Türban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Ocak 2023 Pazartesi

ALLAH İLE ALDATMAYA TAMAM MI DEVAM MI?

İsveç’te İslamofobik bir eylemcinin (halkının çoğunluğu Müslüman) onca ülke arasından Türkiye’yi seçip büyükelçilik binası önünde (üstelik polis gözetiminde) Kur’an yazılı bir kitabı yakması, hiç kuşkusuz nefret suçudur, provokasyondur. Provokasyonun İsveç’in NATO’ya üyelik başvurusuyla bir ilgisi de vardır sanırım. Bu kadarla kalsa sorun değil ama Müslüman ahalinin provokasyonlar karşısında ne denli zayıf ve özgüvensiz olduğunu da gösteriyor. Bana göre en önemli olan da, Müslüman ahalinin provokasyonlar karşısındaki zayıflığı özgüvensizliği.

Hristiyan coğrafyasında Hz. İsa’yı eşcinsel olarak temsil eden filmler çevriliyor ama ortalık ayağa kaldırılmıyor. Bu aldırışsızlık olgunluksa, Hıristiyan dünyası bu olgunluğa kolay erişmedi. Hristiyanlığın tarihinde yüz yıllarca süren mezhepler arası savaşlarda tüyler ürpertici nice katliamlar var. Hristiyan dünyası kan dondurucu vahşeti geride bırakmanın çaresini, yani kendi iç barışını laiklikte buldu; yani din ve dünya işlerinin birbirlerinden ayrılmasında. Kilise dünyevi siyasi iktidar iddiasından vazgeçti. Toplumsal sınıflar arasındaki mücadele dinden bağımsızlaşıp kendi dinamikleriyle veriliyor Hristiyan dünyasında. Elbette Hristiyan coğrafyası kanlı geçmişini tümüyle geride bırakmadı ama sonuçta daha hoşgörülü bir siyasi dini atmosfere sahip oldu. İslam coğrafyası ise ne yazık ki kendi orta çağını aşamadı. Toplumsal sınıflar arasındaki kavga, dini inanç hapishanesinde tutuklu kaldı.

Hoşgörü ve barış dini” diye propaganda edilse de İslam coğrafyasında kutsala yönelik en hafif eleştiriye tahammül edilmiyor. Müslüman ahali, “Ayetlerin yazılı olduğu sayfaları bir densiz yaksa ne olur yakmasa ne olur?” olgunluğunda değil ne yazık ki. “Ayetlerin sahibi bu densizliğe müdahale etmiyor, seyirci kalıyorsa, biz kullarına ne oluyor? Her şeyi çarpan Kur’an bu densizi niçin çarpmıyor?” sorgulaması da yok. İslam tarihinde ayetlerin yazılı olduğu mushafların, üstelik Hz. Muhammed’in ilk halifeleri döneminde yakıldığını da bilmiyor. İlk Halife Ebubekir, Kur’an’ı kitap halinde ciltlettikten sonra Peygamber’in ayetleri kaydettirdiği (deri, ağaç yaprağı, ağaç kabuğu, beyaz yassı taş gibi) materyalleri, yani Kur’an’ın aslını yaktırmış. Üçüncü Halife Osman ise, kendi derlemesi dışındaki (Ebubekir’in ciltlettiği kitap dahil) tüm mushafları yaktırmış. Değil sıradan Müslümanların, ulema geçinen Müslümanlardan kaçta kaçının umurunda?

İslam tarihinde sadece mushaflar yakılmadı, mushaflarda yazılı ayetleri inkâr etmeden farklı yorumlayan insanlar bile yakıldı. Aleviler’in ulu ozanlarından Nesimi, (batıni yorumları Sünni ulema tarafından suç sayılınca) derisi yüzülerek yakıldı. Çok geçmeden Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet, ayetlerin (batıni) Hurufi yorumunu inanç belleyen binlerce kişiyi Edirne meydanında kazılan çukurda yaktırdı. Gözlerinizin önüne getirin! Kentin meydanında çok geniş bir çukur kazılmış. Elleri kolları ayakları bağlı binlerce insan çukura dolduruluyor. Üzerlerine odun yığılıyor ve ateşe veriliyor, binlerce insan cayır cayır yakılıyor. Böylece sevap kazanılıyor… Başka dinin mensuplarına ait tapınakların, örneğin kilisenin (“kılıç hakkı” denilerek) camiye çevrilmesi de kazanılan sevaplar arasında!...

Osmanlı’nın Anadolu’daki isyanlar tarihi neredeyse sadece Alevi Bektaşiler’in kıyımından ibarettir. Öylesine uzun vadeli bir tarihtir ki, Sivas’ta Madımak Oteli’nde 35 insanın (Şeytan Ayetleri bahanesiyle) yakılması çok değil, 30 yıl öncesinin vahşetidir. Keşke sadece Şeytan Ayetleri kitabını yakmakla yetinselerdi.

***

TÜRBAN İÇİN ANAYASA TEKLİFİ AYRIMCILIKTIR

Dediğim gibi, İslamofobik bir eylemcinin Türkiye’nin Stockholm Büyükelçiliği önünde Kur’an yazılı bir kitabı yakması provokasyondur. Bu kadarla kalsa sorun değil ama Türkiye’nin sadece dış politikasını değil iç politikasını da bloke eden kötülüğün arayıp da bulamayacağı cinsten bir provokasyondur. 

Türkiye’nin kader tercihi olarak önem kazanan seçimler öncesinde kötülük ve cehalet iktidarı, Stockholm’deki provokasyonu köpürtüp duruyor. Trol örgütler aracılığıyla kof kabadayılık protestoları, resmi ziyaretlerin iptali, besleme medyada “ezan dinmez, bayrak inmez” edebiyatı… Ne yazık ki, dinin ekonomi politiğinden habersiz kitlede karşılığı var.

Dinin ekonomi politiğinden habersiz kitlede karşılığı olan bir konu da türban için anayasa değişikliği teklifi. Teklif, Allah ile aldatan kötülük ittifakından geldi. Türbanın geleneksel başörtüsü olmadığını geçelim. Teklif, 12 Eylül faşizminin mirası anayasaya bile aykırı. 

Kötülük ittifakının teklifi en başta cinsler arasında ayrımcılık yapıyor. Yetmiyor, inançlı inançsız kadınlar arasında ayrım yapıyor. Yetmiyor, başı kapalı kadınlar lehine ayrıcalık öngörüyor, başı açıkları korumasız bırakıyor, dahası devletin kıyafete karışmasına kapı açıyor. Yetmiyor, sözüm ona aileyi koruma altına alırken, reşit olmayan kız ve oğlanların evliliklerine kapıyı açık bırakıyor. Yetmiyor, ailenin tek erkeğin kaç kadınla nikâhıyla oluşacağına engel getirmiyor… Hepsinden önemlisi, dini inanç referanslı bir anayasa teklifidir. Böylece gidilen yolda son durak teokrasidir. Yani mollaların İran’ı, Taliban’ın Afganistan’ı, şeyhlerin kralların Arap ülkeleri gibi. Zaten ne demişti Reis: Demokrasi amaç değil araçtır! Veyl o Reis’ten demokrasi uman liberallere!

En başta mütedeyyin aileler bunca yoksullaşmışken, sadakaya muhtaç ve bağımlı haldeyken, varsa yoksa kadının nasıl örtüneceği, saçının görünüp görünmeyeceği. Bu kadar ucuz mu? Kadın, kocası, çocukları, akrabaları işçiler, emekliler yeterince beslenemiyorsa, açlık sınırında ücrete mahkûm iseler, çocukları düzgün okullara gidemiyorsa, okula giden çocuğa karne armağanı olarak bisiklet yerine etli yemek yediriliyorsa, kadının saçı görünse ne olur görünmese ne olur?

Teklif TBMM’de kabul edilsin edilmesin, seçim sürecinin tüm tartışma konuları şimdiden türbana dolandı. Burjuva muhalefeti, gündemi ve tartışmayı din çemberinin dışına çıkarma cesaretinden ve özgüveninden yoksun ne yazık ki. Bu muhalefetle demokrasi laiklik ve hukuk devleti inşası gerçekleşmesi uzak bir hayal.

***

DİN AFYON MU İSYAN MI?

Sınıflı toplumda egemen sınıflar için din, toplumsal eşitsizlikleri, mülk sahibi sınıfların sömürüsünü ve egemenliğini meşrulaştırma ideolojisi ve pratiğidir. Bu bağlamda dinlerin ortak özelliği, erkek egemen düzeni ve egemen sınıfın çıkarlarını kutsayıp meşrulaştırmalarıdır. Yani “Her şey Allah için. Bu dünyada imtihandayız” aldatmacasıyla “Zengine han hamam servet, yoksula din diyanet milliyet” politikasıdır din.

Ezilenler için ise din, "bu dünyada şükür ve sabır, öbür dünyada cennet" vaadiyle bu dünyada sabretmeyi, azla yetinip şükretmeyi, kadere boyun eğmeyi telkin eden mutluluk illüzyonudur. Karl Marks’ın ifadesiyle “Din, gerçek ıstırabın dile getirilişidir, gerçek ıstıraba karşı protestodur. Ezilen kulun ahıdır din; taş kalpli dünyanın kalbi, ruhsuz toplumsal durumun ruhudur. Din halkın afyonudur.

Ağrı kesici anlamında söylemişti Marks. O’nun yaşadığı yıllarda afyon, bedeni acıları hafifleten ilaç olarak kullanılıyordu. Bundan hareketle Marks’a göre din, kölenin sahibinden gördüğü eziyetin, marabanın ağadan yediği dayağın, işçinin patron tarafından aşağılanmasının ve sömürülmesinin acısını dindirme işlevine sahip bir afyondu. Ve elbette protesto ve isyan bayrağı olabileceği gibi ezilenlerin eziyete dayağa sömürülmeye karşı isyan duygularını bastırma işlevine de sahiptir din; yani miskinleştirme uyuşturma işlevi de vardır dinin.

Ali Şeriati de dinin halkların afyonu olabileceği gibi halkların vicdanı olabileceğini söylemiş. Şeriati’nin deyişiyle “Eğer bir din yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi soluğu olmuyorsa yalandır ve afyondur.”

Karl Marks’ın da Ali Şeriati’nin de ruhları şad olsun.

Gerek İsveç’te bir densizin Kur’an yakması gerekse kötülük ittifakının türban için anayasa değişikliği teklifi. Her şey o kadar ayan beyan ki. 

Dini afyonlaştırıp yoksulları “Allah ile aldatmak”, miskinleştirmek, köleleştirmek, inançlarını sömürmek yetmedi mi?

Allah ile aldatmaya seçimlerde ve hayatın her anında “Yeter!” diyenlere selam olsun.


17 Ocak 2023 Salı

TÜRBAN MAĞDURİYETİ BIKTIRDI

Kim nasıl istiyorsa öyle örtünsün ama İslamcı faşizmin bayrağı tesettürün siyasi ekonomik diplomatik kültürel gündemi bloke etmesinden rahatsızım, isyanlardayım. Bir sosyalist olarak, geçmişte herkese Sünnilik dayatan sözde laiklik ve Atatürk ile aldatıp soyan hırsız faşistlere ne denli muhalif olduysam, mücadele ettiysem, bugün de dindarlık maskesi altında Allah, Kur’an ve Muhammed ile aldatıp soyan ganimetçi İslamcı faşistlere o denli öfkeliyim, kızgınım.

Güncel öfkemin nedeni, İstanbul Beşiktaş’ta bir manavda alışveriş sırasında yaşanan olay. İktidar yörüngesindeki tv kanalı Kanal7’nin muhabiri Meryem Nas Mercan’ın sahnelediği olay, İslamcı faşizmin provokasyonda sınır tanımazlığını, edepsizliğini, türban/başörtüsü konulu mağduriyet istismarının nerelere götürülebileceğini gözler önüne seriyor.

***

Kısaca anımsatmak gerekirse. Kanal 7’nin türbanlı muhabiri Meryem Nas, manavda alışveriş yapan Aylin ile konuşmak istemiş, Aylin konuşmak istememiş. Bu anda aralarında ne gibi diyaloglar geçmiş, bilinmiyor. Çünkü, Meryem’in dolaşıma soktuğu kayıtlarda bu anlar yok. Kim bilir, Meryem ne gibi provokatif sorular sordu, Aylin de sinirlerine hâkim olamayıp neler söyledi? 

Bir sosyal medya paylaşımına göre, Aylin, “Benden izin almadan çekim yapamazsın” demiş; on beş dakika boyunca izinsiz çekemeyeceğini anlatmaya çalışmış. Meryem sorularını sürdürünce de “İznim yok, çekemezsin, anlamıyor musun? Bence kafan hava alsın, beynine oksijen gitsin” demiş. Meryem, Aylin’in ne dediğini anlamayıp uzaklaşmış. 

İşte Meryem’in paylaştığı video bundan sonrasını gösteriyor. Buna göre, esnaf kameramana ihbar ediyor, kameraman Meryem’i uyarıyor. Meryem “Ne dedi abi?” diye soruyor; “Kafan hava alsın” dediği aktarılınca Meryem, manavdan ayrılmak üzere olan Aylin’i durdurup başörtüsüne laf edip etmediğini soruyor. Aylin “hayır” diyor ama Meryem, başörtüsüne laf edildiğini iddia ederek çekimi sürdürüyor. Kamera çekimdeyken süren tartışmanın ardından Aylin görüntüden çıkıyor. Meryem ise soluğu Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde alıyor, Aylin’i “başörtüme hakaret etti” gerekçesiyle şikâyet ediyor. 

İktidara yapışık bir kanalın muhabiri şikâyet edince dikkate almayacak polis düşünülemez değil mi? Nitekim polis, Aylin’i gözaltına alıyor. Aylin adliyeye sevk ediliyor, “dinin emir ve yasaklarına hakaret” suçlamasıyla ifadesi alındıktan sonra adli kontrol kaydıyla serbest bırakılıyor. Sonrasında olay iktidar medyasında köpürtülüyor, Aylin hakaretamiz ifadelerle aşağılanıyor, “Başörtüsüne hakaret karşılıksız kalmadı” diye yaftalanıyor, hedef gösteriliyor…

***

Neresinden bakılırsa bakılsın, buram buram provokasyon kokuyor. Tam da türbanla ilgili anayasa değişikliği önerisinin TBMM’de görüşüleceği günlere rastlatılan bir provokasyon. AKP Milletvekili İffet Polat’ın, “Neden başörtüsü örtme hakkını anayasal güvence altına almak istiyoruz, bu video güzel izah ediyor” paylaşımı gösteriyor ki, buna benzer başka provokasyonlar sürpriz olmayacak. Zaten Meryem de paylaşımlarında, “başörtü yasasının Meclis’e girebilecek kadar ilerlediği Türkiye döneminde nasıl bir cesaretle başörtüsüne dil uzatılıyor. Her hakareti kabul ederim ama başörtüsüne yapılan hakareti kabul etmiyorum” diyor.

Sözü uzatmaya gerek yok. Kanaatimce, bu olayda bir mağduriyet, nezaketsizlik ve taciz varsa, tacize uğrayan Meryem değil Aylin. Anladığım kadarıyla Aylin, görüntü alınmasını istememiş; belki de iktidara yapışık bir kanalın sorularına yanıtlamaya yanaşmamış. Ama Meryem ısrarlı ve sadece kendisini haklı çıkaracağını sandığı diyalogları paylaşmış; yetinmemiş, bir de karakola gidip şikâyet etmiş. Yuh olsun böyle provokasyon gazeteciliğine!

***

Bu olay, toplumun gazetecilik görünümlü ne gibi provokasyonlara açık olduğunu gösteriyor. Ne yazık ki, kadınların gelenek ya da dini inanç gerekçesiyle örtünmesi siyaseten en çok provoke edilen, istismar edilen konuların başında geliyor. Bu olayda sözü edilen örtünmenin geleneksel başörtüsüyle ilgisi yok ama olsun. Kim nasıl istiyorsa öyle örtünsün. Ama dini inanç gerekçesiyle üniforma benzeri bir örtünme türü icat edip ayrıcalık ve üstünlük talep ediliyorsa orada durulmalı.

Madem inanç gerekçeli örtünmeye hakaret iddiası söz konusu. Bu iddiayı provokasyona dönüştüren kadının giyimi kuşamı ne kadar İslami? Böyle bir soru benim meşrebime uymaz (kim kendisine neyi yakıştırıyorsa öyle giyinsin) ama kadın, yani muhabir Meryem Müslümanlık adına “Başörtüme hakaret etti” diyerek şikâyet etmişse, giyimini kuşamını İslami açıdan da sorgulamak sonuna kadar meşrudur.

Tesettür Allah’ın emri mi? Gerçi İslam alimleri türbanın Allah emri olup olmadığında hemfikir değiller ama öyle kabul edelim. Ama Allah’ın başka emirleri de var. 

Örneğin, tam da tesettür ayetinde “Mümin kadınlara söyle, başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar. Mahrem dışında ziynetlerini süslerini kimseye göstermesinler.”

Süslenme yasağı başka ayetlerde çok daha sarih ve sağlam. Örneğin: “Ey peygamber hanımları, vakarınızla evlerinizde oturun, cahiliye devrindeki gibi süslenip çıkmayın. Dosdoğru namazı kılın, zekâtı verin, Allah'a ve resulüne itaat edin.” (Ahzap 33)

Açık deyişle, Peygamber eşleri, yani Müslümanların valideleri bile evlerinde oturmaya memurlar, süslenip sokağa çıkamazlar.

Bunun dışında Müslüman kadının kocasına itaatini, aksi halde dövülmesini emreden ayetler. Kadının aklen ve dinen eksik olduğuna ilişkin hadisler.

Dinin kadınlara ilişkin emir ve yasakları bu denli açıkken, Müslüman kadın kimliğini vurgulayarak başı açık kadını karakola düşüren Kanal7 muhabiri Meryem’in süsüne püsüne ne demeli? Maşallah! Allah’ın verdiğiyle yetinmemiş. Estetiğin dibini kazımış, makyajın zirvesine kanatlanmış. O makyaj, vücut hatlarına oturmuş beyaz tayt, botokslu dudaklar, süslenme yasağı ayetlerden habersiz takma kirpikler. Badana, boya, cila ne varsa sürmüş, takmış takıştırmış. Maşallah maşallah! Taksın takıştırsın da, insanlar ekmek derdindeyken Allah’ın verdiğini beğenmeyip Allah’ın emri hilafına süslenip püslenmek, süsünü püsünü erkeklerin göreceği şekilde teşhir etmek ayıp değil mi? Her tarafın güzellik olsa ne yazar Meryem, beynin yüreğin güzel olmadıkça!

Biliyor musun Meryem? Bu ülkede insanlar değerleri ve yaşam tarzları üzerinden her gün saldırıya uğruyor. Biat ettiğin zorba siyasetçi, kendisine biat etmeyen kadınlara her vesileyle “sürtük” diyerek hakaret ediyor. Bu hakarete karşı bir haber röportaj söyleşi yapmak hiç aklına geldi mi? Eminim ki, aklına gelmemiştir. Bir de şöyle sorayım: Türbanlı bir kadın başı açık kadına “Başını ört de üşümeyesin, cehennemde yanmayasın” diye laf atsa gözaltına alınır mı? 

Bak Meryem! Senin mahallende şeyhler, inanç önderleri sürekli “Başörtüsüz kadın perdesiz eve benzer; Kahkaha atan kadın iffetsizdir; Hamile kadın sokağa çıkmamalıdır” diye vaaz veriyorlar. Din bezirgânı kimi şarlatanlar başı açık kadınlara hakaretlerini video haline getirip medya mecralarında paylaşıyorlar. Tarikat ve cemaat yurtlarında çocuklar nelere maruz kalıyorlar? Bu iğrençliklerden haberin var mı? Müslümanlık saçlarını gizlemekten mi ibaret Meryem? Saçın görünse ne olur görünmese ne olur?

Tut ki Aylin kabalık etti. Şikâyet edip adliye koridorlarında süründürmenin dinde yeri var mı? İslami adalet bu mu? Bu olayda kim zalim kim mazlum?

Sorulacak çok soru var Meryem. Afganistan’da, İran’da, Suudi Arabistan’da yaşamak ister misin? Malum, oralar dar’ül İslam. Oralarda yaşamak istemeyeceğinden eminim Meryem.

***

Yazı gereğinden fazla uzadı. Anlaşılıyor ki, gerek seçim ortamında gerekse seçim sonrasında, kadınları “başörtülüler” ve “sürtükler” olarak ayıran zihniyetin nice manipülasyonlarına provokasyonlarına maruz kalacağız. Bu zihniyetin derdi, tesettür özgürlüğü değil; asıl isteği tesettür ayrıcalığı ve üstünlüğü, siyasi rejim olarak da teokrasi.

En başta söylediğimi yineleyeyim. Kim nasıl istiyorsa öyle örtünsün ama İslamcı faşizmin bayrağı tesettürün siyasi ekonomik diplomatik kültürel gündemi bloke etmesinden rahatsızım, isyanlardayım. Yolsuzlukların üstüne türban serilmesinden rahatsızım. Siyasette demagojinin yalanın, ekonomide kayırmacılığın talanın türbanla ambalajlanmasından rahatsızım. Bir sosyalist olarak, geçmişte herkese Sünnilik dayatan sözde laiklik ve Atatürk ile aldatıp soyan hırsız faşistlere ne denli muhalif olduysam, mücadele ettiysem, bugün de dindarlık maskesi altında Allah, Kur’an ve Muhammed ile aldatıp soyan ganimetçi İslamcı faşistlere o denli öfkeliyim, kızgınım.

17 Aralık 2022 Cumartesi

PANDORA’NIN KUTUSUNDAN ÇIKAN TÜRBAN

Demokratik laik gelenek görenekleri yüzeyde kalmış ya da hiç olmamış ülkelerde Pandora’nın kutusu hep açıktır. Her an bir kötülük fırlayıp ülkenin elini kolunu ayağını bağlayabilir.

Pandora’yı bilmeyen yoktur herhalde; öyküsü Yunan mitolojisinde geçer, Prometheus adlı titan ile doğrudan iltisaklıdır. Mitolojiye göre, Baştanrı Zeus, titanlar ile savaşını kazanmış ve cümle efradıyla birlikte Olympos Dağı’na yerleşmiştir. Titanlardan geriye kalan Prometheus ve üç kardeşi de Olympos’a günü birlik girip çıkabilmektedirler. Prometheus “önceden gören”dir, akıllıdır. Fakat akıl gücünün asıl sahibi Baştanrı Zeus’tur. Zeus ateşin ve yıldırımların da sahibidir. Ateş bilgelik demektir aynı zamanda. Ateşin bilgeliğin sahibi Zeus’un kendisinden daha akıllı bir varlığa tahammülü yoktur. 

Prometheus, Zeus’u tahtından indirmek için O’nun aklı, bilgeliği ve ateşi paylaşmaya tahammülsüzlüğünü tahrik eder. Bir sabah ateşe benzeyen narteks çiçeğini alıp ateşin yandığı kutsal ocağa gider. Ocak nöbetçileri uykudadır. Prometheus, ateşin yokluğu fark edilmesin diye narteks çiçeğini ocağa bırakır, ateşi alıp Olympos’tan aşağı atlar; ateşi insanlara armağan eder. O güne değin vahşi bir hayat süren insan ateşle aydınlanır, ateşin bilgisiyle hayatını kolaylaştırır…

Ateşin ve aklın insanları güçlendirdiğini gören Zeus’un intikamı gecikmez. Hem Prometheus’u ve kardeşlerini hem de insanları cezalandırır. Kardeşlerden Menoitos’u yerin dibine kapatır; Atlas’ı, gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırır. Sıra Prometheus’a gelmiştir. Zeus, Demirciler Tanrısı olarak atadığı oğlu Hephaistos’a, Prometheus’u Kafkas Dağı’na çırılçıplak zincirleme emri verir. Hephaistos denileni yapar. Bir kartal kayalara zincirli Prometheus’un ciğerlerini yer. Gece ciğerler yerine konur. Ertesi gün kartal tekrar ciğerleri yer. İşkence sürer gider; ta ki, Herakles gelip kurtarana değin. Prometheus, kendisini ilahi işkenceden kurtaran Herakles’e “Zeus tahtından düşmedikçe işkencenin sonu yok!” der.

Prometheus’un üçüncü kardeşi Epimetheus’un cezasına gelince. O’nun payına Pandora ile, yani bir kadın ile nikâh düşer. Böyle cezaya can kurban demeyin! Baştanrı Zeus, o güne değin sadece erkeklerden müteşekkil insanlara eza cefa olsun, kötülük olsun diye bu cezayı kesmiştir. Bunun için Hephaistos’a tanrıça görünümlü, endamı yerinde, çekici bir kadın yaratmasını buyurur. Hephaistos toprak ile suyu karıştırıp yoğurur, kadını şekillendirir. Zeus’un kızlarından Athena, kadına hediye olarak zekâ verir. Afrodit güzellik ve baştan çıkarıcılık bağışlar. Hırsızlar ve Haberciler Tanrısı Hermes ise kadına “bütün tanrılardan armağan” anlamına gelen Pandora adını verir, ayrıca konuşma ve kandırma yetisi armağan eder. Zeus’un armağanı ise kapalı bir kutudur. Hermes, Pandora’yı Epimetheus’a götürür; kapalı kutuyu verirken Zeus’un emrini iletir: Kutu açılmayacaktır! “Önceden gören) Prometheus, Zeus’tan hiçbir armağan almaması için Epimetheus’u uyarmıştır ama boşuna. Epimetheus, Pandora’nın güzelliğine, çekiciliğine, zekâsına, tatlı diline kanar; Pandora’yı eş olarak kabul eder. Zeus’un intikam planı kusursuz işlemektedir. Balayının bitimine yakın merakına yenilen Pandora, kocasını kandırır, çeyizindeki kutunun kapağını kaldırırlar. Kapağın kaldırılmasıyla birlikte şimşekler çakar, yıldırımlar dünyayı ateşe boğar; Poseidon yeryüzünü depremlerle çatırdatır, denizleri kabartıp toprağı ve üzerindekileri yutmaya başlar. Çünkü kutu kötülük doludur; serbest kalan açlık, hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya, afetler, savaş, şehvet vs. insanları felakete götürecek kötülükler dünyaya yayılır. Kutunun kapağını kapatırlarsa da boşuna. Tüm kötülükler dışarı çıkmış, kutuda sadece umut kalmıştır. O gündür bugündür, insan o umutla yaşamaktadır. Oysa insan kötülüklere karşı savunmasızdır ve “Umut en son kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır!” (Nietszche)

***

PROMETHEUS’TAN ŞEYTAN’A PANDORA’DAN HAVVA’YA

Halkların inançları birbirlerine ne kadar benziyor değil mi? Semavi inançta da Tanrı ateşten Şeytan’ı, çamurdan ilk insan Âdem’i, sonra Âdem’in kaburga kemiğinden kadını yaratır. Âdem ve karısına, cennetteki bilgelik ağacının meyvesini yasaklar. Şeytan, kadının aklını çeler, o da kocasını bilgelik ağacının meyvesini yemeye kandırır. Yasağı çiğnemenin cezası olarak cennetten kovulurlar. A’raf (Cennet ile Cehennem arasındaki dağ) suresinden özetle:

And olsun ki, sizi yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin!” dedik. İblis saygı ile eğilmedi. 

Allah, “Neden saygı ile eğilmedin?” dedi. 

Şeytan “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi.

 Allah, “İn oradan aşağılık! Büyüklük taslamak haddine değil!” dedi. 

Şeytan, “Beni azdırmana karşılık bana mühlet ver! Yemin ederim ki, onları saptırmak için senin yolunun üzerinde oturacağım; pusu kurup onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım” dedi.  

Allah “Sen mühlet verilenlerdensin!” dedi. 

Sonra Allah “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın! Dilediğinizi yiyin! Fakat şu ağaca yaklaşmayın! Yoksa zalimlerden olursunuz!” diye buyurdu. 

Şeytan, gizlice kendilerine vesvese verdi; “Rabbiniz, melek olmayasınız, cennette ebedî kalmayasınız diye size bu ağacı yasakladı” dedi. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi.

Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü; üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. 

Allah onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı?” diye seslendi. 

Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Bizi bağışlamaz ve acımazsan ziyan edenlerden oluruz.” 

Allah dedi ki: “Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.” (A’raf, 11/25, Diyanet meali)

***

AKLEN VE DİNEN NOKSAN KADIN

Rivayet edilen hadislere göre de:

Güneş tutulması sırasında küsuf namazına duran Allah Resûlü buyurdu ki: “Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin ve çokça istiğfar edin! Çünkü cehennem ehlinin çoğunluğunu sizin teşkil ettiğinizi gördüm.” 

Bunun üzerine aralarından bir kadın “Ey Allah’ın Resûlü, bize ne oluyor da cehennemin çoğunluğunu teşkil ediyoruz?” dedi. 

Allah Resûlü “Siz çok lanet eder, eşlerinize nankörlük edersiniz. Sizin dışınızda aklı ve dini noksan olup da akıllı bir adama galip gelebilen başka kimse görmedim!” buyurdu. 

Kadın “Ey Allah Resûlü, akıl ve din noksanlığı nedir?” dedi. 

Allah Resûlü “Akıl noksanlığı iki kadının şahitliğinin bir adamınkine denk olmasıdır. Bu akıl noksanlığıdır. Ayrıca hayızdaki kadın günlerce namaz kılmaz, oruç tutmaz. Bu da din noksanlığıdır!” buyurdu… 

Akıl ve din noksanlığıyla malul olunca da, sapkınlık ve nankörlük etmemesi, kocasına itaat etmesi için kadına emirler, yasaklar, dövmek dahil cezalar (Nisa 34). Bir de şekli belirsiz tesettür… 

***

ÇARE ZEUS’U TAHTINDAN İNDİRMEK

Tanrıya itaatsiz titanlar şeytanlar, ateşten ve çamurdan yaratılanlar, insana yasaklanan bilgelik, sapkınlığa eğilimli kadınlar… Dediğim gibi halkların inançları arasında çokça fark yok. Allah’ın kadını ve erkeği birbirine dost kılmak yerine neden düşman kılıp kovduğu sorusunun yanıtı da yok. Çünkü hikmetinden sual olunmaz. Şeytan, insanları azdıracağını açıkça söylediği halde Allah niye mühlet vermiştir? İlk günahı neden erkek değil de kadın işlemiştir; böylece kadın neden sapkınlık, uğursuzluk ve kötülük kaynağı kılınmıştır? Bu soruların hikmeti de öyle. O gündür bugündür neden erkekler kadınları günahtan korumak için kendilerini “helâk” ederler sorusu da ha keza. 

Uzun lafın kısası ve daha doğrusu, erkekler kadınları günahtan korumak için kendilerini helak etmiyorlar. Cennetten “birbirine düşman” olarak kovulduktan bu yana erkek egemen dünyada süregelen kavgada kadınlar iktidar mücadelesinde din kisvesi altında araçsallaştırılıyor, kavganın özü bundan ibaret!

Hristiyan dünyasında yüzlerce yıl uğursuzluğun felaketlerin nedeni olarak aşağılanan yakılan cadılar, erkek vahşetinden ve zorbalığından laiklik reformu sayesinde nispeten rahat nefes aldılar. Kilise laikliği kabullenip iktidar iddiasından vazgeçti, kanlı mezhep savaşları sona erdi. 

İslam coğrafyası ise kendi orta çağının cehenneminde kötülük ve cehalet zebanilerinin tutsağı olarak kaldı. Türkiye’nin tıknefes laiklik ve cumhuriyet deneyimi insana ve kadına dört başı mamur bilgelik kazandırmaya yetmedi. Daha doğrusu Türkiye hiçbir zaman laik olmadı. Herkesi Müslüman, Sünni, Hanefi, Türk olmaya zorlayan, başka etnik ve dini aidiyetleri yasaklayan, itiraz edenin başını ezen rejim laiklik zannedildi. (Hoş, halkın çoğunluğu da öyle dosdoğru bir laiklik filan talep etmedi…)

Sözün özü Türkiye’de de Pandora’nın kutusu hep açık kaldı. Ucube laiklik, çok değil aradan seksen yıl geçtikten sonra siyasal İslam ile ikame edildi, usul usul teokrasiye yelken açıldı. Cumhuriyet’in ilk yüz yılı sona ererken Pandora’nın kutusundan bir kere daha kadının nasıl bir örtüye sokulacağı sorunu çıktı. Anayasa’nın artık doğrudan dini gerekçeye dayandırılması isteniyor. 

Çare, Prometheus’un dediği üzere Zeus’u tahtından indirmekte, yeryüzündeki işbirlikçilerini layık oldukları yere göndermekte. Aksi halde, insana reva görülen işkencenin sonu gelmeyecek!

Not: Görseldeki resim bir kitap kapağıdır. 15/16 Temmuz gecesini anlatıyormuş. İlk fırsatta okuyacağım.