27 Eylül 2021 Pazartesi

ŞAM’DA ZAFER NAMAZI VE KABİL KAYYIMLIĞI RÜYALARINDAN HAYAL KIRIKLIĞINA

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, Birleşmiş Milletler (BM) Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere gittiği ABD’de hayal kırıklığına uğramış. Hayal kırıklığının nedeni, ABD Başkanı Joe Biden ile görüşememek. Görüşmek bir yana, BM koridorlarında rastlaşmaktan bile kaçınmış Biden. Oysa aynı Biden Irak Cumhurbaşkanı Berhem Salih ve Avustralya Başbakanı Scott Morrison, Japonya Başbakanı Suga Yoşihide ile ayrı ayrı görüşmüş, İngiltere Başbakanı Boris Johnson’u ise New York’tan sonra Washington’a çağırmış, Beyaz Saray’da ağırlamış.

İkili görüşmeye vakti olmasa bile, Biden Erdoğan ile ayaküstü selamlaşsa, Erdoğan “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” adlı kitabını imzalayıp Biden’a verse, gazeteciler bu anı fotoğraflasalar, ne güzel olurdu değil mi? Mehmet Barlas ve bilumum yandaşlar ne yazılar döktürürlerdi ne yazılar! Yok, olmadı işte. Beş yıl önce Türkiye’ye geldiğinde Erdoğan ile üç saat görüşen Biden, New York’ta Erdoğan’a bir dakikasını bile ayırmamış. Nankör Biden n’olacak. Değer miydi asrın liderimizi kırmak, üzmek, hayal kırıklığına uğratmak.

***

Erdoğan’ın New York’ta, dönüş yolunda uçakta, ülkeye döndükten sonra yaptığı açıklamalar, Biden’ın tutumundan duyduğu üzüntüyle yüklü.

Oysa New York’a vardığında, ABD ile Türkiye’nin ortak çıkarlara dayanan iki dost ve müttefik ülke olduğunu söyleyerek Biden’a sıcak bir mesaj göndermişti Erdoğan. Umduğu görüşme olmayınca ABD’den ayrılırken “iki NATO ülkesi arasındaki ilişkilerin gidişatının hayra alamet olmadığını” vurguladı. Bununla kalmadı Erdoğan, “Cumhurbaşkanı Başbakan olarak 19 yıllık yöneticilik hayatımda Amerika ile olan münasebetlerimde geldiğimiz nokta maalesef iyi bir nokta değil. Ben oğul Bush ile iyi çalıştım, Sayın Obama ile iyi çalıştım, Sayın Trump ile iyi çalıştım ama Sayın Biden ile iyi başladık diyemem” diyerek kırgınlığını dile getirdi. 

 Erdoğan cuma namazından sonra da (Meral Akşener’in yakıştırmasıyla gıybet seansında) üzüntüsünü tekrarladı: “Amerika ile ilgili münasebetler konusunda şu ana kadar beklediğim Sayın Biden ile olan görüşmeler de o istenilen neticedeydi dedim. Şu anda da aynı şeyi düşünüyorum. Zira iki NATO ülkesi olarak bizim çok daha farklı bir konumda olmamız gerekir.”

(İlk cümle Türkçe dilbilgisi açısından hayli sorunlu. Biden’a duyduğu kırgınlıktan olabilir ama prompterdan okumadığında çoğu kez böyle oluyor. Tavsiyem, cuma namazı sonrasında da prompterdan okuması. Yoksa torbadan rastgele çekilmiş gibi sözcükler birbirlerine karışıyor, ne demek istediği anlaşılmıyor Erdoğan’ın.) 

***

Erdoğan, Joe Biden ile görüşemediği için üzülmüş, hayal kırıklığı içinde dönmüş ABD’den. Oysa gerek kendisi gerek danışmanları gerekse Dışişleri Bakanlığı, Joe Biden’ın Erdoğan ile görüşmeyeceğini öngörmeliydiler; alt düzeydeki temaslarda ikili zirve için talepkâr olmamalıydılar. 

Anımsanmalı ki Biden, daha başkan adaylığı için kampanya yürütürken Erdoğan’ı “otokrat” olarak tanımlamış, “yaptıklarının bedelini ödemeli” demişti. Kasım ayında seçildikten ve 20 Ocak’ta göreve başladıktan sonra da ancak 23 Nisan’da Erdoğan’ı aramış ve o görüşmede de 1915 olaylarını “Ermeni Soykırımı” olarak tanıyacağını bildirmişti Biden. Oysa her yeni başkanın göreve başladıktan sonra hemen aradığı on ülke arasındaydı Türkiye. Dahası, Barack Obama başkanlık koltuğuna oturduktan hemen sonra geleneksel Kanada ve İngiltere ziyaretlerinin ardından ilk olarak Türkiye’yi ziyaret etmiş, “stratejik müttefik” olarak Türkiye’ye verdiği önemi göstermişti. 

Bugün ise medyaya açıklama yapan Amerikalı yetkililer Türkiye için alışıldık ‘stratejik ortağımız’ yerine ‘NATO müttefikimiz’ diyorlar. Nitekim Erdoğan da artık “stratejik ortağımız” demiyor, “iki NATO ülkesi” diyor. Erdoğan ABD’den dönmeden önce CBC televizyonuna verdiği demeçte aynı söylemi tutturmuş, en fazla “ABD’nin NATO’daki dostu Türkiye” diyebilmiş…

***

Dediğim gibi Joe Biden’ın Erdoğan ile görüşmeyeceği öngörülmeliydi. Alt düzeydeki temaslarda alınan ret yanıtı bir yana; Biden başkan seçileli neredeyse yıl geçti, bir tek geçen haziran ayında NATO zirvesi sırasında yüz yüze görüştüler Erdoğan ve Biden. O görüşmede de sadece Kabil Havalimanı’nın yönetimi ve güvenliğinin Türkiye’ye bırakılması (benzetmek uygunsa Kabil Havaalanı’na kayyımlık) konusunda prensip anlaşmasına varmışlardı. O tarihte bu anlaşma Erdoğan’ın Biden ile beyaz sayfa açma çabası olarak yorumlanmıştı. Hatta, Biden’ın 1915 olaylarını “Ermeni Soykırımı” olarak tanımasının görüşmede gündeme gelip gelmediği sorusunu Erdoğan, (o prensip anlaşması uğruna) “Hamd olsun hiç gündeme gelmedi” diye yanıtlamıştı. 


Ancak Taliban’ın Kabil’i beklenenden önce ele geçirmesi üzerine Biden ile mutabakat suya düştü; dolayısıyla BM zirvesi sırasında Biden’ın Erdoğan’a vakit ayırması için bir neden kalmadı. Geride Türkiye’nin F35 savaş uçağı projesinden çıkartılması, Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S400 füzeleriyle ilgili kriz, Ortadoğu’da Türkiye ile adeta hasım olan ABD’nin Irak’ta Barzani’yi, Suriye’de PKK uzantısı PYD’yi desteklemesi, Biden’ın 1915’i “soykırım” olarak tanıması, ABD mahkemelerinde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı da ilgilendiren Halkbank davası, Fetullah Gülen’in ABD’deki misafirliğine halel gelmemesi gibi anlaşmazlıklar sepeti kaldı.

***

Anlaşmazlıklar sepeti bunca dolmuşken Biden ayaküstü selamlaşmaya ve birlikte fotoğraf vermeye bile tenezzül etmemiş, Erdoğan hayal kırıklığıyla dönmüş ülkeye. O üzüntüyle, CBS televizyon kanalına verdiği söyleşide vermiş veriştirmiş Biden’a.

-  Türkiye’ye saldıran PKK/YPG/PYD Amerika’dan çok ciddi silah, mühimmat desteği alıyor; bu tür silah desteklerinin verilmemesi gerekir.

-  Amerika, bölgedeki PKK, PYD, YPG ile beraber mi hareket edecek yoksa NATO’da beraber olduğu dostuyla, Türkiye’yle beraber mi hareket edecek? Bunun kararını vermesi lazım.

-   F-35’ler için 1 milyar 400 milyon dolar ödedik. Peki benim bu 5 tane uçağım niye verilmiyor? Bu parayı ben ödedim.

-  S400’ler noktasında savunma sistemleri noktasında hangi ülkeden ne kadar ne alacağımıza kimse müdahale edemez. Bunun kararını verecek olan biziz.

-  Bundan sonra ülkemize hâlâ Afganlı mülteci almaya gücümüz yetmez.

-  Amerika 20 yıldır Afganistan’da neden bulunduğunu sorgulamalı.

-  Benim tasarrufum olursa ABD askerlerinin Suriye’den çıkmalarıdır, Irak’tan çıkmalarıdır; Afganistan’dan çıktıkları gibi çıkmalarıdır. Bırakalım o bölge halkı, o bölgedeki yönetim kararını kendisi versin.

Erdoğan’ın CBS’e söyledikleri, tutarlılık ve ilke sorunuyla da malul olduğunu gösteriyor. Afganistan’dan çıkan ABD Irak ve Suriye’den de çıkmalıymış; bölge halkı nasıl yönetileceğine kendisi karar vermeliymiş! 

Besleme kanaat bezirgânları istedikleri parlatsınlar, halkların eşitliğini ve kardeşliğini, kendi kaderlerini tayin hakkını şiar edinmiş sosyalistlerin komünistlerin nezdinde bu sözlerin hiçbir değeri ve inandırıcılığı yok. Çünkü Erdoğan söyleminde samimi değil. Uzun söze gerek yok. ABD Afganistan’ı 20 yıldır işgal altında tutarken bir kere bile itiraz etmedi Erdoğan; giderayak Kabil Havaalanı kayyımlığına bile heveslendi. “Beraber iyi çalıştım” dediği oğul Bush 2003 yılında Irak’a bomba yağdırırken, işgalci Amerikan askerlerinin sağ salim dönmeleri için Erdoğan’ın dua etmesi, Büyük Ortadoğu Projesi’nin eş başkanlığını üstlenmesi unutulacak gibi değil. Yine “iyi çalıştım” dediği Obama Suriye’ye girerken yanında, eğit donat projesi ve Şam’da zafer namazı hülyasıyla Erdoğan vardı. 

Biliniyor ki, onca ağır mektup yazıp hakaret etmiş Trump çağırdığında koşa koşa Beyaz Saray’a gittiği gibi, bugün de Biden çağırsa yine gider Erdoğan.

Sözün özü, imam evinden aş ölü gözünden yaş çıkmayacağı gibi Erdoğan’dan da anti emperyalist siyasetçi çıkmaz!

19 Eylül 2021 Pazar

12 EYLÜL YARGISINDAN AK YARGIYA

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, hazırlık eğitimindeki hâkim ve savcı adaylarına seslenmiş:

Adaletin asıl tecelligâhı koca koca binalar değil sizin temiz vicdanınızdır. Aklınızı, vicdanınızı kimseye ama kimseye kiraya vermeyin!

Bu kadarla kalmamış Adalet Bakanı, cüppelerinde ilik ve düğme bulunmadığını vurgulamış, kimsenin önünde eğilmemelerini öğütlemiş genç hâkim ve savcı adaylarına.

Ne güzel değil mi? Vicdan ve akıl sahibi herkesin altına imza atacağı sözler bunlar.

Devlet Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da Yargıtay’ın yeni binasının açılışında konuşmasının bir yerinde benzer sözler söylemişti. Yargının bağımsız ve tarafsız olması gerektiğinin altını çizmiş, adaletin tecellisi için bağımsızlığın şart olduğunu söylemiş ve eklemişti Erdoğan:

Eğer bir devlette adalet yoksa, onun hangi sistemle yönetildiğinin, kim tarafından idare edildiğinin, vatandaşlarının hangi inanca veya milliyete sahip olduğunun bir önemi kalmaz, orada sadece zulüm hüküm sürer. Adalet devletin varlığının sebebidir. Gelecek nesillere bırakacağımız en büyük miras işte bu anlayış olacaktır.”

Dediğim gibi Erdoğan’ın bu sözleri de herkesin altına imza atacağı türden sözler. Ama ne yazık ki, söylediği yer, zaman, bağlam, dini referansı ve bu sözleri söyledikten sonra anakronik (veya arkaik) cüppeliye dua ettirmesiyle birlikte düşünüldüğünde hiçbir inandırıcılığı yok bu sözlerin. 

İnandırıcılıktan yoksun bu sözlerin bir değeri varsa, bozuk saatin günde iki kez doğruyu göstermesi kadar bile değil. Çünkü, insanların adalet duygusunu ve beklentisini istismar ettikleri onca belagatin içine serpiştirdikleri bu sözlere kendileri de inanmıyorlar. Yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı, yargıç güvencesi, yargıçların ve savcıların liyakat ve ehliyeti zerrece umurlarında değil.

Devletin adalet ile yönetilmesi gerektiğini içlerine sindirmiş olsalar, yargının bağımsızlığını ve tarafsızlığını, yargıç güvencesini zerrece umursalar, 19’uncu iktidar yılında bu tür tumturaklı cümleler kurmaya gerek duymazlardı. Anayasayı değiştirmeye yeter sayısal çoğunlukla 19 yıl iktidar olmak, demokratik devletin bağımsız ve tarafsız yargısını inşa etmek için yeterliydi ama Erdoğan hukuk devletinin inşasına önderlik etmek yerine yargıyı Fetullahçı Çete’ye teslim etmeyi yeğledi. Fetullahçı Çete hapse atılmış olsa da fikriyle ruhuyla iktidarda ve Erdoğan 20’nci iktidar yılına girerken bağımsız ve tarafsız yargı masalı anlatıyor. Anlattığı masala kendisi inanıyor mu, bilinmez. Bilinen bir şey varsa, devletin yargısına duyulan güven, tarihteki en dip seviyeye geriledi. Öyle ki, bu dönemin AK yargısı 12 Eylül faşizmi yargısının da gerisinde…

***


Darbe ve diktatörlük dönemlerinin ortak edimidir yargıyı tahakküm altına almak. 12 Eylül darbecisi Kenan Evren, benim de aralarında olduğum sanıkları “Onlara hain demeyi bile az bulurum” diyerek hedef göstermişti. Ama, sıkıyönetim mahkemesi beraat kararı vermişti. Düşünüyorum da aynı dosya ile bugün yargılansam, ağırlaştırılmış müebbet hapisten aşağı bir ceza çıkmazdı. Çünkü, FETÖ mirasçısı AK yargı 12 Eylül faşizmi yargısının da gerisinde.


12 Eylül darbe döneminin devlet başkanı devletin her kurumuna olduğu gibi mahkemelere de talimatlar veriyor, telkinlerde bulunuyordu. Bugün de devlet başkanı her vesileyle yargıya talimat vermekten telkinde bulunmaktan geri durmuyor. Örneğin, Anayasa Mahkemesi tutuklu gazetecilerle ilgili dosyada tahliye kararı verdiğinde “Ben AYM’nin kararını kabul etmek durumunda değilim. Karara uymuyorum, saygı da duymuyorum” diyebilmişti Erdoğan. 

Yine Erdoğan, AİHM’nin Selahattin Demirtaş kararıyla ilgili olarak “Kendi adamlarını koruyorlar. Bu karar bizi bağlamaz” ifadelerini kullanabilmişti.

İddianamesiz dört yıldır tutuklu olan Osman Kavala’yı hedef gösterirken de şu ifadeleri kullanmıştı Erdoğan: “Gezi olaylarında teröristlerin finans kaynağı olan bir kişi şu anda içeride. Onun arkasında meşhur Macar Yahudi’si Soros var. Türkiye’deki temsilcisi de aynı şekilde babadan zengin, bu imkanlarını bu ülkeyi parçalayıp bölen terör eylemlerine karşı her türlü desteği veren kişi. Şimdi içeride.

Sadece devlet başkanı talimat vermiyor yargıya. Kararlarını beğenmediği Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı’nı “Ana caddelerde, sokaklarda polis koruması almadan bisikletinle işe git gel bakalım!” diye tehdit eden bir İçişleri Bakanımız da var.

Devlet Başkanı yargı kararlarına saygı duymaz, kimlerin yargılanması, kimlerin ne kadar tutuklu kalması gerektiği konusunda telkinlerde bulunursa, ondan cesaret alan İçişleri Bakanı en yüksek yargıcı bile tehdit ederse, elbette yargının bağımsızlığından tarafsızlığından, hukukun üstünlüğünden, adaletin tecellisinden söz edilemez; yargıya güven diplerde sürünür.

***


Hakkaniyetle söylemeli ki, yargıya güvensizliğin bütün kabahati adalet duygusundan ve bilincinden yoksun siyasetçilerde ve iktidar sahiplerine ait değil. Adalet profesyoneli yargıçlar ve savcılar da muktedirler kadar sorumlular yargıdan umut kesilmesinde. Demokratik hukuk devletinin kişilik sahibi savcıları ve yargıçları gibi davranmıyorlar. Cüppelerinde ilik ve düğme bulunmadığı hatırlatılarak kimsenin önünde eğilmemeleri öğütlenedursun, mafya şefinden 10 bin dolar maaş bağlanan siyasetçiye soru soracak bir savcı bulunamıyor örneğin.

Eski Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, 17-25 Aralık sürecinde kendisiyle ilgili hazırlanan dosyalar için itiraf niteliğinde açıklamalar yaptı; “Benim dosyamda ne varsa, hem tapeler doğrudur hem teknik takip doğrudur hem de benim telefon konuşmalarım A’dan Z’ye kadar doğrudur. ‘Reis’, Sayın Cumhurbaşkanım beni hırsız çuvalının içine koydu ve attı” dedi; ama nezaketen de olsa çağırıp soracak bir savcı çıkamıyor.

Sokak ortasında gazetecileri, siyasetçileri döven yandaşlar, şehit cenazesinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu yumruklayan ‘inek hırsızı’ yargılanamıyor…

Buna karşılık siyasetçiler, sanatçılar, yazarlar, kitle örgütleri yöneticileri ve üyeleri bir iddianame bile hazırlanmadan yıllardır cezaevinde tutuluyor.

Çok daha vahimi, AK yargıdan şöyle bir karar çıkabiliyor: “Yüksek ihtimaldir ki halihazırda atama listesinde ya da el yazılı listede adının bulunması dışında delil bulunmayıp süreç içinde tahliye edilen sanık hakkında uzun sürmesi beklenen yasa yolları aşamasında örgüt üyesi olduğunu gösteren deliller dosyaya intikal etmeye devam edecektir.” (Elazığ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2017/96 Esas, 2018/231 Karar sayılı kararı.)

Yani, sanık hakkında hiçbir delil yok ama süreç içinde delil bulunması yüksek ihtimaldir. O nedenle sanığın 6 yıl 3 ay hapsine… İnanılır gibi değil ama AK yargı döneminde böyle kararlar verilebildi. Onca trajik yargılamalara ve kararlara karşın 12 Eylül dönemi mahkemeleri bugünkü kadar keyfi yargılama yapmıyorlardı.

Sözün özü, adalet ve yargı söz konusu olduğunda, darbe hukukundan arınıp daha ileri bir noktaya gidebilmiş değil Türkiye. Erdoğan imzasıyla “Daha Adil Bir Dünya Mümkün” adıyla bir değil düzinelerce kitap yayımlansın, duayla adalet olmaz. Duayla sağlanamayan adalet, içtenlikten yoksun cafcaflı sözlerle hiç sağlanamaz. Sadece kendilerine adil olanlar adaletle yönetemezler. Adaletin ve yargının sınıfsal bir özü olduğunu unutmadan söylemeli ki, bir toplum ne kadar adalet istiyorsa en fazla o kadarını bulabilir. 

Hukuk iktidarların…” diyen Mihail Aleksandroviç Bakunin’in aziz anısına saygıyla!

1 Eylül 2021 Çarşamba

MARX’TAN MARXİSTLİK BEKLEMEK!

AŞK BİR DEV AMA YAŞATMAK İÇİN PARA LAZIM...

Karl Marx'tan eşi Jenny'ye"...sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor... " 

Karl Marx'tan müstakbel damadı Paul Lafargue'a: "...kızımın geleceğine idealistçe bakamam, onun zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmayın..." 

BİA Haber Merkezi 

11/02/2006     

BİA (İstanbul) - Burada sunduğumuz, Karl Marx'ın eşi Jenny'ye ve gelecekteki damadı Paul Lafargue'a yazdığı iki mektup da aşk üstüne. Bir yıl arayla yazılmış olan mektuplarda Marx'ın kendi aşkına biçtiği değerle damadının aşkına biçtiği değer arasındaki fark çok dikkat çekici. Hangi Marx'ın aşk konusunda "Marksist" bir tutum takınmış sayılabileceği ya da "Marksistin aşkı"nın başka bir aşktan nasıl ayırt edilebileceği konusunu derinleştirmekse okurlara kalıyor. 


Londra'daki Jenny Marx'a mektup,

Manchester, 21 Haziran, 1865


Yürekten sevdiğim,

Sana gene yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor, ya da bana karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum.

Kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor, çünkü hep bir arada olununca her şey hiç ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. Yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlaşır. Küçük tedirginlikler onlara yol açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. Yan yanalık dolayısıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyüsüyle yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. Aşkım da öyle. Zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. Senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: O, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. Böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor. Araştırma ve çağdaş eğitimin bizi kucağına attığı belirsizlikler ve bütün nesnel ve öznel izlenimlerimizde kusur bulmaya iten kuşkuculuk bizi küçük, zayıf ve mızmız kılıyor. Ama aşk -Feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil- sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor... 

Dünyada çok dişi var, kimileri de çok güzel. Ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? Senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim. 

Hoşça kal canım. Seni ve çocukları binlerce kere öperim. 

Senin, Karl 

***


Fransa'daki Paul Lafargue'a mektup

Londra, 13 Ağustos, 1866.

Azizim Lafargue,

Aşağıdaki tespitlerimi iletmeme izin vereceğinizi umuyorum.

1. Eğer kızımla ilişkilerinizi sürdürmek istiyorsanız, ona "kur yapma" tarzınızdan vazgeçmeniz gerek. Gayet iyi biliyorsunuz ki, henüz verilmiş bir evlenme sözü yok ve hiçbir şey belli değil. Hatta Laura, usulüne uygun şekilde nişanlınız olmuş olsaydı da, söz konusu olanın uzun bir iş olduğunu unutmamanız gerekirdi. Fazla samimiyetin yol açacağı davranışlar da burada uygunsuz kaçıyor çünkü bu durumda iki sevgilinin birbirlerine güçlü arzular duydukları halde aynı yerde oldukça uzun bir süre birbirlerine yaklaşmadan yaşamaları gerekiyor. 

2. Yalnızca bir haftalık bir jeolojik dönem içinde bile tavırlarınızdaki değişikliği dehşet içinde izledim. Fikrimce, gerçek aşk, ihtiyat, tevazu ve hatta aşığın idolüne karşı çekingenliği içinde ifade edilir; asla ihtiras içinde kendini kapıp koyuvermeyle ve zamansız samimiyet gösterileriyle değil... Siz bu karmakarışık mizacınızı ortaya koyunca kızımla davranışlarınız arasına aklımı koymak da benim görevim. Eğer ona olan sevginizi Londra boylamıyla uyarlı bir biçimde göstermekten acizseniz tavsiyem onu uzaktan sevmenizdir. Bunun üzerinde daha fazla durmayacağım...

3. Laura'yla olan ilişkilerinizi belirginleştirmeden önce, ekonomik durumunuza ilişkin ciddi bilgiye ihtiyacım var. Kızım işleriniz hakkında bilgi sahibi olduğumu zannediyor. Oysa yanılıyor. Bu sorunu şimdiye kadar ortaya atmadım çünkü kanımca bu girişimin sizden gelmesi gerekirdi. Biliyorsunuz ki, elimde avucumda ne varsa hepsini devrimci mücadeleye harcadım. Buna pişman değilim. Tersine, eğer hayata yeniden başlayacak olsaydım, yine aynı şekilde hareket ederdim. Yalnız, evlenmezdim. Gücüm yettiğince, kızımı, annesine hayatı zehir eden zorluklardan kurtarmak istiyorum. Benim dolaysız etkim olmasa (bu benim açımdan bir zayıflıktır) ve sizle dostluğum kızımın seçimlerini etkilemese bu iş hiçbir zaman bugünkü halini almazdı. O nedenle ağır bir kişisel sorumluluk taşıyorum. 

Şu anki durumunuza gelince, bunun peşine düşmemiş olsam da, elime geçen bilgiler pek tatmin edici değil. Fakat bunu bir kenara bırakıyorum. Genel durumunuza gelince, henüz öğrenci olduğunuzu, Fransa'daki kariyerinizin Liege olayı nedeniyle yarı yarıya çökmüş bulunduğunu, İngiltere'ye intibak etmeniz için en gerekli araç olan dilin sizde çok eksik bir unsur olduğunu ve en iyi halde bile başarı ihtimallerinizin (?) ne kadar şüpheli olduğunu biliyorum. 

Gözlemlerimden çıkardığım sonuca göre, işlere heyecanla başlamanıza ve iyi niyetinize karşın, çalışkan bir mizaca sahip değilsiniz. Bu şartlar dahilinde, kızımla birlikte hayat gemisine binebilmeniz için size dışarıdan destek gerekecek.

Ailenize gelince, hiçbir şey bilmiyorum. Bir miktar zenginliğe sahip olduklarını farz etsek bile, bu onların sizin için fedakarlığa katlanmaya pek hevesli olduklarını kanıtlamaz. Dahası onların sizin bu evlilik projenizi nasıl karşıladıklarını bile bilmiyorum.

Tekrar ediyorum, bütün bu noktalar hakkında bana olumlu açıklamalar gerekiyor. Zaten hayata gerçekçi şekilde bakan siz de, kızımın geleceğine idealist bir görüş açısından bakmamı beklemezsiniz. Şiiri ortadan kaldırmayı düşünecek derecede müspet bir kişi olan sizin, kızımın zararına olacak şekilde şairane davranışlarda bulunmamanız gerekir.

4. Bu mektuptan doğabilecek bütün yanlış anlamaları önlemek için, size şunu bildiririm ki, hemen şimdi evliliği akdetme iktidarına sahip olsaydınız bile, bu yine olmazdı. Kızım reddederdi. Ben de şahsen bu işe itiraz ederdim. Evlenmeyi düşünmeden önce olgun bir adam olmanız ve hem siz hem de kızım için uzun bir tecrübe dönemi gerekiyor.

5. Bu mektup ikimizin arasında sır olarak kalırsa çok memnun olurum.

Cevabınızı bekliyorum.

En iyi dileklerimle, 

Karl Marx.

(https://bianet.org/kadin/kultur/74667-ask-bir-dev-ama-yasatmak-icin-para-lazim)


MARX’TAN MARXİSTLİK BEKLEMEK!

Karl Marx’tan marxistlik beklemek! Üstelik aşk konusunda. 

Aşk denildi mi, Marx da çokça ayrıcalığı olmayan bir insan. 

Karl Marx, aristokrasiden Jenny ile gizlice nişanlanıp evleniyor. Çünkü sırılsıklam âşık. İki gönül bir olup samanlığı seyran eylemişler. Gerçekten de yoksul bir yaşam sürmüşler. 

Damat adayına yazdığı mektupta, “Hayata yeniden başlayacak olsam evlenmezdim” derken evlilikle devrimciliğin, evlilikle aşkın zıtlığına mı dikkati çekiyor; yoksa Lafargue’a “Evlilikten uzak dur evladım!” mı demek istiyor, pek belli değil. Ama yoksulluk içinde de olsa Karl, Jenny’yi aşk ile sevmiş. Jenny öldükten sonra Karl da çok durmamış, peşinden gitmiş.

Karl, Jenny’ye rüyasında görmediğinde bile özlem duyacak kadar âşık, gizlice nişanlanıp evlenmiş, say ki Jenny’yi kaçırmış. Ama sıra kızı Laura’nın desti izdivacına Paul’ün talip olmasına gelince, ‘âşık Marks’ın yerini “Laura’nın ceberrut babası” alıyor, kızına kur yapılmasına bile tahammülü yok, dehşetle izliyor. 

Kız babası olarak ağır kişisel sorumluluk altındadır, kızının geleceğine idealist açıdan bakamaz, kendisi parasız pulsuzken Jenny ile kaçmış olsa bile şimdi kızını ‘çulsuz’un birine veremez! O yüzden Paul’ün kendini kapıp koyvermesiyle Laura arasına “aklını koymak” zorunda hissediyor kendisini. Paul olgun davranıp hayata gerçekçi açıdan bakmalı, şairane davranmamalı, mümkünse uzaktan sevmelidir… 

Sonuçta Karl da bildiğimiz türden kız babası! 

Laura’nın babası ne denli katı olsa da aşk ceberrut babayı dinlemedi, mektubun üzerinden iki yıl geçmeden Paul ve Laura evlendiler. Paul, insana ve proletaryaya âşık kaynatasına layık bir marxist oldu. “Çalışkan bir mizaca sahip değilsiniz” gözlemini haksız çıkardıysa da, insanlar ve proleterler için “tembellik hakkı”nı kuramsallaştırarak, emeği kutsallaştıran kaynatasının eksiğini tamamladı. 

Marx’ın insana, proletaryaya aşkına gelince. 

Marx öyle kabul etmese de karasevdaydı herhalde. 

Marx bu aşkına karşılık bulamadı, hep uzaktan sevmek zorunda kaldı. 

Sonuçta Marx’a yüz vermeyen proletarya kendisini mutlu edecek bir partneri boşuna aradı, kendisine âşık Marx’ın yoksulluk, sefalet ve mutsuzluk içinde ölmesini uzaktan seyretti. Marx’ı son yolculuğuna  uğurlayan 11 kişi vardı sadece. 

Hayata yeniden başlayacak olsa yine insana, proletaryaya aşkından vazgeçmezdi Marx. 

Çünkü, sevda böyle bir şeydir ve Karl, marxist idi.

Rahmi Yıldırım

12 Şubat 2006

Not: Jenny Laura Marx, Karl Marx ve Jenny von Westphalen’in ikinci kızlarıydı; 1868'de Paul Lafargue ile evlendi. Lafargue'ler 1911'de birlikte intihar ettiler.