenleri koruma içgüdüsü vardır. Müsbet ilm-i siyasetçi ahlaklıdır, vicdanlıdır, yalan söylemez, hakikate sadıktır, takiyye yapmayıp olduğu gibi görünür, barışçıdır, insanları ayrıştırmaz ötekileştirmez, herkesi eşit yurttaş kabul eder… Ve elbette hırsızlarla soyguncularla mücadele eder, kamu kaynaklarını adil paylaştırır.

Müspet ilm-i siyasetçi, aynı zamanda akıllı, bilgili ve usta siyasetçidir. Öncelikli çabası, kırmadan dökmeden, uzlaşarak amacına ulaşmaktır. Bunun için aklını kullanır; karşı tarafın imkân ve kabiliyetlerini doğru analiz eder, atacağı adımı söyleyeceği sözü isabetli belirler… Ve elbette yeri geldiğinde masaya yumruğunu vurmaktan geri durmaz. 

**

Müspet ilm-i siyasete ilişkin, ders olması gereken nice kıssa vardır.

Örneğin, komşusunun tavuklarından müşteki adamın kıssası:

Adam, bitişik komşusunun tavuklarından müştekidir. Tavuklar bahçesine girip çiçekleri mahvetmekte, ortalığı kirletmektedir. Durumu birkaç kez komşusuna iletip ricada bulunur ama komşusu oralı olmaz. Tavuklar bahçeyi işgale devam ederler. Komşusuyla kötü olmak istemeyen adam çare düşünür. Gidip bakkaldan birkaç yumurta alır, hafiften çamura bular; akşam komşusuna seslenir: “Komşu, senin tavuklar benim bahçeme yumurtlamışlar, al şu yumurtalarını!

Hayırsız komşu sahte mahcubiyet duyguları içinde teşekkür edip yumurtaları alır. Ertesi gün adam, komşusunun bahçesini tel örgüyle ayırdığını ve tavuklarının öte yana geçmesini engellediğini müstehzi bir memnuniyetle seyreder.

**

Yaşlı çiftçinin mahpus oğluyla mektuplaşması da müsbet ilm-i siyasete ilişkin başka bir kıssadır. Yaşlı baba hapishanedeki oğluna yazar: “Oğlum, tarlanın sürülüp ekim yapma zamanı geldi; fakat ben artık çok yaşlıyım, ne yapacağımı bilemiyorum.”

Mahpus evlat, babasına cevap yazar: “Aman baba, sakın tarlayı sürme, adam bulup sürdürme! Ben oraya silâhlar gömdüm.

Bu mektuplaşma hapishane yönetiminin dikkatinden kaçmaz elbette. Gardiyanlar zaptiyeler silahları bulmak için yaşlı adamın evini basıp tarlayı boydan boya kazarlar.

Baba oğlunu ziyaret eder, üzüntüyle olan biteni anlatır. Oğuldan müstehzi yanıt: “Baba, tarlayı ekebilirsin.

***

KÖTÜ SİYASETÇİ

Bütün bu anlatılanlardan sonra İYİP Başkanı MA’nın masayı tekmelemesi, “kumar ve noter masası, artık millet iradesini yansıtmıyor” diyerek karalaması, KK’nin adaylığını “şahsi hırs”, “ölüm karşısında sıtmaya razı olmak” diye aşağılaması; Ankara ve İstanbul belediye başkanlarının fi tarihinde CB yardımcısı olacakları vaadiyle masaya dönmesi analiz etmeye değer mi? 

Uzun söze ve analize gerek yok. MA masayı devirdiğinde sanıldı ki, “Kafasında mutlaka bir plan vardır, yoksa masadan bu kadar kolay çekilmez.” Anlaşıldı ki, değil B ve C planları, A planı bile yokmuş.  Anlaşıldı ki, ülkücü refleksiyle masayı tekmeledi. Masayı tekmelemesini, Kılıçdaroğlu’nun “418 milyar doları halka geri verme” sözü ve gazeteci Serpil Yılmaz’ın “İyi Parti ‘5’li çete’yle görüştü” iddiasıyla birlikte düşünmek gerekiyor.

Anlaşıldı ki, demokrat, antifaşist, toplumun her kesimiyle barışık, yolsuzluğu hırsızlığı olmayan, hırsızlardan hesap sormayı vaat eden, “hak hukuk adalet” diyen bir aday profili İYİP’in ülkücü kanadına ve AKşener’e fazla geldi. Fazla gelen bir husus da KK’nin etnik ve inanç aidiyeti. AKşener, KK’nin adaylığına kazanamayacağı için değil, kazanmasını istemediği için karşı çıktı. Ancak, MA’nın masayı ülkücü refleksle tekmelemesi, İYİP’in seküler milliyetçi kanadında karşılık bulmadı, tepkiyle karşılandı. Hiç bu kadar tepkiyle karşılanacağını öngöremeyen MA, tepkiler üzerine masaya dönmek zorunda kaldı. Eh, siyaset biraz da üç beş adım sonrasını görmeyi gerektirir.

Ezcümle, Tansu Çiller / Mehmet Ağar çömezi MA kötü siyasetçidir, negatif anlamıyla bile ilm-i siyaset yoksuludur. Bu yaştan sonra da ilm-i siyaseti öğrenmesi ve ıslahı mümkün değildir. Ülkücü refleksi her an depreşebilir, KK’nin HDP ile görüşecek olmasını bahane edip yine masayı tekmeleyebilir. Millet İttifakı’nda olan bitene bir de bu açıdan bakmakta yarar var.

Umulur ki, demokrat, antifaşist, toplumun her kesimiyle barışık, yolsuzluğu hırsızlığı olmayan, hırsızlardan hesap sormayı vaat eden Kemal Kılıçdaroğlu Cumhurbaşkanı seçilir ve Türkiye’nin rotası hukuk devletine çevrilir.