Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ocak 2026 Çarşamba

ROJAVA’NIN ATEŞLE İMTİHANI

Ortadoğu’nun gariban halkları Kürtler ve Filistinliler nicedir kan ve ateşle sınanıyorlar, ölüm kalım savaşı veriyorlar.

Rojava Kürtleri (yani Suriye’deki Kürtler), Esad rejimi döneminde değil etnik kültürel haklara sahip olmak, vatandaş bile sayılmıyorlardı; çok büyük bölümünün nüfus kaydı bile yoktu. Buna rağmen Esad rejimine karşı ciddi bir isyana kalkışmadı Kürtler. Ne zaman ki, ABD emperyalizmi Irak’tan sonra Suriye’yi de çökertmeye yeltendi, Kürtler kıymete bindi.

Suriye’de 2011 yılında ABD ve bölgesel ortağı Türkiye’nin eğit-donat projesiyle silahlandırdıkları cihatçı çeteler iç savaşı başlattılar. Irak’tan sonra Suriye’de de merkezi yönetim ülke genelinde otoriteyi yitirdi. Merkezi otoritenin çöktüğü ortamda, Irak-Şam İslam Devleti (yaygın bilinen adıyla IŞİD), 2014’te Suriye ve Irak’ta neredeyse Ürdün genişliğinde bir alanı ele geçirdi. Vahşi katliamlar gerçekleştiren IŞİD’in Kürt kenti Kobani’yi kuşatması dönüm noktası oldu. Tayyip Erdoğan “Kobani düştü düşüyor” derken memnuniyetini saklamıyordu. ABD’nin havadan bombardımanı ve silah yardımı, yanı sıra Barzani peşmergelerinin Türkiye’den geçerek savunmaya katılması sayesinde Kobani düşmedi. IŞİD püskürtüldükten sonra ABD, Kürtleri hem IŞİD’e hem de Esad rejimine karşı yerel müttefik olarak silahlandırdı. PKK’nin Suriye’deki uzantısı PYD ve askeri kanadı YPG, bölgesindeki Arap aşiretleriyle birlikte Demokratik Suriye Güçleri (DSG) adıyla yapılandı. 

Bu arada Rusya da Suriye’deki hesaplaşmaya dahil oldu, bu sayede Esad rejiminin ömrü uzadı. Ne var ki, Ukrayna ile savaşa tutuştuktan sonra Rusya’nın Suriye’de etkinliği kalmadı. ABD ve Türkiye’nin eğitip donattığı cihatçı çeteler ittifakı HTŞ direnişle karşılaşmadan Şam’ı ele geçirdi. Beşar Esad’ın 8 Aralık 2024’te ülkesini terk etmesiyle BAAS rejimi sona erdi.

***

BAAS rejiminin sona ermesine yakın Ekim 2024’te Türkiye’de Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye”, muhatabı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” süreci başladı. Sürecin akıbeti Suriye’deki gelişmelere endekslendi. Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, PKK’nin kendisini feshedip silah bırakmasının yetmeyeceğini, SDG’nin de kendisini feshedip Şam’da oluşan HTŞ yönetimine entegre olmasını istediler. HTŞ yönetimiyle SDG arasında ABD’nin eşgüdümünde 10 Mart 2025’te entegrasyon mutabakatı imzalandı. Mutabakat, SDG’nin Şam yönetimine katılmasını öngörüyordu.

10 Mart 2025 mutabakatı hayata geçmedi. Nihayet HTŞ yönetimi yine ABD’nin eşgüdümünde İsrail ile Paris’te 6 ocak 2026’da anlaşmaya vardı. Hemen ardından HTŞ ordusu Halep’te Kürt mahallelerine saldırdı. SDG yönetimi Halep’ten çekilme yanlısıyken PKK direniş destanı yazma hevesine kapıldı ama olmadı. SDG Halep’i yitirmekle kalmadı, Fırat’ın doğusunda da tutunamadı. HTŞ, 18 Ocak’ta Fırat’ın doğusunda da kontrolü ele geçirdi. SDG’nin elinde kala kala Kobani ve Haseke kaldıysa da SDG’nin kendisi de tarihe karıştı. Arap aşiretleri SDG’den ayrılarak HTŞ yönetimine entegre oldu.

Özetin de özeti bu sürecin dönüm noktasında ABD Rojava Kürtleri ile yolunu ayırdı. Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, SDG’nin IŞİD’le mücadelede en etkili kara gücü olduğunu, ancak gelinen noktada tablonun değiştiğini, Suriye yönetiminin (HTŞ’yi kastediyor) IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu’na 90’ncı üye olarak katıldığını, dolayısıyla ABD-SDG ortaklığının dayanağının kalmadığını; bu durumda SDG savaşçılarının bireysel olarak Suriye ordusuna katılmalarını; petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları gibi kritik altyapıyı Şam’a bırakmalarını tebliğ etti. Barrack’ın bildirimi, ABD Başkanı Trump’ın HTŞ lideri Colani ile telefon görüşmesiyle teyit edildi.

Dengelerin pozisyonların saat başı değiştiği koşullarda SDG’den geriye kalan PYD ve YPG’nin Kobani ve Haseke’de tutunup tutunamayacağı da belirsiz. Rojava Kürtleri, ABD tarafından terk edilmenin hüznü içindeler, kendilerine koşulsuz teslimiyet dayatıldığını düşünüyorlar. Her ne kadar Colani yönetimi, Kürtlerin Suriye halkının parçası olduğuna, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğine, Newroz’un ulusal bayram ilan edileceğine ilişkin bir kararname yayımladıysa da Kürtler bu kararnamenin anayasal güvence olmadığını, kendilerine 2011 öncesi koşulların dayatıldığını söylüyorlar ki, haklılar.

Rojava Kürtlerinin bir anda ortada kalmakla kapıldıkları hayal kırıklığı, başta Türkiye olmak üzere Kürt coğrafyasında ve Kürt diasporasında infiale yol açtı. PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın ABD, İngiltere, Fransa, Almanya dörtlüsüne “Ne oldu da müttefikinizi yüz üstü bırakıyorsunuz?” sorusu mevcut ruh halinin ifadesi. DEM Parti’nin eş başkanı Tuncer Bakırhan’ın “Rojava’da Kürtlerin statüsüz yaşamasını dayatıyorlar. Kürtler kendi anadiliyle eğitim görmesin; Kürtler kazanımlarından vazgeçip teslim olsun istiyorlar” sözleri de öyle.

***

Suriye’de ve Rojava’da olan biteni bir tek yazıda değerlendirmek olanaksız. Değerlendirilmesi gereken çok başlık var.

Erdoğan/Bahçeli iktidarının Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri zafer sayıp, “Terörsüz Türkiye” sürecini “Terörsüz Suriye” süreciyle taçlandırmak istemeleri. 

Kürtler söz konusu olunca Türkiye’deki sözüm ona seküler/laik ulusalcı/ulusolcu muhaliflerin Erdoğan/Bahçeli iktidarı ile aynı çizgide hizalanmaları; hizalanmakla kalmayıp, Ortadoğu’daki can pazarında çaresiz Kürtlere antiemperyalizm dersi vermeye yeltenmeleri.

Son yüz yılda ateşle imtihanda defalarca ortada bırakılmalarına karşın Kürtlerin ABD ve İsrail’in kurtarıcı olmadıklarını bilince çıkarıp çıkarmayacakları; KCK’nin bildirisindeki “Kürtler saldırılar karşısında öz güçlerine güvenmelidirler” ifadesinin bir aydınlanma ve özeleştirinin işareti olup olmadığı... Kürt halkının Abdullah Öcalan’ı, PKK’yi ve DEM Parti’yi de sorgulayıp sorgulamayacağı...

Daha pek çok başlık sıralanabilir. Bitirirken vurgulamalı ki, emperyalist devletler kendi çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullanırlar, birbirlerine kırdırırlar. ABD Rojava Kürtlerini yalnızca IŞİD’le mücadele bahanesiyle himaye etti. IŞİD’le savaşta Kürtler binlerce evladını yitirirken bir tek Amerikan askeri bile ölmedi. IŞİD’le mücadele bahanesi kalmayınca ABD tercihini Erdoğan ve Colani’den yana kullandı, IŞİD artığı HTŞ’nin devletleşmesine giden yolu açtı.

Suriye’de ve Rojava’daki baş döndürücü gelişmelerin Türkiye’deki sürece etkisinin ne olacağına gelince. Erdoğan/Bahçeli ikilisi süreci başlatırken ne söyledilerse aynı noktadalar; yani “kardeşlik” kandırmacasıyla Kürtlere diz çöktürmeyi hedeflediklerini saklamadılar. Kendilerini kandıranlar, “Barış ve Demokratik Toplum” hayaline kapılanlar oldular. Mevcut sürecin de öncekilerle aynı akıbete uğrayacağını söylemek kâhinlik gerektirmiyor. Dilek ve temenni odur ki, öncekiler gibi yeniden kanlı bir sürece girilmesin.


9 Aralık 2025 Salı

FİLOZOFLARIN YÖNETİMİNDE DEVLET HAYALİ

Antik Yunan filozofu Platon, felsefenin giriş kapısı değerindeki başyapıtı Politeia’da ideal devletin temel koşulunu şöyle açıklar: Ya filozoflar devleti yönetmeli ya da devleti yönetenler gerçekten filozof olmalıdırlar. Bilgi dostu filozofların yöneteceği devletin başlıca değerleri bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk (adalet) olacaktır. (427 e, 433 c)

Hakikatin sırrına ermiş filozofların yönetiminde bir devlet tarihte hiç olmadı. Tarihte en sık rastlanan devlet tipi, Platon’un en çok yakındığı tiranlık oldu. Yani tek kişinin iktidarı ele geçirdiği, halkın yönetimde söz sahibi olmadığı, yasalarla sınırlanmamış bir devlet.

Platon tiranlık derken sanki günümüz Türkiye’sini tanımlamış. Doğru, devletin anayasası var. Anayasada kuvvetler ayrılığı düzenlenmiş. TBMM kanun çıkarıyor. Yürütme organı kanunları uyguluyor. Hatta yargı organları bile var. Görünüşte bunlar var ama gerçekte iktidar tek kişide toplanmış. O tek kişinin iradesine göre sadece yasalar değil anayasa bile askıya alınabiliyor. Bilgelik, yiğitlik, ölçülülük, adalet hak getire!

***

TBMM’deki bütçe görüşmeleri Platon’un tiranlık tezini doğruluyor. Parlamentolu bir devlette parlamentonun en önemli işidir bütçeyi görüşmek. Rejim tiranlık değilse, devleti yönetenler, geçen yıl kamu bütçesini nasıl harcadıklarının hesabını verirler ve gelecek yıl için bütçe isterler. Son söz ve karar yetkisi, halk adına parlamentonundur. En azından 1215 tarihli Magna Karta Libertumu’ndan beri böyle kabul edilir. İngiltere’de Magna Karta ile kralın kafasına göre vergi salması ve ahaliden asker toplaması sınırlanmıştı.

Türkiye parlamentolu yönetimde 150 yılı geride bıraktı. Bu tarih kesitinde TBMM zaman zaman parlamento tanımını hak eden duruşlar gösterebildi. Örneğin Birinci Meclis, üstelik savaş sırasında, Mustafa Kemal’e kök söktürdü. Adnan Menderes, kendisini kurtarabilmek için bütün bakanlarını feda etti. Süleyman Demirel, bütçesi onaylanmayınca istifa etti. Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz, gensoru oylamalarında güvenoyu alamayınca istifa ettiler... Ya bugün? Yani Recep Erdoğan yönetimindeki Türkiye? Bütçeyi harcama yetkisini üstlenen kişi parlamentoya gelmeye bile tenezzül etmiyor. TBMM gerçekten parlamento olsa, Cumhurbaşkanı da olsa, bütçeyi harcayacak kişiyi ayağına getirtir, hesap sorar. Çünkü, bütçe görüşmeleri iktidar ile halk arasında hesaplaşma zeminidir.

***

TBMM gerçekten parlamento olsa bütçede nelerin hesabını sorar?

2026 yılı bütçesi, 19 trilyon TL harcama öngörüyor. Bunun 2.7 trilyon TL’si borç faizi olarak ödenecek. 16 milyon emekli için SGK’ye aktarılacak para ise 1,8 trilyon TL. Yani bütçe emekçinin emeklinin bütçesi değil, devlete borç veren faizcilerin bütçesi. Peki faizini emekçilerin ödeyeceği borçların işçiye, köylüye, memura, esnafa ne faydası var? Bu arada, devlet kendisi yapsa çok daha ehven fiyata mal edeceği otoyollar, köprüler, havaalanları vs. için üç beş müteahhide 2026 yılında 238 milyar TL daha aktaracak.

Gelecek yıl CB’nin harcayacağı bütçenin 14 trilyon TL’si vergiyle karşılanacak. Bu verginin üçte ikisi, alışverişlerde vatandaşa “hissettirmeden” kesilen Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi dolaylı vergilerden oluşacak. Dolaylı vergi demek, emeklinin, asgari ücretlinin süper zenginle aynı miktarda ödediği, patronların tüketirken ödedikleri KDV’yi gider gösterip kurumlar vergisinden düşebildikleri, emekçinin bu şansının hiç olmadığı adaletsiz bir vergi demek! 

Dolaylı vergiler dışında gelir vergisinin üçte ikisi de ücretli emekçilerden alınacak. Emekçinin sofrasını, barınmasını, elektriğini, suyunu, ulaşımını kısıtlayan vergilerle devletin kasası dolarken; bütçe uzmanlarının ifadesiyle, sermaye gruplarına 3 trilyon 597 milyar liralık muafiyeti tanınacak. Bir bütçe toplumsal sınıflar arasında ancak bu denli adaletsiz olabilir.

***

Sınıflı toplum düzeninde devlet egemen sınıfın devletidir; toplumsal servetin sınıflar arasında taksimi bütçeler aracılığıyla düzenlenir. Genel Bütçe başlığı altında sıralanan bakanlık bütçeleri, Milli Savunma Bakanlığı bütçesi de bu bilinçle değerlendirilmelidir.

MSB’nin 2026 yılı bütçesi 822 milyar 930 milyon 177 bin TL. MSB Yaşar Güler’in açıkladığına göre bu tutar, toplam ulusal gelirin yüzde 2,13’ü; NATO’nun hedef olarak belirlediği yüzde 5 oranına 2035 yılında ulaşılacak.

Gerek MSB Yaşar Güler gerekse iktidar ve muhalefet sözcüleri dünyanın en büyük 100 silah üreticisi şirket arasında beş Türk şirketinin (ASELSAN, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii TUSAŞ, ROKETSAN, ASFAT ve MKE) bulunduğunu övünerek anlatıyorlar. CB’nin damadının şirketi BAYKAR ise milli gurur kaynağı. Millî muharip uçağı KAAN değerli bir proje; Endonezya’ya 48 adet KAAN satışı için sözleşme imzalanması gurur verici; KAAN’ın uçabilmesi için ABD’nin izni gerekiyor; o mesele de hallolur inşallah! İngiltere’den 8 milyar sterlin bedel ile 20 adet Eurofighter Typhoon savaş uçağı alınması iyi ama Kuveyt 28 Eurofighter için 7,96 milyar euroluk bir anlaşma yapmış. Sayın Bakan’ın bu konuya açıklık getirmesi gerekir. Şanlı ordumuz, Birleşmiş Milletler, NATO, AGİT ve ikili anlaşmalar kapsamında, Suriye, Libya, Kosova, Afganistan, Bosna Hersek, Katar, Somali ve Sudan’a kadar birçok coğrafyada, bölgesel istikrara ve dünya barışına katkı sunmaktadır. KAAN, HÜRJET, GÖKBEY, ATAK, AKINCI, AKSUNGUR, TCG ANADOLU, ALTAY gibi ürünlerimiz milletimizin göğsünü kabartmaktadır...

Bunca hamaset arasında cılız kalan eleştirilere kulaklar kapalı: İmam hatip liseleri varken askeri liseler neden kapalı? Asker hastaneleri neden kapatıldı, ordunun askeri tıp hafızası neden siliniyor? Son on yılda kışlada intihar eden asker sayısının 934’e ulaşması nedendir? Emperyalizmin "En iyi ihraç malınız ordunuzdur" direktifine sadakat nereye kadar?..

Eleştiriler en uç noktada, sınıflar mücadelesinin en ileri barikatlarında sıralansa ne fayda? TBMM gerçekten parlamento mu? Parlamentoların en önemli işidir bütçeyi görüşüp kabul ya da reddetmek. Olmaz ya, varsayalım ki TBMM parlamento olmaya niyetlendi, CB’nin bütçe teklifini reddetti. Bir şey değişmeyecek. Yürürlükteki Anayasa’nın 161’inci maddesine göre, önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranı ile arttırılıp uygulanır. Yani TBMM’nin bütçeyi görüşmesinin, kabul ya da reddetmesinin bir önemi ve yaptırımı yok. Haksızlık olmasın. Anayasanın bu hükmünü RTE getirmedi. Bu hüküm 12 Eylül darbecileri tarafından anayasaya yerleştirildi.

***

Antik Yunan düşünürü Platon, üzerine filozofların gölgesinin düştüğü bir devlet tahayyül etmişti. Emekçiler ezilenler kendileri için kendi ayakları üzerinde doğrulup kalkmadıkça, hakikatin sırrına ermiş filozofların yönetimindeki devlet düzeni hayalden ibarettir.  


30 Kasım 2025 Pazar

FATİH ALTAYLI’NIN SİLİVRİ İMTİHANI

Fatih Altaylı, 22 Haziran 2025’ten bu yana Silivri Cezaevi’nde mahpus. 

Bir YouTube yayınında demiş ki: “Erdoğan ömür boyu Cumhurbaşkanlığına devam etsin mi? Halkın yüzde 70’i buna karşıymış. Bu oran şaşırtıcı değil. Çünkü şu anda AKP seçmeninin önemli bir bölümü ve MHP’li seçmenin bir kısmı dışında böyle diyen kimse yok. Türk halkı sandığı sever, gücün kendisinde olmasını ister. Yani babasını seçse oraya, babasını değiştirme ihtimalini elinde tutmaktan hoşlanır.”

Sonra bu yorumunu güçlendirmek için sözü Osmanlı padişahlarına getirmiş Fatih: “Bu milletin yakın geçmişinden söz etmiyorum uzak geçmişine bak. Bu millet, padişahını boğmuş. Hoşuna gitmediği zaman padişahını yuhlamış bir millet. Az buz değildir öldürülen suikasta kurban giden Osmanlı Padişahı.”

Sen misin böyle konuşan? Mahkeme, Cumhurbaşkanı’nı tehdit suçlamasıyla Fatih Altaylı’ya 4 yıl 2 ay hapis cezası verdi ve tutukluluk halinin devamına hükmetti.

***

Olayın hukuki değerlendirmesi ne olursa olsun, Fatih Altaylı’nın suç işlediği kanaatinde değilim. Fatih Altaylı kim ki, kolordu gücünde bir muhafız birliği tarafından korunan, konuttan çıktığında bir tabur asker ve polisin refakat ettiği Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı tehdit etsin. Tehdit etse kaç yazar? Ama mahkeme öyle düşünmemiş, basmış cezayı. Zaten Türkiye epeydir, hukuk devleti değil, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın deyişiyle “yargı devleti.” Suçlamalar, yargılamalar, cezalandırmalar, iktidar bendesi olup olmamaya göre değişiyor. Fatih Altaylı da, sözcüğün gerçek anlamıyla eleştirel gazetecilerin yanı sıra, son yıllarda CHP ve Ekrem İmamoğlu’na yakın durmasının bedelini ödüyor.

Oysa, Fatih Altaylı sözcüğün gerçek anlamıyla eleştirel muhalif bir gazeteci değil. “Devşirmeler Dönekler / Türk Medyasından Portreler” adlı kitabımda ayrıntılı bir Fatih Altaylı portresi çizmiştim. Özetle, “adı hep maçoluk, saldırganlık, küfür, hakaret, cehalet, patron tetikçiliği ve ajanlıkla anılan bir gazeteci!”

Erdoğan iktidara gelmeden önce, içinde yer aldığı medya grubu dolayımıyla Fatih, Erdoğan karşıtı. Ama Erdoğan iktidara geldikten sonra, Erdoğan’ı Nobel Barış ödülüne aday gösterecek kadar iktidar yanlısı. Öyle ki, Gezi Direnişi günlerinde Erdoğan ilk olarak Fatih’in Teketek programına katıldı; Fatih, programın ardından (sureti haktan görünmek kamuflajıyla) “Erdoğan’a secde bile ederim” diye yazdı.

Çok yakın tarihe kadar Fatih, hep AKP iktidarına yakın durdu. Sonra (arada ne olduysa gerçekten bilmiyorum) Fatih, CHP ve Ekrem İmamoğlu’na yanaştı. Hesap hatası mıdır, başka bir şeyler mi oldu; Fatih Altaylı Silivri Cezaevi’ni boyladı.

***

Hep denir ya, düşmanıma bile dilemem. Hiç sempatim olmasa da, Fatih Altaylı’nın Silivri’de mahpus tutulmasına isyan duygusuyla doluyum. Silivri’ye kapatıldıktan sonra yazdığı ilk mektuptaki ruh halini iliklerime değin hissettim.

Sonra “hükmen tutukluluk halinin devamına” ifadesiyle biten son duruşmadaki karara tepkisi. Elindeki dosyaları kâğıtları fırlatarak isyan etmiş. Öylesine tanıdık bir isyan ki!

Sonra, geçmişteki bir Teketek’te Fatih Altaylı’nın Levent Kırca ile diyalogları:

Levent Kırca: Silivri’deki gazeteci arkadaşların için bir kere olsun oraya gitmek aklına gelmedi mi?

Fatih Altaylı: Hayır!

Levent Kırca: Hiç gitmeyecek misin?

Fatih Altaylı: Hayır! Mecbur muyum cezaevine gitmeye?

Diyaloglar böyleydi. Geçmişte Silivri’deki gazeteci meslektaşlarını ziyaret etmeyi aklına bile getirmeyen Fatih Altaylı şimdi Silivri Cezaevi’nde. 

***

Yaralı kuşa kurşun atılmaz. Kültürümüzde böyle denir. Şimdi yazacaklarım yaralı kuşa kurşun atmak sayılmasın. Fatih Altaylı’yı iç hesaplaşmaya çağırmak olsun.

Mahpusluk zor zanaattır; insanın kendisini yenilemesi, yeniden üretmesi için de bir fırsattır. Tabii ki fırsatı değerlendirmesini bilen için.

Fatih, mahpusluk günlerini iç hesaplaşma fırsatına çevirir mi?

Örneğin, Asil Nadir’in temsilcisi, daha doğrusu fedaisi olarak, gazetenin Ankara bürosunda aylardır maaş alamadıkları için direnen gazetecilerin karşısına çıktı. Henüz 26 yaşındaydı. “Belinde çifte tabanca taşıyordu. Gazetecileri silahla tehdit etti, yönetime el koydu. Maaş falan önemli değildi. Derhal çalışmaya başlamaları gerekiyordu. Patron böyle istemişti. Eli tabancaların üzerinde geziniyordu. Gazetecileri kovmaya yeltendi, başaramadı. Arkasını dönüp gitti.” (Anlatan Emin Çölaşan, Hürriyet, 9 Nisan 2004)

Fatih’in hatırlaması gereken o kadar çok günahı var ki. Özellikle, maçoluk ve cinsiyetçilik üzerine:

Radyo D günlerinde “Bâbıâli Yokuşu” adlı programda, derslere alınmamalarını protesto eden başörtülü öğrencilere “fahişeler” diye hakaret etmişti. 

Yine Radyo D’deki programında, 2002 yılı Nisan ayında Köln’de bir konferansta kadına yönelik devlet kaynaklı cinsel şiddeti anlatan Avukat Eren Keskin’i kast ederek, “Bu kadını ilk gördüğüm yerde cinsel tacizde bulunmazsam namerdim” demişti. 

Fatih’in tecavüz takıntısı, Irak’ta 1 milyon dolayında kadının tecavüze uğradığı ABD işgali öncesinde bir kez daha nüksetmişti. ABD’nin işgal harekâtına Türkiye’nin niçin ortak olması gerektiğini savunurken şöyle yazmıştı: “Türkiye’nin tavrı, ‘tecavüz kaçınılmazsa yapılması gere¬ken’ olarak özetlenebilir. Zevk almaya çalışmıyoruz, ama en azından ‘canı-mızı kurtarmaya’ gayret ediyoruz.” (Hürriyet, 1 Mart 2003). 

Google veya başka bir arama motoruna Fatih Altaylı taciz tecavüz sözcükleri yazılsa, cinsellik ve tecavüz takıntılı başka vukuatları da çıkar herhalde.

Peki neden tecavüz takıntılı?

Gazeteci Nuriye Akman, bir söyleşisinde dolaylı olarak sormuştu: 

N.A: Fatihçiğim, 0–6 yaş, kişiliğimizin temelinin oluştuğu bir dönem. Sen kendi tahlilini yap, böyle “savaşçı” olmanda çocukluğundan kalan ne var? 

F.A.: Kapıcımız tecavüz etti! (Kahkahalar)

N.A.: Yok canım daha neler! (Zaman, 11 Ağustos 2002)

***

Fatih Altaylı Silivri günlerinde iç hesaplaşmasını yapar mı yapmaz mı, bilemem. Bitirirken aklıma geldi. Sözlerinden dolayı hapis cezasına çarptırılmasına, iktidar karşıtı diye etiketlenen medyadaki iki elin on parmağını bile bulmayan sayıda gazeteci dışında kimse tepki göstermedi. Peki ya Teketek’teki program ortakları. Murat Bardakçı, Erhan Afyoncu, İlber Ortaylı, Cüppeli Şarlatan... İnsan iki kelime olsun bir şeyler yazar değil mi?

Murat Bardakçı büyükelçilik mi bekliyor? Ondan mı suskun?

İlber Ortaylı, suya sabuna dokunmama ataletinde mi?

Erhan Afyoncu, Milli Savunma Üniversitesi Rektörü olmanın sessizliğinde mi?

Fatih Altaylı Silivri günlerinde bu sessizlikleri de değerlendiriyordur sanırım.

Ne diyeyim? Aramıza hoş geldin mi Fatih Altaylı?


23 Kasım 2025 Pazar

HAYDİ İMRALI UMRESİ’NE!

Cumhur İttifakı’nın adlandırmasıyla “Terörsüz Türkiye”, Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle “Barış ve Demokratik Toplum” sürecinde kritik bir dönemece gelindi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, TBMM’deki komisyonun İmralı’ya giderek “kurucu önder” Abdullah Öcalan’ı dinlemesini önerdi. Önerisi tepkiyle karşılanınca, “Kimse gitmezse, alırım yanıma üç arkadaşımı; kendi imkânlarımızla İmralı’ya gitmekten, bir masa etrafında yüz yüze gelmekten imtina etmem” diyerek ısrar etti. (18 Kasım 2025)

(Ara not: Bahçeli, DEM Parti grup toplantısında Abdullah Öcalan lehine slogan atılmasına bile tepki göstermişti. Sonra ne oldu da, TBMM heyetinin Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesini dayattı?)

Bahçeli’nin dayatması üzerine komisyon, İmralı’da Abdullah Öcalan ile görüşmeyi kararlaştırdı. CHP, İmralı gidecek heyete katılmayacağını açıkladı.

Şimdi varsa yoksa CHP’nin Kürt meselesinde ne kadar günahkâr ve çözüm karşıtı olduğunun propagandasında. Sadece iktidar sözcüleri ve medyadaki aparatları değil, DEM Parti yöneticileri de CHP’ye veryansın ediyorlar. DEM yöneticileri CHP’yi korkaklıkla, “iktidar karşıtlığını çözüm karşıtlığına dönüştürmekle” suçluyorlar, hatta tehdit ediyorlar.

***

Oysa ortada çözüm süreci yok. Gerek Recep Tayyip Erdoğan gerekse süreçte mayın dedektörü rolü üstlenen Devlet Bahçeli, başından bu yana süreci “Terörsüz Türkiye” olarak tanımladılar, PKK’ye silah bıraktırmaya indirgediler. Bununla kalmadılar, PKK’nin Suriye kolu PYD/YPG’nin kökten dinci Şara iktidarına boyun eğmesini istiyorlar. Asıl beklentileri ise Erdoğan’ın dördüncü kez Cumhurbaşkanı seçilmesine destek verilmesi.

Ortada Kürt meselesine çözüm getirecek bir süreç yok. TBMM’deki komisyonun adı “milli dayanışma kardeşlik ve demokrasi” ama ortada ne dayanışma ve kardeşlik var ne de demokrasi. Dayanışma yerine kutsiyet atfedercesine İmralı ziyareti dayatması, kardeşlik yerine komisyonda bile Kürtçe konuşulmasına tahammülsüzlük, demokrasi yerine muhalif siyasetçilere gazetecilere yazarlara cezaevleri...

Süreçten maksat Kürt meselesine çözüm değil. Öyle olsa, hiç değilse, yasa ve anayasa değişikliği gerektirmeyen adımlar atılırdı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması, belediyelere kayyım zulmünden vazgeçilmesi, iyi niyet göstergesi olmak üzere Ahmet Türk’ün göreve iade edilmesi, muhalif gazeteci ve belediye başkanlarının tutuklanmasına son verilmesi vs...

İktidar, Kürt kimliğinin tanınmasına yönelik anayasa değişikliğini önermek şöyle dursun, bu gibi sembolik adımları bile atmadı, süreci komisyona havale etti. Gelinen aşamada TBMM heyetinin İmralı’da Abdullah Öcalan’ı ziyaret etmesini dayattı; CHP ve muhalefet partileri bu dayatmayı kabul etmeyince CHP’yi şeytanlaştırıyor.

***

Sahi, süreçten maksat Kürt meselesine çözüm ise, sürecin ilerlemesi için neden Abdullah Öcalan tek çözüm ortağı olarak parlatılıyor, İmralı Umresi dayatılıyor? 

Naçizane, bu sorunun akla uygun bir yanıtını bulamıyorum. Bilinir ki, siyasi diplomatik sorunların çözümünde psikoloji de kritik öneme sahiptir. Bireylerin toplulukların duyguları düşünceleri, siyasi ve diplomatik kararlar üzerinde belirleyici olabilir. Kabul etmeli ki, Kürt halkının tanınma ve kimlik mücadelesinde Abdullah Öcalan tarihsel bir rol oynadı. Bununla birlikte, hak etmiş olsun olmasın, sadece Türklerin tamamında değil Kürtlerin azımsanmayacak bir bölümünde de negatif bir imaj edindi. Daha açık bir ifadeyle, nefret objesi haline geldi. Psikolojik harp bağlamında kendisine yakıştırılan sıfatları anmaya gerek yok. Üzerinde durulması gereken, bu denli negatif bir özne iken, neden tek çözüm ortağı olarak dayatılıyor? Üstelik, Öcalan 27 Şubat 2025’te açıklanan bildirgesinde, Türkiye Kürtleri için ayrı ulus devlet veya federasyon şöyle dursun, idari özerklik ve kültürel hak taleplerinden bile vazgeçti. Bu durumda kendisiyle neyin müzakeresi yapılıyor? TBMM’yi temsilen bir heyetin Abdullah Öcalan’ı İmralı’da ziyaret etmesi sürecin ilerlemesi için neden dayatıldı? AKP Genel Başkanı Erdoğan ve Bahçeli birlikte İmralı’ya gitseler daha etkili olmaz mı? Öcalan’ın ayağına gitmek istemiyorlarsa, Umut Hakkı ya da Cumhurbaşkanı’nın anayasada yazılı özel af yetkisiyle Abdullah Öcalan’ı Beştepe Külliyesi’ne getirtemezler mi? (İroni sayılmasın, umut hakkı ya da Cumhurbaşkanı’nın özel affıyla Abdullah Öcalan tahliye edilmeli, yasal siyasete katılmalıdır! En kritik kavşaklarda Erdoğan’ın başkanlığını desteklediğine göre Abdullah Öcalan’ın Erdoğan’dan bunu beklemeye hakkı vardır!)

Dediğim gibi, Abdullah Öcalan neden Kürt siyasetinin tek adamı olarak dayatılıyor ve benzer soruların akla uygun yanıtını bulamıyorum. “İmralı Umresi, muhalefetin katılmayacağı varsayımıyla, sürecin tıkanması ve bitirilmesi için planlanmış bir dayatma mıdır?” diye de sorulabilir. Umarım öyle değildir ama seçime iki yıl kalmış olsa da her an gündeme gelebilir. Geçmişte olduğu gibi, seçime aylar kala, Erdoğan ve Bahçeli’nin Kürt hareketini yeniden şeytanlaştırmaları sürpriz olmaz. Bugün CHP’yi korkaklıkla, iktidar karşıtlığını çözüm karşıtlığına dönüştürmeye çalışmakla suçlayan DEM Parti yöneticilerinin bu olasılığı akıllarında tutmalarında yarar var.

Son bir soru. Ahmet Türk’e göre, “Erdoğan, Kürtlere en fazla acı çektiren liderdir.” Madem öyle, süreci “Terörsüz Türkiye” diye sınırlayan Erdoğan tekrar Cumhurbaşkanı seçilmek için anayasa değişikliğini gündeme getirdiğinde DEM Parti ne yapacak?


6 Kasım 2025 Perşembe

ERDOĞAN KÜRTLERE EN FAZLA ACI ÇEKTİREN LİDER!

Resmi olarak 22 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’ı TBMM’de konuşma yapmaya çağırmasıyla başlayan sürecin üzerinden onca zaman geçti. Süreç diyorum, çünkü hâlâ ortaklaşmış bir adı bile yok. Cumhur İttifakı’na göre “Terörsüz Türkiye”... Abdullah Öcalan, Kandil ve DEM Parti’ye göre ise “Barış ve Demokratik Toplum”...

Peki aradan geçen onca zamanın ardından süreç hangi noktaya evrildi?

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 30 Ekim’de DEM Parti İmralı Heyeti’yle görüştü. görüşmeyi “geleceğe dair umut verici” olarak nitelendiren Erdoğan, “İnşallah bu görüşmenin yansımalarını önümüzdeki günlerde göreceğiz” dedi.

DEM Parti’den yapılan açıklamada da, “Sürecin daha hızlı ve sağlıklı ilerlemesi konusunda karşılıklı anlayış ve fikir birliği içindeyiz” denildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, partisinin grup toplantısında “Terörsüz Türkiye menziline doğru emin adımlarla yürüyoruz” diye vurguladı. (5 Kasım 2025)

Kürt siyasetinin önemli isimlerinden Ahmet Türk de, “Devlet Bahçeli süreci sahipleniyor. Erdoğan desteklediği için süreç ilerliyor” diyerek, sürecin geleceği konusunda umutlu olduğunu dile getirdi. (Sabah, 3 Kasım 2025) 

Tüm bu iyimser açıklamalara karşılık, aradan geçen onca zamanda Abdullah Öcalan’ın PKK’ye fesih çağrısında bulunması, PKK’nin bu çağrıya sembolik silah yakma töreniyle karşılık vermesi,  “olası provokasyonlara karşı Türkiye’deki tüm güçlerini Türkiye dışına çekmesi”, sürecin bugüne kadarki kayda değer somut adımları oldu. İktidardaki Cumhur İttifakı’ndan ise bu adımlara karşılık somut bir adım atılmadı.

Gelinen aşamada, TBMM’deki Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu nafile toplantılarını sürdürüyor. Devlet Bahçeli, komisyonun İmralı’ya giderek “kurucu önder” Abdullah Öcalan’ı dinlemesini önerdi. 

Ahmet Türk, Bahçeli’nin önerisini “devlet aklı” olarak nitelendirdi; kendisine çok saygı duyduğunu söyledi. Ahmet Türk, Erdoğan’ı da “Mustafa Kemal dışında devletin bütün kurumlarında etkin gücü olan kişi” diye yücelterek, sürecin ilerlemesi konusunda Erdoğan’a önemli görev düştüğünü vurguladı. (Sabah, 3 Kasım 2025)

Bu arada Erdoğan’ın Başdanışmanı Mehmet Uçum, sürecin nasıl ilerleyeceği konusunda “Önce örgüte silah bıraktırma için geçiş süreci yasaları çıkarılacak demokratikleşme ile ilgili düzenlemeler ondan sonra gelecek” dedi.

DEM Parti Grup Başkanvekili Sezai Temelli, beklenen yasaların yıl sonuna kalmadan Meclis gündemine gelmesini ve yasalaşmasını umduklarını söyledi. (3 Kasım 2025)

***

Tarafların iyimser açıklamalarına karşılık süreç Kürt meselesini gündemden çıkartacak bir sonuca varır mı?

Geçmişteki benzer süreçlerin kanlı provokasyonlarla kesintiye uğraması, daha önemlisi sürecin en yetkili aktörü Erdoğan’ın Kürt meselesine ilişkin tutumu, bu soruya olumlu yanıt verilmesini güçleştiriyor ne yazık ki.

Başta da belirttiğim üzere sürecin adında bile ortaklaşılmış değil. Esasen “Terörsüz Türkiye” ana başlığı, Cumhur İttifakı’nın gündeminde Kürt sorunu ve demokratikleşmenin bulunmadığının itirafıdır. Zaten sürecin en önemli en yetkili karar vericisi Erdoğan’ın sorunu Kürt sorunu olarak değil terör sorunu olarak gördüğü, süreci PKK’ye silah bıraktırmaktan ibaret saydığı biliniyor. Hemen her konuda çelişkili ve tutarsız siyaset izlese de Erdoğan, Kürt sorunu konusunda hiç zikzak yapmadı. 

Erdoğan, demokrasi tramvayındayken bile Kürtlere “Tek devlet, tek millet, tek bayrak, tek vatan. Buna karşı çıkanın Türkiye’de yeri yok. Buyursun istediği yere gitsin” diyerek kapıyı gösterdi. (Hürriyet, 2 Kasım 2008)

Erdoğan’ın sözlerine o tarihte Demokratik Toplum Partisi DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, “Kimi kimin vatanından kovuyorsun? ABD’nin icat ettiği Başbakan’ın bu halkı kendi anavatanından kovma çağrısı, trajikomik bir durumdur.” diye karşılık vermişti.

AKP Genel Başkanı Erdoğan ile Kürt siyaseti arasındaki polemik sonraki yıllarda da çok kez yinelendi. Erdoğan, “Bizim Kürt meselesi diye bir sorunumuz yok. Kürt meselesi diye ülkemize giydirilmeye çalışılan deli gömleğinden kurtulduk.” diyebildi. (AKP Grup Toplantısı, 5 Ekim 2022)

Ahmet Türk ise, “Erdoğan, Kürtlere en fazla acı çektiren liderdir. Ama devlet içinde gücü var, isterse çözebilir.” dedi. (20 Şubat 2024)

Bu polemiklerden sonra nezaket iltifat. Ne kadar sahicidir? 

Erdoğan rol yapmıyor da, özellikle Devlet Bahçeli’nin sürece ilişkin söylemi ve eylemi ne kadar sahicidir?

Ahmet Türk ve diğer Kürt siyasetçiler, Erdoğan'ın ve Bahçeli'nin sorunu çözeceğine gerçekten inanıyorlar mı?

Takdir okuyucunun.

***

Bitirirken aklıma geldi. Ahmet Türk, son 15 yılda, halk oyu ile üç kez seçildiği belediye başkanlığından Erdoğan’ın kararıyla uzaklaştırıldı. Yani Erdoğan’ın antidemokratik iktidarından kişisel olarak da zarar gördü. Buna karşın, Kürt siyaseti adına Erdoğan’dan davacı olmuyor, iltifat ediyor. Elbette, barış görüşmeleri yaka paça kavgacı üslupla yapılmaz da, iltifatın ve nezaketin de bir sınırı olmalıdır. Kürt siyasetçileri bu sınırı aşmış görünüyorlar. Buna karşılık Erdoğan’da yumuşamanın nezaketin zerresi yok. Anayasa ve yasa değişikliği gerektirmeyen adımları bile atmıyor.

Ahmet Türk, yerine kayyım atanmasına bahane olan davadan beraat etti. Buna karşılık, Erdoğan iktidarı, Ahmet Türk’ü göreve iade etmedi, kayyımın süresini uzattı. Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın tahliyesi konusunda ise topu mahkemeye attı. Hoş, Anayasa Mahkemesi’nin ve AİHM’nin kararlarını bile tanımıyor. Gerek Tayyip Erdoğan’ın gerekse Abdullah Öcalan’ın Demirtaş’ı Kürt siyaseti adına etkin ve aktif bir aktör olarak görmek istemedikleri biliniyor. Umulur ki, Osman Kavala ve Can Atalay’da olduğu gibi, Demirtaş ve Yüksekdağ’ın tahliyeleri yerel mahkemeye takılmaz.


13 Ekim 2025 Pazartesi

TERÖRSÜZ TÜRKİYE TERÖRSÜZ FİLİSTİN!

İslami Direniş Hareketi HAMAS’ın 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı saldırısının ardından Siyonist İsrail faşizminin Gazze şeridine sıkışmış Filistin halkına yönelik soykırımına Trump Planı ile mola verildi.

HAMAS’ın ve İsrail hükümetinin kabul ettikleri Trump Planı’na göre, ilk aşamada tüm esirler serbest bırakılacak, Gazze'ye tam kapsamlı insani yardım gönderilecek. Esirlerin iadesinden sonra Hamas silah bırakacak, silahlarını teslim eden Hamas üyeleri affedilecek; Gazze’den ayrılmak isteyen Hamas üyelerine güvenli geçiş imkânı tanınacak. İsrail, Gazze’yi ilhak etmeyecek; İsrail ordusu belirlenen takvime göre geri çekilecek.

Gazze, Trump başkanlığında geçici bir komite tarafından yönetilecek. İngiltere’nin eski başbakanlarından Tony Blair’in başkan yardımcısı olacağı bu komite, Gazze’nin yeniden inşası için çerçeveyi ve finansmanı belirleyecek. Hamas ve direnişçi diğer gruplar Gazze’nin yönetiminde yer almayacak. Gazze yeniden inşa edilirken Filistin halkının kendi kaderini tayin ve devlet kurma hakkı yönünde bir yol haritası oluşturulacak...

Trump planı özetle böyle. Daha da özeti, Gazze’ye süresi belirsiz yetkisi sınırsız manda yönetimi, yani bir tür işgal yönetimi dayatılıyor. Filistin halkı kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakılıyor, bağımsız devlet hakkı rafa kaldırılıyor.

Bu haliyle Trump planı aslında barış belgesi değil, teslimiyet senedi ama Hamas kabul etti; İsrail ordusu Gazze’den birazcık çekildi. Gazzeliler evlerine işyerlerine dönmeye başladı. Harabelerin arasında tozun toprağın içinde yalınayak ya da bir kamyonetin kasasında çoluk çocuk yaşlı genç on binlerce insanın yüzlerindeki sevinç anlatılacak gibi değil. Oysa kalıcı bir barış yok ama viraneye dönmüş evlerine dönüş sevinci içindeler. Bunca katliam ve acı sonrasında yaşanan bu sevinci ancak benzer acıya katliama maruz kalan halklar bilir.

***

Hamas, kuruluş bildirgesinde İsrail devletinin ortadan kaldırılmasını ve yerine İsrail, Batı Şeria ve Gazze’yi kapsayacak tek bir Filistin devletinin kurulmasını savunan bir örgüt. Bu amaç doğrultusunda terör eylemlerine de başvuruyor. Bu bağlamda Hamas’ın kendisi için teslimiyet ve intihar anlamındaki planı kabul etmesi, birebir olmasa da “Terörsüz Türkiye” sürecini anımsatıyor.

Hemen belirtelim, Türkiye’deki İslamcılar ve Tayyip Erdoğan Hamas’ı Kuva-i Milliye ile bir tutsalar da, Hamas sadece İsrail tarafından değil, çok sayıda Müslüman ülke tarafından da terör örgütü olarak görülüyor. Bu nedenle Hamas Arap ülkelerinde barınamıyor, sadece Katar’da yer bulabiliyor.

Trump Planı’nda Filistin’in manda yöntemine girmesi, kendi kaderini tayin hakkının belirsizleştirilmesi, Hamas ve diğer direniş örgütlerinin tasfiyesi öngörülüyor ya, say ki, “Terörsüz Filistin” süreci. 

“Terörsüz Türkiye” adıyla anılan süreç de benzer bir perspektife sahip. Kürt halkının kendi kaderini serbestçe tayin hakkı yok, ana dili kabul edilmiyor. Bu talepler için mücadele edenlere özgürlük yok. Bu defaki sürecin başlamasının üzerinden yıl geçti ama süreçte sadece ırkçı dinci rejime biat, Bahçeli’ye övgü, Erdoğan’a aşk ile bakma ve karşısında el pençe durma, Erdoğan’a ve Bahçeli’ye uzun ömür dileği, “kurucu önder” ya da “Kürt halk önderi” diye yüceltilen kişiye “umut hakkı” vaadi... Süreç başlayalı yıl geçti ama anayasa ve yasa değişikliği gerektirmeyen konularda bile adım atılmadı. Dinci ırkçı iktidarın Selahattin Demirtaş hakkındaki AİHM kararına son dakikada itiraz etmesi de gösteriyor ki, niyet ve amaç Kürt meselesine çözüm getirmek değil, Kürt seçmenin desteğiyle Tayyip Erdoğan’ı tekrar seçtirmek.

***

Kürt sorunu gibi Filistin sorunu da dinci ırkçı iktidar nezdinde siyasi istismar konusu olmanın ötesinde bir değer taşımıyor. ABD emperyalizminin ürünü Trump Planı ortaya atıldıktan bu yana iktidar sözcülerinin açıklamalarında, iktidar medyasında varsa yoksa Erdoğan’ın nasıl bir dünya lideri olduğu, Osmanlı ruhunun canlandığı, Türk ordusunun Filistin’de kurulacak uluslararası görev gücüne katılacağı, böylece asırlık aradan sonra Osmanlı’nın Filistin’e döneceği propagandası. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un eşbaşkanı olmanın gerektirdiği vıcık vıcık bir hamaset. Nasıl olsa inanan milyonlarca seçmen var. Onca katliama zulme karşın İsrail’le süregiden ticareti sorgulamayan bir seçmen kitlesi. İsrail aleyhine Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne neden Türkiye’nin değil de Güney Afrika’nın dava açtığını da sorgulamıyor.

*** 

Gazze halkı harabeye dönmüş evlerine işyerlerine dönmenin sevinci içinde. Bilinmeli ki, Siyonist İsrail rejimini ve Amerikan emperyalizmini durduran anlaşma, Filistin halkının destansı direnişi ve dünya halklarının vicdanı ile geldi. Gazze’de kadını erkeği, yaşlısı genci, tüm Filistinliler onca ablukaya, katliama direnmese, dünyanın dört bir yanında vicdanlı insanlar ayağa kalkmasalar Filistin’de ateş kesilmezdi.

Filistin’de katliama mola verilmiş olsa da tekrar başlamayacağının garantisi yok. “Terörsüz Türkiye” süreci nasıl her an kesintiye uğrayacak kırılganlıkta ise “Terörsüz Filistin” süreci de öylesine iğreti. Gerek Hamas içindeki radikallerin gerekse İsrail’deki fanatik ırkçıların provokasyonlarına açık bir süreç. Trump’ın Erdoğan’a bahşettiği “meşruiyet” karşılığında Türk ordusunun Filistin’de kurulacak görev gücüne katılması her türlü provokasyona, tuzaklara ve maceraya açık bir proje. Umulur ki, böyle bir macera hevesine karşı duracak siyasi askeri yetkililer hâlâ vardır.

Temenni edilir ki, Filistin halkı da, sadece İsrail zulmünden değil Hamas’tan kurtulmayı da gündemine alır.

Filistin halkının özgürlük mücadelesinin desteklenmesi, Türkiye’deki ve özellikle İslamcı Arap ülkelerindeki emperyalizmin işbirlikçisi iki yüzlü rejimlerin teşhir edilmesini, emek barış demokrasi mücadelesinin yükseltilmesini gerektiriyor.

Filistin’de, dünyanın her yerinde emek barış ve demokrasi için ayağa kalkanlara selam olsun!


7 Eylül 2025 Pazar

ORDUSUNA GÜVENMEYEN BAŞKOMUTAN

30 Ağustos Zafer Bayramı törenlerine katılmak üzere Anıtkabir’e giden general subay astsubay askeri personelin polis tarafından aranarak içeri alınmaları, Türkiye koşullarında normal sayılabilecek bir olay değil. Polis tarafından üzerlerinin aranmasının gerek kışlada gerekse emekli askerler arasında nasıl bir tepkiye ve üzüntüye yol açtığı tahmin edilebilir.

Kışlada nasıl bir tepki öfke vardır, bilemiyorum ama internetteki emekli asker gruplarında öfkenin üzüntünün haddi hesabı yok. En sade tepki ifadesi olarak, “TSK’yi bu duruma düşürenler utansınlar!” gibi cümleler kuruluyor.

Emekli askerlerin üzüntüsünü kırgınlığını anlayabiliyorum. Kolay değil, telafisi olmayan ömürlerini asker olarak yaşadılar. İlk gençliklerinde girdikleri askeri okullarda kendilerine memleketin sahib-i aslisi oldukları telkin edildi. Bu koşullanma ile yaşadıkları öğrencilikleri ve mesleki ömürleri boyunca “Kanla, irfanla kurduk biz bu Cumhuriyeti, Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız” diyegeldiler; sosyal statü hiyerarşisinin tepesinde oldular. Heyhat ki, ömürlerinin sonbaharında, asli sahibi ve nigâhbanı (bekçi gözcü) olduğunu sandıkları cumhuriyetin ellerinden kayıp gittiğine tanık oluyorlar. Sosyal statü hiyerarşisinde ise diyanet personelinin bile gerisine düştüler. “TSK’yi bu duruma düşürenlere yazıklar olsun!” derken içten bir üzüntüyü ve hayal kırıklığını dile getiriyorlar.

***

Benim de ilk gençliğim askeri mekteplerde ve kışlada geçtiyse de, TSK komuta heyeti ve genelkurmay başkanlarıyla yıldızım hiç barışık olmadı. 12 Eylül 1980 darbesinin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren, benim de içlerinde olduğum genç askerleri işkenceci polislere teslim ederken, “Onlara vatan haini demeyi bile az bulurum!” demişti. Evren’e gereken yanıtı sıkıyönetim mahkemesinde vermiştim. Beraat kararıyla biten yargılamadaki savunmam “Harbiye’den Cephe’ye” başlığıyla kitaplaştı. 2010 referandumu sonrasında açılan göstermelik darbe davasının duruşmasında, ekran aracılığıyla da olsa Kenan Evren ile yüzleştim ve avukat dostlarım aracılığıyla sorularımı yönelttim.

2005 yılında, adları rüşvet iddialarına konu olan generalleri eleştirdiğim “İş bilenin kılıç kuşananın” başlıklı yazılar yazmıştım. Dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve İkinci Başkan İlker Başbuğ üzerlerine alınıp şikâyet ettiler. Mahkeme beraat kararı verdi. Mahkemedeki savunmam, “Sermayenin Paşaları” adıyla kitaplaştı.

2017 yılında “Genelkurmay Başkanı için çok üzülüyorum” başlıklı yazım üzerine, Hulusi Akar ile mahkemelik oldum. Mahkeme beraat kararı verdi. Mahkemedeki savunmam, “Su Uyur Hulusi Akar” adıyla kitaplaştı. Bu kitapta esas olarak, Hulusi Akar’ın 15/16 Temmuz darbe girişimindeki tutumunu irdeledim.

Sözün özü, sosyalist yurtsever devrimci bir yurttaş olarak, TSK ile ontolojik çelişki içindeysem de, Anıtkabir’e giden general subay astsubay askeri personelin polis tarafından aranarak içeri alınmaları benim de içime sinmedi; acı acı gülümsedim.

***

Yanlış anlaşılmasın, “TSK’yi bu duruma düşürenlere yazıklar olsun!” duygusu içinde değilim. Daha acı bir ifadeyle, (cumhuriyetçi demokrat yurtsever askerleri tenzih ederek) TSK’nin bu görüntüyü hak ettiğini, müstahak olduğunu bile söyleyebilirim. Sonuçta ordu devletin en seçkin en güzide kurumudur; devlet ise mülk sahibi sınıfın sömürü baskı ve zor aparatıdır! “TSK’yi bu duruma düşürenlere yazıklar olsun!” diye hayıflanmak, sosyalist devrimciye düşmez.

Her şeye karşın, “TSK’yi bu duruma düşürenler utansınlar!” ifadesiyle dışa vurulan onulmaz acıyı anlayabiliyorum. Bu acı, TSK’yi hâlâ “cumhuriyeti kuran, Atatürk ilke ve inkılaplarının nigâhbanı ordu” sanmaktan ileri geliyor. Oysa aradan asır geçti, köprülerin altında da çok sular geçti.

Hoş, “kanla irfanla kurulan cumhuriyet” bin yıllardır sömürülen katledilen halkların emekçilerin cumhuriyeti olarak kurulmadı; Osmanlı’nın son asrında filizlenen burjuvazinin cumhuriyeti olarak kuruldu. Ama burjuva cumhuriyetinin kuruluşunda hiç değilse, cılız da olsa emperyalizme karşı duruş, saltanat ve hilafetin kaldırılması, dinci şeriatın kamusal alanda geriletilmesi vs. reformlar vardı. Bu süreçte ordu, yani ebedi başkomutan Atatürk ve TSK, ulusal devletin kuruluşuna öncülük edecek burjuva sınıfı henüz bebeklik çağında olduğu için burjuvaziye vekâleten ulusal devleti kurma misyonu ile yükümlüydü. 

Hiç kuşkusuz, eskiye göre toplumsal ilerleme ve kazanım sayılması gereken bu süreç, İkinci Dünya Savaşı ertesinde tersine döndü. Kendi ayakları üzerinde doğrulan burjuvazi, sınıfsal içgüdüsüyle Batı emperyalizmine eklemlendi, 1950 seçimleriyle birlikte doğrudan iktidar oldu. Sürecin doğal istikametinde Türkiye, NATO’ya katıldı. Öyle ki, devletin en mahrem ve güzide kurumları MİT ve Özel Harp Dairesi’nin maaşları bile bir ara ABD tarafından ödenir oldu. Kimi çevrelerde hâlâ “ilerici” diye alkışlanan 1960 darbesi ertesinde tasfiye edilen 235 general ve 4 bin 171 subayın emeklilik ikramiyeleri ABD Hazinesi’nin bağışıyla karşılandı. Bu süreçte askeri elit, OYAK’ı kurarak, bebekken beşiğini salladığı sermaye sınıfına katıldı. Sermaye düzenini koruma ve tahkim etme amaçlı darbeler peşpeşe geldi. Holding ve NATO Paşaları, Cumhuriyet Paşaları’na galip geldi; darbeci paşalar, sola karşı bariyer olsun diye Yeşil Kuşak politikalarına omuz verdiler. Emekçi sınıfların payına ise “Her Türk asker doğar” sloganı ve “vatan uğruna şehitlik” imtiyazı düştü!.. 

***

ILIMLI İSLAMİ DÜZENDE TSK’NİN YERİ

Emekçilerin payına “vatan uğruna şehitlik” imtiyazı ile “Şehitler ölmez vatan bölünmez!” sloganı düştü ama darbeci paşaların solun başına geçirmek üzere süngü zoruyla ördükleri yeşil çorap da günü geldi kendi başlarına geçti.

Dediğim gibi, Anıtkabir’e giden general subay astsubay askeri personelin polis tarafından aranarak içeri alınmaları benim de içime sinmedi; acı acı gülümsedim. Bu gibi durumlarda her defasında olduğu gibi, Eylül 2007 tarihli, “Genelkurmay Başkanı emriyle” Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Nusret Taşdeler tarafından hazırlanan raporu anımsadım. İnternet ortamına düştükten sonra basılı medyada da paylaşılan bu rapordan daha önce de birkaç kere söz etmiştim. 

Kısaca özetleyeyim. Bu raporda, TSK’nin “kanla irfanla kurduğu, ölümüne nigâhbanı olduğu cumhuriyet” gemisinin “laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı” AKP yelkeniyle “ılımlı İslam” limanına çekilmesinden duyduğu kaygı ve bu kaygı karşısında TSK’nin izlemesi gereken harekât tarzı irdeleniyor. Bu rapora göre özetle:

- 22 Temmuz 2007 seçimleri ılımlı İslami dönüşüm için milat kabul edilmelidir.

- TSK’yı destekleyebilecek kesimler son derece azalmıştır. Tam tersine basın, iş dünyası, ticaret odaları, sendikalar, üniversite camiasının bir kısmı TSK’nın karşısındadır.

- Esas mesele, ılımlı İslam veya demokratik İslam olarak nitelendirilen yeni devlet düzeni içinde cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı TSK’nın, kendisine nasıl bir yer bulabileceği ve burada nasıl barınabileceğidir.

Özetle, yerli-yabancı müteahhitlerce inşa edilen ılımlı İslami düzende kendisine yer bulabilmek için uzlaşma ve teslimiyet arayışında bir TSK... Anımsanmalı ki, bu rapor öncesinde TSK’ye “Türkiye’nin en iyi ihraç malı” rolü verilmişti. 2003’te Irak istila edilirken bu role son bir cumhuriyetçi refleksle itiraz eden askerin başına ABD ordusu tarafından çuval geçirilmişti. Sahi o çuval ne oldu, baştan çıktı mı? Başlarına çuval geçirilen özel kuvvet timinden sorumlu Türk korgeneral, emekli olduktan sonra nasıl olup da çuvalcı Amerikan subaylarıyla birlikte ortak güvenlik şirketi kurabildi?

***

Sözü yazıyı uzatmayayım. Kışla dışında olup biten her şey kışlada karşılığını bulur. Türkiye, söz konusu raporda belirtilen “ılımlı” İslam Cumhuriyeti istikametinde hayli yol kat etti. Ağrılı sancılı gecikmeli olsa da TSK de bu süreçte epey değişti dönüştü. Ne var ki, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı “Başkomutan” Recep Tayyip Erdoğan TSK’nin bu değişimini dönüşümünü yeterli bulmuyor olmalı ki, emrindeki askere güvenmiyor; Anıtkabir’e çağırdığı askeri üzerini polise arattırdıktan sonra huzuruna kabul ediyor.

Anıtkabir’e çağrılan askerler isim isim belirlenmiş, listede adı olmayanlar kapıdan geri çevrilmiş. Törene katılacak askerlerin listesi muhtemelen MİT tarafından belirlenmiştir. Buna karşın, “Başkomutan” o listeye de güven duymuyor; Anıtkabir girişinde polis, askerin üstünü arıyor. Oysa Anıtkabir TSK’nin yönetimi ve koruması altında ve İç Hizmet Yasası’na göre bu gibi yerlerde güvenliği sağlamak askerin görevi. Hoş, Anayasa ne denli yürürlükteyse, İç Hizmet Yasası da o kadar yürürlükte! 

Netice-i kelam, emrindeki ordusuna güvenmeyen bir Başkomutan. Emrindeki polise ve istihbarat örgütüne ne denli güven duyduğu da tartışılır. Halktan kopmuş tek adam yönetimlerinde paranoyaya sınır yoktur. Bu paranoyaya kapılmış tek adamların akıbetine ilişkin nice hikâyeler kayıtlıdır tarihin tozlu sayfalarında. O akıbetleri ben anımsatmayayım. Ne olur ne olmaz. Hürriyetimi sokakta bulmadım.

Anıtkabir girişinde polisin üst aramasına askerler itiraz etmemişler. Biri bile tepki olarak geri dönüp halkın arasına karışmamış. Ben ne diye acı acı gülümsüyorum ki!

Cumhuriyetçi demokrat yurtsever askerlere selam olsun!


22 Ağustos 2025 Cuma

KENDİNE MÜSLÜMANLIK SÜRECİ

Türkçe'de sıkça kullanılan Kendine Müslüman deyimi, (İslâmiyet’in paylaşmaya, yardımlaşmaya, dayanışmaya önem verdiği inancının tersine) kişinin her şeyi kendi çıkarları üzerinden anlayıp ona göre davranmasını ifade ediyor. Kapitalist iktisattaki homoeconomicus benzeri bir tutum yani. Bu tutum, yani insanın önce kendini ya da üyesi olduğu topluluğu düşünmesi ve kayırması bir dereceye kadar normaldir. Ancak başka kişi ve topluluklarla ortak davranmayı gerektiren durumlarda kendine müslümanlık rahatsızlığa ve uyumsuzluğa neden olur, güç birliğini ve dayanışmayı baltalar, dahası çatışmaya bile yol açar. Genel olarak dinler tarihi özel olarak İslam tarihi, kendine müslümanlığın insanlığı nice felaketlere sürüklediğinin tarihidir aynı zamanda.

AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan gerek muhalefette gerekse iktidarda hep kendine müslüman oldu. Ülkenin ortak sorunlarını ortak çıkarları gözeten bir anlayışla değil sadece kendisi ve partisinin çıkarlarını gözeten bir bencillikle kavradı, ona göre çözmeye çalıştı; daha doğrusu pazarlık konusu haline getirdi. Anayasayı tek başına değiştirmeye yeterli çoğunlukla iktidardayken bile Erdoğan’ın demokrasiyi inşa etmek gibi bir derdi olmadı; kendi iktidarını korumak ve sağlamlaştırmak hedefiyle halkı kutuplaştırma politikası izledi; nihayet ucube başkanlık sistemine geçtikten sonra muhalefete karşı düşman ceza hukukunu benimsedi.

Ülkenin bir asırdır kanayan yarası Kürt sorununda da Erdoğan sadece kendine müslüman oldu, sorunu gerçekten çözme hedefine odaklanmadı; hep pazarlıkçı bir siyaset izledi. Açılım, Oslo Görüşmeleri, Barış ve Çözüm Süreci, Dolmabahçe Mutabakatı vs adlarla anılan süreçleri, siyasi çıkarlarına ters düştüğünü gördüğü anda bozmakta tereddüt etmedi Erdoğan. 2015 yılında HDP Başkanı Selahattin Demirtaş’ın Erdoğan’a yönelik “Seni başkan yaptırmayacağız!” sözleri, Erdoğan’ın süreci bitirmesi için yeterli olmuştu. Erdoğan “Terörsüz Türkiye” adını verdiği son süreci de kendine müslüman zihniyetiyle yürütüyor.

***

Süreç resmi olarak 22 Ekim 2024’te MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin PKK lideri Abdullah Öcalan’ı TBMM’de konuşma yapmaya çağırmasıyla başladı. AKP Genel Başkanı Erdoğan, Bahçeli’nin çağrısını “tarihi fırsat penceresi” olarak nitelendirip sahiplendi. Öcalan “süreci hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” diyerek karşılık verdi. Devlet Bahçeli, 5 Kasım 2024’teki konuşmasında neden böyle bir çağrıda bulunduğunu açıkladıktan sonra “Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilmesi doğal ve doğru bir tercihtir” talebinde bulundu. Erdoğan/Bahçeli ikilisinin süreçten asıl beklentisi böylece itiraf edilmişti.

Aradan onca zaman geçti. Her defasında olduğu gibi iyimser bir hava estirildi. Öyle ki, Cumhur İttifakı ve DEM Parti tarafından 2025 Haziran ayında sürecin tamamlanmış olacağı beklentisi bile oluşturuldu. Ancak, aradan geçen onca zamanda Abdullah Öcalan’ın PKK’ye kendini feshetmesi çağrısında bulunması, PKK’nin bu çağrıya sembolik silah yakma töreniyle karşılık vermesi dışında bir ilerleme olmadı. Ha bir de, TBMM’de Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu kuruldu. Sorunun çözümü için ne gibi yasal anayasal düzenlemeler yapılması gerektiğine ilişkin öneri paketi hazırlayacakmış...

***

Komisyonun bir toplantısında, evlatları işkenceli sorgularda katledilen Cumartesi Anneleri ile evlatları düşük yoğunluk savaşta “ölü ele geçirilen” Barış Anneleri dinlenmiş. Barış Anneleri temsilcisi kadın kendi ana diliyle konuşmak istemiş; TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş engel olmuş. Barış annesi, “Çocuklarımızı değil silahları toprağa gömelim” dileğinde bulunmuş.

Ne hazin değil mi? Asker gerilla, “şehit” “ölü ele geçirilen”... On binlerce insan toprağa gömüldükten sonra bile bir annenin kendi ana diliyle konuşmasına tahammül edememek. 12 Eylül faşizmi döneminde tutuklu oğluyla bildiği tek lisan ile konuşmasına izin verilmeyen annenin maruz kaldığı zulüm. Cezaevi kapısında “Türkçe konuş çok konuş!” diye, bilmediği bir dilde konuşmaya zorlanan annenin sorunu. Öyle ki bir ara ana dili olarak konuşulması bile kanunla yasaklanan bir dil. Kürt sorunu tam da böyle bir sorun işte! Aradan asır geçmiş, bir anne TBMM’de derdini kendi ana diliyle, bildiği tek lisan ile anlatamıyorsa, süreç nasıl ilerleyecek, komisyon çözüm paketi olarak neyi önerecek? Ört ki ölem!

***

Hep sorulur ya KÜRTLER DAHA NE İSTİYORLAR?

Türk çocuklarının okullarda kendi ana dilleriyle eğitim görmelerine koşut olarak Kürt çocuklarının da kendi anadilleriyle eğitim öğrenim görmeleri, Türkçe dil ve edebiyat derslerinin yanı sıra Kürtçe dil ve edebiyat dersleri, Kürt kültür merkezlerinin açılması, devlet dairelerinde Kürtçe hizmet alabilmek... Bunlar bir lütuf veya pazarlık konusu değil, zaten var olması gereken doğal haklar. Lozan Antlaşması’nın 39’uncu maddesi de bunları öngörüyor.

Tekrar soralım: Kürtler ne istiyor? Gazeteci yazar Hüseyin Aykol bu başlık altında soruyu şöyle yanıtlıyor: “Bizlere hep soruyorlar: Kürtler ne istiyor? Hemen cevap vereyim: Kürt olarak yaşamak istiyorlar…Yani kendi gelenekleri, türküleri, halayları ve kendi anadilleriyle, ‘Türk gibi’ değil, Kürt olarak…” (Yeni Yaşam, 21 Ekim 2024)

Eklemeli ki, Türk olarak yaşamak nasıl bir haksa Kürt olarak yaşamak da öylesine doğal bir haktır! Kürt meselesi ancak bu hak bilince çıkarıldığında gerçekten çözülür!

Talihsizlik odur ki, Erdoğan/Bahçeli ikilisi Kürt sorununu salt kendilerine müslüman anlayışla “terör sorunu” olarak görüyorlar; asıl amaçları Kürt meselesini demokratik bir çözüme kavuşturmak değil, Cumhur İttifakı iktidarını Kürt oylarıyla sürdürmek.

Yazı nasıl bir tümceyle bitmeli, bilemedim!!!


Not: Aşağıdaki adreslerde kayıtlı yazıların da okunması dileğiyle:

ABDULLAH ÖCALAN’IN TBMM’YE DAVET EDİLMESİ

https://rahmi-yildirim.blogspot.com/2024/10/abdullah-ocalanin-tbmmye-davet-edilmesi.html

TRAJEDİ HEP BİZE Mİ?

https://rahmi-yildirim.blogspot.com/2025/05/trajedi-hep-bize-mi-karl-marksn-unlu.html

İMRALI SÜRECİ NEREYE EVRİLİR?

Erdoğan bir kez daha masayı devirir mi?

https://rahmi-yildirim.blogspot.com/2025/06/imrali-sureci-nereye-evrilir.html

İMRALI SÜRECİ KOMİSYONA HAVALE

https://rahmi-yildirim.blogspot.com/2025/07/imrali-sureci-komisyona-havale.html


30 Temmuz 2025 Çarşamba

İMRALI SÜRECİ KOMİSYONA HAVALE


Irkçı ümmetçi iktidar ortakları her ne kadar ısrarla “Terörsüz Türkiye süreci planladığımız gibi ilerliyor” deseler de, Abdullah Öcalan’a örgütüyle doğrudan iletişim kanalı açılması ve PKK’nin sembolik silah yakma töreni dışında süreçte ilerleme yok. İlerleme bir yana sürecin tökezlediğinin, patinaj yaptığının işaretleri çok daha belirgin.

Her şeyden önce, resmen başlamasının üzerinden aylar geçmesine karşın taraflar sürecin adında bile anlaşabilmiş değiller. Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’ye göre “Terörsüz Türkiye”, Abdullah Öcalan’a göre “Barış ve Demokratik Toplum” süreci.

“Terörsüz Türkiye” adlandırması, Erdoğan/Bahçeli ikilisinin sorunu Kürt sorunu olarak değil, terör sorunu olarak gördüklerini gösteriyor ki, bunu açıkça söylüyorlar zaten. 

Adlandırma konusundaki anlaşmazlık, DEM Parti Grup Başkanvekili Gülistan Kılıç Koçyiğit’in, “Sürecin böyle isimlendirmesine karşı çıkıyoruz. Terör ve güvenlikçi politikalar üzerinden ifadelendirmek yerine barışı, demokratik toplumu esas alan bir adlandırma daha doğru olacaktır” sözleriyle en üst düzeyde vurgulandı. 

Sürecin adının ne olacağı konusunda bile anlaşma olmaması, sürecin olumlu bir sonuca ulaşacağı beklentisini zayıflatıyor ne yazık ki.

***

Sürecin adında bile anlaşma olmadığı gibi, süreci ilerletmek üzere TBMM’de kurulacak komisyonun adında, bileşiminde ve yetkisinde de anlaşma sağlanabilmiş değil. 

Erdoğan, “TBMM’de komisyon kuracak, sürecin yasal ihtiyaçlarını Meclis çatısı altında konuşmaya başlayacağız. Altını çizerek söylüyorum, AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi ve DEM heyetiyle birlikte bu süreci pişirerek geleceğe taşıyacağız” diyerek, komisyonu AKP/MHP/DEM ittifakıyla sınırladı. (12 Temmuz 2025)

Komisyonu kurmakla görevlendirilen TBMM Başkanı  Numan Kurtulmuş da kurulacak komisyonu “Terörsüz Türkiye Komisyonu” olarak adlandırdı; üye bileşimini çoğunluk  AKP/MHP/DEM ittifakında olacak şekilde belirledi.

İktidarın bu manevrası haliyle muhalefetin tepkisine yol açtı. Milliyetçi partiler bilinen reflekslerle komisyona katılmayı reddettiler. CHP, komisyonun adının “Toplumsal Barış, Adalet ve Demokratik Mutabakat Komisyonu” olmasını önerdi. DEM Parti CHP’nin önerisini desteklerken, komisyonun “Barış ve Demokratik Toplum Komisyonu” adıyla kurulmasını, demokratikleşme ve barış perspektifini içermesini istedi. Buna karşılık MHP “Kardeşlik ve Dayanışma Komisyonu” diyor.

Sürecin adında, süreci ilerletecek komisyonun adında ve yetkisinde bile anlaşma olmaması, haliyle sürecin olumlu bir sonuca ulaşacağı beklentisini zayıflatıyor. Üstelik kurulacak komisyonun yasal anayasal bir dayanağı yok. Esasen Türkiye siyasetinde “işi komisyona havale etmek” o işi sürüncemede bırakmak demektir ki, siyaset tarihi bu anlamda havanda su dövmenin, ipe un sermenin sayısız örneğiyle doludur.

***

Sürecin adında ve perspektifinde, süreci ilerletecek komisyonun adında ve yetkisinde anlaşmazlığın dışında, süreçteki tökezleme ve patinaj, tarafların söylemine de yansımaya başladı. Erdoğan “İmralı bu konuyla ilgili her türlü desteği verdi, veriyor” dese de sahadaki muhatapları tam tersini söylüyorlar. 

Sembolik silah yakma töreninden haftalar sonra PKK liderlerinden Duran Kalkan, sürecin duraklamasından yakınmıştı: “Süreç tek taraflı adımlarla ya da sadece iyi niyet açıklamalarıyla yürümez. Karşılıklı adımların olması lazım.” (anf, 29 Mayıs 2025)

PKK/KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık da “Devlet yetkilileri her şeyin yolunda gittiğini söylüyor ama gerçek bu değil” diyerek örgütün beklentisini yineledi: “Biz atmamız gereken adımları attık. Sürecin daha ileriye taşınabilmesi için Türk devletinin adım atması gerekiyor. Bizim izlediğimiz tarz Türkiye’ye adım attırma tarzıdır. Ya adım atacaklar ya da başka türlü bitecek başka yolu yok. Sadece fiili adımlar değil yasal adımlar atılmalı. Fiili olursa her şeyi inkâr edebilirler.” (Yeni Yaşam, 23, 24, 25 Temmuz 2025)

***

“TERÖRSÜZ SURİYE”

Sözün kısası, süreç ilerlemiyor, komisyona havale ediliyor. Süreç sadece Türkiye’de değil, Irak’ta ve bu dönemde asıl olarak Suriye’de tökezliyor, düğümleniyor. 

PKK’nin Suriye’de (daha doğrusu Rojava’da) ABD’nin himayesinde Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adıyla edindiği özerk yönetim malum. Erdoğan ve Bahçeli “PKK, YPG, PYD hangi adla olursa olsun, tüm uzantılarıyla kendini feshetmeli, Şam yönetimine biat etmeli” diye dayatıyor. Buna karşılık, en başta Abdullah Öcalan’ın, “Biz üzerimize düşeni yaptık, artık yapacağımız bir şey yoktur. Rojava’da Kürtler asla silah bırakamaz” sözleri medyaya yansıdı. (T24, 14 Temmuz 2025)

Abdullah Öcalan’ın “Rojava’da Kürtler asla silah bırakamaz” sözlerine, Rojava yöneticileri sahip çıkmakta gecikmediler. Rojava Özerk Yönetimi Dış İlişkiler Eş Başkanı İlham Ahmed, “Silah bırakmak kesinlikle gündemimizde değil” diyerek Suriye’de mevcut koşullarda DSG’nin silahsızlanmasının mümkün olmadığını söyledi. MHP lideri Devlet Bahçeli ise PYD, YPG’nin silah yakmaya yanaşmamasını “süreci sakatlama arayışı ve çirkeflik” olarak nitelendirdi. (Karar, 28 Temmuz 2025)


Özetle, Erdoğan ve Bahçeli, “Terörsüz Türkiye” söylemine paralel “Terörsüz Suriye” perspektifiyle, PKK’nin Suriye kolunun da kendisini feshetmesini, silah bırakıp Şam’daki şeriatçı iktidara biat etmesini dayatıyor. Buna karşılık PYD/YPG liderleri “Silah bırakmanın kendileri için kırmızı çizgi olduğunu, silah bırakmayacaklarını” söylüyorlar. Sürecin üçüncü tarafı ABD iki tarafı uzlaştırmaya çalışıyor.

***

ROJAVA’YA ASKERİ HAREKÂT MI?

Tökezleyen süreç Suriye’de düğümlenmişken, Erdoğan/Bahçeli ikilisinin PYD/YPG’ye askeri harekât tehdidi dikkati çekiyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, PYD/YPG ile HTŞ arasında imzalanan 10 Mart 2025 tarihli anlaşmayı vurgulayarak, “YPG’nin anlaşmayı hayata geçirmesini, silah bırakmasını bekliyoruz. Türkiye her türlü senaryoya hazır, bir kırk yıl daha kaybetmeye sabrımız yok” diyerek uyarıda bulundu. (Milliyet, 25 Temmuz 2025)

Aynı günlerde Milli Savunma Bakanlığı Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk, HTŞ yönetiminin “Suriye’nin savunma kapasitesinin geliştirilmesi ve terör örgütleriyle mücadele kapsamında Türkiye’den resmi destek talep ettiğini” açıkladı. (Hürriyet, 23 Temmuz 2025)

Yine aynı günlerde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack da, “SDG’nin özerklik taleplerine karşı olduğunu; tek uluslu, tek ordulu, tek devletli Suriye’den yana olduğunu” ifade etti. Barrack, SDG ile HTŞ’yi uzlaştırma görüşmelerinin sonuçsuz kalması üzerine, SDG’yi “Şam’la anlaşmaya varılamaması halinde başka alternatiflerin ortaya çıkabileceği” diye uyardı ve aşağıladı: “Anlaşamıyorsanız sonsuza kadar bebek bakıcısı ve arabulucu olarak burada kalmayacağız.” (21 Temmuz 2025)

Rojava Kürtlerine yönelik uyarı ve tehditler nihayet iktidar beslemesi medyanın ekranlarına sayfalarına da yansıdı. Hanedan vakanüvisi Abdulkadir Selvi, SDG-PKK-YPG’nin silah bırakıp Suriye ordusuna katılması konusunda ABD ile Türkiye’nin aynı görüşte olduğu belirtti ve açık açık tehdit etti: “Türkiye, Irak ve Suriye’deki sürecin eş zamanlı olarak yürümesi için gayret gösteriyor. Ama askeri operasyon ihtimali devre dışı değil. Askeri seçenek masada tutuluyor. Eğer Mazlum Abdi direnmeye devam ederse o zaman Amerikan desteğini kaybedecek. Geriye sadece geniş kapsamlı askeri operasyon seçeneği kalacak. O zaman bakalım İsrail, Mazlum Abdi’yi kurtarabilecek mi?” (Hürriyet, 30 Temmuz 2025)

***

Söylenecek yazılacak çok şey var. Sonuç olarak, Erdoğan/Bahçeli iktidarının Kürt sorununu “terör sorunu” olarak görmeye devam ettiği koşullarda Abdullah Öcalan’la yürütülen sürecin Kürt sorununa çözüm getirmesi olası görünmüyor. Çözümün önündeki en büyük engel, Erdoğan/Bahçeli iktidarının samimiyetsizliği. Önceki yazıda vurguladığım üzere en basitinden Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tahliye edilmesi, hasta mahkumların bırakılması, kayyım atanarak gasp edilen belediyelerin iadesi, bağımsız ve tarafsız yargı, adil yargılanma hakkı, AİHM kararlarının uygulanması için anayasal yasal düzenleme gerekmiyor ama ırkçı ümmetçi faşist müttefikler bu gibi adımları atmaya bile yanaşmıyorlar, komisyona havale ediyorlar.

Dileğim temennim odur ki, süreç 2013-2015 süreci gibi kanlı bir provokasyonla kesintiye uğramaz. 


17 Temmuz 2025 Perşembe

SİLAH YAKMANIN HÜZNÜ VE GÖZ YAŞLARI

Cumhur İttifakı liderleri Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin ifadesiyle “Terörsüz Türkiye”, PKK lideri Abdullah Öcalan’ın ifadesiyle “Barış ve Demokratik Toplum” süreci, 11 Temmuz’daki silah yakma töreniyle yeni bir aşamaya evrildi.

Silah yakma merasimi, Kuzey Irak’ta (Güney Kürdistan’da) Talabani ailesinin liderlik ettiği Kürdistan Yurtseverler Birliği YNK’nin denetimindeki Süleymaniye kırsalında Casene Mağarası’na giden kanyonda düzenlenmiş.

Casene Mağarası 1922’de İngilizlere isyan eden Şeyh Mahmud Berzenci’nin sığınağı ve cihad çağrılarını yaptığı gazetesini bastığı matbaasının mekânı. Silah yakma merasimi için bu mağaranın seçilmesiyle Kürt özgürlük mücadelesinin devamlılığı mesajı verilmiş.

***

Yerinde izleyenlerin anlattıklarına göre, silah yakma töreni çok iyi hazırlanmış, adeta sinematografik bir şölen olmuş. “Talabani’nin peşmergeleri güvenliği sağladı. Ama bütün ayrıntılar MİT ve DEM Parti tarafından hazırlanmıştı. Siyah şapkalı MİT mensupları organizasyonun planlandığı gibi gitmesi için dikkatle çalıştılar.” (Yıldıray Oğur, Karar, 12 Temmuz 2025)

“Tören alanında gözleri dışında yüzleri kapalı özel harekat timleri dikkat çekerken, omzunda ABD bayrağı olan güvenlik görevlisi dikkatimizi çekti. Burada ‘dünyanın bütün ajanlarının’ birbirlerine çaktırmadan birleştiklerini ekleyelim.” (Fatih Polat, Evrensel, 12 Temmuz 2025)

***

Hiçbir ayrıntının ihmal edilmediği merasim, dağdan aşağı PKK’li gerillaların inmesiyle başlıyor. KCK yöneticisi Bese Hozat’ın öncülüğünde 15 kadın ve 15 erkek gerilla tek sıra halinde silahlarıyla sahnedeki yerlerini alıyorlar. Bese Hozat, “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” adına hazırlanmış metni okuyor. Ardından aynı metnin Kürtçesi okunuyor. Metinde özetle, şöyle deniyor:

“Önder Abdullah Öcalan’ın “Silahın değil, siyasetin ve toplumsal barışın gücüne inanıyorum ve sizi de bu ilkeyi hayata geçirmeye çağırıyorum” ifadesine yürekten katılıyor ve bu tarihi ilkenin gereğini yerine getiriyor olmaktan büyük gurur ve onur duyuyoruz. Sizlerin huzurunda silahlarımızı özgür irademizle imha ediyoruz.”

Kürtçe açıklamanın ardından Bese Hozat, “Hukuki ve anayasal düzenlemeler gereklidir” diye ekliyor. Böyle derken, sesindeki tedirginlik ve tutukluk dikkati çekiyor.

Bu açıklamaların ardından gerillalar sırayla silahlarını dev kâseye bırakıyorlar. Bese Hozat olimpiyat ateşinin yakılmasına benzer şekilde elindeki meşaleyle kâsedeki silahları ateşe veriyor. Kürt mitolojisindeki Demirci Kawa efsanesi akıllara geliyor. Silahların tutuşmasından sonra gerillalar yukarıdaki mağaraya dönüyorlar. Bu anda merasimi izleyen Kürt siyasetçiler, çocukları dağda olan anneler babalar gözyaşı döküyorlar.

***

Töreni yerinde izleyebilsem sorardım:

Neyin gözyaşıdır?

Sevinç mi yoksa hayal kırıklığının mı göz yaşlarıdır?

Kazanılmış bir zaferin mi?

Kabul edilmiş bir yenilginin ve teslimiyetin mi?

Ya da dağdaki evlada kavuşma umudunun mu?

Neyin gözyaşı olduğu sorusunun yanıtı öyle belirsiz ki. Belki hepsi belki de hiçbiri. 

***

“Kürt Halk Önderi” diye yüceltilen Abdullah Öcalan son manifestosunda kültüralist hedeften bile vazgeçtiğini açıkladı. Bağımsız birleşik Kürdistan hedefinin bir hayal olduğunu söyledi yani. Söylemekle kalmadı, bir kere daha Kürtleri ‘kültür kalıntısı’, Kürdistan’ı ise ‘Çöplük’, ‘Mezarlık’ olarak aşağıladı; bununla yetinmedi sosyalist dünya görüşünü de kendince çöplüğe attı.

PKK’nin Türkiye’ye yönelik hedeflerinden vazgeçmek karşılığında Suriye’deki kazanımlarını güvenceye aldığı yorumları yapılıyor ama ABD’nin Ankara Büyükelçisi Suriye Özel Temsilcisi “müstemleke valisi” Tom Barrack, “SDG, YPG ve PKK'dır. Onlara bağımsız devlet kurma borcumuz yok. Özgür bir Kürdistan olmayacak.” dedi. Yani, ABD emperyalizminin oyun sahası içinde Rojava’da bağımsızlık ve özerklik hayali de suya düşecek gibi. Nostaljik mitolojik mesaj yüklü silah yakma merasimi de küresel ve bölgesel emperyalistler ve yerel Kürt baronlarınca düzenlendi netekim!

Bese Hozat, silah yakmayı “Hukuki ve anayasal düzenlemeler” koşuluna bağlasa da “Terörsüz Türkiye” politikasının liderleri hiç de hukuki düzenlemeler yapacak gibi durmuyorlar. En basitinden Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tahliye edilmesi, hasta mahkumların bırakılması, kayyım atanarak gasp edilen belediyelerin iadesi için anayasal yasal düzenleme gerekmiyor ama ırkçı ümmetçi faşist müttefikler bu gibi adımları atmaya bile yanaşmıyorlar, komisyona havale ediyorlar.

Sözün özü, zafer ya da yenilgi ya da dağdaki evlada kavuşma umudu yok. Hiçbir hukuki güvence, beklentilere uygun hiçbir yasal adım yok ama gözyaşı var.

Sadece merasimi izleyen Kürt siyasetçiler ve analar babalar değil, göstermeseler de, hissedebildiğim kadarıyla gerillalar da üzüntülüydüler. Bese Hozat dahil, hiçbirinin yüzü gülmüyordu; belki de gözyaşlarını içlerine akıtıyorlardı...

***

Merasimi yerinde değil ekranda izlerken ben de içimden gözyaşı döktüm. Kimler adına? Emperyalizmin ve yerel işbirlikçilerinin oyun alanı içinde toprağa düşen on binlerce yurttaşımın soydaşımın her biri adına. “Şehit olan”, “ölü ele geçirilen”, faili meçhule kurban giden, zindanlarda ve işkencehanelerde katledilen, köyleri yakılan yurttaşlarım soydaşlarım adına sessizce gözyaşı döktüm. Bir yandan da, kendi evladını çürük raporu ile ya da bedel ödeyerek askerlikten muaf tutup yoksul halk çocuklarını düşük yoğunluklu savaşa gönderen, bir de "Askerlik yan gelip yatma yeri değil" diyerek azarlayan siyasetçilere öfkemi tazeledim.

Oysa bunca kan ve gözyaşının akması gerekmiyordu.

Birlikte kurtarılan vatanda herkesi Türkleştirmek Sünnileştirmek, farklı inanç topluluklarını ve başta Kürtler olmak üzere diğer halkları yok saymak, Sünni Türk kimliği içinde eritmeye çalışmak zorunlu değildi.

Sol görüşlü olduğumuz için darbe dönemlerinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılmış askerler olarak, ADAM-DER çatısı altında örgütlüyüz. ADAM-DER’in bildirilerinde sıkça vurgulanır. Bu yazının da son paragrafı olsun: 

“ADAM-DER olarak, barış ve özgürlük isteyen emekçi sınıflar ve halklarımızın safındayız. Ortak vatanda, eşit yurttaşlık çatısı altında, herkesin kendi kimliği, dili, kültürü ve inancıyla özgürce yaşayacağı, birbirlerine üstünlük kurmayacağı, ortak evin nimetlerinin hakça paylaşılacağı demokratik ülke mücadelemizi sürdüreceğiz, bu yolda atılacak adımlara destek vereceğiz.”


28 Haziran 2025 Cumartesi

BAŞ DÜŞMAN İSRAİL, ALLAH’INI SEVEN DEFANSA GELSİN!

Hiçbir devlet yoktur ki, kendine uygun bulduğu resmi tarih tezi olmasın. Bu tarih tezinin merkezinde mutlaka gurur duyulması gereken şanlı geçmiş ve uyanık olmayı gerektiren beka (varlık/yokluk) meselesi bulunur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarihine göre Türkler 16 devlet kurdular. (Güneş Dil tezi çok daha fazlasını söylüyor ama fazlası bu yazının konusu değil.)

Övünç ve gurur vesilesi olarak zihinlere nakşedilen bu tarih tezi beceriksizliğin itirafı aslında. Öyle ya, 16 devlet kurmuş ama hiçbiri uzun ömürlü ve kalıcı olmamış. En uzun ömürlüsü Osmanlı’nın ne kadar Türk devleti olduğu bile tartışmalı. Hanedan devleti Osmanlı’nın en çok zulme uğrattığı kıydığı halkların başında Türkler geliyor. Osmanlı, Türk halkını kıymakla kalmamış, “etrak’ı bi idrak” diye aşağılamış. Son iki yüzyılını “hasta adam” olarak geçiren Osmanlı devleti, nihayet tarihe karışmış.

Peki Türk devletleri niye uzun ömürlü olamamışlar? Resmi tarih tezine göre, dış düşmanların saldırılarından çok içerde birlik beraberlik bozulduğu için tarihe karıştılar.

Madem öyle, niye hiç ders alınmamış; birlik beraberliği korumaya niye hiç kafa yorulmamış? Resmi tarihte bu soruya akla uygun bir yanıt yok. Resmi tarih ve ideolojinin yanıtı en revaçta sözcüklerle, milli birlik beraberlik, devletin milletin bekası, iç cephe, ezan bayrak, Kur’an, mevzubahis olan vatan ise gerisi teferruat, dış güçler vs.’den ibaret.

***

Bu sözcüklerle terennüm edilen söylem ilk olarak 1971 yılında girdiğim Kuleli Askeri Lisesi’nde kulaklarıma çalındı. Ergenlik çağımızdı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dört yıldızlı generalleri, “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” gerekçesiyle darbe yapmışlardı. Gazetelerde ve tek kanal TRT’de yayımlanan bildirilerde, memleketin komünist işgal tehlikesiyle karşı karşıya olduğu söyleniyor; “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” diye korku salınıyordu. Okul komutanı Albay Doğan Günçan, “Bizim Amerikamız var” diyerek komünist işgal korkusunu hafifletmeye çalışıyordu. Sık sık Kuleli’yi teftişe gelen Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün, konferans için çağrılan eski askerler aynı klişeyi tekrarlıyorlardı. “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdeyiz!”.

Bu klişeyi ilk duyduğumda çocuk aklımla çok heyecanlanmıştım. “İcabında vatan millet ve vazife uğrunda seve seve can vermeye” hazırlanıyorduk. “İstiklal Harbi günlerindekinden daha mı kötü durumdayız ki, milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyuyoruz?” diye sormayı henüz akıl edemiyorduk. Yaş ilerledi, Harbiye’nin ilk yılında Anatole France’ın “Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler uğruna ölünür” tümcesi, milli ezbere bıçak gibi saplandı, hamasetten arınmanın başlangıcı oldu. Çocuksu hamasi heyecanın yerini sol bilinç aldı. 

Sözü uzatmayayım. O günlerdeki “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günler” söylemi aslında dünya ve ülke çapında esen sosyalizm rüzgârlarına karşı devletin sahibi sermayedar sınıfın şemsiye ve kalkan ihtiyacını ifade ediyordu. Ülkücü milliyetçi hareket, bu gereksinmenin gladyo/kontrgerilla operasyonunda paramiliter örgütlenmeydi. Temel amaç, ülkenin sola komünizme kaptırılmamasıydı. Bu uğurda nice cinayetler ve katliamlar işledi ülkücü milliyetçi hareket. “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günler” palavrası sıkan generaller ise, emekli olduktan hemen sonra soluğu banka ve holding yönetim kurullarında alıp hakk-ı huzur’a talim ettiler!

***

Aradan yarım asır geçti. Siyasi iktidar seküler “laik” beyaz sermayeden mütedeyyin İslamcı yeşil sermayeye el değiştirdi ama resmi ideoloji ve tarih tezi değişmedi. Hâlâ milli birlik beraberlik, devletin bekası, ezan, bayrak, vatan, Kur’an, dış güçler nutukları atılıyor.

2015 genel seçimleri sırasında Kürt halkının özgürlük talebi, iktidar partisi AKP ve müstakbel ortağı MHP tarafından “beka” meselesi olarak propaganda edilmişti. 

2019 belediye seçimleri sırasında Devlet Bahçeli sürekli “31 Mart seçimleri uçurumdan önceki son çıkıştır. Yalnızca belediye başkanı seçmeyeceğiz. Ya bela diyeceğiz ya beka diyeceğiz” diye kampanya yürütmüştü. 

Recep Tayyip Erdoğan da “31 Mart salt mahalli idare seçimi değildir. Bu seçimler, ülkemiz açısından beka meselesine dönüşmüştür” diyordu. Hatta İstanbul giderse Mekke Medine ve Kudüs bile gidebilirdi!..

***

İstanbul, Mekke Medine Kudüs oldukları yerde duruyorlar ama büyüklere masallar, yani beka hamaseti bitmedi. Bu kez İsrail dolayımıyla “iç cephe” masalı anlatılıyor.

“Baş düşman İsrail, iç cepheyi güçlendirelim” masalı henüz çok taze. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla TBMM’yi açarken ciddi ciddi, “İsrail yönetiminin Filistin ve Lübnan’dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır” demesiyle başladı bu masal. (1 Ekim 2024)

Erdoğan böyle buyurmuştu ama meğer İsrail’in Filistin ve Lübnan’dan sonraki hedefi Türkiye değil İran imiş. Erdoğan’ın “İsrail’in bir sonraki hedefi biziz” dediği tarihlerde, İsrail İran’a saldırmak için son hazırlıklarını yapıyormuş.

Yine de iç siyasete yönelik “Baş düşman İsrail, Allah’ını seven defansa gelsin!” masalının kitle manipülasyonu bağlamında isabetsiz olduğu söylenemez. İsrail’in ABD ile birlikte İran'a saldırmasından sonra bu kez “İran’dan sonraki hedef Türkiye” masalı dolaşıma sokuldu. Çok da inananı var. Sadece Erdoğan sevdalısı ümmetçi seçmen kitlesi değil, milliyetçi, liberal, sosyal demokrat, Atatürkçü, Kemalist, ulusalcı devasa bir kitle ve kanaat önderleri. Öyle ki, PKK lideri Abdullah Öcalan bile “ABD İsrail’i Ortadoğu’da hegemon güç yapmak istiyor. Beş aşamalı bir stratejinin üç aşaması bitti, İran ve Türkiye aşaması kaldı” diyerek koroya katılmış. Abdullah Öcalan bile koroya katılmış ama kendisini merkeze yerleştirme sevdasından kendini alamamış. Öcalan’a göre İsrail Kürtleri yanına çekmek istiyor, Kürtleri yanına çekebilmek için de Öcalan’ı ortadan kaldırması gerekiyor. Bu planı ancak kendisi engelleyebilir!

Özetle, İsrail’in nihai hedefinin Türkiye olduğu masalına bir avuç sosyalist dışında inanmayan yok gibi. Böylesine bir milli mutabakata ömrümde rastlamadım.  

***

Peki İsrail’in Türkiye’yi hedefe koymasının akla uygun bir nedeni var mı? Türkiye sıradan bir ülkeymiş gibi neden topluma ‘İsrail korkusu’ enjekte ediliyor? 

Her şeyden önce İsrail de Türkiye de ABD’nin bölgedeki en sadık müttefikleri, taşeronları. Kürecik ve İncirlik üsleri, ABD’ye olduğu kadar İsrail’e de hizmet ediyor.

İsrail Gazze’de soykırım yaparken bile Türkiye ile ticaretinde kesinti olmadı; ihtiyaç duyduğu petrolü, çimentoyu, çelik vs.yi Türkiye üzerinden sağladı. Nihayet utanma belasına ikili ticaret daraltıldığı halde İsrail’in dış ticaret ortakları listesinde Türkiye hâlâ 5’inci sırada.

Suriye’de İslamcı terörist Şara’yı birlikte iktidara taşıdılar.

Dahası, Türkiye’nin siber güvenliği bile İsrail’e emanet edilmiş. Genelkurmay’dan Türksat’a devletin tüm stratejik kurumları dijital güvenliklerini sağlamak için İsrail ordusuna hizmet veren Tel Aviv merkezli şirketin ürünlerini kullanıyor. (Karar manşet, 10 Ekim 2024)

Yazı uzamasın. İkili ilişkilerin derinliğine ve tarihine aykırı şekilde İsrail’in gözünü Türkiye’ye diktiğine ilişkin sözler, fantastik bir masal olmanın ötesinde bir değer taşımıyor. Ama ne acı ki, çok dinleyeni ve inananı var. Nazım Hikmet, “Akrep gibisin kardeşim” şiirini durduk yerde yazmadı.

“Baş düşman İsrail, Allah’ını seven defansa gelsin!” masalının asıl amacının, emek, barış ve demokrasi güçlerini kendilerine yabancılaştırmak ve sermayedar sınıfın mevzilerine doldurmak olduğu anlaşıldığında, “Akrep gibisin kardeşim” şiiri edebiyat tarihinin tozlu raflarında unutulmaya terk edilebilir.


18 Mayıs 2025 Pazar

EMPERYALİZMİN KUCAĞINA OTURMAK

Bir emekli asker grubundaki tartışmada denildi ki, “Kürtler emperyalizmin kucağında!”

Buna karşılık, “Peki Türkler emperyalizmin neresinde?” diye soruldu.

Bu soruya şöyle yanıt verildi: “RTE ve arkadaşları yüzünden o da kucakta!”

Oysa meselenin ucu çok daha derinde, RTE ve arkadaşlarından çok önce. RTE ve arkadaşları Amerikan kucağını hazır buldular, oturmakta hiç duraksamadılar. Öyle ki, RTE, Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un eşbaşkanı olmakla övündü; “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” diye yakınabildi.

***

Benim kuşağımın çocukluğu gençliği Soğuk Savaş döneminde geçti. Sovyetler Birliği ve Çin Halk Cumhuriyeti öncülüğündeki sosyalist blok ile ABD liderliğindeki kapitalist blok arasında Soğuk Savaş döneminde yani.

Türkiye Soğuk Savaş’ta kapitalist blokun ileri karakolu idi. Öyle ki, devletin en mahrem örgütleri MİT ve Özel Harp Dairesi personelinin maaşları bile bir ara ABD tarafından ödeniyordu. 1960 darbesinden hemen sonra ordudan atılan 235 general ve 4 bin 171 subayın emeklilik ikramiyeleri ve maaşları ABD tarafından karşılanmıştı. Bu operasyonun ardından orduda sadece 20 general kalmıştı. O generallerden sonradan Çankaya Köşkü’ne sıçrayan Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay “Donumuza kadar her şeyi Amerika veriyor, daha ne istiyoruz?” diyordu?

Dönem antikomünizm dönemiydi; komünistlik “Rus uşaklığı” diye karalanıyordu.

“Tam bağımsız Türkiye” hayaliyle yola çıkan komünist gençleri, Deniz, İbo, Çayan ve yoldaşlarını “Rus uşağı” diye karalayarak katlettiler. 

Tam bağımsızlıkçı solcu gençler katledilirken, sağcılar, milliyetçiler, İslamcılar Amerikancıydılar. Amerikan emperyalizmini protesto eden komünist gençlere saldırırken, kıbleyi Altıncı Filo’ya doğrultup hacet namazı kılarlardı. Memleketin komünist işgal tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunurlar, “Ne yani, Amerika’nın kucağından inip Rusya’nın kucağına mı oturalım?” diye propaganda yaparlardı.

Kuleli Askeri Lisesi Okul Komutanı Doğan Günçan da bizlere antikomünist nutuk atarken Amerikan kucağında oturmanın keyfiyle “Bizim de Amerikamız var” derdi.

Demirel hükümetinin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, ABD icazetli 12 Mart darbesiyle devrildiklerinde “CIA altımızı oymuş” diye yakınmıştı.

12 Eylül 1980 darbesini yapan generaller de ABD yönetimi tarafından, “Bizim çocuklar!” diye sahiplenilmişti.

Bugün de BOP'un neresinde olduğumuz malum!

***

Söz uzamasın.

Bugün ergen hamasetiyle ve kibriyle “Kürtler Amerika’nın kucağında” diyen Türkler, Kürtlere laf etmeden önce dönüp kendilerine bakmalıdırlar.

“Ama Irak’ta Suriye’de Kürtler Amerika’ya üs verdiler, Amerikan silahlarıyla donandılar.”

Peki Türkiye’deki Amerikan üsleri, TSK’nin envanterindeki Amerikan silahları?...

Kuleli’den Kara Harp Okulu’na gittiğimizde, 1974 yılında ilk Menteş kampında belimize taktığımız tahkim edevatının üzerinde Made-in USA yazıyordu. Aynı yıl, ABD Özel Harp Dairesi’nin ödeneğini kesmişti. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, ÖHD Başkanı Kemal Yamak’ın kendisinden para istemesiyle böyle bir dairenin varlığını öğrenmişti. (Ayrıntılı bilgi için: Kemal YAMAK, Gölgede Kalan İzler ve Gölgeleşen Bizler, Doğan Kitapçılık)

***

Kardeş halklar Türkler ve Kürtler,

Amerikan kucağı konusunda birbirlerine söyleyecekleri laf yok.

İnsaf ile söylemeli ki, kabahatin büyüğü Türkler’de.

Kardeşlerin ortaklaşa  işledikleri kabahatin büyük payı “büyük” kardeşe düşer değil mi?

“Büyük” kardeş “küçük” kardeşi hırpalar, sürekli dayaktan geçirir, hatta “Sen Kürt değilsin, dağ Türküsün, kart kurtsun” diye yok sayıp aşağılarsa, hatta bir ara ana dilini bile yasaklarsa, onca dayaktan ve aşağılanmaktan yılan “küçük” kardeş ne yapar? Abisinden ne gördüyse onu yapar, küresel mahallenin kabadayısına sığınır.

Soruna biraz da böyle bakmakta yarar var.

Emperyalizmin ileri karakolu olmak, ABD veya başka bir emperyalist mihrakın ipine sarılmak Türklere Kürtlere ne kazandırıyor ya da kaybettiriyor? Bu da ayrıca sorgulanmalı.

Tam bağımsız ve demokratik Türkiye yolunda katledilen Deniz, İbo, Çayan ve yoldaşlarına selam olsun!


5 Şubat 2025 Çarşamba

DEVRİMCİ TRUMP’IN İKONİK ÇIKIŞLARI!

Medyayı ve siyaseti izlemek ruh sağlığını olumsuz etkiliyor. Kamuoyu araştırmaları hep bunu doğrulayıcı sonuçlar üretiyor. Medyayı ve siyaseti izlemenin ruh sağlığını daha da bozduğunu bilmek için böyle araştırmalar gerekmiyor aslında. Hayatın günlük akışı bunun birebir tanığı ve doğrulayıcısı.

Günlük yaşam daha uykudan uyanır uyanmaz her an başa gelebilecek tatsızlıklarla zaten yeterince can sıkıcı. Buna bir de egemen siyasetin vicdan ve ahlaktan yoksun söylemleri eylemleri, medyanın aynı ölçüde sinir bozucu haberleri eklenince ruh sağlığını koruyabilmek iyiden iyiye zorlaşıyor. En basitinden sinir sistemi alarma geçiyor, tansiyon yükseliyor, olan biten karşısında çaresizlik duygusu depresyona yol açıyor. Öyle olunca fiziki sağlık da olumsuz etkileniyor, uyku düzeni bozuluyor vs...

***

Araştırmalar, siyasetten medyadan uzak durmanın ruh sağlığına iyi geldiğini gösteriyor. Bu düşünceyle ben de hayli zamandır basılı gazete almıyorum; televizyon izlemiyorum; önem verdiğim bir iki gazetecinin programıyla yetiniyorum, o da artık youtoube üzerinden. İnternete de bağlanmıyorum dersem, inanmayın!!!

Ruh sağlığını asgari de olsa koruyabilmek için siyasetten medyadan uzak durmak şart ama ne kadar uzak durulabilir ki? En başta yurttaş duyarlılığı; ister istemez siyasete medyaya kulak kabartıyorsun. Ekonomik soykırıma dönüşen pahalılığa, zamlara, fırsatçılığa, kamu bütçesinden hırsızlığa soyguna gözüdoymazlığa ilgisiz tepkisiz kalamıyorsun. 

Sonra 40 yıla yaklaşan gazeteciliğin hayat tarzı haline getirdiği mesleki alışkanlık. Gündemden kopmak, ilgisiz kalmak olanaksız. Malum, rahmetli meslek büyüğümüz Şinasi Nahit Berker, “Gazeteci olunmaz gazeteci doğulur” diye buyurmuştu.

Şinasi Nahit büyüğümüz, gazetecilik mesleğine ilişkin bir duyarlılığı vurgulamıştı. Nedir o duyarlılık? En sade anlatımıyla, siyaset başta olmak üzere toplumsal hayatın her alanında olan bitene gazeteci duyarlılığıyla ilgisiz kalamamak. Öyle tanıdık bir duyarlılık ki, artık aktif gazetecilik yapamasan da peşini bırakmaz, yakandan düşmez.

Hadi biraz dedikodu yapayım. Aktif gazeteciliği bırakalı on yıllar olmuş bir meslek büyüğümü ne zaman arasam, “N’apıyon arap?” diye sorsam; “N’apayım arap, haber izliyorum” diye yanıtlıyor. Ben de “Günde 48 saat haber izliyorsun, bunca enerjiye sabra gıpta ediyorum” diye takılıyorum. 

Dedim ya, yurttaş duyarlılığı ve gazetecilikten gelen mesleki alışkanlık. Toplumsal gündeme ilgisiz tepkisiz kalamamak yani. İnternet çağındayız; gazete okumasan, televizyon izlemesen, düzen siyasetinin kanalizasyonlarında gezinmesen bile internete bağlandığın an, gündemin rezillikleri gelip bulur. İnternete bağlanmasan bile dost sohbetlerinde söz dönüp dolaşıp siyasetin medyanın kepazeliklerine, toplumsal hayattaki facialara gelir. Sonrası ses tonu yüksek tartışmalar...

***

Hayli zamandır gazete almıyorum, televizyon izlemiyorum; hatta gündeme ilişkin yazı yazma yasağı da koydum kendime ama internet çağında Robenson hayatı olmuyor. Ruhsal dinginlik kaygısıyla gazetelere bakmak istemesem de, internete bağlanınca gazetecilik alışkanlığıyla haberlere köşe yazılarına bakıyorum. Bakınca da cinler tepeye çıkıyor.

Siyasette medyada toplumsal hayatın diğer alanlarında cinleri tepeye çıkartan o kadar çok şey var ki, hangi birini sayayım. Epeydir yazı orucundayım ama iktidar medyasında ABD Başkanı Donald Trump için yapılan güzellemeler, cinleri tepeye çıkartmakla kalmadı; yazı orucunu da bozdurdu. Bu yazı böylece klavyeden çıktı.

***

Donald Trump 2020’de seçimi yitirdiğinde bizdeki iktidar medyasının leşkerleri, Tayyip iktidardan düşmüşçesine karalar bağlamışlardı. Şimdi de Trump ikinci kez başkanlık koltuğuna oturunca, Tayyip ömür boyu başkan seçilmişçesine etekleri zil çalıyor, öylesine coşku içindeler. Haberlerinde yorumlarında öyle inciler dökülüyor ki; Türk Sağının ve İslam’ın Amerika Aşkı başlıklı onca yazılar yazdım; Türk medyasının bombacı borsacı ve Amerikancı karakteri üzerine DÖRDÜNCÜ ORDU MEDYA adlı kitap bile yazdım; bu konuda şerbetliyim yani; yine de iktidar medyası leşkerlerinin Trump güzellemelerine şaşırmadan edemiyorum.

Trump ikinci kez seçildiğinde, adı lazım değil birisi, “Hor görülen Amerikalıların devrimi” başlığı altında aynen şöyle yazmıştı: “ABD'de gerçekleşen 5 Kasım 2024 devrimi ile AK Parti'nin 3 Kasım 2002'deki Sessiz Anadolu devrimi arasında büyük bir benzerlik var. Sayın Erdoğan liderliğindeki AK Parti'ye sel gibi akan Anadolu halkı,  Türkiye'deki 'Beyaz Türkleri', vesayetçi oligarşik bürokrasiyi, ülkenin kaynakları ve geleceği üzerine kâbus gibi çöken mutlu azınlığı nasıl hezimete uğrattıysa Trump liderliğinde bir araya gelen ötekileştirilmiş Amerikan halkı da elde ettiği zaferle Amerikalı mavi kanlıları, halka karşı konumlanan müesses nizamı, Amerikan derin devletini ve küreselci elitlerin inşa ettiği savaş ittifakını darmadağın etti.” (Sabah, 9 Kasım 2024)

İktidar medyasında “Trump devrimi” üzerine haber ve yorumlar bu kadarla kalmadı. Nice nice haber ve yorum yazıldı. Bir kalemşor, yazısının başlığında “Trump müesses nizamla savaşırsa dünya kazanır” diye ahkâm kesti, bir diğeri, ABD müesses nizamının ve derin devletinin Trump’ın elini kolunu bağlayacağından endişe ettiğini kayda geçirdi...

***

Trump’ın ikinci kez koltuğa oturmasının üzerinden iki hafta geçti. Ne mal olduğu önceki başkanlık döneminde zaten belliydi, bu kez daha çok belli. İki hafta gibi kısacık sürede ne haydutluğunu sakladı ne de tahammül edilmez iticiliğini. Meksika ve Kanada’yı ABD’nin eyaletleri olmaya çağırdı. Danimarka’dan Gröndland adasını istedi, vermezse işgal etmekle tehdit ediyor. İki okyanusu birleştiren Panama Kanalı’nı, Ukrayna’nın yeraltı zenginliklerini istedi. Filistin'e destek eylemlerine katılanların sınır dışı edilmesine ilişkin kararname imzaladı. Batı Şeria’daki Filistinlilerin Ürdün’e, Gazze’dekilerin Mısır’a gitmelerini öngören bir proje attı ortaya; İsrail’in Siyonist faşist lideri Netanyahu’nun bile akıl etmediği bir proje yani. Dahası, ABD’ye yerleşik modern köleleri ellerini kollarını zincirleyip uçaklara ve otobüslere doldurup kovuyor... Özetle devleti ve dünyayı kendi özel şirketi gibi gören zalim bir patron, kaba, kural tanımaz bir zorba, beyaz kökten dinci, lümpen, saldırgan, yalancı, merhametsiz, doğa düşmanı, ırkçı, cinsiyet ayrımcısı bir faşist. Ne insan haklarını umursuyor ne de hukuk devletini. Etrafına da kendisi ve en yakın kankası Elon Musk gibi dünyanın en zengini kaba zorba cinsiyetçi faşistleri toplamış.

Donald Trump’ın ne mal olduğu önceki başkanlık döneminde zaten belliydi, ikinci başkanlık döneminin ilk iki haftasında daha çok belli. Ama bunca zorbalığa karşın bizdeki iktidar medyasında “Devrimci Trump” övgüsünde azalma yok. Bunca haydutluğa karşın, şöyle cümleler kurulabiliyor: “Trump’ın ikonik çıkışları Amerikalıyı cezbediyor. (...) Bir devrimci gibi hareket eden Trump Amerikan gençliğini aile değerlerine ve dini kutsallara karşı derin bir düşmanlık beslemeye iten DEI ve transgender ideolojisine karşı savaş açmış durumda. (...) ABD'deki kültürel devrimlerin etkisi dünyayı da saracaktır. İnsan fıtratına aykırı bağnaz bir laik dinden başka bir şey olmayan 'ilerici' görüşlerle sarhoş olanlar için ayılma vakti yaklaşıyor.” (Sabah, 30 Ocak 2025)

***

Devrimci Trump’ın ikonik çıkışları, dünyayı sarsacak kültürel devrimi...

Muhafazakâr dindar milliyetçi mahalleye hitap eden medya mecralarında boca edilen bu cümleler karşısında aklımdan geçenleri yazmayayım. Kendisini muhafazakâr dindar milliyetçi diye adlandıran mahallede akıl, ahlak, vicdan, adalet, merhamet, eşitlik duygusu ne kadar muteber diye sormakla yetineyim?