18 Kasım 2020 Çarşamba

MİLLET İTTİFAKI’NA OPERASYON

Covid19’un şakası yok, kırıp geçiriyor. Ama siyaset dünyasında salgınla mücadelenin gerektirdiği ciddiyet ve liyakati ara ki bulasın. Muhalefeti ezmek, itibarsızlaştırmak, şeytanlaştırmak Şahsım için salgınla mücadeleden daha önemli. 

Şahsım demişken, mesai arkadaşlarını toplamış, bazı kararlar almış. Tüm kanallar alesta, açıklamaları bekliyor. Altı üstü teknik bir açıklama ve tavsiyeler dizisi olacak. Kendisi yerine sözcüsünün kameralar karşısına geçmesi daha bir adaba uygun olur ama şahsım öyle düşünmüyor. Ekranlarda illa kendisi görünecek. Hadi ona da eyvallah da şahsım sanki miting meydanında. Öyle bağırıyor öyle bağırıyor ki… Allah’tan kumanda aleti var. Kumanda aleti olmayan ne yapıyor, eli terliğe mi uzanıyor, başka bir şey mi yapıyor, bilemiyorum…

***

Siyaset değil psikolojik savaş

Siyasetin covid19 dışındaki faaliyetleri de aynı sakillikte. Örneğin, şu sıralar İYİ Parti’de olan biten işler.

İYİ Parti’nin içi 20 Eylül’de toplanan 2’nci olağan kurultayından sonra iyiden iyiye karıştı; belki de daha doğru bir ifadeyle karıştırıldı. Aslında İYİ Parti’deki iç kavganın zemini çok daha önce oluştu ve işaretleri de Ağustos ayında ortaya çıktı. Genel Başkan Meral Akşener’in yeniden camiye çevrilen Ayasofya’da namaz kılmasının hemen ardından MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Akşener ve İYİ Parti’ye “eve dönün” çağrısında bulundu. AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan da sıcağı sıcağına “İYİ Parti yerli ve millidir” diyerek, Akşener ve arkadaşlarını CHP ve HDP’den uzak durmaya, Cumhur İttifakı’na katılmaya çağırdı. Ancak Akşener kendisine uzatılan havuca (biraz da dalga geçer bir ifadeyle) “Erdoğan, ortağına ilgi göster, sahip çık” diyerek karşılık verdi. 

Havucu reddetmekle birlikte Akşener’in güçlendirilmiş parlamenter sisteme geçiş için yardımda bulunabileceklerini söylemesi dikkat çekiciydi. Nitekim, 20 Eylüldeki İYİ Parti kurultayı, “Erdoğan İYİ Parti’yi Cumhur İttifakı’na katmaya mı çalışıyor? Akşener MHP’nin Cumhur İttifakı’ndaki yerine mi oynuyor?” sorularının gölgesinde toplandı.

***

İYİ Parti’ye Ümit Özdağ sabotajı

Halen süren iç kavganın fitili bu kurultayda ateşlendi. Kurultayda, İstanbul il örgütünün öncülüğünde “Oy verilmeyecekler” listesi ortaya çıktı. Listede parti kurucuları Ümit Özdağ, Aytun Çıray ve İsmail Koncuk da vardı. Nitekim bu isimler parti yönetimine seçilemediler. Listede adları geçenler dahil, 15 milletvekilinin partiden istifaya hazırlandıkları iddiaları ortaya atıldı. Aytun Çıray, Koray Aydın’ın hazırladığı söylenen listeyi, “alan temizliği” olarak nitelendirdi. Aytun Çıray, Koray Aydın’ın Millet İttifakı’na karşı olduğunu, alan temizliği ile, Cumhur İttifakı’na katılmaya karşı çıkanların yönetimden tasfiye edildiklerini savundu. Ümit Özdağ’ın ihracı da parti içi bu tartışmaların ardından geldi.

Milliyetçi ülkücü mahalle sakinleri daha iyi bilirler; Ümit Özdağ, MHP’de genel başkanlık yarışı içinde oldu; nihayet Meral Akşener ile birlikte MHP’den ayrılarak İYİ Parti’nin kurucuları arasında yer aldı; parti programının yazımına da katkıda bulundu. Geçen Eylül ayındaki kurultayda parti yönetimine yeniden seçilemeyince, İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’nun FETÖ ile bağlantılı olduğunu öne sürdü; bu iddiasını neye dayandırdığı sorusuna “istihbarat” diye yanıt verdi.

Bunun üzerine Meral Akşener, MİT Başkanı Hakan Fidan ve Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar’a, Buğra Kavuncu’nun Fetullahçı olup olmadığını sordu; Fidan ve Akar, Özdağ’ın iddiasını doğrulamadılar. Ancak Ümit Özdağ ısrar edince iddia hem mahkemeye hem de Parti Disiplin Kurulu’na taşındı. İYİ Parti Disiplin Kurulu, Ümit Özdağ’ın partiden ihracına oybirliğiyle karar verdi.

Bu arada Buğra Kavuncu hamlesiyle sonuç alamayan Ümit Özdağ, İYİ Parti, CHP ve HDP’nin de olduğu bir anayasa çalışması yapıldığını da gündeme getirdi. Dediğine göre bu çalışma 2018’de yapılmış. Siyasetin bir sakilliği de burada ortaya çıktı; Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu, yalanlama yoluna gittiler. Şahsım ve partisi doğrudan PKK’yi muhatap alıp açılım çalışması yapınca suç olmuyor. TBMM’de AKP, MHP, CHP ve İYİ Parti, HDP ile birlikte çalışıyorlar suç olmuyor; TBMM dışında birlikte anayasa çalışması yapılınca suç oluyor! Gerçekten yazık!

Neyse, biz gene İYİ Parti’ye dönelim. Olan biten, fotoğrafın daraltılmış halinde parti içi kavga gibi görünüyor. Ümit Özdağ da, Koray Aydın da, MHP’deyken Devlet Bahçeli’ye karşı ayrı ayrı genel başkanlık yarışına girdiler, başarılı olamadılar, iddialarını İYİ Parti’ye taşıdılar. Ümit Özdağ, gizleyemediği genel başkanlık hırsı yüzünden parti yönetimine giremedi; hukuki olarak delillendiremediği “İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu Fetullahçıdır” iddiası bahane edilerek ihraç edildi. Koray Aydın ise Meral Akşener’in desteğiyle partinin en etkili yöneticisi konumunda…

***

Amaç Millet İttifakı’nı dağıtmak

Bakış açısı genişletilip fotoğrafın tamamına bakılırsa, İYİ Parti’deki iç kavganın aslında Millet İttifakı’nı zayıflatmaya, olabilirse dağıtmaya yönelik bir çabanın parçası olduğu görülebilir. Zira İYİ Parti, Cumhur İttifakı’ndan kaçan milliyetçi liberal seçmenlerin toplanma adresi haline geldi; 2018 seçiminde yüzde 10 kadar oy aldı, bugünlerde anketlerde yüzde 14’lerde görünüyor. Bu oran, gelecek yıl yapılacağı söylenen erken seçimde Tayyip Erdoğan’ın seçilememesi demek. İşte, İYİ Parti’nin “yerli ve milli olduğu” söylemiyle başlatılan operasyon, hem seçmen kaçışını durdurmak hem de olabilirse İYİ Parti’yi Cumhur İttifakı’na katma amacıyla gündeme geldi. Cumhur İttifakı’na katılma çağrısına, iktidar olanakları kullanılarak İYİ Parti’den milletvekili transferi tehdidi eklendi; Ümit Özdağ eliyle de partiye Fetullahçı etiketi yapıştırıldı. (Bu arada, Ümit Özdağ hakkında, Libya’da ölen MİT personelinin kimliklerini açıkladığı gerekçesiyle fezleke düzenlendiği hatırda tutulmalı; ki, Özdağ’ın açıkladığı bilgileri sansürleyerek haber yazan gazeteciler aylarca hapis yattılar!)

Fotoğrafın tamamında görünen o ki, Millet İttifakı’na karşı sadece İYİ Parti’ye operasyon yapılmıyor; Muharrem İnce eliyle CHP de benzer bir iç kavga sürecine girdi.

Dahası her fırsatta HDP’ye operasyon çekiliyor. PKK dolayımıyla HDP suç örgütü gibi gösteriliyor, her vesileyle HDP yöneticileri ve belediye başkanları tutuklanıyor; buradan CHP yönetimine ve seçmenine mesaj veriliyor.

Bir de dikkat edilirse, Muharrem İnce ve Ümit Özdağ, hemen her gün AKP yandaşı medya kanallarında boy gösteriyorlar. Oysa bu kanallar, iktidarın 2 nolu ismi Berat Albayrak’ın istifasını 27 saat boyunca haberleştirmediler.


Bu sakillik içerisinde suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı da kendisine vazife çıkartıyor, Kemal Kılıçdaroğlu’nu kazığa oturtmakla tehdit ediyor. Devlet Bahçeli “Alaattin Çakıcı dava arkadaşımdır” diyerek tehditi paylaşıyor. Sözün bittiği yerdir.

İYİ Parti toparlanabilir mi, Millet İttifakı devam edebilir mi? Görünen o ki, siyasi konjonktür Meral Akşener’in lehine. Amerika’da nasıl ki Trump karşıtlığı, siyasi pırıltısı zayıf Joe Biden’ı iktidara taşıdı. Türkiye’de de Tayyip Erdoğan yandaşlığı siyaset biliminin varsayımlarını zorlayacak derecede güçlü ama Erdoğan karşıtlığı ondan da güçlü bir olgu haline geldi. Dahası, Ümit Özdağ’ın, Muharrem İnce’nin seçmen tabanında karşılıkları yok. 

Bu konjonktürde, iyileştirilmiş parlamenter sisteme dönüş iddiasını terk etmez ve bazı ödünler karşılığında Cumhur İttifakı’na eklemlenmez ise, Akşener’in parti içindeki kavgayı zorlanarak da olsa atlatacağı söylenebilir.

HDP PKK prangasından kurtulabilir mi? CHP nasıl bir yol izlemelidir? Ülkenin ırkçı dinci tek adam diktasından kurtulup azıcık nefes alabilmesi için bu soruların da ciddiyetle yanıtlanması gerekiyor.


13 Kasım 2020 Cuma

TRUMP’IN ARDINDAN AĞLAYALIM MI?


Başlıktaki soru itici karşılanabilir. Zaten önceki yazının başlığında da BİDEN KAZANDI DİYE BAYRAM EDELİM Mİ?diye sormuştum.

Bu sorular itici veya şaşırtıcı olmamalı. Zira Türkiye’de, Biden kazandı diye bayram edenler, Trump kaybetti diye ağlaşanlar var. 

Önceki yazıda ABD başkanlık seçiminin Türkiye’de kutuplaşmaya yol açtığından, sanki Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmiş gibi bir kesimin Trump için yas tuttuğundan, diğer kesimin (aynı yaygınlıkta olmasa da) sevinç duyduğundan söz etmiştim. 

Kaldığımız yerden devam edelim. Kabaca tasnif etmek gerekirse, Trump’ın seçimi yitirmesi, daha doğrusu Biden’in kazanması sol liberal mahallede bayram sevinciyle karşılandı. Ulusalcı ve sosyalist mahalleler “ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki fark, Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadardır” kayıtsızlığını kayda geçirdiler. Buna karşılık Tayyip Erdoğan yanlısı sağ liberal, milliyetçi, muhafazakâr, dindar, dinci, ırkçı mahallelerde Trump yeniden başkan seçilemedi diye hüzün ve göz yaşı var.

Öyle bir hüzün ki, Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmişçesine Trump için ağıtlar yakıldı, kasideler ve mersiyeler yazıldı. Bu mahalle ve sokakların kanaat önderlerine göre, ABD’deki seçim mücadelesi küreselci-millici kavgasıdır; Trump, küreselci çeteye karşı milli ekonomi yandaşlarının temsilcisidir, liberal değerlere karşı milli hassasiyetlerin savunucusudur…

Erdoğan meftunu sağcı mahalle ve sokaklardaki bu değerlendirmelerde Trump’ı devrimci ilan eden bile çıktı. Buna göre, Amerika’daki süreç, 2002’de AK Parti’nin iktidara geldiği Anadolu Devrimi ile büyük benzerlikler taşıyor. Seçimin bu kadar çekişmeli geçmesinde Amerikan halkının küreselci kartellerin tekelindeki müesses nizama duydukları öfke ile değişim talebi belirleyici oluyor. Bu yüzden ABD’de artık her seçim yarışı rutin bir sandık rekabetinden çok bir devrim mücadelesine dönüşüyor. Trump kaybetse bile şimdiden tarih yazdı. Demokratların adayı Joe Biden’ın açık ara sandıktan çıkacağı propagandası yapan küreselci çete hezimete uğradı. Trump, daha şimdiden ABD’deki derin devlete, küreselci vesayete, akademi ve medya çevrelerinin propagandasını yaptığı bürokratik oligarşiye isyanın simgesine dönüşmüş durumda.”

Bu satırların sahibi kalem profesyoneline göre, Trump ipi göğüsleyebilseydi, dört yıl önce imza attığı devrimi daha ileriye taşıma fırsatı bulacaktı. (Devrim nedir ne değildir tartışmasına girmeyelim bu aşamada.)

***


Joe Biden ile Donald Trump arasındaki yarışın Türkiye’de bu denli yankılanması, siyaset ve medya âlemindeki seçkinlerin Trumpçı – Bidenci diye saflaşmaları basit bir kamplaşma ve kutuplaşma olarak görülmemeli. ABD’deki yarışın Türkiye’de bu denli ilgiyle tartışılması en başta ABD’nin küresel hegemonyasından ileri geliyor. Trump’ın beyaz kökten dinci, ırkçı, cinsiyetçi, lümpen, saldırgan, yalancı, merhametsiz, doğa düşmanı karakteri ve davranışları da Beyaz Saray için girilen seçim yarışına ilgiyi ister istemez arttırdı. 

Dünyanın geri kalan kısmı için de geçerli bu tespitlere ek olarak, ABD’nin seçimine Türkiye’deki ilgi asıl olarak, Türkiye’nin NATO’ya girdikten bu yana elini kolunu bağlamış bağımlılık ilişkisinden ileri geliyor. Bu bağımlılık ilişkisinde Türkiye’nin sağcı iktidarları ABD siyasetinin muhafazakâr, ırkçı çevrelerle içli dışlı partisi Cumhuriyetçi Parti’ye daha yakın oldular. “Küçük Amerika” hayali, Türkiye sağının kızıl elmasıdır denilebilir. Bu hayal ve kendinde menkul “stratejik ittifak” ilişkisi içinde Turgut Özal, Cumhuriyetçi Başkan George Bush ile kanka idi. Ailecek görüşüyorlar, birbirlerine Corc ve Targıt diye hitap ediyorlardı. (Kanka gibi görünmelerine karşılık Corc, 1993’te Targıt’ın cenaze törenine katılmaya tenezzül etmedi; üstelik o tarihte Kuveyt’te idi. İstese gelebilirdi, gelmedi. Corc’un yani Baba Bush’un işbirlikçisine verdiği değerin sınırı böylece anlaşılmış oldu.) 

Tayyip Erdoğan da oğul George Bush ile kanka oldu. İktidarının ilk haftalarında Washington’da Bush’u ziyaret etmiş, yurda döndükten sonra, Irak’ın işgaline Türkiye’yi ortak etmek için TBMM’de olağanüstü çaba göstermişti. İşgal tezkeresi 1 Mart 2003’te İç Tüzük engeline takılınca hava sahasını işgalcilere açmakla yetinmek zorunda kalmış ve Irak’ı işgal eden Amerikan askerlerinin sağ salim dönmeleri için dua etmişti. 

Sonrasında Erdoğan kendisini Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Eşbaşkanı, Diyarbakır’ı da projenin merkezi ilan etmişti. ABD’nin önceki bütün işgalleri gibi BOP’un amacı da “demokrasi ihracı” idi. Irak’a BOP kapsamında demokrasi ihraç edilmişti! 

***

Erdoğan, 2008 seçiminde oğul Bush’tan koltuğu devralan Barack Obama’nın da gözdesiydi. Öyle ki Obama, 2011’de Arap Baharı’nın başladığı günlerde, dünyada en güvendiği beş liderden birinin Erdoğan olduğunu söylüyordu. Obama’ya göre, Erdoğan “ılımlı Müslüman” kişiliğiyle “Doğu ile Batı arasındaki uçuruma köprü” olabilecek bir liderdi; Erdoğan yönetimindeki “Batı dünyasının parçası ılımlı İslam ülkesi Türkiye” İslam coğrafyasına örnek olabilirdi. Bu düşünceyle Obama, geleneksel Kanada ve İngiltere ziyaretlerinden sonra ilk olarak Türkiye’ye gelmişti. İletişim kuramcısı Marshall Mc. Luhan’ın “Araç mesajın kendisidir” özdeyişini anımsatırcasına, Obama “Ziyaret dünyaya mesaj mıdır, evet!” diye vurgulamıştı. 

Erdoğan, Obama ile kanka olmadıysa da BOP Eşbaşkanı olarak desteğini esirgemedi. Obama Suriye’yi karıştırırken baş destekçisi Erdoğan’dı. Erdoğan, bir iki hafta içinde Şam’da zafer namazı rüyası görüyordu. Obama Libya’ya demokrasi(!) ihraç ederken de baş destekçileri arasında Erdoğan vardı. 

***


Erdoğan Obama ile (nedense) kurmadığı yakınlığı Donald Trump ile kurmaya çalıştı. Ne de olsa Trump, Erdoğan’ın 2002’deki Anadolu devrimini(!) Amerika’ya taşıyan liderdi! Ne ki, Erdoğan ne kadar yakın olmak istediyse de Trump aynı sıcaklıkla karşılık vermedi.

Örneğin, Erdoğan, Fetullah Gülen’in iadesi için defalarca girişimde bulundu; Trump değil iade etmek, üçüncü bir ülkeye bile göndermedi.

Casuslukla suçlanan Rahip Brunson için Erdoğan “Bu fakir bu görevde olduğu sürece o teröristi alamazsın!” diyerek kendisini ortaya koydu; Trump “ekonominizi mahvederim” diyerek saldırdı. Sonuçta Brunson serbest bırakıldı, ülkesine döndü.


Erdoğan Ekim 2019’da Suriye’ye harekât başlattı. Trump “Türkiye sınırı aşarsa ekonomisini tamamen yok ederim!” diye tehdit etti. Ardından Erdoğan’a mektup gönderip, YPG Komutanı Mazlum Kobani ile diyalog kurmasını tavsiye etti; “Sert adam olma, aptal olma!” diyerek hakaret etti. CHP milletvekili Mahmut Tanal, Trump hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. İstanbul Savcılığı, uluslararası hukukta yeri olmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi.

Sürüncemeye bıraktırdığı Halkbank davası hariç, Rusya’dan alınan S400 füzeleri, F35 savaş uçağı projesinde dışlanmak, İslam dünyası ve İsrail ile ilişkiler sorunlarında da Trump hep Erdoğan’ın aleyhinde oldu. Esasen Trump, yakın tarihin en tehlikeli İslamofobik lideriydi; Erdoğan’ın inanç ve değerlerinin hep karşısındaydı, neredeyse tüm Müslümanları terörist olarak görüyordu. Onca İslamofobik yaklaşımına karşın Trump, Suudi Arabistan ve körfez ülkeleri liderleriyle parasal çıkara dayalı ittifak kurabildi. Bu ittifak, Erdoğan’ı (dolayısıyla Türkiye’yi) İslam coğrafyasında daha da yalnızlaştırdı. 

Daha ilerisi, Trump Kudüs’ü İsrail’in başkenti ilan etti; bununla kalmadı, başka ülkeleri de buna zorladı. Oysa Erdoğan, “Kudüs demek İstanbul demektir, İslamabad, Jakarta, Medine, Kahire, Şam, Bağdat demektir. Kâbe demek, tüm Müslümanlar olarak hepimizin şerefi, namusu, onuru, haysiyeti, varlık gayesi demektir. Biz bunların hiçbirinden vazgeçemeyiz. Kudüs giderse Medine’yi koruyamayız. Medine giderse Mekke’yi koruyamayız. Mekke giderse Kabe’yi de kaybederiz” diyordu. 

Erdoğan böyle diyedursun, İslam dünyasına Kudüs’ü kaybettiren, Erdoğan’ı İslam coğrafyasında yalnızlaştıran, “aptal olma” diyerek hakaret eden, “ekonomini mahvederim” diye tehditler savuran, Fetullah’ın iadesinde ayak sürüyen Trump nihayet seçim kaybetti. Erdoğan-Trump dostluğunun asgari özeti budur. Ama Erdoğanperest kanaat bezirgânları, Trump kaybetti diye ardından kaside ve mersiye yazıyorlar. Irkçı, beyaz kökten dinci, cinsiyetçi, lümpen, saldırgan, merhametsiz, doğa düşmanı bir lider dört yıl daha ABD’yi yönetemeyecek, dünyanın başına bela olamayacak diye gözyaşı döküyorlar. Anlaşıldı ki, Kudüs ve Kâbe sevdası, Erdoğan-Trump aşkının yanında hiçten ibarettir!

***

Her şey bir yana, Trump’a dizilen övgülerin, ardından yakılan ağıtların arka planında, Biden’in “Erdoğan’ı darbeyle değil seçimle devireceğiz” densizliğinin etkisi olsa gerek. Bu densizlik öylesine korku salmış ki, Biden’ın başkanlık döneminde Anayasa Mahkemesi’nin 2023 seçiminde Erdoğan’ın adaylığını veto edeceğini yazan bile çıktı… Tabii bir de, Trump’ın kaybetmesiyle birlikte sıranın dünyanın dört bir yanındaki kopyalarına geldiği varsayımına dayalı “domino efekti” kuramı… (Ağır entelektüel öyle yazdı.)

İşte Trump için yakılan ağıtların, dizilen övgülerin arka planında asıl olarak bu “domino efekti” varsayımı var. Kanaatimce boşuna üzülüyorlar. Dünyanın hiçbir yerinde “Amerika halkı Trump’ı indirdi, sıra bizde” havası yok. En azından Türkiye’de böyle bir hava yok, olmaz da. Ama Erdoğan sofrasından arta kalanlarla ziftlenen vakanüvisler ve mabeyin katipleri “Biden, Halkbank dosyasını açıp Erdoğan’ı ham yapar mı?” korkusu içindeler. Dediğim gibi, boşuna korkuyorlar. Biden, Erdoğan’ı ham yapmaz. Erdoğan, Trump ile kurduğu dostluğun(!) daha ilerisini Biden ile de kurar. Kesin bilgidir! Geçmişte kendisine onca hakaret eden Devlet Bahçeli, Süleyman Soylu, Numan Kurtulmuş ile nasıl dost olmuşsa, Biden ile de dost olur. Siyaset ve diplomasi tarihi böyle nice dostlukların(!) tarihidir.

İkincisi, Trump kaybetti diye gerçekten boşuna üzülüyorlar. Trump 2016’da zaten kazanmamıştı ki, 2020’de kaybetmiş olsun. Türkiye’nin adaletsiz seçim sistemine bile göre Trump 2016’da başkan seçilemezdi. Trump’ın 2016’da rakibinden daha az oy almasına karşın başkan seçilmesi tamamen Amerikan seçim sistemindeki garabetin sonucuydu. Trump 2020 seçiminde de azınlıkta kaldı; bu kez başkan seçilemedi. Trump başkan seçilemedi ama onca ırkçı, beyaz kökten dinci, insan ve doğa düşmanı söylemine karşın, oylarını arttırdı; Amerikan halkının yarıya yakınından destek aldı. Covid19 salgınına karşı ciddi mücadele etseydi, Biden’a karşı kazanabilirdi. Biden’a oy verenlerin çok büyük bölümü Biden’ı beğendikleri için değil, Trump kazanmasın diye oy verdiler. Amerika ve dünyanın geri kalanı için asıl tehlike budur ki, Türkiye’deki Trump meftunları illa üzüleceklerse asıl buna üzülmeliler! Irkçılığın, yobazlığın Amerikan halkından bunca destek görmesi sonrasında Biden’ın daha yumuşak ve esnek bir Trump’a evrilmesine de şaşırılmamalı.

Sonuç olarak, ne Trump kaybetti diye karalar bağlanmalı ne de Biden kazandı diye bayram edilmeli. Biden kazandı diye Amerikan emperyalizminin rotasında esaslı bir değişiklik olmayacak. Zira ABD’de başkan emperyal katarın makinistidir, dış politikada rota önceden bellidir. Trump gibi Biden da, ABD kurulu nizamının temsilcisidir. 

Her şeye karşın, Trump’ın yitirmesi, Biden’ın seçilmesi, Türkiye’deki medya ve siyaset sefaletini gözler önüne sermesi açısından hayırlı olmuştur!

Bir değeri yok ama sabık vezir damat Berat Albayrak’ın deyişiyle “At izi it izine karıştı. Allah sonumuzu hayreylesin!”


8 Kasım 2020 Pazar

BİDEN KAZANDI DİYE BAYRAM EDELİM Mİ?

BİDEN KAZANDI DİYE BAYRAM EDELİM Mİ?


ABD seçimleri ülkemizde ve dünyada her zaman ilgiyle izlenmiştir ama Türkiye’de hiç bugünkü kadar ilgi çekmemişti. Bu defa Türkiye seçimleriymiş gibi öyle bir kutuplaşmaya yol açtı ki, sanki Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmiş gibi bir kesim yas tutuyor, diğer kesim (aynı ölçüde olmasa da) sevinç duyuyor.

Örneğin, medyanın ağır abisi Hasan Cemal, sevincini şu sözlerle kayda geçirdi: “Biden Başkan! Amerika ve dünya; ırkçı, demokrasi ve hukuk düşmanı bir kâbustan, Trump’tan kurtuluyor, güzel bir gün...”

Sol liberal mahallenin ağır entelektüeli Murat Belge ise “Nefes alabildik” başlığı altında Trump’ın kaybetmesinden duyduğu bayram sevincini yazdı: “Biden gibi bir adamın, bir politikacının, Amerika’nın başkanını belirleyecek seçimi kazanması karşısında bu kadar sevineceğimi, kırk yıl düşünsem akıl edemezdim. Normal koşullarda omuz silker işime bakardım ama ‘normal’ olmayan ‘mevcut’ koşullarda insan nasıl bayram edeceğini şaşırıyor.

Ağır entelektüel, “Muhtemelen çok hızlı değil, ama makul bir hızla ilerleyen bir ‘domino efekti’ beklemek aşırı iyimserlik mi olur?” diye sordu. Uzun yazısının devamında ağır entelektüel, Amerikan halkını tebrik etti, “Bolsonaro, Orban vb. seçenlere armağan olsun!” temennisinde bulundu; Amerika’da Trump ve başka ülkelerdeki benzerlerinin gözü kara adamlar olduklarını, iktidarı elden kaçırmamak için her şeyi yapabileceklerini vurguladı.
***

Sol liberal mahallede Joe Biden kazandı diye bayram sevinci var. Ulusalcı ve sosyalist mahallelerde ise, Donald Trump’ın kaybetmesi elbette memnuniyetle karşılandı ama Biden kazandı diye bayram sevinci yaşanmıyor. Tersine, “ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki fark, Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadardır” uyarısı yapılıyor; ABD’nin emperyalist devlet olduğuna, emperyal politikanın başkanın kişisel tercihleri, ten rengi, etnik - mezhepsel kimliği tarafından değil, ABD’nin öncelikleri, hedefleri, çıkarları, tehdit tanımları ile belirlendiğine dikkat çekiliyor.
***

Sol liberal mahalledeki bayram sevincine, ulusalcı ve sosyalist mahallelerdeki ihtiyatlı iyimserliğe karşılık sağ liberal, milliyetçi, muhafazakâr, dindar, dinci, ırkçı mahallelerde ise Trump yeniden başkan seçilemedi diye hüzün ve göz yaşı var. 

Öyle bir hüzün ki, Tayyip Erdoğan seçimi kaybetmişçesine ağıt yakılıyor, Trump’a kaside yazılıyor. Öylesine bir Trump aşkı ki, “ABD’yi sarsan Trump devrimi” başlığı altında şu cümleler bile kurulabildi: “Amerika’daki süreç, 2002’de AK Parti’nin iktidara geldiği Anadolu Devrimi ile büyük benzerlikler taşıyor. Bu gerçeği anlamayan şizofrenik sol ve liberal çevreler afallamış durumda. Trump kaybetse bile şimdiden tarih yazmış durumda. Trump, daha şimdiden ABD’deki derin devlete, küreselci vesayete, akademi ve medya çevrelerinin propagandasını yaptığı bürokratik oligarşiye isyanın simgesine dönüşmüş durumda.
***

Sağ mahalleler ve sokaklardaki bu Trump aşkını, hüznü ve göz yaşlarını başka bir yazıda tartışmak üzere kaldığımız yerden devam edelim.

Sosyalist sokak sakini olarak şahsen, medyanın ağır abisi Hasan Cemal kadar iyimser değilim. “Nefes alabildik” de diyemiyorum. “ABD’de Cumhuriyetçiler ile Demokratlar arasındaki fark, Coca Cola ile Pepsi Cola arasındaki fark kadardır” klişesi de süreci çokça açıklamıyor. Bu klişe ancak son tahlilde açıklayıcı olabiliyor. Ama son tahlile değin ekonomik, siyasi, kültürel, dinsel, askeri katmanlarda doğrudan bu klişeyle açıklanamayacak süreçler yaşanabiliyor. Bu katmanlarda küresel jandarmayı yöneten başkanın kişisel tercihleri sürecin omurgasını değilse de fiziğini kimyasını psikolojisini belirleyebiliyor. Bu bakımdan, Trump gibi bağnaz, ırkçı, cinsiyetçi, tutucu, beyaz kökten dinci, lümpen, saldırgan, vasat kültürlü bir yaratığın seçimi yitirmesinden memnunum. Hiç değilse, kalbi güsel arkadaşın dediği gibi “hava değişti!” Ayrıca, ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin göreli olarak daha tutucu hatta ırkçı ve faşizme açık zihniyetine ve siyaset pratiğine karşılık Demokrat Parti’nin daha sosyal hakların savunucusu olması, bu partinin başarısına sempati duymamın başka bir nedenidir. Kısmi sol değerler ancak bu partinin tabanında nefes alıp verebiliyor; bağımsız, demokratik “sosyalist” Senatör B. Sanders DP çatısı altında siyaset yapabiliyor. Buradan izleyebildiğimiz kadarıyla, ABD müesses nizamı engel olmasa, Biden yerine Sanders DP’nin başkan adayı olacaktı.
***

Trump’ın seçimi yitirmesinden memnun olmasına memnunum da Biden kazandı diye de bayram sevinci içinde değilim. Bu bakımdan bir zamanlar sosyalist mahallede ikamet etmiş ağır entelektüelin kendi kuruntuları ile bayram sevincine kapılmasına ya da hayal kırıklığına uğramasına mesafeliyim. 

Hatırlıyorum da, ağır entelektüel, Tayyip Erdoğan için de benzer kuruntulara kapılmış ve hayal kırıklıkları yaşamıştı. Nihayet Akil İnsanlar Heyeti’nde kullanılıp bir kenara atıldığında “Daha önce bizim desteklediğimiz, doğru işler yapan adam uydurma bir Tayyip Erdoğan’mış. Kendimi kandırılmış hissediyorum.” diye günah çıkarmıştı.

Günah çıkarmasında eksik bıraktığı husus, uydurma dediği “demokrasi savaşçısı Tayyip Erdoğan” mitinin imalatına kendisinin de katkıda bulunduğuydu. Oysa dinden demokrasi, dinciden demokrat çıkmayacağını bilecek entelektüel donanıma sahiptir.

Ağır entelektüel, üretimine katkıda bulunduğu “demokrasi savaşçısı Tayyip Erdoğan” mitine kendisini öylesine kaptırmıştı ki, 2011 yılında Artvin’in Hopa ilçesinde Erdoğan seçim mitingi düzenlemişti. Miting öncesinde yapılan protesto gösterileri sırasında emekli öğretmen Metin Lokumcu yaşamını yitirdi. Metin Lokumcu’nun ölüm nedeni Trabzon Adli Tıp Kurumu’nun otopsi raporuna “biber gazı ve heyecanın tetiklemesi sonucu gerçekleşen kalp krizine bağlı ölüm” olarak geçti. Bu ölüm sonrasında ağır entelektüel, Taraf gazetesindeki yazısında Metin Lokumcu’nun ölümünü “birilerinin AKP’ye oy kaybettirmeye çalışmasına” bağlamış ve “Yalnız Hopa’daki gariban adamın bu kadar heyecanlanacağı bir durum yoktu. Biraz da yapay olarak pompalanan, ucu Ergenekon’a uzanan bir gerginlikti” diye yazmıştı…

Bu yazının maksadı ağır entelektüelin günah galerisinde dolanmak değildi; Joe Biden ABD Başkanı seçildi diye bayram sevincine kapılınca söz ister istemez oraya geldi. Umulur ki, ağır entelektüel ilerde, “Başkan seçildi diye bayram ettiğim Biden meğer uydurma bir Biden’mış” diye günah çıkarmaz!
***

Dediğim gibi sağ mahalleler ve sokaklardaki Trump aşkı, hüznü ve göz yaşları ayrı bir yazının konusudur. Peşinen yazayım, iktidar mahallesindeki “Biden Erdoğan’ı darbeyle olmazsa seçim yoluyla indirmek istiyor” korkusu gerçekçi değildir; Erdoğan, Trump’la kurduğu ilişkinin daha ötesini Biden ile kurar!

22 Haziran 2020 Pazartesi

DARBELERLE AYRIMSIZ HESAPLAŞILMALIDIR




DARBELERLE AYRIMSIZ HESAPLAŞILMALIDIR

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşlarını idam cezasına çarptıran özel mahkeme Yüksek Adalet Divanı (YAD) kararlarını hükümsüz hale getiren ve bu kararlardan doğan zararların tazmin edilmesini öngören yasa önerisi, darbelerle hesaplaşma anlamında hiç kuşkusuz olumlu bir adımdır.
Ancak, Türkiye’nin darbe virüsünden arınmış bir hukuk devleti olması isteniyorsa, darbelerle hesaplaşma 27 Mayıs darbesiyle sınırlı tutulmamalıdır.
Ülkemiz 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde doğrudan askeri darbeye, 28 Şubat 1997 tarihinde de post-modern darbeye maruz kalmıştır.
Darbe dönemlerinin en bariz uygulamalarından biri de, temel insan haklarının askıya alınması, darbenin hedefindeki kişi ve kuruluşların doğal yargıç ve hâkim güvencesinden yoksun personelden oluşan mahkemelerde yargılanmalarıdır.
Oysa, etkin başvuru ve bağımsız mahkemelerde adil yargılanma hakkı, hukuk devletinin en temel kavramlarıdır. Doğal yargıç ve hâkim güvencesi de yargı bağımsızlığının, adil yargılanma hakkının iki temel ön koşuludur.
Yüksek Adalet Divanı, doğal yargıç ve hâkim güvencesine sahip bağımsız bir mahkeme değildi. Çünkü, sanıkların işledikleri öne sürülen eylemlerden çok sonra, darbecilerin emriyle kurulmuş, heyet üyeleri darbecilerden emir alan bir mahkemeydi. Nitekim mahkeme başkanı, sanıkların itirazlarına “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diye karşılık vererek, YAD’ın bağımsız mahkeme olmadığını itiraf etmişti.
12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında kurulan sıkıyönetim askeri mahkemeleri de bağımsız değillerdi. Buna karşın iktidar sözcüleri, sıkıyönetim mahkemelerinin anayasal kuruluşlar olduğunu söylemektedirler. YAD kararlarını hükümsüz hale getiren yasa önerisi TBMM’de görüşülürken, önerinin imzacıları ve iktidar sözcüleri, 12 Mart ve 12 Eylül mahkemelerinin o tarihlerdeki anayasalara, yürürlükteki yasalara ve “doğal hâkim ilkesi”ne göre kurulduğunu savunmuşlar, hatta “Bu mahkemeler Anayasa'ya ve milletin temsilcisi olan Meclis tarafından ihdas edilmiş kanunlara, özetle milletten alınmış bir yetkiye dayanılarak kuruldular” diyebilmişlerdir.
İktidar sözcülerinin bu yaklaşımı hiçbir şekilde doğru değildir. Çünkü, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim mahkemeleri de, tıpkı Yassıada mahkemeleri gibi, yargıladıkları eylemlerden sonra kurulmuşlardır.
Belirtmeli ki, Yassıada mahkemesi de anayasal bir kuruluştur; söz konusu yasa önerisinin girişinde vurgulandığı üzere, “12 Haziran 1960 tarihli ve 1 sayılı 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Hükümlerinin Kaldırılması ve Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Geçici Kanun”a göre kurulmuştur. Anayasa hükmündeki bu geçici kanun 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından yürürlüğe sokulmuştur. MBK’nin icraatı ve yürürlüğe soktuğu yasalar 1961 anayasa referandumuyla kendince meşruiyet kazanmıştır.
12 Mart ve 12 Eylül mahkemeleri de, MBK’nin bıraktığı anayasaya ve 12 Mart darbecileri tarafından TBMM’ye dikte ettirilen 13 Mayıs 1971 tarihli 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na göre kuruldular. Yani, anayasal ve yasal dayanak bakımından Yassıada mahkemesinden farklı değillerdir; sıkıyönetim ilan edildikten sonra kurulmuşlar ve kuruluş tarihinden önceki eylemlerin sanıklarını yargılamışlardır. Yani, iktidar sözcülerinin söylediklerinin tersine, bu mahkemelerin kuruluşunda doğal yargıç ilkesi hiçbir şekilde geçerli olmamıştır.
İkincisi, 1402 sayılı yasa, “Sıkıyönetim bölgelerinde 25 Ekim 1963 gün ve 353 sayılı Kanuna göre Milli Savunma Bakanlığınca lüzum görülen yerlerde yeteri kadar askeri mahkeme kurulur; bunlar bulundukları yerin sıkıyönetim askeri mahkemesi olarak adlandırılır ve birden fazla olması halinde numaralandırılır” hükmünü amirdir. (m.11)
25 Ekim 1963 tarihli 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kanunu ise, (12 Mart ve 12 Eylül darbeleri dönemindeki haliyle), “Askeri mahkemeler iki askeri hâkim ve bir subay üyeden kurulur” demektedir. 12 Eylül 1980 tarihinde darbe yapan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) cuntası, Askeri Mahkemeler Yasası’na 1981 yılında “200 ve daha fazla sanık hakkında açılan davalarda askeri mahkeme dört hâkim ve bir subay üyeden kurulur. Duruşma sonuçlanıncaya kadar birleştirme veya başka nedenlerle sanık sayısının 200 veya daha fazla miktara ulaştığı davalarda da bu hüküm uygulanır” fıkrasını ekledi. (m.3)
Askeri Mahkemeler Yasası’nın izleyen maddelerinde de subay üyenin muharip sınıftan ve en az yüzbaşı rütbesinde olması, subay üyenin nezdinde askeri mahkeme kurulan komutan tarafından seçilmesi düzenlenmiştir. (Bir ayrıntı olarak belirtmek uygun düşerse, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim mahkemelerinin asker kişilerden oluşmasına karşılık, 27 Mayıs’ın Yüksek Adalet Divanı’nda kıta subayı, savcı veya yargıç olarak asker üye görev almamıştır.)
Sıkıyönetim askeri mahkemelerini oluşturan askeri yargıç ve savcılar ile subay üyelerin mesleki sicil ve atama yönünden nezdinde mahkeme kurulan komutana bağlı oldukları, dolayısıyla yargıç güvencesine sahip olmadıkları bilinen bir husustur.
Uygulamada sıkıyönetim askeri mahkemeleri, hiçbir hukuk eğitiminden geçmemiş kıta subayı başkanlığında kurulmuşlardır.  Sıkıyönetim komutanının istediği yönde karar vermeyen mahkeme üyeleri başka görevlere atanmışlar, hatta mahkemenin toptan kapatılması yoluna bile gidilmiştir. Tarihe geçmiş bir örnek olarak, 1971 yılında İstanbul Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi, 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün’ün emriyle kapatılmış ve üyeleri çeşitli illere sürgüne gönderilmiştir. Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi de, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idama mahkûm ederken, YAD Başkanı’nın itirafına benzer şekilde, “Sadece askeri görevi yerine getirmedim üzerime düşen politik görevi de yerine getirdim” diyerek mahkemesinin ve yargılamanın hukuk dışılığını itiraf etmiştir.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra da sıkıyönetim askeri mahkemeleri benzer baskılara maruz kalmışlardır. Bu mahkemelerde 650 bin dolayında kişi işkence altında sorgulandı ve yargılandı.  Devlet başkanlığını zorla ele geçiren Orgeneral Kenan Evren, “Asmayıp da besleyelim mi? Onlara hain demeyi bile az bulurum” diyerek yargılanan sanıkları defalarca hedef gösterdi, mahkemeleri baskı altında tuttu. Güdümlü mahkemelerin idam kararları Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylandı ve 50 kişi idam edildi. Kenan Evren, “Bir sağdan bir soldan” diyerek idamda denge sağladığını savundu. 2010 Anayasa referandumu kampanyasını başlatırken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son mektubunu ağlayarak okuduğu Erdal Eren, 18 yaşından küçük olduğu halde idam edildi.
Özetle, 27 Mayıs darbesi sonrasında kurulan Yüksek Adalet Divanı gibi 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında kurulan sıkıyönetim askeri mahkemeleri de, doğal yargıç ilkesinden ve hâkim güvencesinden yoksun, bağımsız yargı organı niteliği taşımayan mahkemelerdir. Askeri mahkemelerin (hatta bünyesinde asker yargıç bulunan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin) bağımsız yargı organı olmadıkları, asker üyelerden oluşmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil Yargılanma Hakkı” başlıklı 6’ncı maddesiyle çeliştiği, Türkiye’nin yargı yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM’nin kararlarıyla da tescil edilmiştir.
Üçüncü bir husus, 16 Nisan 2017 tarihli referandumla gerçekleşen Anayasa değişikliği ile Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) kaldırıldı. AYİM, 12 Mart 1971 darbesi döneminde, yüzlerce askerin ilişiği kesildikten sonra, başvuru mahkemesi olmak üzere 1972 yılında kuruldu. O dönemde ilişiği kesilen askerler etkin başvuru ve adil yargılanma haklarını kullanamadılar. Dahası, ilişik kesme işlemlerini düzenleyen, ilişiği kesilen personel hakkında soruşturma açan bazı asker hukukçular daha sonra AYİM’de görevlendirildiler ve başvuruların reddi kararlarına imza attılar. Dolayısıyla, gerek “tabii hâkim” ilkesine aykırılığı gerekse yapı ve işleyişi itibariyle “adil, tarafsız, bağımsız mahkeme” olmadığından AYİM’in red kararları kendiliğinden yok hükmündedir. YAD kararlarını hükümsüz hale getirmeye hazırlanan TBMM’ye düşen, AYİM’in hiç değilse kuruluş tarihinden önceki döneme ilişkin kararlarının yok hükmünde olduğunu tescil etmektir. Bu, Askeri Yargıtay’ı ve AYİM’i kaldıran iradenin de gereğidir.
Sonuç olarak, darbelerle yüzleşme ve hesaplaşma adına, 27 Mayıs darbesi sonrasında kurulmuş YAD kararları hükümsüz hale getirilirken, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim askeri mahkemelerinin ve AYİM’in görmezlikten gelinmesi kabul edilemez.
Çok daha vahim olmak üzere, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim askeri mahkemelerinin o tarihlerdeki anayasa ve yasalara uygun kurulduklarının öne sürülmesi, darbeler ve mağdurları arasında ayrım yapıldığını göstermektedir.
27 Mayıs darbesi gibi 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri de çok derin hasara ve mağduriyetlere yol açtı. Darbeler ve mağdurlar arasında ayrımcılık da darbe virüsü kadar tehlikeli ve zararlıdır. Darbeler ile eşit ve adil bir biçimde yüzleşebilirsek geleceğe umutla bakabiliriz. Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olma yolunda ilerlemesi isteniyorsa TBMM, 27 Mayıs darbesi yargılamalarını hükümsüz hale getirirken, 12 Mart ve 12 Eylül darbe mahkemelerini görmezlikten gelmemelidir. Darbelerle ayrımsız hesaplaşmak, milli iradenin tecelligâhı TBMM’ye düşen tarihsel bir görevdir!
Saygıyla.
ASKERİ DARBELERİN ASKER MUHALİFLERİ DERNEĞİ
ADAM-DER YÖNETİM KURULU

7 Mayıs 2020 Perşembe

BAĞIMSIZLIK DEMOKRASİ SOSYALİZM MÜCADELESİNİN SİMGELERİ

ONLAR TÜRKÜLERİN ÖLÜ KAHRAMANLARI DEĞİL!
Tam bağımsız ve demokratik Türkiye” mücadelesinde tutsak düşen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında katledileli 48 yıl olmuş.
Ruhları şad olsun!
***

Denizler’i asanlar “anarşist, komünist, eşkıya” demişlerdi; bugünkü iktidar sahipleri de “terörist” diye yaftalıyorlar.
Denizler’i terörist diye yaftalamaları nedensiz değil. Yürürlükteki yasalara göre, en barışçıl eylem ve ifadeler bile “terör suçu” kapsamına giriyor. AK iktidar yetkililerinin ifadesiyle, “Resim yaparak, şarkı besteleyerek, şiir yazarak da terörist olunabiliyor! Hele kitap, bombadan da etkili bir silah olabiliyor!” Bu yüzden cezaevlerinde on binlerce “terörist” bulunuyor!
***

Biliniyor ki, tarihin hiçbir döneminde terör ve terörizm kavramları, devlet, ulus, sınıf, din ve siyaset dışı bir anlam kazanmadı.
Yine biliniyor ki, Deniz Gezmiş ve yoldaşları, faşistlerin iddia ettikleri gibi terörist değillerdi. O günlerde Denizler, Dolmabahçe önlerine demirlemiş, Amerikan emperyalizminin filosunu protesto ediyorlardı. Buna karşılık, İslamcılar ve milliyetçiler kıbleyi Amerikan filosuna çevirip namaza durmuşlar; namazın ardından devrimcilere saldırmışlardı. Denizler’in ve “bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm” için mücadele edenlerin “terörist” ilan edilmeleri, 50 yıl önceki bu tarihsel saflaşmadan ayrı düşünülemez. O günlerde Amerikan filosuna doğru namaza duranlar bugün iktidardalar; gerek Denizler’i gerekse bugün aynı uğurda mücadele eden devrimcileri, gazetecileri, yazarları, siyasetçileri ve nice emekçileri “terörist” diye yaftalıyorlar. İdam cezası yürürlükte olmadığı için cezaevlerinde çürümeye mahkûm ediyorlar. Mafya şeflerini, hırsızları, dolandırıcıları “kader kurbanı” diyerek tahliye ediyorlar; yüreği “tam bağımsız ve demokratik Türkiye” için emekçilerle birlikte çarpan devrimcileri, siyasetçileri, sanatçıları cezaevinde tutuyorlar.
***

Denizler, Türkiye’nin emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması ve demokratikleşmesi için mücadele etmişlerdi; başlıca eylemleri şöyleydi:
-       Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye için yürüyüşler mitingler.
-       ABD Emperyalizmine, NATO’ya ve 6. Filo’ya Hayır gösterileri.
-       Filistin’de İsrail’e karşı savaş.
-       Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurulması.
-       Ankara’da ABD Büyükelçiliği güvenlik kulübesinin silahla taranması.
-       Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soyulması.
-       Ankara Gölbaşı’ndaki Amerikan askerlerinin kaçırılıp fidye istenmesi; fidye verilmeyince askerlerin serbest bırakılması.
12 Mart 1971 faşizminin mahkemesi, Denizler’i bu eylemlerden yargılayıp mahkûm etmedi. Öyle olsaydı, Denizler idam edilmezlerdi; eylemlerine karşılık gelen hapis cezalarını yatıp çıkarlardı.
Mahkeme Denizler’i TCK’nin ünlü 146/1 maddesinden yargılayıp idama mahkûm etti; yani anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçundan.
Denizler 6 Mayıs 1972’nin sabahında katledildiler. Faşistler, önce Deniz’i idam sehpasına çıkardılar ve infazı, Yusuf’a ve Hüseyin’e izlettirdiler. Katiller öylesine canavar ruhluydular. Deniz, Yusuf ve Hüseyin yiğitçe çıktılar darağacına. İdam sehpasında korkmadan haykırdıkları son sözleri anarşist, eşkıya veya terörist olup olmadıklarını kavramaya yeterlidir:
Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” (Deniz)
Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum! Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz! Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz! Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” (Yusuf)
Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım! Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum! Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!” (Hüseyin)
Denizler nasıl bir mücadele verdiklerini, niçin asıldıklarını idam sehpasını tekmelerken bu sözlerle haykırdılar. Buna karşın psikolojik harp cephesinde devlet, Denizler’i siyasal ve hukuki bağlamından kopuk şekilde anarşist ve eşkıya diye yaftaladı.
Vurgulamalı ki,
Osmanlı’nın Bolu Beyi karşısında Köroğlu eşkıya idi!
İşgalcilerin kuklası Padişah ve İstanbul hükümeti karşısında Mustafa Kemal eşkıya idi!
Amerikan uşağı darbeciler karşısında Denizler de anarşist, eşkıya idiler!
Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e bugün de “terörist” diyorlar.
Ezilen halkların kahramanı Che Guevara ne kadar teröristse Deniz, İbo ve Çayan da o kadar teröristtir!
***

"Atatürkçü" faşistler 48 yıl önce Denizler’i “anarşist, komünist, eşkıya” diye assalar da,
O günkü faşistlerin bugünkü torunları “terörist” deseler de,
Halkın geniş kesimi, Denizler’in bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm ve halkların kardeşliği için mücadele etmiş devrimciler olduklarını biliyor, türkülerinde, ağıtlarında yaşatıyor.
Onlar için, “Deniz mahkemeye düşmüş, avukatı ben olaydım” denildi.
Onlar için “Oy dere Kızıldere, Böyle Akışın nere, Bizde hal mı bıraktın, Sana can vere vere” diye ağıt yakıldı
Onlar, “Nurhak sana güneş doğmaz, uçan kuşlar yuva kurmaz” ağıtıyla anılıyor.
Onlar, “Yiğitler ölür mü üç beş kurşunla, doğrulmuş kalkıyor İbrahim yoldaş” ağıtıyla yaşatılıyor.
Ölümsüz ozan Mahzuni Şerif de onları katledenleri “Köşkün sarayın yıkılsın, Erim erim eriyesin!” diye lanetledi.
Onlar “türkülerde ağıtlarda yaşayan ölü kahramanlar” olarak görülmemeli.
Onlar, Türkiye’nin ezilenlerinin bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin simgeleri olarak yaşıyorlar.
Anılarına saygıyla!

26 Nisan 2020 Pazar

BAŞKASININ ACISINA BAKMAK

BAŞKASININ ACISINA BAKMAK
Ermeni tehciri/soykırımı konusunda resmi görüş dışındaki en sade yazıya verilen tepkiler, bilinçaltındaki ırkçı milliyetçi koşullanmaların ne denli köklü olduğunu gösteriyor.
Yazının paylaşıldığı mecralarda tepki olarak kimileri mecrayı terk etti, kimileri ırkçı milliyetçi önyargılarını ve tepkilerini açıkça dile getirdiler, kimileri de küfürlerini sıraladılar.
Oysa çok basit ve anlaşılır bir şey söylemeye çalıştım: 
Anadolu’da 105 yıl önce Ermeni halkı 1 milyon 500 bin dolayındaydı, yani toplam nüfusun yüzde 10’dan fazlasını oluşturuyordu. Üstelik bazı illerde Ermeniler nüfus olarak Müslüman halka yakın bir çoğunluktaydılar. Bugün ise Türkiye genelinde sadece 70 bin kaldılar. Yani yüzde 1 bile değil. Nereye kayboldu Anadolu Ermenileri? Ermenilerden kalan mal ve mülkler kimlerin eline geçmiştir?
Bu soruları dürüstçe yanıtlayabiliyor muyuz?
***

Soykırımın uluslararası sözleşmedeki tanımı bellidir. Anadolu Ermenilerinin maruz kaldığı akıbet de ortadadır. 105 yıl önce Anadolu nüfusunun yüzde 10’dan fazlasını oluşturan bir halk birkaç yıl içinde yok edilmiştir. İster tehcir densin ister soykırım, akıbet değişmeyecektir.
Resmi ideolojiye uygun olarak tehcir demek rahatlatıcı olabilir. Oysa uluslararası sözleşmeye göre tehcir de bizatihi soykırımın parçasıdır.
Savaş şartlarında sürüldüler” söylemine sığınmak da rahatlatıcı olabilir. O halde Ankara'daki, Afyon’daki, Kütahya’daki, Isparta’daki, Konya’daki, Tokat’taki Ermeniler de mi isyan etmişlerdi ki tamamen sürüldüler?
Savaş şartlarında olsa bile, bir bölümü isyan eden bir halkın kökünün kazınması, malına mülküne el konması hangi vicdana sığar? Kaldı ki, 1915 öncesinde Anadolu Ermenileri isyan halinde değildir. O yıllarda Ermeniler iki devletin egemenliği altındadır. Doğu’daki parça (Kars, Ardahan, Ağrı dahil) Rusya’nın, Anadolu’daki Ermeniler ise Osmanlı’nın egemenliğindedir.
1914’te Erzurum’da Ermeni Kongresi toplanmış; delegasyon, kongreye katılan İttihat Terakki temsilcisi Bahaeddin Şakir’e, Osmanlı’ya sadakat sözü vermiştir.
Osmanlı, Kasım 1914’te Alman emperyalizminin safında Rusya’ya savaş ilan edince, Ermeni halkı iki parça halinde olmanın ağır bedelini ödeme sürecine girmiştir. Rusya’nın egemenliğindeki Ermeniler haliyle Rus ordusuyla birlikte hareket etmiş ve Osmanlı’ya karşı savaşmıştır. Bugün resmi ideolojide Osmanlı’yı arkadan vurmakla suçlanan çeteler çok büyük çoğunlukla Rus egemenliğindeki Ermeni milisleridir.
Savaş ilanından sonra da Anadolu Ermenileri arasında ciddiye alınabilecek isyan belirtisi yoktur. Buna karşın 24 Nisan 1915’te Ermeni tehciri başlamıştır. Tam da o günlerde Van’da ek vergi için sayım baskısı isyana yol açmış, bu ortamda Rus ordusu 17 Mayıs 1915’te Van’ı işgal etmiştir. Savaşın seyri içinde Van, Osmanlı ve Rus orduları arasında el değiştirmiştir. Tarihsel kırılma anı olarak Erzurum’un Ruslarca işgali ise 16 Şubat 1916’da gerçekleşmiştir. Osmanlı ülkesindeki Rus işgali 1917 Bolşevik devrimiyle son bulmuştur.
Yani, tehcir öncesinde Anadolu Ermenileri arasında Osmanlı’ya topyekûn bir sadakatsizlik söz konusu değildir. Sadakatsizlik bir yana, Ermeniler sadık teba olarak devletin üst yönetimindedirler. Van’da ayrıksı bir hoşnutsuzluk vardır; 1894-95’te ciddi bir ayaklanma olmuştur. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Padişah tarafından bölgeye gönderilen Saadettin Paşa’nın raporuna göre, resmi Osmanlı ordusunun ve Hamidiye Alayları denen Kürt çetelerinin yağma ve soygunları isyanın temel nedenleri arasındadır. (Saadettin Paşa’nın Anıları adlı kitap, Ermeni sorunu konusunda nesnel görüş edinmek isteyen vicdan sahiplerinin mutlaka okumaları gereken bir eserdir.)
Sözün özü, resmi ideolojinin “Arkadan vurdular, savaş şartlarında devlet de tehcir etmek zorunda kaldı” söylemi ideolojik yanıltmadan öte bir değer taşımamaktadır. 24 Nisan 1915’te Doğu Anadolu Ermenileri sürgün edilirken, Çanakkale cephesinde Osmanlı ordusu saflarında şehit olanlar arasında Ermeniler de vardır. (Tabii bu cümleye, “gayrımüslimler şehit olmaz” diye itiraz edenler çıkacaktır. “Hıristiyan Alman generalinin emrinde savaşırken nasıl şehit olunur?” sorusunu da bi zahmet yanıtlasınlar artık!)
***

Sonuç olarak, bölgedeki Rus işgali sona erdiğinde geriye 105 yıldır kanayan bir yara kaldı. Devir halkların birbirine kırdırıldığı devirdi; Müslüman ahali de çok acılar çekti, çok evladını yitirdi. Bölgenin yerlisi Ermeni halkının ise kökü kazındı. Bugün hâlâ “Ermeni çeteleri arkadan vurdular” söylemine sığınılmaktadır. Varsayalım ki çeteler arkadan vurmuş olsunlar, bir halkı topyekûn yurdundan sürmenin mazereti olabilir mi? (Bugüne uyarlanırsa, PKK eylemleri gerekçesiyle Kürt halkını topyekûn cezalandırmak ne kadar ahlaki olur?)
Acılar yarıştırılmaz. Bir acının karşısına başka acılar çıkartılmaz.
Başkasının Acısına Bakmak adlı kitabın Amerikalı yazarı Susan Sontag, ülkesini yönetenlerin Vietnam savaşına tepkisini, “Beyaz ırk insanlık tarihinin kanseridir” diyerek dile getirmişti. Beyaz ırktan vahşilerin istilası ve katliamları sonucu Amerika kıtasının yerlileri, bugün toplam kıta nüfusu içinde yüzde 1’in de altındadır ve rezervasyon alanları denilen toplama kamplarında tutulmaktadırlar. Amerika yerlilerinin acısı bizim acımızdır.
Sömürgecilerin Afrika’daki zulmüne cinayetlerine, kitaplarda okunurken bile yürek dayanmaz. 20’nci yüzyılın ortasında Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda her 6 Cezayirliden 1’i Fransız sömürge ordusunca katledildi. Cezayir halkının acısı da, o savaş sırasında Türkiye’yi yöneten Menderes hükümetinin sömürgeciler yanında yer almasının utancı da bizimdir.
Osmanlı İmparatorluğu dağılırken Balkanlar’dan kovulan Müslüman Türklerin, Rus sömürgecilerince yurtlarından sürgün edilen Çerkeslerin, sosyalist Yugoslavya parçalanırken katledilen Boşnakların acıları da bizimdir.
Anadolu Ermenilerine devlet eliyle reva görülen katliamın karşısına Rusya destekli Ermeni çetelerince katledilen Müslüman ahalinin acısını çıkarmak meselenin hangi boyutunu açıklar? Geçmişle yüzleşmek yerine İttihat Terakki çetesinin yaşattığı, Türk ve Kürt zenginlerinin sahip çıktıkları utanca mazeret sıralamak, soykırımdan artakalan mülklere kimlerin konduğuna sessiz kalmak, hangi vicdana sığar?
Hele hoşa gitmeyen (aslında ayna tutan) yazı karşısında hemen yazarın onurunu sorgulamak, bir kalemde emperyalizmin maşası işbirlikçisi ilan etmek demokratlığın neresinde vardır?
Fikir tartışmasında fikir yarıştırmak yerine küfre başvurmak acizliktir, bilgisizliktir fikirsizliktir. Kınamaya bile değer görmüyorum. “Ermeni Meselesi açıldığında cumhuriyetçiler, Atatürkçüler ve laikler olarak neden Osmanlıyı bir AKP’liden daha fazla savunuyoruz?” diye sorgulayan arkadaşa teşekkür ediyorum.
Söylemem uygun düşerse, bu gezegende, “Başkalarının Acısına Bakmak” diye bir kitap yazılmıştır. Konusu, savaş başta olmak üzere toplumsal felaketleri fotoğraf olarak bellekte sonsuzlaştıran görüntülü iletişimin soldan eleştirisidir. Adı hakikaten çarpıcıdır. Ve elbette, bir acının yıldönümünde, salt kendi acısı, mağduriyeti ve şefkat beklentisiyle kavrulmak yerine “Başkasının Acısına Bakmak” gerektiğini ilham etmelidir. Ve elbette “Ateş düştüğü yeri yakar” bencilliğine kapılmadan, insan ve emek odaklı bir analize yöneltmelidir.
Ben, insanlığın yakasına korona gibi yapışan emperyalist diplomasinin, ümmetçi milliyetçi siyasetin, Türk ve Ermeni ırkçılığının söylemleri dışında hakikati aramayı, başkalarının acısını da yüreğimde hissetmeyi sürdüreceğim.
Evet, bu topraklarda gözümüz var; ama alıp götürmek için değil, en dibinde yatmak için” diyen Hrant Dink’in anısına saygıyla.
***

Bitirirken:
Kimi Türk ve Kürt zenginlerinin soykırım ifadesine karşı çıkmalarının maddi bir gerekçesi vardır. Çünkü, ilk sermaye birikimini gayrımüslim halkların mülklerini gasp etmekle sağladılar.
Soykırım deyince tüyleri diken diken olan milliyetçi, ulusalcı, ulusolcu kardeş. Bu ilk birikim günahından senin payına düşen nedir ki, böyle celalleniyorsun?
Kal sağlıcakla!

16 Nisan 2020 Perşembe

SİYASET KIRKPINARINDA BAŞALTI GÜREŞİ
Siyasette Tayyip Erdoğan’ın fedailiği dışında bir marifeti yok. Normal koşullarda yaşıyor olsak, bir sözcükle bile adını anmaya değmez ama ne yapalım ki, İçişleri Bakanı olarak hayatımızı etkiliyor. Birkaç cümleyle de olsa değinmek hayatın emri.
Kim bu Süleyman Soylu ya da kısaca SS?
Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi’nde Gençlik Kolları’nda siyasete atılmış. Demirel sonrasında Tansu Çiller’in gözdeleri arasına girmiş.
2002 seçimlerinde Çiller’in silinmesinin ardından ANAP ve DYP’nin birleşmesiyle oluşturulan Demokrat Parti (DP)’ye katılmış. Mehmet Ağar liderliğindeki DP’nin 2007 milletvekili seçiminde hezimete uğramasının ardından Ağar’ın yerine genel başkan seçilmiş. “Devletin bekası uğruna bin operasyon” (muhalifleri katletme operasyonları) yapmakla övünen, “silahlı çete kurmak” suçundan hükümlü Mehmet Ağar’ın varisi yani.
SS de, ikamet ettiği sağcı mahallenin tüm siyasetçileri gibi ilkesiz, omurgasız, bugün dediğini yarını bile beklemeden inkâr edebiliyor. DP Genel Başkanı iken 2009 belediye seçimleri öncesinde Tayyip Erdoğan aleyhine çok sert bir söylem tutturdu, “Paçalarından yolsuzluk akıyor” bile dedi. Yerel seçimlerde hezimete uğrayıp, Ağar’dan bile düşük oy alınca koltuğu Hüsamettin Cindoruk’a kaptırdı ve sonrasında DP’den ihraç edildi.
DP’den ihraç edildikten sonra AKP’ye göz kırptı ve nihayet, 2012 yılında Tayyip Erdoğan tarafından AKP’ye üye kaydedildi. Bir zamanlar “Paçalarından yolsuzluk akıyor” dediği Erdoğan’ın himmetiyle 2015’te milletvekili seçildi; 2016 yılından beri de İçişleri Bakanı. SS, İçişleri Bakanlığı görevi boyunca, mensubu olduğu sağcı mahallenin refleksleriyle hayatımıza hükmetti, hükmediyor. Tek tek ayrıntı anımsatmaya gerek yok.
***

SS son olarak, herkesin can derdine düştüğü coronavirüs günlerinde ilkesiz ve omurgasız siyasetçi kimliğiyle hayatımızı bir kez daha etkiledi.
Muhalif belediyeler, yasaların verdiği yetkiyle bağış ve yardım kampanyaları düzenlediler; SS yasayı çiğneyerek engel oldu. Öyle ki, bir belediyenin 25 yıldır faaliyette olan aşevini bile kapattırdı; belediyelerin yardımlaşma hesaplarını bloke ettirdi.
Tepki çeken en son vukuatı sokağa çıkma yasağı ilan etmek oldu. Ne var ki, sokağa çıkma yasağı AKP’nin seçmen tabanı yoksullar tarafından ihlal edildi. İşte bu anda pek de beklenmeyen bir şey oldu. AKP içindeki Beyaz Müslümanlar, AK yoksullara “Zekâ özürlüler”, “Yasağı çiğneyen ayılar” diye hakaret ettiler. Dolayısıyla kamuoyunda fatura SS’e kesildi.
Ne ki SS, sağcı mahallede onca yıl siyaset etmenin kazandırdığı deneyimle karşılık vermekte gecikmedi. Önce “Amiral gemisinden saltanat kayığına düşenHürriyet gazetesine verdiği demeçte, “Zamanlaması açısından alınan karar, bakanlığımıza ait bir karardır. Eleştirileri aldım kabul ettim. Hakaretleri de kabul ettim.” dedi. (Oysa yasağı ilan ederken, “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı” diyordu.)
Bu demecin ardından iktidar katından ve Saray’dan kendisine destek mesajları gelmesini bekledi. Ancak, destek bir yana, Saray’a en yakın gazetenin yazarları eleştirilerini peş peşe sıraladılar.
SS’e destek ülkücü MHP’li faşistlerin sahiplenmelerinden ibaret kaldı. Siyasetteki varlığını sürdürebilmesi için SS’e bu destek yeterliydi. Nitekim SS bu desteği arkasına almış olarak, önce sözlü olarak Tayyip Erdoğan’a istifasını sundu. Erdoğan “Sakın ha, biraz sabırlı ol!” diyerek vazgeçirmeye çalıştıysa da SS geri adım atmadı; özenle seçtiği cümlelerle istifasını sosyal medya hesabından açıkladı. İstifa metninde, “Sokağa çıkma yasağı kararının sorumluluğu, her yönüyle şahsıma aittir” diyerek yiğitlik gösterisinde bulundu. “Hayatımın sonuna kadar sadık olacağım Sayın Cumhurbaşkanım beni bağışlasın...Onurla yürüttüğüm İçişleri Bakanlığı görevimden ayrılıyorum...” cümleleri ise, aslında Erdoğan’ın kucağına bırakılmış saatli bombaydı.
Erdoğan’a kalsa istifayı kabul ederdi ve bakanlık görevini aynı sertlikle sürdürecek başka bir bakan atardı. Ama Erdoğan’ın gücü de bir yere kadar; iktidarını sürdürebilmek için sadece MHP’nin değil, BBP’nin desteğine bile ihtiyacı var. SS istifa ettikten sonra Erdoğan iki buçuk saat bekledi. Bu süre içinde SS’in istifa resti, MHP destekli seyyar timlerce sokaklarda desteklendi; sosyal medyada yüz binlerce destek mesajı paylaşıldı. Sonuçta Türkiye’nin kaderine hükmettiği 18 yıl boyunca buna benzer restleri elinin tersiyle itmiş Tayyip Erdoğan SS’in restini gördü, istifayı kabul etmedi.
***

İstifanın kabul edilmediği açıklanırken paylaşılan şu cümleler son derece önemliydi: “Sayın Süleyman Soylu, bugüne kadar başarılı çalışmalarıyla milletimizin takdirini kazanmıştır. Terör örgütlerinin ülkemizdeki eylem kapasitelerinin önemli ölçüde azaltılmasında Sayın Bakanımızın yürüttüğü kararlı mücadelenin büyük payı vardır.” Bu cümleler, SS’in MHP ve AKP tabanında kazandığı gücün kabul edildiği anlamına geliyordu.
Bir makam sahibinin istifasını sunması kendi takdiridir, fakat nihai karar sayın cumhurbaşkanımıza aittir. İçişleri Bakanımızın istifası kabul edilmemiştir, kendisi görevine devam edecektir.” gibi emredici cümleler ise Erdoğan’ın gücünü hatırlatma amaçlıydı.
Sonuçta kazanan SS oldu; istifası kabul edilse kazanan yine SS olurdu. Bu hamleyle ortaya çıktı ki, SS artık iktidardaki Cumhur İttifakı’nın MHP destekli güçlü bir ortağıdır. SS, istifasının kabul edilmediğinin açıklanmasından sonra da 12 saat boyunca istifa mesajını hesabında tutarak, arkasındaki desteği konsolide etti.
Her şeye karşın olan biten, ahlaki ve ilkeli siyaset değil, danışıklı dövüş veya tiyatro hiç değil, saray içi veliahtlık kavgasıdır. Yağlı güreş terimleriyle özetlemek uygun düşerse: Başpehlivan bellidir, hem de Ağa’dır. Kavga başaltı pehlivanlık kavgasıdır. Başaltına güreşen pehlivanlardan biri malum, Ağa’nın damadı; gücünü Ağa’dan alıyor, tribün desteği zayıf. Damada rakip olarak başaltına kispet giyen SS, tribün desteğiyle ve çayırdan çekilirim restiyle güç kazandı. Kırkpınar Ağası Tayyip Erdoğan SS’i caydırmakla ağalığını ve başpehlivanlığını tescil ettirdi ama böyle bir sonucu herhalde kendisi de istemedi…
Bakalım bu siyaset peşrevi nasıl sonuçlanacak? Ağa’nın, bir açığını bulduğunda SS’i çayır dışına iteceği akılda tutulmalı. Ağa’nın kendisine rağmen birilerinin güç kazanmasına, başaltına da olsa peşrev çekmesine tahammül etmediği defalarca görüldü.
Yazıyı noktalarken aklıma geldi: “Bu memlekette her şey olunur, rezil olunmaz.” (Murathan Mungan)