27 Aralık 2022 Salı

DEVLETLEŞEN KÖTÜLÜK VE CEHALET

Türkiye, devletleşmiş cehalet, kötülük ve yobazlığın tutsağı olarak teokrasi durağında bitecek felaket yolculuğunda kilometreleri hızla tüketiyor.

Felaket yolculuğunun yakın gelecekteki en önemli durağı cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimleri olacak.

Cehalet ve kötülük örgütü faşist ittifak, ülkeyi sürüklediği felaket yolculuğunda menzile erişmek, yani iktidarı yitirmemek için toplumu din ve etnik aidiyet ekseninde kutuplaştırıyor, muhalefeti şeytanlaştırıyor. Çünkü, başta ekonomik kriz, hırsızlık ve yolsuzluklar, her türden kayırmacılık, ayrımcılık ve nefret olmak üzere işlediği günahları ve suçları gündemden düşürebilmek için dinden ve zorbalıktan başka silahı yok. Bu nedenle her türlü barışçıl itirazı ve talebi zorbalıkla bastırıyor, seçime hazırlık olmak üzere alan temizliği yapıyor. 

Alan temizliği kapsamında, Seçim Yasası’nda Nisan 2022’de yapılan değişiklikle ilçe seçim kurullarında “kıdemli hâkim” zorunluluğu kaldırıldı, kıdemsiz hâkimin atanması sağlandı. Atanacak kıdemsiz yargıçların, adliyeye Cumhur İttifakı örgütlerinden devşirilmiş eski avukatlar olacağı sır değil. Yasa AKP Genel Başkanı’nın devlet olanaklarıyla seçim kampanyası yürütmesini seçim yasakları kapsamı dışına çıkardı; bu absürtlüğe, eşitsizliğe adaletsizliğe itiraz Anayasa Mahkemesi’nce reddedildi. Sadece kendine Müslümanlık böyle bir şey!

Seçime yönelik alan temizliği kapsamında, düzensiz göçmenlerin ve sığınmacıların T.C. uyruğuna geçirilerek seçmen listelerine kaydedildiği de sır değil. Aynı şekilde sahte seçmen üretimi de kuruntu değil vaka-i adiyedir. Kim bilir, seçim sürecinde (2015 Haziran / Kasım terörü dahil) Pandora’nın kutusundan daha ne kötülükler çıkacaktır!

***

Cehalet ve kötülük örgütü ittifakın seçimler öncesinde giriştiği alan temizliğinin medyadaki adımı ise, “Dezenformasyon Yasası” olarak bilinen 7418 sayılı yasa; 18 Ekim 2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Ankara Barosu, bu yasayı bir panel ile avukatların gazetecilerin tartışmasına açtı. Ne yazık ki, konferans salonunda panelistler dışında bir avuç izleyici vardı. Benim gençliğimde böyle bir toplantıda salonda oturacak yer bulunmazdı. Hey gidi günler hey! Başka derneklerin ve kendi derneğimin etkinliklerinden biliyorum; toplantı internet üzerinden katılıma açık olsa da katılım niceliği değişmezdi. Demem o ki, 12 Eylül faşizminin başaramadığı depolitizasyon, siyasal İslamcı faşizm tarafından başarıldı; ülkenin üzerine ölü toprağı serildi!


Her şeye karşın, dört saat süren panel son derece verimliydi. Her bir konuşmacı, yasanın düşünce ifade ve basın özgürlüğü kanallarını nasıl tıkadığını, örgütlenme özgürlüğünü nasıl kısıtladığını somut örneklerle anlatma çabasındaydı. Sonuçta ülkeyi tutsak alan cehalet ve kötülükle ancak örgütlü mücadeleyle baş edilebileceği, koşullar ne denli ağır olursa olsun demokrasi istemekten geri durulmayacağı vurgulandı. 

***


DEPOLİTİZASYON YASASI’NIN CEHALETİ

Ve elbette ne söylense eksik kalırdı. Yasanın sözcük örgüsündeki cehalet ve dil bilgisi sefaleti de soru yanıt bölümünde bir izleyici tarafından dillendirildi. 

Bu yasa ile Türk Ceza Yasası’nın 217’nci maddesine şöyle bir fıkra eklendi: “Sırf halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saikiyle, ülkenin iç ve dış güvenliği, kamu düzeni ve genel sağlığı ile ilgili gerçeğe aykırı bir bilgiyi, kamu barışını bozmaya elverişli şekilde alenen yayan kimse, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır. Fail, suçu gerçek kimliğini gizleyerek veya bir örgütün faaliyeti çerçevesinde işlemesi hâlinde, birinci fıkraya göre verilen ceza yarı oranında artırılır.

Bu paragraftaki Türkçe dilbilgisi sefaleti, topluma reva görülen cehaletin kötülüğün yansıması! Fıkranın son tümcesindeki düşüklüğü, özne yüklem uyumsuzluğunu geçelim. Bundan daha önemlisi, “gerçeğe aykırı bilgi” olmaz. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göre bilgi: “1) İnsan aklının erebileceği olgu, gerçek ve ilkelerin bütünü, bili, malumat. 2) Öğrenme, araştırma veya gözlem yolu ile elde edilen gerçek. 3) İnsan zekâsının çalışması sonucu ortaya çıkan düşünce ürünü, malumat.” 

Buna göre, bir sözcük örgüsü gerçeğe aykırı ise onun adı bilgi değil yalan, palavra, martaval vs. olur. “Sultan Abdülhamit Han 33 yıllık saltanatında gram toprak kaybetmedi” palavrası gibi… Bilginin ne olduğunu bile bilmeyen siyasi cehaletle ne tartışılabilir ki?

İkincisi, bu yasaya göre, yalanı üreten değil yayan kişi suç işlemiş olacak. Bu da siyasi cehaleti ve kötülüğü tamamlayan hukuk cehaleti!

Üçüncüsü, “dezenformasyonla mücadele yasası” diye pazarladılar; şu beş koşul birlikte gerçekleşirse suçun işlenmiş olacağını söylediler: 1) Yayılan haber gerçek olmayacak, 2) Ülkenin güvenliği ve kamu sağlığı ile ilgili gerçekdışı haber olacak, 3) Halk arasında panik, korku ve endişe oluşturma kastı taşıyacak, 4) Kamu barışını bozmaya elverişli olacak, 5) Bunlar aleni biçimde yapılacak. 

Eleştirileri zayıflatmak için de beş koşulun beşinin birlikte gerçekleşmesinin çok zor olduğunu, dolayısıyla sansür endişesine yer olmadığını söylediler. Kim inanırsa artık! 

Aslında söyledikleri doğru. Gerçekten de bu beş koşulun birlikte gerçekleşmesi öyle kolay değil. Sade bir yurttaş beş koşulun beşini birden kotarıp kamu düzenini bozamaz, ülke güvenliğini tehlikeye düşüremez. Böyle bir suçu ancak devlet gücünü elinde bulunduranlar işleyebilirler. Nitekim iktidarıyla medyasıyla gün aşırı bu suçu işliyorlar. Güncele ilişkin palavralar, emekliye dar gelirliye her gün müjde yalanları; yanı sıra Gezi Direnişi sırasında Kabataş’ta türbanlı bacının taciz edildiği, camide içki içildiği yalanını bile utanmadan hâlâ tekrarlıyorlar. Cehalet ve kötülük iktidarı sanki kendisinin ve medyasının yalanlarını düşünerek çıkardı bu yasayı! Gerçekten de yasa hakkıyla uygulansa, kendilerinden ve medyalarından başka suçlu çıkmaz ortaya…

***

Yasa hakkıyla uygulansa kendilerinden başka suçlu çıkmaz ama elbette kendileri için çıkarmadılar bu faşizan yasayı; kendileri gibi düşünmeyen herkesi ve siyasi muhalefeti susturmak için çıkardılar. Aslında siyasal eleştiriyi suç saymak için böyle bir yasa çıkarmaları şart değildi. Yürürlükteki yasalarda düşünce ifade ve basın özgürlüğü ile öteki temel hak ve özgürlükleri kullanılamaz hale getiren faşizan maddeler fazlasıyla var. Ama gün geliyor bu maddeler aşınıyor, meşruiyetini yitiriyor, yenilenmesine ihtiyaç duyuyor iktidarlar. Bu da öyle bir ihtiyaç.   

Yasanın sahipleri bir de suçu ve suçluyu yargının tespit edeceğini söyleyerek eleştirileri zayıflatmaya, endişe duyanları rahatlatmaya, daha doğrusu kandırmaya çalışıyorlar. Gezi direnişi davasındaki skandal kararlar, Ergenekon ve Balyoz davalarında üretilen sahte deliller, delile bile gerek olmadan “her ne kadar delil yoksa da ileride ortaya çıkması muhtemel delillere binaen mahkumiyetine” (Elâzığ Ağır Ceza Mahkemesi kararı), “ahmak” davasında Ekrem İmamoğlu’nun yasada olmayan bir fıkraya istinaden 2 yıl 7 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılması gibi kararlar ortadayken, bu sözlere inanıp rahatlayan çıkar mı acaba?

***

Bu değerlendirmeyi yapan izleyici bir de “Bu yasa yürürlükte kalmalı ve iktidar değiştikten sonra yasayı çıkartan cehalet ve kötülük ittifakına karşı ödünsüz uygulanmalı” diye önerdi. Espri niyetine söyledi ama ciddiye alınsa mı ki?

Umulur ki, teokrasi rotasındaki kötülük cehalet ve hamakat katarı tökezler, Türkiye’nin güzergâhı hukuk devletine çevrilir!


17 Aralık 2022 Cumartesi

PANDORA’NIN KUTUSUNDAN ÇIKAN TÜRBAN

Demokratik laik gelenek görenekleri yüzeyde kalmış ya da hiç olmamış ülkelerde Pandora’nın kutusu hep açıktır. Her an bir kötülük fırlayıp ülkenin elini kolunu ayağını bağlayabilir.

Pandora’yı bilmeyen yoktur herhalde; öyküsü Yunan mitolojisinde geçer, Prometheus adlı titan ile doğrudan iltisaklıdır. Mitolojiye göre, Baştanrı Zeus, titanlar ile savaşını kazanmış ve cümle efradıyla birlikte Olympos Dağı’na yerleşmiştir. Titanlardan geriye kalan Prometheus ve üç kardeşi de Olympos’a günü birlik girip çıkabilmektedirler. Prometheus “önceden gören”dir, akıllıdır. Fakat akıl gücünün asıl sahibi Baştanrı Zeus’tur. Zeus ateşin ve yıldırımların da sahibidir. Ateş bilgelik demektir aynı zamanda. Ateşin bilgeliğin sahibi Zeus’un kendisinden daha akıllı bir varlığa tahammülü yoktur. 

Prometheus, Zeus’u tahtından indirmek için O’nun aklı, bilgeliği ve ateşi paylaşmaya tahammülsüzlüğünü tahrik eder. Bir sabah ateşe benzeyen narteks çiçeğini alıp ateşin yandığı kutsal ocağa gider. Ocak nöbetçileri uykudadır. Prometheus, ateşin yokluğu fark edilmesin diye narteks çiçeğini ocağa bırakır, ateşi alıp Olympos’tan aşağı atlar; ateşi insanlara armağan eder. O güne değin vahşi bir hayat süren insan ateşle aydınlanır, ateşin bilgisiyle hayatını kolaylaştırır…

Ateşin ve aklın insanları güçlendirdiğini gören Zeus’un intikamı gecikmez. Hem Prometheus’u ve kardeşlerini hem de insanları cezalandırır. Kardeşlerden Menoitos’u yerin dibine kapatır; Atlas’ı, gök kubbeyi omuzlarında taşımakla cezalandırır. Sıra Prometheus’a gelmiştir. Zeus, Demirciler Tanrısı olarak atadığı oğlu Hephaistos’a, Prometheus’u Kafkas Dağı’na çırılçıplak zincirleme emri verir. Hephaistos denileni yapar. Bir kartal kayalara zincirli Prometheus’un ciğerlerini yer. Gece ciğerler yerine konur. Ertesi gün kartal tekrar ciğerleri yer. İşkence sürer gider; ta ki, Herakles gelip kurtarana değin. Prometheus, kendisini ilahi işkenceden kurtaran Herakles’e “Zeus tahtından düşmedikçe işkencenin sonu yok!” der.

Prometheus’un üçüncü kardeşi Epimetheus’un cezasına gelince. O’nun payına Pandora ile, yani bir kadın ile nikâh düşer. Böyle cezaya can kurban demeyin! Baştanrı Zeus, o güne değin sadece erkeklerden müteşekkil insanlara eza cefa olsun, kötülük olsun diye bu cezayı kesmiştir. Bunun için Hephaistos’a tanrıça görünümlü, endamı yerinde, çekici bir kadın yaratmasını buyurur. Hephaistos toprak ile suyu karıştırıp yoğurur, kadını şekillendirir. Zeus’un kızlarından Athena, kadına hediye olarak zekâ verir. Afrodit güzellik ve baştan çıkarıcılık bağışlar. Hırsızlar ve Haberciler Tanrısı Hermes ise kadına “bütün tanrılardan armağan” anlamına gelen Pandora adını verir, ayrıca konuşma ve kandırma yetisi armağan eder. Zeus’un armağanı ise kapalı bir kutudur. Hermes, Pandora’yı Epimetheus’a götürür; kapalı kutuyu verirken Zeus’un emrini iletir: Kutu açılmayacaktır! “Önceden gören) Prometheus, Zeus’tan hiçbir armağan almaması için Epimetheus’u uyarmıştır ama boşuna. Epimetheus, Pandora’nın güzelliğine, çekiciliğine, zekâsına, tatlı diline kanar; Pandora’yı eş olarak kabul eder. Zeus’un intikam planı kusursuz işlemektedir. Balayının bitimine yakın merakına yenilen Pandora, kocasını kandırır, çeyizindeki kutunun kapağını kaldırırlar. Kapağın kaldırılmasıyla birlikte şimşekler çakar, yıldırımlar dünyayı ateşe boğar; Poseidon yeryüzünü depremlerle çatırdatır, denizleri kabartıp toprağı ve üzerindekileri yutmaya başlar. Çünkü kutu kötülük doludur; serbest kalan açlık, hastalık, keder, ıstırap, yalan, riya, afetler, savaş, şehvet vs. insanları felakete götürecek kötülükler dünyaya yayılır. Kutunun kapağını kapatırlarsa da boşuna. Tüm kötülükler dışarı çıkmış, kutuda sadece umut kalmıştır. O gündür bugündür, insan o umutla yaşamaktadır. Oysa insan kötülüklere karşı savunmasızdır ve “Umut en son kötülüktür. Çünkü işkenceyi uzatır!” (Nietszche)

***

PROMETHEUS’TAN ŞEYTAN’A PANDORA’DAN HAVVA’YA

Halkların inançları birbirlerine ne kadar benziyor değil mi? Semavi inançta da Tanrı ateşten Şeytan’ı, çamurdan ilk insan Âdem’i, sonra Âdem’in kaburga kemiğinden kadını yaratır. Âdem ve karısına, cennetteki bilgelik ağacının meyvesini yasaklar. Şeytan, kadının aklını çeler, o da kocasını bilgelik ağacının meyvesini yemeye kandırır. Yasağı çiğnemenin cezası olarak cennetten kovulurlar. A’raf (Cennet ile Cehennem arasındaki dağ) suresinden özetle:

And olsun ki, sizi yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra da meleklere, “Âdem için saygı ile eğilin!” dedik. İblis saygı ile eğilmedi. 

Allah, “Neden saygı ile eğilmedin?” dedi. 

Şeytan “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi.

 Allah, “İn oradan aşağılık! Büyüklük taslamak haddine değil!” dedi. 

Şeytan, “Beni azdırmana karşılık bana mühlet ver! Yemin ederim ki, onları saptırmak için senin yolunun üzerinde oturacağım; pusu kurup onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından sollarından sokulacağım” dedi.  

Allah “Sen mühlet verilenlerdensin!” dedi. 

Sonra Allah “Ey Âdem! Sen ve eşin cennette kalın! Dilediğinizi yiyin! Fakat şu ağaca yaklaşmayın! Yoksa zalimlerden olursunuz!” diye buyurdu. 

Şeytan, gizlice kendilerine vesvese verdi; “Rabbiniz, melek olmayasınız, cennette ebedî kalmayasınız diye size bu ağacı yasakladı” dedi. Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi.

Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü; üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. 

Allah onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı?” diye seslendi. 

Dediler ki: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Bizi bağışlamaz ve acımazsan ziyan edenlerden oluruz.” 

Allah dedi ki: “Birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız.” (A’raf, 11/25, Diyanet meali)

***

AKLEN VE DİNEN NOKSAN KADIN

Rivayet edilen hadislere göre de:

Güneş tutulması sırasında küsuf namazına duran Allah Resûlü buyurdu ki: “Ey kadınlar topluluğu! Sadaka verin ve çokça istiğfar edin! Çünkü cehennem ehlinin çoğunluğunu sizin teşkil ettiğinizi gördüm.” 

Bunun üzerine aralarından bir kadın “Ey Allah’ın Resûlü, bize ne oluyor da cehennemin çoğunluğunu teşkil ediyoruz?” dedi. 

Allah Resûlü “Siz çok lanet eder, eşlerinize nankörlük edersiniz. Sizin dışınızda aklı ve dini noksan olup da akıllı bir adama galip gelebilen başka kimse görmedim!” buyurdu. 

Kadın “Ey Allah Resûlü, akıl ve din noksanlığı nedir?” dedi. 

Allah Resûlü “Akıl noksanlığı iki kadının şahitliğinin bir adamınkine denk olmasıdır. Bu akıl noksanlığıdır. Ayrıca hayızdaki kadın günlerce namaz kılmaz, oruç tutmaz. Bu da din noksanlığıdır!” buyurdu… 

Akıl ve din noksanlığıyla malul olunca da, sapkınlık ve nankörlük etmemesi, kocasına itaat etmesi için kadına emirler, yasaklar, dövmek dahil cezalar (Nisa 34). Bir de şekli belirsiz tesettür… 

***

ÇARE ZEUS’U TAHTINDAN İNDİRMEK

Tanrıya itaatsiz titanlar şeytanlar, ateşten ve çamurdan yaratılanlar, insana yasaklanan bilgelik, sapkınlığa eğilimli kadınlar… Dediğim gibi halkların inançları arasında çokça fark yok. Allah’ın kadını ve erkeği birbirine dost kılmak yerine neden düşman kılıp kovduğu sorusunun yanıtı da yok. Çünkü hikmetinden sual olunmaz. Şeytan, insanları azdıracağını açıkça söylediği halde Allah niye mühlet vermiştir? İlk günahı neden erkek değil de kadın işlemiştir; böylece kadın neden sapkınlık, uğursuzluk ve kötülük kaynağı kılınmıştır? Bu soruların hikmeti de öyle. O gündür bugündür neden erkekler kadınları günahtan korumak için kendilerini “helâk” ederler sorusu da ha keza. 

Uzun lafın kısası ve daha doğrusu, erkekler kadınları günahtan korumak için kendilerini helak etmiyorlar. Cennetten “birbirine düşman” olarak kovulduktan bu yana erkek egemen dünyada süregelen kavgada kadınlar iktidar mücadelesinde din kisvesi altında araçsallaştırılıyor, kavganın özü bundan ibaret!

Hristiyan dünyasında yüzlerce yıl uğursuzluğun felaketlerin nedeni olarak aşağılanan yakılan cadılar, erkek vahşetinden ve zorbalığından laiklik reformu sayesinde nispeten rahat nefes aldılar. Kilise laikliği kabullenip iktidar iddiasından vazgeçti, kanlı mezhep savaşları sona erdi. 

İslam coğrafyası ise kendi orta çağının cehenneminde kötülük ve cehalet zebanilerinin tutsağı olarak kaldı. Türkiye’nin tıknefes laiklik ve cumhuriyet deneyimi insana ve kadına dört başı mamur bilgelik kazandırmaya yetmedi. Daha doğrusu Türkiye hiçbir zaman laik olmadı. Herkesi Müslüman, Sünni, Hanefi, Türk olmaya zorlayan, başka etnik ve dini aidiyetleri yasaklayan, itiraz edenin başını ezen rejim laiklik zannedildi. (Hoş, halkın çoğunluğu da öyle dosdoğru bir laiklik filan talep etmedi…)

Sözün özü Türkiye’de de Pandora’nın kutusu hep açık kaldı. Ucube laiklik, çok değil aradan seksen yıl geçtikten sonra siyasal İslam ile ikame edildi, usul usul teokrasiye yelken açıldı. Cumhuriyet’in ilk yüz yılı sona ererken Pandora’nın kutusundan bir kere daha kadının nasıl bir örtüye sokulacağı sorunu çıktı. Anayasa’nın artık doğrudan dini gerekçeye dayandırılması isteniyor. 

Çare, Prometheus’un dediği üzere Zeus’u tahtından indirmekte, yeryüzündeki işbirlikçilerini layık oldukları yere göndermekte. Aksi halde, insana reva görülen işkencenin sonu gelmeyecek!

Not: Görseldeki resim bir kitap kapağıdır. 15/16 Temmuz gecesini anlatıyormuş. İlk fırsatta okuyacağım.

11 Aralık 2022 Pazar

BEDDUANIN GÜCÜNE İNANAN GENELEV SAHİBİ İLE İNANMAYAN İMAMIN KISSASI

Rivayet olunur ki,

Süleyman Demirel’in Başbakan olduğu yıllarda, 

Anadolu’nun bir ilçesinde uyanık bir müteahhit, Merkez Camii’nin tam karşısındaki boş arsayı satın alır, genelev inşa etmek ister.

Merkez Camii imamı ve cemaat bu girişimden son derece rahatsız olur; vaziyeti kaymakama şikâyet ederler.

Kaymakam şikâyeti valiye, o İçişleri Bakanı’na, o da Başbakan Demirel’e havale eder.

Demirel gerekli istişareleri yaptıktan sonra, genelevin inşasına izin verir.

Demirel’den umduklarını bulamayan imam ve cami cemaati son çare olarak vaziyeti gazetecilere duyururlar.

Gazeteciler ilk fırsatta Süleyman Demirel’e genelev inşaatına neden izin verdiğini sorarlar. Demirel’in yanıtı tam da kendisine yakışan kıvraklıkta bir nüktedir:

- Ne yani, yapılmasın da bizi mi yapsınlar?

***

Rivayet denilse de bir parça hakikat payı olduğu kuşkusuzdur.

Rivayetin devamı da vardır.

Caminin karşısındaki arsayı satın alan müteahhit inşaata başlar. İmam ve cemaatin ricasına dil dökmesine, “Tapulu, imarlı, Başbakan’dan izinli mülküm size ne?” diyerek aldırış etmez. İmam ve cemaat çaresiz beddua üstüne beddua ederler. Her namaz sonrasında inşaatın önünde saf tutup bedduayı bağıra çağıra tekrar ederler. Ama inşaat son hızla devam eder. Nihayet genelevin boyası badanası da tamamlanır, odalar tefriş edilir, açılış günü ilan edilir vs…

Açılış günü ne olsa iyi? Yağmurlu bir gündür. Fırtına çok kuvvetlidir. Şimşekler çakmakta, gök yıldırımlarla yarılmakta, göz gözü görmemektedir. Derken genelevin çatısına yıldırım isabet eder, bina yanıp kül olur…

Başta İmam olmak üzere, cemaat hayatlarından memnun, mesrur, öyle sevinçliler. “Ya işte böyle. Bedduamızı duamızı yalvarmamızı kabul eden Allah adamı işte böyle yapar, cin çarpmıştan beter eder. Hamd olsun keremine inayetine!” nidalarıyla şükür namazına dururlar. Şükür namazı günler sürer, bir türlü ardı gelmez…

Genelev inşaatı kül olan müteahhit ise mahkemeye gider, imam ve cemaatten davacı olur, uğradığı zararın imam ve cemaatten faiziyle tahsil edilmesini talep eder. Gerekçesi hayli muhkemdir: “Her gün inşaatın önünde beddua ettiler, sonunda Allah dualarını kabul etti ve inşaatım yıkıldı, zararımı tazmin etmelerini istiyorum…”.

İmam ve cemaat şaşırırlar, tazminat ödemek işlerine gelmez. Bir çıkış yolu da bulamazlar. Sonunda ateist bir avukatın akıl vermesiyle şöyle savunurlar kendilerini: “Bu olayın bizim dualarımızla beddualarımızla ne ilgisi olabilir?.. Allah-ü Teala bedduamızı kabul ediyorsa, hayır dualarımızı da kabul eder ama bugüne kadar hiçbir bedduamız ve hayır duamız kabul olmadı. Dualarımızı kabul etse, böyle fakru zaruret yoksulluk içinde olur muyuz? Dualarımız kabul olsa, İslam ümmeti birbirini kırar mı? Biz her namaz sonrasında İslam ümmetinin barış ve refaha kavuşmasını niyaz ediyoruz ama her yerde Müslümanlar birbirlerini öldürüyor. Ölen de öldüren de tekbir getiriyor. Dolayısıyla şikâyetçinin iddiası yersizdir. Binası bizim bedduamızla yanmamıştır. Şikayetçi, çatısına kuru ahşapları dizmiş, yıldırımdan dolayı tutuşan tahtalar yanınca bütün binası yanmıştır. Tazminat talebinin reddine karar verilmesini talep ederiz.

Yargıç ne yapsın? Bir yanda genelev inşa eden müteahhit, karşılarında namazında niyazında imam ve cemaat. Aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. İşin içinden çıkamamış. Sonunda şu hükme varmış, kapatmış dosyayı, istifa dilekçesini eklemiş: 

Nasıl bir hüküm vermem gerekir bilmiyorum. Ortada çok garip bir durum var… Taraflardan birisi duanın bedduanın gücüne inanan bir genelev sahibi; diğeri ise duanın gücüne inanmayan ve inkâr eden bir imam ve cami cemaati…”.

***

Dedim ya, rivayettir. Azıcık da olsa hakikat payı vardır.

Gündemdeki rezaletlerin utançların haberleri bu rivayetleri çağrıştırdı. 

Gündeme ne kadar uymuştur, bilemiyorum.

Sağlıkla ve iyilikle kalın!


8 Aralık 2022 Perşembe

TARİKATLARIN VE SARAYIN ÇOCUK GELİNLERİ

Gün geçmiyor ki insanım diyen herkesi yerin yedi kat dibine sokacak, dehşete düşürecek, kan donduracak bir utancın haberiyle sarsılmayalım.

Son haber, BirGün Gazetesi yazarı Timur Soykan’ın imzasıyla geldi. Habere göre, Nakşibendi Halidiye koluna bağlı İsmailağa Cemaati’nin bir lideri, 6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridiyle ‘imam nikahıyla’ evlendirmiş. Kızcağız, gelinlik giydirilip saçı taranarak müridin evine gönderilmiş; evcilik oyunu diye tecavüze uğramış; 13 yaşındayken nişan ve düğün yapılmış; 14 yaşında buluğa erip kanamaları düzensizleşince hastaneye götürmüşler; doktor polise haber verince, adliye olaya el atmış, kemik yaşı tespiti istenmiş; gerçek yaşı ortaya çıkmasın diye 21 yaşındaki başka bir kadın kemik testine sokulmuş; 18 yaşındayken resmi nikâh kıyılmış. Talihsiz kız/kadın sosyal medyaya girdiğinde başına gelenlerin farkına varmış; şikâyetçi olmuş. Şikâyeti değerlendiren İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı 30 Ekim 2022 tarihli iddianameye dönüştürmüş, sanıkların 27 yıla kadar hapislerini istemiş…

***

MÜNFERİT DEĞİL VAKA-İ ADİYE

İnsanın inanası gelmiyor gerçekten. Bir anne baba nasıl olur da bebeğini çocuğunu böyle bir iğrençliğe kurban eder? Anne baba, yaşlı genç, evli bekâr, inançlı inançsız, bu haber karşısında kanı donmayacak, dehşete düşmeyecek kişi var mıdır?

İyimser ruh haliyle, “Bu olay karşısında kanı donmayacak kimse olamaz” denilebilir. Ne var ki hayat, bu kadarcık iyimserliğe bile izin vermiyor. Çünkü böyle bir olayı kan dondurucu iğrençlik olarak görmeyen devasa bir güruh var. Çünkü ne yazık ki bu iğrençlik, kimilerinin hafifletmeye çalıştığı gibi “münferit, sıra dışı, bireysel, tekil” bir olay değil; topyekûn yüzleşilmesi gereken vaka-i adiye, yani sıradan bir olay. Aynen böyle yaşanmasa da benzer nice olay haberlere konu oldu. 

Ensar Vakfı’na bağlı yurtlarda kalan yaşları 8-10 arasında değişen 45 çocuğun cinsel istismara uğramasının ve olayı denetlemesi soruşturması gereken görevlilerin terfi ettirilmesi belleklerde taptaze. Dönemin ilgili bakanı Sema Ramazanoğlu “Bir kere rastlanmış olması, hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumu karalamak için gerekçe olamaz” diyerek olayı hafifletmeye çalışmıştı.

Sakarya’nın Akyazı ilçesinde Halvetiye tarikatı bünyesindeki Uşşaki Cemaati şeyhinin 12 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismardan 10 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırılması geçen yılın haberi. Rezalet ortaya çıktığında utanmaz şeyh olayı örtbas edebilmek için kendisini Hz. Muhammed yerine koyup kızın babasına “Ebubekir olmak istemez misin?” diye sormuş.

Antalya’da Akdeniz Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğrencisi Mehmet Sami Tuğrul’un Nakşibendilerin İskender Paşa koluna bağlı ALİM-Der’e ait kaçak tarikat yurdunda aşçı tarafından başı kesilerek katledilmesinin; cenaze töreninde baba Halil Tuğrul’un “Bugün bizim Şeb-i Aruzumuz, bunu düğün gecesi olarak düşünüyoruz. Önü vahşet gibi biz arkasındaki rahmete talibiz” diyerek cinayeti tevekkülle kabullenmesinin üzerinden bir yıl geçti. Cinayete ilişkin dava (nedense) basına kapalı olarak sürüyor.

Elâzığ Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Enes Kara’nın cemaat yurdunda yaşadığı baskılardan dolayı yaşamına son vermesinin üzerinden aylar geçti.

Erzurum’da yatılı Kur’an kursunda 7 çocuğu istismar eden kişinin 119,5 yıl hapis cezasına çarptırılması iki ay öncesinin haberi.

Bunlar deyim yerindeyse, buz dağının su üstündeki kısmı. Altta daha feci bir rezalet var. Rezaletin bir boyutu da, belki de en önemli boyutu, iktidar ve medyasının bu gibi rezaletlere ve vahşete konu olan tarikatları cemaatleri himaye etmesi, vahşet ve rezaletleri önemsizleştirmesi. 

***

İĞRENÇLİĞE POLİTİK MEDYATİK HİMAYE

Yerli yersiz her vesileyle Allah, Peygamber, Kur’an, din iman sömürüsü yapan AKP iktidarının tutumu malum; ülkeyi hukuk devletine değil din devletine sürüklüyor. Tarikat cemaat oylarına tamahkârlıkla İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. AKP iktidarı altı (6) yıl önce de çocuk yaşta evlilikleri meşrulaştırmak için bir af tasarısını Meclis’e sunmuş; ancak tepkiler üzerine geri çekmek zorunda kalmıştı. O tasarı yasalaşmış olsaydı, bugün konuşulan sapık da aftan yararlanmış olacaktı. İktidarın zihniyetinde bir değişiklik yok, sık sık “erken yaşta evlilik” diye nabız yokluyor. Milli Eğitim Bakanlığı MEB’in öğrencilere yönelik yaz okulu, yaz kampı, okuma yarışması, gezi ve seminerler, sosyal, sportif, mesleki ve teknik kurslar düzenlemek üzere protokol imzaladığı dinci vakıf ve kuruluşlar, TÜGVA, TÜRGEV, Ensar Vakfı, Türkiye Diyanet Vakfı, Hayrat Vakfı, İnsan Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti vs. olarak sıralanıyor. Bunlar bilinenleri. Bilinmeyen kim bilir başka hangi dinci kuruluşlar vardır.

Egemen medyada ve akademi dünyasında da iktidarınkine paralel bir görmezlikten gelme, önemsizleştirme, daha vahimi sahiplenme ve mazur gösterme çabası var.

Örneğin “saltanat teknesi” Hürriyet’in GYY Ahmet Hakan’a göre 6 yaşındaki kız çocuğunun evlendirilmesi “sıra dışı bir sapıklık, pedofili vakası” imiş. En radikalinden en ılımlısına, İslamcı mahallede böyle bir olaya cevaz yokmuş.

Ahmet Hakan’ın rezaleti kendi mahallesinden tarikatlardan uzaklaştırmaya çalışması (kabul edilemez olsa da) anlaşılır, AKİT’in sergilediği iğrençlik karşısında saygıya değer bir savunma refleksi. Hiç değilse, “İnsanlığımdan utandım, kanım dondu” diye cümle kurmuş.

AKİT ise iğrenç olayı “iftira” olarak görüyor. Yazı İşleri Müdürü Ali Karahasanoğlu, Cüppeli adlı şarlatanın bile iğrençliği lanetlemesine tepkili; Cüppeli’yi artık Atatürkçü takılmakla eleştiriyor, din kardeşine atılan iftiraya ortak olmakla suçluyor ve “Bu nasıl İslam kardeşliği?” diye azarlıyor.

AKİT’in iğrençliğe ortak olması, “iftira” demesi şaşırtıcı değil. İnsanlık dışı nice katliamlara, cinayetlere sahip çıktı. Çocuk istismarcısı suikastçı Hüseyin Üzmez bu gazetenin köşe yazarıydı…

İğrençlikte ortaklık AKİT ile sınırlı değil ne yazık ki. İslamcı mahalle okumuş yazmışlarının manşetinde her gün neredeyse sadece, hangi yaşta evlenileceği, hangi şartlarda nasıl cima yapılacağı konuları var. Evlilik akdi ile fiili evliliğin bir olmadığını, çocuklar arasında da nikâh, büyük küçük arasında da nikâh kıyılabileceğini söyleyen İslamcı inanç önderlerinden geçilmiyor. Kadınların giyimine kuşamına kafayı takmış olmaları başlı başına bir akıl ve ruh sağlığı sorunu. Sapıklıkları yüzlerine vurulunca “İslami değer ve yargılara sahip insanları tahkir etmeye yönelik iftiralar” diyerek üste çıkıyorlar. Öyle ki, iki yıl önce 41 kişinin öldüğü Elâzığ depremini çocuk yaşta evliliğin yasaklanmasıyla açıklayan prof unvanlı ilahiyatçı bile çıktı. Adı batasıca bir prof, “Gayretullaha dokunmak edebiyat değildir. AIDS, ebola virüsü… Avustralya, Çin gayretullaha dokundu azap geldi. Maazallah, biz de zinayı, livatayı yasallaştırarak, Allah’ın helal kıldığı yaşta evliliği tecavüz sayarak, mutlu yuvaları bozarak gayretullaha dokunmayalım” diye ahkam kesti.

(Ara not: Allah’ın evi Kâbe de, depremler ve başka afetler nedeniyle sanırım 50/60 kez yıkıldı, yeniden yapıldı. Bu kafaya göre neden acaba?)

***

OSMANLI SARAYINDAKİ BEBEK ÇOCUK GELİNLER

Dediğim gibi, hayat “Bu olay karşısında kanı donmayacak kimse olamaz” iyimserliğine izin vermiyor ne yazık ki. Çünkü bu iğrençlik, “münferit, sıra dışı, bireysel, tekil” bir olay değil. Tersine, topyekûn yüzleşilmesi gereken sosyolojik teolojik bir dram, akıl ve ahlak tutulması var ortada. Rezaletin tarihsel arka planı da var. Ecdat ecdat diye bağırıyorlar böğürüyorlar ya, ecdatları da böyleydi.

Ecdat belledikleri Osmanlı’nın saraylarının tarihi, buluğ çağına ermeden evlendirilen veya nişanlanan kız çocuklarının bebeklerin dramatik öyküleri ile doludur. Osmanlı sarayında nice bebek çocuk yaşta kızlar, vezirler ve paşalarla evlendirilmişti. 

Bebek yaşta başlayan evlilik rekoru, (1603-1617 yılları arasında halife padişah olan) Sultan Ahmet’in kızı Ayşe’ye aittir. Sultan Ahmet’in Kösem Sultan’dan doğma kızı Ayşe (ki Dördüncü Murat ve Deli İbrahim’in ablasıdır), 3 (üç) yaşındayken Sadrazam Nasuh Paşa ile evlendirilmiş; kocası idam edilince daha altı (6) yaşındayken dul kalmış; sonrasında yedi (7) kere daha evlendirilmiş ve nihayet 50 yaşındayken vefat etmiş.

Ayşe Sultan, Osmanlı sarayındaki bebek çocuk yaşta evlilik geleneğinin ilkiydi ama sonuncusu değildi. Kardeşi Padişah Halife İbrahim’in kızı Fatma Sultan, iki buçuk yaşındayken Yusuf Paşa ile evlendirildi. Vezirliğe terfi eden Yusuf Paşa düğün merasiminden sonra Girit Adası’nı fethetmekle görevlendirildi. Yusuf Paşa kış ortasında donanmayı sefere çıkarmanın makul olmayacağını izah etmeye başlamıştı ki, sözünü bitiremeden İbrahim Han, Girit Serdarı’nı cellâtlara teslim etti. Cellâtlar işini bitirir bitirmez Halife Padişah pişman oldu, damadının cansız bedenine kapandı; “Ne güzel kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık ki kıydım” diye ağladı. 

Halife Padişah’ın kızı kocasız kalmazdı elbette. Dört yaşındaki dul Fatma Sultan, bu kez Musahip Fazlı Paşa’yla evlendirildi; 15 yaşında bir kere daha dul kaldı. 

Halife Padişah İbrahim’in diğer kızı Beyhan, iki (2) yaşındayken Vezir-i Azam Ahmet Paşa ile evlendirildi. Bir yıl sonra Halife Padişah sarayın sefahat harcamalarını karşılamak için samur ve amber vergisi koyunca isyan çıktı. Halkın tepkisini öfkesini çalan Yeniçeriler “Kelle isterüz” diyerek saray kapısına dayandılar. Damat Vezir-i Azam Ahmet Paşa, meşhur cellat Kara Ali tarafından boğularak idam edildi. Cesedi uyuz bir beygire bağlanıp Atmeydanı’nda çınar altına atıldı. Paşa’nın cesedi Yeniçeriler tarafından parça parça edildi; Ahmet Paşa tarihe “bin parça” anlamına gelen “hezarpare” lakabıyla kaydedildi. Kocası öldürülünce üç (3) yaşında dul kalan Beyhan Sultan, önce İbrahim Paşa ile, onun ölümünden sonra Bıyıklı Mustafa ile evlendirildi. On yıl süren evlilik Bıyıklı Mustafa’nın ölümüyle sona erdi; çok geçmeden Beyhan Sultan da öldü…

***   

Yinelemek uygun düşerse, okula başlama yaşındaki bir kız çocuğunun hayatı karartılmış. Ne yazık ki bu iğrençlik, “münferit, sıra dışı, bireysel, tekil” bir olay değil. Tersine, kimileri için ecdat yadigârı bir gelenek, vaka-i adiye, sıradan bir olay; sosyolojik teolojik bir dram. Bu iğrenç gelenek ve zihniyetle, sosyolojik teolojik dramla, akıl ve ahlak tutulmasıyla topyekûn yüzleşip hesaplaşmadıkça, yerin yedi kat dibinde utanmaktan acı çekmekten kurtuluş yok!


Not: AKP iktidarının çocuk yaşta evlilikleri meşrulaştırmak için af tasarısını gündeme getirdiği günlerde kaleme alınmış “DAHA ÇOCUK MU?” başlıklı yazının da okunmasını öneririm.

http://rahmi-yildirim.blogspot.com.tr/2016/11/daha-cocuk-mu-tecavuze-mi-ugramis.html


3 Aralık 2022 Cumartesi

ALEVİLERİN KAYYUMLARLA BİTMEYEN SINANMASI

İslam içi sayılmakla birlikte Alevilik, heterodoks (farklı) ve batıni bir inanç öğretisidir. Sünni ve Şii yorumuyla ortodoks (egemen) İslam mülk sahibi sınıfların iktidarını kutsayıp meşrulaştırırken Alevilik tarih boyunca mülksüzlerin, baldırı çıplakların, göçebe yoksul köylülerin, yani ezilenlerin inancı olarak yaşandı yaşanıyor. 

Ezilen halkların ve inanç topluluklarının tarihi isyanlar ve katliamlar tarihi olduğu kadar uzlaşma, teslimiyet, asimilasyon, işbirlikçilik ve nihayet ihanet tarihidir. Alevi-Bektaşi-Kızılbaş tarihinde de isyanlar ve katliamların yanı sıra uzlaşma, teslimiyet, işbirlikçilik ve ihanet de vardır.

Hızır Paşa söylencesi, Alevi-Bektaşi-Kızılbaş tarihinde ihanetin öyküsü olarak simgesel değer yüklüdür. Okur yazar olup bilmeyen yoktur herhalde. Söylenceye göre, Pir Sultan Abdal’ın genç muhiplerinden Hızır, devlette görev almak için pirinden himmet ister; “Pirim himmet eyle İstanbul’da medrese tahsili göreyim, devlet katında yükseleyim, bozuk düzene karşı çıkayım!” der. Abdal Pir Sultan, “Hızır, Hızır, sana himmet eylerim ama bil ki, bozuk düzende düzgün çark olmaz; sen devlet katında yükselince aslını unutursun, günü gelir devlet için beni bile astırırsın!” diye karşılık verir. Hızır, “O nasıl söz pirim, üzerimde emeğin var, Allah’tan korkarım” der ve ruhsat ister.  

Pirinden ruhsat alan Hızır İstanbul’a gider, tahsilini tamamladıktan sonra devlet hizmetine girer; rütbesi yükselir, paşa olur, sonunda Sivas’a vali olarak atanır. Osmanlı paşası Hızır, Pir Sultan’ın öngördüğü gibi aslını unutmuştur, halka zulmeder; huzursuzluk ayyuka çıkınca pirini anımsar ve ayağına getirtir, sofrasına buyur eder. Pir Sultan “haram lokmadır” deyip el sürmeyince Hızır Paşa öfkelenir, pirini zindana attırır; öfkesi geçince, içinde “şah” olmayan üç deyiş söylerse affedeceğini bildirir. Pir Sultan her şiirinde şahı anınca Hızır Paşa pirini idam ettirir…

***

Hızır Paşa adıyla efsaneleşen bu öykü gerçekten böyle mi yaşanmıştır, bilinmez. Belki de kastedilen Hızır Paşa değil de gerçekten yaşadığı bilinen, Alevi-Bektaşi tarihinde kayıtlı adıyla Sersem Ali Baba’dır. Yani, Anadolu’nun Alevi-Kızılbaş katliamlarından akan kanla sulandığı dönemin Osmanlı padişahlarından Kanuni’nin veziri kayın biraderi devşirme Server Ali Paşa.

Server Ali Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın haremindeki kadınlardan Mâh-ı Devrân Sultan’ın ağabeyidir. Mâh-ı Devrân Sultan, televizyon dizisi Muhteşem Yüzyıl’da Hürrem Sultan’ın rakibesi, Kanuni’nin (cellatlara boğdurduğu) oğlu Mustafa’nın annesi yani. 

Muhteşem Yüzyıl dizisinin "adalet ve kanun adamı" diye tanıttığı Kanuni döneminde olsun, ya da dedesi Bayezid, babası Yavuz Sultan Selim dönemlerinde olsun, Anadolu halkı hep isyan halindeydi. Geçmişi ezen-ezilen ve sınıf mücadelesi açısından değil, “şanlı tarih” penceresinden görenlerin eserlerinde de kayıtlıdır isyanlar. Mesela, Türkçü milliyetçi Yılmaz Öztuna, 12 ciltlik eserinde Kanuni dönemini anlatırken, “İsyanların çoğu, devlet memurlarının zulüm ve haksızlıklarından çıkmış, sonradan gayrimemnunlar ve şüpheli niyet besleyenler de ilk nüvenin etrafına toplanmıştır.” diye belirtir. (Türkiye Tarihi, C: 6, s: 173) 

Prof. Dr. Faruk Sümer’in yazdığına göre de, 1526 yılında “Mohaç Savaşı’nın yapıldığı gün, Anadolu’da kan gövdeyi götürüyordu.” (Oğuzlar Türkmenler, s. 172) 

O yıl, yani Osmanlı’nın Mohaç zaferini kazandığı yıl Anadolu’nun yoksul göçebe Türkmen Alevi-Kızılbaş halkı Kalender Çelebi öncülüğünde ayaklanmıştı. Kalender Çelebi o tarihte Hacı Bektaş Dergâhı'nın başındaydı. “Kalender, Hacı Bektaş Veli’nin torunlarındandı ve etrafına 30 bin kişi toplamıştı.” (Yılmaz Öztuna, Türkiye Tarihi, C: 6, s. 174) 

İsyana dirlikleri ellerinden alınan Türkmen sipahiler de katılmıştı. Osmanlı’nın o güne kadar karşılaştığı en ciddi en geniş katılımlı ayaklanmaydı. Kanuni’nin şehzadeliğinde arkadaşı, padişahlığında sadrazamı ve eniştesi devşirme İbrahim Paşa isyanı bastırmakla görevlendirildi. İbrahim Paşa Yeniçeri ordusunu da yanına alarak yola çıktı. Osmanlı’da oyun çoktu. Dirliklerinin geri verileceği sözüne kanan sipahiler Kalender Çelebi’yi terk ettiler. Elbistan’da 1527’de yapılan çarpışmada Kalender Çelebi öldürüldü, isyan sona erdi.

Kalender Çelebi’nin katlinden sonra Hacı Bektaş Dergâhı’nın postu 25 yıl boş kaldı. Ancak huzursuzluk devam ediyordu. Osmanlı bu kez, dergâhı (güncel adlandırmayla) kayyum atayarak denetim altına almayı yeğledi; Kanuni, kayın biraderi Server Ali Paşa’yı postnişin olarak Hacı Bektaş Dergâhı’nın başına atadı. Kayyum paşa, Alevi-Bektaşi tarihine Sersem Ali Baba adıyla kaydedildi.

***

BEKTAŞİLERLE KIZILBAŞLAR BİRBİRLERİNİ KIRDILAR

Sersem Ali Baba, Osmanlı’nın Alevileri ve Hacı Bektaş Dergâhı’nı denetim altında tutmak için atadığı ilk kayyum değildi. Daha önce de 1501 yılında Padişah Bayezid, Alevi-Bektaşi tarihine Balım Sultan adıyla geçen kayyumu postnişin olarak dergâhın başına geçirmişti. Balım Sultan, dergâhın başına atandıktan sonra pir-i sani (tarikatın ikinci kurucusu) olarak Hacı Bektaş-ı Velî’nin yolunu yeniden düzenledi, tarikatın edep ve erkânını kurumsallaştırdı; 1517’de Hakk’a yürüdüğünde türbesini Yavuz’un kumandanları yaptırdı.

Osmanlı padişahının özel ordusu Yeniçeri’nin resmi inancı Bektaşilik idi. Anadolu tarihinin kırılma yılı 1514’te Çaldıran Ovası’ndaki savaşta, Osmanlı padişahı Sünni Yavuz’un Bektaşi Yeniçeri ordusu ile Safevi Şahı İsmail’in Kızılbaş ordusu birbirlerini kırdılar. Yavuz, Anadolu’nun Alevi Türkmen Kızılbaşlarının yarıya yakınını katletti.

Savaşı Şah İsmail kazansa Anadolu’nun inanç haritası belki biraz farklılaşırdı ama tarihin akışı çok farklı olmazdı. Çünkü Alevilik, Sünnilik ve Şiilik gibi iktidar inancı değildir. Yüzlerce yıl kölelerin, köylülerin, işsiz şehirli yoksulların (komünizme çok yakın) inancı olarak yaşanan Hristiyanlık ne zaman ki Roma’nın resmi dini ilan edildi, kendisi olmaktan çıkıp zıddına dönüştü. Alevilik de devletleştiği anda kendisi olmaktan çıkar. Şah İsmail’in Alevi Kızılbaş devleti, daha Şah hayattayken zıddına dönüşmeye başladı; ölümünden sonra oğlu döneminde İran’ın yerleşik inancı tarafından teslim alındı, Şii devleti oldu. 

İlk kez yaşanan bir süreç değildi zıddına dönüşüm. Osmanlı devleti de benzer süreçten geçti. Ertuğrul Gazi (öldükten sonra Otman Gazi) liderliğindeki aşiret fetih ve gazalarla devletleşirken, Abdal Musa yolunu ayırdı, Osmanlı’nın egemenlik alanı dışına çıkıp Antalya’ya çekildi; uzlaşmayı seçen Geyikli Baba Osmanlı’nın başkenti Bursa’da kaldı; Edebali ise kuruluş ürecindeki devletin şeyhi, yani ruhani lideri oldu. Padişahın özel ordusu olmak üzere devşirilmiş Hristiyan gençleriyle kurulan Yeniçeri Ocağı’na tarikat olarak Bektaşilik seçildi… (İşbu serencamı Derviş Ahmet, nam-ı diğer Âşık Paşaoğlu (1393-1484) kaleme aldı; Menakıb u Tevârih-i Âl-i Osman adıyla kitaplaştırdı.) 

***

Başta söylediğim gibi, ezilen halkların ve inanç topluluklarının tarihi isyanlar ve katliamlar tarihi olduğu kadar uzlaşma, teslimiyet, işbirlikçilik, asimilasyon ve nihayet ihanet tarihidir.

Şu günlerde, Alevilik inanç değil kültür sayılıyor, Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı kuruluyor; Alevi inanç önderi dedelere ulufe niyetine maaş, cemevlerine yardım vaad ediliyor ya. Tarihin tekerrür edeceğine kuşku yok. Osmanlı’dakine benzer şekilde iktidar kapısında ikbal arayan Sersem Ali Çelebi zuhur etmekte gecikmedi; daha nice Sersem Ali Çelebi çıkar! Bakalım hangi Alevi Bektaşi inanç önderleri makama rüşvete tamah edip kayyum olurlar; hangileri Pir Sultan Abdal gibi haramdan uzak dururlar?

Eşit yurttaşlık ve laiklik talebinde ısrar edecek insan evlatlarına selam olsun!