31 Ağustos 2023 Perşembe

İSLAM TEMİZLİK DİNİYSE ORTALIĞI...?

Söz temizliğe gelince, bizden temizi yoktur. İslam temizlik dinidir, Peygamber’in deyişiyle “Temizlik imanın yarısıdır, cennete ancak temiz olanlar girecektir.” 

Rivayet odur ki, Peygamber’in nasihatine uygun olarak atalarımız hamamda yıkanırdı, misvak kullanırdı, şehirlerimiz tertemizdi. Atalarımız abdesthaneye sol ayakla girip sağ ayakla çıkarlardı; istibra ve istinca duaları okurlardı. Ülkemizi ziyaret eden ecnebiler atalarımızın temizliğine hayran kalırlardı. Çünkü diyar-ı küffarda temizliğe önem verilmezdi. Fransızların pek çok övündükleri Versay sarayında hamam ve hela yoktu. Paris’te, Londra’da evlerde tuvalet olmadığı için, oturağa çıkartılan kazurat pencereden sokağa ya da bahçeye boşaltılırdı. Ahali, başa isabet edecek kazurattan sakınmak için leğen genişliğinde şapka ile dolaşırdı. Pis koku parfümle bastırılırdı. Düğünlerde pis kokmaması için gelinlerin ellerine çiçek tutuşturulurdu...

***

Varsayalım ki geçmiş aynen böyle yaşandı, Avrupalı temizliği bizden öğrendi. Peki her konuda olduğu gibi geçmişle övünmenin, hamasetin bugüne ne yararı var? Bugün çok mu temiziz? Madem İslam temizlik dinidir, ahalinin yüzde 99’u Müslümandır; o halde ortalığı neden...?


Gerçekten de ortalıkta kazurattan geçilmiyor. Umumi tuvaletlerin hali içler acısı. Parklarda piknik yerlerinde sizler de rastlamışsınızdır. Çocuklar için oyun aletleri, ebeveynler için banklı masalar, kediler için evcikler, köşe başlarında çöp kutuları. Ama parkın piknik yerinin hemen her yerinde çöpler, yiyecek artıkları... Neden üç adım ötedeki çöp kutusuna değil de yerlere atılır?

Sahillerde aynı durum. Sürü halinde sahile yayılıyorlar, mangal yakıyorlar, yiyorlar içiyorlar ve geride kendilerinden eser bırakmadan edemiyorlar. Yiyecek artıkları, naylon poşetler, pet şişeler, meşrubat ve bira kutuları, çocuk bezleri, izmaritler... Kimileri kötülüğün dibini bulmuş, pet şişeleri, meşrubat ve bira kutularını çalılıkların en ulaşılamayacak diplerine yerleştiriyorlar. Bundan nasıl bir keyif alıyorlar, hangi güdülerini tatmin ediyorlar, akıl erdiremiyorum; sövüp sayıyorum.

Kadın erkek genç yaşlı fark etmiyor ama özellikle gençler. Parklarda, sahillerde geç vakitlere kadar bir şeyler yiyip içerek bağıra çağıra konuşuyorlar, kahkahalar atıyorlar, damardan müzik dinliyorlar, arada öyle küfürlü cümleler kuruyorlar ki anlatılır gibi değil. Sonra çitledikleri çekirdeklerin, yedikleri meyvelerin artıklarını, meşrubat kutularını, abur cubur ambalajlarını burunlarının dibindeki çöp bidonlarına boşaltmak yerine olduğu gibi bırakıyorlar. 

Cadde ve sokaklarda aynı durum. Kentlerde caddelere yollara uluorta tükürüp sümkürenler, toplu taşım araçlarında (doğru düzgün yıkanmadıkları için) leş gibi kokanlar, sigara izmaritlerini, kâğıt parçalarını, çöpleri çöp bidonlarına değil mazgallara atan adamlar...

Hareket halindeki arabalarından yola sigara izmaritleri, kola ve bira kutuları, kullanılmış peçete atan magandalar...

İnşaat ve hafriyat artıklarını, molozları ormanlara, akarsulara boşaltan vahşiler...

Birkaç kişiyle sınırlı olsa, münferit denilir geçilir ama öyle değil. Milyonlarca maalesef. Temiz insanla karşılaşmak rastlantıya kalmış neredeyse.

***

Peki neden böyle davranıyorlar? Yaşadığı çevreyi kirletirken nasıl bu denli bilinçsiz, kötü, tahripkâr, umursamaz olabiliyorlar? Bir insanı çöpünü sokağa sahile oyun alanına atmaya iten nedir? Çöplükte mi doğdular? Ailelerinde hiç mi terbiye yok? Okul sıralarında hiç mi hayat bilgisi, çevre temizliği dersi almıyorlar? Erkekler askerde hiç mi mıntıka temizliğine çıkmadılar?

Eğitimsizlik yoksulluk tek başına açıklayıcı değil. Bu hoyratlıkları yapanların çoğunluğu elbette ilkokul mezunu. Türkiye ahalisinin ortalama tahsil düzeyi orta mektebin birinci sınıfına ancak yaklaşıyor. Ancak bizzat şahidim ki, yaşadığı yerleri çöplüğe çevirenler arasında yüksek tahsilli olanlar da var. Eski deyişle, tahsil cehaleti alıyor ama eşşeklik baki kalıyor. (Bu arada sevimli cefakâr dostlarımız eşekleri aşağıladığımın farkındayım. Ne yapayım ki kızgınlığımı anlatacak başka bir sözcük gelmedi aklıma.)

Yoksullukla da açıklanabilecek bir durum değil. Lüks otomobillerden yollara çöp atıldığına, lüks teknelerin denize saldığı sintine atığına her an rastlamak mümkün. 

Eymir Gölü Ankara’nın nefes alınıp verilecek nadir alanlarından biridir. Eymir Gölü’ne ortalamanın üstünde gelire sahip eğitimli insanlar geliyor ama günün sonunda ortalık çöpten pislikten geçilmiyor. Eymir’in temizlik emekçileri her gün yolları, orman içini, gölü temizlemekle başa çıkamıyorlar. Eymir'in temizlik ve güvenlik emekçilerinin kulakları çınlasın.

***

KENT KÜLTÜRÜ

Eşekler böyle davranmıyor, ortalığı çöplüğe çevirmiyorlar. Ortalığı çöplüğe çevirmemek için zengin ve yüksek tahsilli olmak gerekmiyor. Biraz kent kültürü, biraz görgü, biraz akıl yeter de artar bile. Zaten asıl sorun da bu; kent kültürünün, görgünün, aklın eksikliği yani.

Gel gör ki, kent kültürü, bir arada yaşama adabı bir anda oluşmuyor, asırlara yayılıyor. Çünkü şehir uygarlık demektir, kaliteli yaşam demektir. Şehirli odur ki, şehrinin tarihini, geleneklerini, efsanelerini, simgesel yapılarını ve anıtlarını bilir, şehrini sahiplenir ve korumaya özen gösterir.

Sonradan görme kentliler ise aslında kendilerini (nihayet göç edip yerleştikleri) şehrin parçası olarak görmezler. Öyle olunca da şehri bilme, tanıma, sahiplenme ve koruma isteği duymazlar.

Sonuçta şehir, çirkin beton blokların üst üste yığıldığı, lağım kokan mahalleler tarafından kuşatılmış olur. Parkların, oyun ve piknik alanlarının, ormanların, sahillerin çöplüğe çevrilmesi, akarsuların kirletilmesi, ormanların yakılması sonradan görme kentlilerin umurunda olmaz.

***

ABDESTLİ LÜMPEN FAŞİZM

Geçmiş, yazının başında anlatıldığı gibi yaşandıysa, bozulmanın alaturka lümpen arabesk kapitalizmle başladığı söylenebilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yani.

Türkiye’nin lümpen kapitalizminde ne aslına uygun bir burjuvazi olabildi ne de proletarya. Öyle olunca da ne burjuva kültürü gelişebildi ne de proleter sınıf bilinci. 

Sermayedarlar abdest alıp namaza durduklarında siyasetin ırası da aynı dönüşüme uğradı; eskinin elitist faşizminden abdestli lümpen faşizme geçildi. Ali Bulaç’ın ifadesiyle “sonradan görme, kısa yoldan zengin olmuş, hiçbir ilkesi değeri kalmamış Müslüman magandalar” siyasetin ağababaları reisleri oldular. 

Elitist faşizmin amentüsü, haybeden atıp tutmaya dayalı hamasi milliyetçilik idi; abdestli lümpen faşizmin amentüsü sulandırılmış (light) şeriat.

Başlıktaki soruya dönersek: İslam temizlik diniyse, ekonomide, siyasette, toplumsal hayatta, kamusal alanda neden ortalığı...?

“Temizliği bizden öğrenen Avrupalı” bugün neden bizden daha temiz?

Aşağıdaki yazılarla birlikte okunması dileğiyle.

MAGANDA POLİTİK

İSLAMİ MAGANDALIK

25 Ağustos 2023 Cuma

BARIŞ DA DÜŞMAN CEZA HUKUKUNUN KURBANI

Okur yazar herkes Barış Pehlivan’ı bilir herhalde.

Şahsen tanışmak kısmet olmadı; ben de meslektaşı olarak haberlerinden programlarından tanıyorum, biliyorum. Umarım bir gün yüz yüze de tanışırız.

Barış Pehlivan gazeteci. Mensubu olduğum 78 kuşağına göre genç sayılır; sadece 40 yaşında. Genç yaşına karşın, çokça manşetlik haberler üretmiş, araştırmacı gazetecilik ürünü kitaplar yazmış. Gazetecilik meslek örgütlerinin ödüllerine layık görülmüş. Barış Terkoğlu ile birlikte; Sızıntı: Wikileaks’te Ünlü Türkler, Mahrem, Metastaz, Cendere, SS Süleyman Soylu adlı araştırma kitaplarına imza atmış. Haberleri ve kitapları nedeniyle çok kez yargılanmış, tutuklanmış. 

Şu sıra beşinci kez cezaevinde; sekiz ay daha cezaevinde kalacak.

***

Barış’ın beşinci kez cezaevine girmesi ve denetimli serbestlikten yararlandırılmaması, Türkiye’deki ceza yargılaması ve infaz sisteminin vicdan ve adaletten ne denli uzaklaştığını gösteriyor. Öyle bir uzaklaşma ki, 12 Eylül faşizminin infaz hukukuna bile rahmet okutur.

12 Eylül faşizmi döneminde tutukluydum. O dönemde bile infaz hukukunda kâğıt üstünde de olsa denge ve eşitlik kaygısı vardı. “Bir sağdan bir soldan” idam ediyorlardı. Asılmayacakların infazında adli/siyasi ayrımı yoktu. Hükmedilen cezanın yarısını, hatta 2/5’ini cezaevinde geçiren mahpus, meşruten tahliye olabiliyordu. Adli/siyasi ayrımı uygulamadaydı. Siyasi mahpuslar hücre cezası, ziyaretçi ve avukat yasakları, işkence, gazete ve kitaptan mahrum bırakma gibi cezalara maruz kalırken mafya babaları, uyuşturucu tüccarları ev gibi döşedikleri koğuşlarında hizmetlerine bakan adam bile tutabiliyordu. Ayrımcılık yasağı kanunun lafzındaydı sadece.

İnfaz hukukunda 12 Eylül faşizmi döneminde bile gözetilen denge ve eşitliğin yerini, izleyen Turgut Özal iktidarı döneminde düşman ceza hukuku aldı. Terörle Mücadele Kanunu’nda, siyasi mahkûmların infazında ¾ kuralı getirildi. Yani, adli mahkûmlar hükmedilen cezanın ½’ini cezaevinde yatarken, siyasi mahkûmlara ¾ dayatıldı; halen de böyle uygulanıyor. Dahası, disiplin cezaları uygulanarak infaz yakılıyor ve siyasi mahpusun meşruten tahliye olması da engelleniyor.

***

Meşruten tahliyenin bugünkü karşılığı koşullu salıverme. Buna göre adli suçlarda cezanın yarısını cezaevinde geçiren iyi halli mahpusun kalan cezası koşullu salıverme şeklinde infaz ediliyor. Adli mahkûm, bir daha suç işlememe koşuluyla tahliye ediliyor. Amaç, mahkûmun topluma uyum sağlaması ve kazandırılması, iyi halinin sürmesini teşvik etmek. Koşullu salıverme döneminde yeni bir suç işlerse, kalan cezanın infazı için tekrar tutuklanıyor. 

Koşullu salıverme için cezaevinde geçirilmesi gereken süre, 15 Temmuz’dan sonra 2/3 olarak değiştirildi. Ancak infazın mahkûm aleyhine ağırlaştırılması, adli mahpusun daha fazla yatacağı sonucunu doğurmuyor. Malum İslam kolaylık dinidir, yaparsa AKP yapar! Nitekim yapıyor da.

***

AKP iktidarı, adam öldürenler ve devlet aleyhine suç işleyenler (siyasi suçlular yani) hariç olmak üzere, adli suçlular için infaz hukukuna denetimli serbestlik kurumunu ekledi. 5275 Sayılı Kanun’la getirilen düzenlemeye göre, koşullu salıverme için cezaevinde yatılması gereken sürenin bir kısmı denetimli serbestlik şeklinde sosyal hayat içinde geçiriliyor. Amaç, mahkûmun ailesi ile bağlarını sürdürebilmesi ve toplum ile daha hızlı bir şekilde uyum sağlayabilmesi. Hükümlü koşullu salıverilmesine belli bir süre kalınca tahliye ediliyor ve sosyal hayat içinde denetimli serbestlik müdürlüklerinin gözetimi altında tutuluyor. Denetimli serbestlik döneminde iyi halini korumuş ve toplumla uyum sağlamış ise, kalan ceza için koşullu salıverme dönemi başlıyor. 

Denetimli serbestlikte en önemli ölçüt, devlet aleyhine suç işlememek. Yasadaki ifadeyle:

* Devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar

* Anayasal düzene, milli savunmaya, devlet sırlarına karşı işlenen suçlar

* Terörle mücadele kanunu kapsamına giren suçlar

* Örgütlü suçlar, koşullu salıverilme hakkı geri alınan hükümlüler

Oysa Recep Tayyip Erdoğan, 2018 yılında MHP’nin ısrarla istediği af düzenlemesi kendisine sorulduğunda, şu yanıtı vermişti: "Kader mahkûmları meselesini anlamış değilim. Kime kader mahkûmu denir çok çok önemli. Benim bir ilkem var. İlkem de şudur: Devlete karşı işlenen suçlarda devlet affedici olabilir. Ama kişilere karşı işlenen suçlarda devletin af yetkisi yoktur." (5 Eylül 2018, Kırgızistan’dan dönerken uçakta yaptığı açıklama.)

Erdoğan’ın bu sözleri yüzde yüz doğruydu ama söylendiğiyle kaldı. O günden bugüne infaz yasasına geçici maddeler eklenerek nice “kader mahkûmu” (!) katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, IŞİD ve Hizbullah katilleri, uyuşturucu tüccarları, mafya babaları salıverildiler. Tahliye edilen mafya şefleri Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz, Sedat Şahin, soluğu MHP genel merkezinde aldılar, Devlet Bahçeli’nin elini öptüler.

***

KALEM MAHKUMLARINA DÜŞMAN CEZA HUKU

İnfaz düzenlemelerinden yararlanmayan “kader mahkûmu” kalmadı, bir tek kalem mahkumları yararlandırılmadı; yani devlete karşı suç işlediği iddia edilenler. Selahattin Demirtaş, Mücella Yapıcı, Can Atalay, Çiğdem Mater, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, Kobani davası sanıkları, gazeteciler. Güncel esirler olarak da Merdan Yanardağ, Barış Pehlivan.

Merdan Yanardağ, “terör örgütü propagandası yapmak” ile suçlanıyor. Barış Pehlivan ise Libya’dan gelen “şehit” cenazeleriyle ilgili haberinde "istihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek" suçlamasıyla 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkûm edilmiş; başka bir haberi bahane edilerek infazı ve denetimli serbestlik hakkı yakılıp tutuklandı.

Kalem mahkumlarına düşman ceza hukuku; “kader mahkûmu” (!) katillere, tecavüzcülere, hırsızlara, uyuşturucu tüccarlarına, mafya babalarına, Hizbullah ve IŞİD katillerine ise açık cezaevi, denetimli serbestlik ve koşullu salıverme. Hukuku vicdandan adaletten insandan bu denli uzaklaştırmak, İslamcı iktidara nasip oldu. Bir kere daha anlaşıldı ki, cehalet ve kötülük ittifakı iktidar, aydınları, yazarları, gazetecileri, mafya babalarından, uyuşturucu baronlarından, ihale çetelerinden, kadın ve çocuk tecavüzcülerinden daha tehlikeli görüyor!

Barış Pehlivan son yazısında, “Siyah kölelerin yargılandığı bir düzen bu. Beyaz olsaydım, zengin olsaydım, dalkavuk olsaydım içeride olmazdım” demiş.

Emekten emekçiden yana bir gazeteci olarak bildiğim Barış, inanıyorum ki nasıl girdiyse öyle çıkacak, kalemini şeriatçı faşizmin hizmetine vermeyecek.

Biat etmeyen, “herkesin yüreğine baharın gelmesi için yazan” kalem savaşımcılarına selam olsun!


9 Ağustos 2023 Çarşamba

İSLAMİ MAGANDALIK

"Türkiye maganda liginde şampiyon” başlıklı haber vesilesiyle "Maganda politik" başlığı altında Türkiye’de magandalığın toplumsal hayata ve siyasete sindiğinden söz ediyorduk. 

Magandalaşmanın lümpen kapitalizmle başladığını vurgulamış; AKP iktidarı döneminde nasıl bir seyir izlediği sorusunu birlikte yanıtlamayı önermiştik.

Basitçe yanıtlamak gerekirse; AKP iktidarıyla birlikte magandalaşma daha da hızlandı, hızlanmakla kalmadı İslamileşti. İslamcı mahallenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç’ın ifadesiyle AKP iktidarı döneminde “Müslüman magandalar” türedi. Belki de zaten varlardı.

* * *

Çünkü, AKP iktidarıyla birlikte (hatta yerel yönetimlerin RP tarafından ele geçirildiği 1994 yılından itibaren) toplumsal artık değerin ana muslukları Anadolu Kaplanları veya Yeşil Sermaye olarak adlandırılan, MÜSİAD’ta örgütlü İslamcı sermaye kesimine çevrildi. Tersi, yani muslukların emekçilere çevrilmesi, parti programında söz verildiği üzere yolsuzluklarla, yoksullukla, yasaklarla mücadele söz konusu değildi. Çünkü, İslami soslu popülist söylemine ve programına karşın, AKP neoliberal kapitalizmin en gözü kara partisidir; bu niteliği, MÜSİAD’ın önceki başkanlarından Ali Bayramoğlu’nun “AKP’nin ampulünü biz yaktık” sözleriyle itiraf edilmişti. (Aktaran Eylem Türk, Milliyet, 6 Nisan 2004)

Yolsuzluklarla, yoksullukla, yasaklarla mücadele söz konusu değildi. Tayyip Erdoğan’ın Ecevit hükümetinden miras İMF reçetesini devralmasından sonra, özellikle kamu ihaleleri yoluyla “mütedeyyin” sermaye kesimine devasa ölçüde servet transferi gerçekleşti. Muhalefet döneminin mücahitleri iktidarda müteahhitliğe terfi ettiler. Servet olarak parmakta tek yüzük ve Harun söylemiyle siyasete atılanlar Karun oldular. Öyle ki, Türkiye, dünyada en çok dolar milyarderi olan ülkeler listesinde 6’ncı sıraya yükseldi.

Ne var ki, çok kısa sürede sağlanan servet birikimi burjuva kültürünü değil, çok hızlı bir çürümeyi ve magandalaşmayı beraberinde getirdi. Çünkü doğru düzgün bir feodalizmi bile görmemiş Anadolu eşrafından paraya kavuşur kavuşmaz burjuvalaşması beklenemez. Anadolu eşrafının böyle bir yücelmeye elverecek ne kültürü vardır ne de sosyal yaşamı. Kaldı ki, TÜSİAD’ta örgütlü Beyaz Sermaye’nin bile (onca kuşak gelip geçtiği halde) modern anlamda burjuvalaşıp burjuvalaşmadığı tartışmalıdır. Anadolu eşrafının kasaba kabasabalığı içinde kaldığı ise kesindir. 

Sonuç, Ali Bulaç’ın ifadesiyle: Tüketimi gösterişe döken, her gün kıyafet değiştiren, eskiden Akbil’le gezebilirken artık ‘Dabbetül Arz’ tipi ciplerle dolaşan, sonradan görme, kısa yoldan zengin olmuş, hiçbir ilkesi değeri kalmamış Müslüman magandalar! (Ali Bulaç, Sevda Alkan ile Söyleşi, Haftalık Dergisi, Mayıs 2006)

Bu saptamaya pek çok şey eklenebilir. En başta itibardan tasarruf etmemek. (İtibarı batsın!) Yanı sıra (madem Müslümandır) kadere rıza göstermek yerine bir tabur koruma ile dolaşmak. Yazlık ve kışlık evlerin sarayların eşya ve dekorunda, günlük yaşamda, düğün merasimlerinde, çeşitli toplantılarda görülmemiş lüks, israf ve sefahat; ama yaşama ilişkin estetik kaygı eksikliği, zevksizlik... Siyasette ise yoksulların dini inancını araçsallaştırmak, yoksulluğu ve cehaleti kutsamak, yaşanan çürümeyi meşrulaştırıcı ayet ve hadis bulma telaşı, faşizan saldırganlık, siyasi ahlak ve tutarlılık eksikliği...

* * *

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’da, burjuvazinin kendi hayalindeki gibi, yani kendi suretinde bir dünya yarattığını yazmışlardı.

Bu saptamaya uygun olarak, siyasette ve devlet yönetiminde onlarca yıldır süren İslami magandalaşma pratiğinde nasıl bir toplum inşa edildi?

Soruyu “Erdoğan sebep mi sonuç mu?” başlığı altında Zülfü Livaneli yanıtlamış olsun:

“Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü koruna peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığının Anadolu Müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lümpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.

AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur.

Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu. Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı.

Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakâr değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur. Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Ve sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir.” (3 Kasım 2014)

Sadece Zülfü Livaneli değil, İslamcı mahallenin yazarlarından Atasoy Müftüoğlu da benzer şekilde dini inancın politik propaganda ve duygusal sömürü aracı haline getirildiğinden yakınmış ve eklemiş: “Toplum büyük bir kültürsüzlük ile maluldür. Toplum büyük ölçüde maganda, maço toplumuna dönüşmüştür. Her gün kadın cinayetlerinin işlendiği bir toplumda Anadolu irfanı diye bir şeyden söz edilemez. Böyle bir irfan yok. Toplum ciddi bir şekilde lümpenleştirilmiştir.” (9 Ekim 2022 tarihli söyleşi)

Bu saptamaları çok daha önce, daha zarif şekilde Nazım Hikmet “Akrep gibisin kardeşim” başlıklı şiirle edebileştirmişti. Nazım’dan bu yana değişen sadece lümpenleşme ve magandalaşmanın İslam ile ambalajlanması oldu. 

İslami lümpenleşmenin ve magandalaşmanın en acı sonucu kadınlara, çocuklara ve doğaya yönelik saldırganlıktır ki, ne yazılsa eksik kalır. Emek, barış ve demokrasi güçlerine yönelik vahşet acımasızlık ise genetik mirastır.

İslamcı maganda faşizmine teslim olmayanlara direnenlere selam olsun!


3 Ağustos 2023 Perşembe

MAGANDA POLİTİK

Yıllar önce bir dünya şampiyonluğu haberiydi; ama, gündemin hayhuyu içinde kimsenin dikkatini çekmeden unutulup gitmişti. Son günlerde maganda cinayetleri gündemin ön sıralarına tırmanınca, dünya şampiyonluğu haberini ve o günlerde aynı başlıkla yazdığım yazıyı anımsamadan edemedim. Hollanda Devlet Radyosu NPS’nin Türkçe yayın saatinde seslendirdiğim yazıda şu hususları kaydetmiştim.

* * *

Haber, gazete sayfalarında “Türkiye maganda liginde şampiyon”, “Türkiye ‘dünya maganda ligi’nde zirvede” başlıklarıyla yankılanmıştı. (4 Ocak 2006 tarihli gazeteler) 

Habere göre, ABD’de kurulu Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı bir araştırma yapmış. Kutlama ve benzeri nedenlerle ateş açılması sonucu serseri kurşuna en çok kurban veren ülke Türkiye çıkmış. Serseri kurşunlara verdiğimiz kurban sayısı yılda ortalama 700. 

Amerikan ajansının araştırması doğruysa, bu yarışta hakikaten açık ara öndeyiz. Bizden sonra Orta Amerika ülkelerinden Porto Riko geliyor. Serseri kurşunla ölen Porto Rikoluların sayısı yılda sadece 300; o da ölünün ardından mezar başında ateş açma geleneği yüzündenmiş. 

ABD’de serseri kurşunla ölenlerin sayısı da yılda 100’ü aşıyormuş.

Habere uygun görülen “Dünya maganda liginde zirvedeyiz” başlığı, yerli yerine oturan bir ifade. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, ‘serseri kurşun’un karşılığında aynen ‘maganda kurşunu’ yazılı. Maganda ise görgüsüz, kaba, terbiyesiz, uyumsuz ve saldırgan kimse demek.

* * *

Dinime küfreden

Maganda kurşunuyla ‘kim vurdu’ya gidenler liginde, kovboyların ülkesindeki bir ajansın bizi şampiyon ilan etmesi yeterince trajikomik. 

Hani, western filmlerinde kovboy hasmını haklamak niyetiyle bara girer. Etrafta tedirginlik ve sessizlik. Yardakçısı kovboya sorar: 

- Kimi vuracaksın George?

George silahını çekip bardakileri haklar, geriye bir kişi kalınca hınk deyicisini yanıtlar:

- İşte bu sona kalanı.

Kovboy zihniyeti Teksas barlarında kalmadı. ABD dünyayı kovboy barlarına çevirdi. 

Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, dünyanın şurasında burasında milyonlarca insan Amerikan silahlarıyla bile bile öldürülüyor; Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı kalkmış, serseri kurşundan ölenlerle ilgileniyor. İşlerin hâlâ kovboy zihniyetiyle yürüdüğü Büyük Amerika’da serseri kurşunla ölenlerin sayısının yılda sadece 100 olması da hayli şaşırtıcı.

* * *

Mikro magandalık

Öyle ya da böyle, burası da Küçük Amerika, kendimizi biliyoruz. Aynadaki suretimizin gösterdiği, koyu bir magandalık. Benzer kabalık ve ilkelliğin şu veya bu derecede başka yerlerde de yaşanıyor olması hafifletici neden değil. Amerika’da bir kuruluşun listesinde “Dünya maganda liginde zirvedeyiz”. Hiçbir ekstra çaba sarf etmeden gelen bu şampiyonlukla övünmeli mi dövünmeli mi, artık siz karar verin!

Laf aramızda, benzer bir şampiyonluğumuz daha var. O da uluslararası tescilli, hem de BM onaylı. BM Genel Kurulu’nda ‘Kadın 2000’ başlıklı özel oturumda kadına dayaktan yana Afrika ülkelerini de geride bırakıp dünya rekoru kırdığımız ortaya çıkınca, gazete, “Kadın dövmede dünya şampiyonuyuz” diye başlık atmıştı. (Hürriyet, 7 Haziran 2000.) 

Kim ne düşünürse düşünsün, bu şampiyonluklar durduk yerde gelmiyor. Sonuna kadar hak edilmiş şampiyonluklar. Çünkü, zaten doğru düzgün bir feodalizm yaşamadığımız gibi hızlandırılmış alaturka-arabesk lümpen (ve dahi artık abdestli) kapitalizmle birlikte kültürel doku çürüdü; kitabına uygun bir burjuva-proleter ayrışması olmadı; değer yargıları alt üst oldu; magandalık toplumu ve devleti tutsak aldı. (Abdestli kapitalizm ifadesi Eren Erdem’indir.)

Magandalaşma lümpen kapitalizmle başlasa da maganda sözcüğü 1970’li yıllarda dolaşıma girdi. Magandalık, çok kanallı televizyon devrinde ‘delikanlılığın’ kitabının hep yeniden yazıldığı popüler kültür programlarıyla toplumun hücrelerine sindi.

Fakat magandalık düğünde ya da maçtan sonra silahını çekip saydırmaktan, aile bireylerine şiddet uygulamaktan ibaret değil. Artık nereye baksan magandalıktan geçilmiyor.

Trafikte kadın sürücüyü sıkıştırmak, yağmurlu havada yayaların üzerine su ve çamur sıçratmak, öne geçmek için değme kayakçılarla yarışırcasına slalom yapmak, tank gibi ciple korku salmak, hoparlörün sesini sonuna kadar açarak herkese ‘damar’dan müzik ya da ezan dinletmek, arabada içilen biranın şişesini ve çöpü camdan fırlatmak. 

Ortak kullanım alanlarını ve piknik yerlerini çöplüğe çevirmek.

Sokakta yerlere tükürmek; cep telefonuyla otobüste, dolmuşta, metroda bağıra çağıra gevezelik etmek; etrafta kim var kim yok, aldırmadan küfürlü konuşmak; parmaklarda tokmak gibi yüzükler, ayakta beyaz çoraplar; nerede olursa olsun, gömlek düğmelerini açık bırakarak kıllı göğsünü ve altın kolyesini teşhir etmek.

Sofrada ortak meze ve salatayı pay kaşığıyla değil kendi kaşığıyla almak, çorbayı ve çayı höpürdeterek içmek, ağzını su aygırı gibi açmak ve şapırdatmak, kuru fasulye pilav ve turşuyla viski içmek, dişlerini tırnaklarıyla karıştırmak.

Kadına ölesiye tutulmak, yüz bulamayınca öldürüp başkasına yar etmemek…

Bunlar yine de bireysel düzeyde mikro magandalık örnekleri. Yani, yaşamın zevklerinden ve renklerinden yoksun kalmış bireyin başkalarına çokça zararı dokunmayacak yaşam tarzı. 

* * *

Makro magandalık

Asıl tehlikeli magandalık, makro düzeyde olanı. Yani, devlet yönetiminde ve politikada, bilimde ve sanatta, ekonomide ve medyada, özellikle de sporda magandalık.

Aydın Boysan’a göre politika magandası Atatürkçü söylevler döktürse de gizlice yabancı yobazdan yardım alır. Laikliği korumak için ettiği yemine bağlı kalmaz. Halk dalkavuğudur, nabza göre şerbet verir. Ağzından Allah adını düşürmediği halde Allahsızdır, çünkü ahlaksızdır. Kendisi ve yakınları kitabına uydurarak nüfuz ticareti yaparsa bu zekâ eseridir, başkaları yaparsa haydutluktur. Başka görüş sahiplerini “kökü dışarda” diye damgalar, kendi kökünün dışarda olmasını doğal bulur. Kısacası, politika magandası olduğu gibi görünmez, göründüğü gibi olmaz, ona yol gösteren en parlak ışık çıkarcılıktır. (Leke Bırakan Gölgeler, Bilgi Yayınevi, 1995)

Aydın Boysan bunları 1980’li 90’lı yılların politikacıları için yazmış. Bugünün politikacıları için yazmış olsa ne fark eder ki? Bir farkla, bugünün politikacıları artık Atatürkçü nutuk atmıyorlar.

Demokrasiyi kendine yontmak, sadece kendine Müslümanlık, özgürlük adına yalnızca türbanın ve imam hatiplinin üniversitelere ve kamu kuruluşlarına girebilmesini savunmak.

Şiire benzemedik bir dörtlük yüzünden yattığı üç aylık hapsin demagojisiyle kafa ütülemek, iktidara gelince Terörle Mücadele Yasası’nı ve 301’inci maddeyi düşünenlerin kafasına geçirmek.

Şeriatçı Afgan liderinin dizinin dibinde oturmak, Anıtkabir’deki saygı duruşunu “sap gibi ayakta duruyorlar” diye aşağılamak.

İktidarda olsun muhalefette olsun Müslümanlığı kimseye bırakmamak, sonra da emperyalist kefereyle birlikte komşu Müslüman ülkenin üzerine çullanmak.

Ben zenci Türklerdenim” diye fakir fukara ve mazlum edebiyatı yapmak, iktidara gelince ‘zenci Türkler’in başında sermayenin vekilharcı kesilmek.

Seçimden önce, politikadaki yozlaşmaya ve yolsuzluklara tepkili halka dürüstlük propagandası yapmak, yolsuzlukla mücadele için dokunulmazlıkları kaldıracağına söz vermek, iktidara gelince sözünden caymak.

Maaşıyla geçinemediği için ticarete devam etmek zorunda kaldığı numarasına yatmak, şeffaflık isteyenlere, iktidarda olmanın cüretiyle “densizler edepsizler” diye küfretmek.

Hangi birini saymalı?

İktidardaki böyle muhalefetteki böyle.

Asıl nasılsa vekil aynen öyle.

Burası Türkiye!

* * *

Maganda liginde şampiyonluk” haberi üzerine özetle bu hususları kaydetmiştim. Aradan 17 yıl geçmiş. O günden bugüne ne değişti? Birlikte yanıtlayalım mı?