28 Aralık 2023 Perşembe

CAN’LARI BAĞLIYORLAR İTLERİ SALIYORLAR!

Bilinen hikâyedir. Nasreddin Hoca bir köye gitmiş. Tam köye girerken köpekler karşılamış. Havlamaları pek dostça değil. Hoca korku içinde yerden taş alıp köpeklere atmak istemiş. Eğilmiş yere ama hangi taşa elini uzatsa yerinden kımıldatamamış. “Allah Allah” demiş Hoca, “Bu ne biçim memleket? Taşları bağlamışlar, itleri salmışlar!” 

Gezi davası tutsağı Hatay Milletvekili Şerafettin Can Atalay’ınki de o hesap. Can’ın serbest kalması gerekiyor ama serbest bırakmakla görevli kişi ve kurumlar Can’ları bağlamışlar...

Anımsanacağı üzere, Fetullahçı polisin fezlekesi ve Fetullahçı savcının iddianamesiyle açılan Gezi Davası 2015 yılında beraat kararıyla sonuçlandı, kesinleşti. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra dosya raftan indirildi; yeni bir delil olmadan aynı fezleke ve iddianameyle dava yeniden açıldı. İkinci Gezi Davası’na bakan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Şubat 2020’de beraat kararı verdi. Ancak beraat kararı veren mahkemenin heyeti değiştirildi. Beraat kararı istinaftan döndü, dosya bu kez İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildi. Bu mahkemenin heyetinde daha önce AKP’den milletvekili aday adayı olan bir hâkim de yer aldı. Bu heyet, 26 Nisan 2022’de Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, aralarında Can Atalay’ın da olduğu diğer sanıklara 18’er yıl hapis cezası verdi ve tutuklanmalarını kararlaştırdı. O günden beri Can’lar bağlı!

Ceza hukukunun temel ilkeleri yok sayılarak verilen mahkûmiyet kararı temyiz aşamasında iken araya Mayıs 2023 seçimleri girdi; Can Atalay, Hatay halkının iradesiyle milletvekili seçildi. Yürürlükteki anayasaya ve kanunlara ve bu konuda daha önce benzer davalarda verilmiş Anayasa Mahkemesi (AYM) kararları uyarınca Can Atalay’ın tahliye edilmesi gerekiyordu. Ancak Can Atalay tahliye edilmedi; üstelik, Yargıtay, Gezi Davası’ndaki hukuk dışı mahkûmiyeti, 28 Eylül 2023’te onadı ve milletvekilliğinin düşürülmesi için TBMM’ye tebliğ etti. 

Buna karşın AYM, 25 Ekim 2023’te, beklenmedik ölçüde hukuka dayalı bir kararla, hak ihlaline hükmetti; Can Atalay’ın tahliye edilmesini ve TBMM’de görevine başlamasını istedi.

*** 

Anayasa’nın konuya ilişkin hükümleri yorum gerektirmeyecek ölçüde açık. Örneğin, 153’üncü maddeye göre “Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar.”

Madde 158’e göre de, “Diğer mahkemelerle, Anayasa Mahkemesi arasındaki görev uyuşmazlıklarında, Anayasa Mahkemesinin kararı esas alınır.

Hukuki çerçeve bu denli açıkken, yerel mahkeme ve Yargıtay, AYM kararına uymadı; dahası Yargıtay AYM üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu. Bununla kalmadı Yargıtay, TBMM’ye de Can Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesi talimatını verdi. Yürütmenin ve devletin başı da Yargıtay’ın bu kararına sahip çıktı.

Bu gelişmelerin ardından AYM, Can Atalay için yapılan ikinci başvuruyu daha güçlü gerekçelerle kabul ederek, tahliyesine karar verdi. Ancak, yerel mahkeme AYM kararını Yargıtay’a havale etti; ilkinde olduğu gibi Yargıtay’ın da AYM kararına uyması beklenmiyor.

Uzun sözün kısası, Anayasa yürürlükte değil. Türkiye epeydir Anayasa ile değil, Reis’in kafasına estiğine ve keyfine göre yönetiliyor; yargı ve TBMM faaliyeti Reis’in çizdiği çerçevede kalıyor. Bu devlet biçimi siyaset biliminde polis devleti, sosyolojide otokrasi olarak adlandırılıyor. Devlet egemenliğinin gerçekleşme tarzı olarak da faşizm.

Polis devleti, iktidarın kendisini yürürlükteki kanunlar ve anayasa ile bağlı saymadığı devlet demek. Polis devletinde yasama, yürütme ve yargı erkleri otokrat reiste birleşir; devlet faaliyeti kanunlar ve anayasa yerine reisin keyfine göre yürütülür. Temel hak ve özgürlükler reisin izin verdiği ölçüde kullanılabilir.

Ülkemizde devlet, kâğıt üstündeki anayasada “demokratik laik sosyal hukuk devleti” olarak tanımlansa da, hiçbir zaman hukuk devleti olamadı. Her şeye karşın, askeri darbe dönemlerinde bile bugünkü ölçüde keyfilik yoktu; hukuk devleti olmasa da kanun devleti duyarlılığı gözetiliyordu. Irkçı dinci cehalet ve kötülük iktidarı döneminde, kanun devleti duyarlılığı da kalmadı. 

Polis devletine gerilemenin tarihini saptamak gerekirse, “Allah’ın lütfu” sayılan 15 Temmuz darbe girişimi ertesinde olağanüstü halin ilan edildiği 20 Temmuz 2016 denilebilir. Mühürsüz oyların geçerli sayıldığı 2017 hileli referandumu ile de anayasal çerçeveye kavuştu. Ancak, ırkçı ümmetçi cehalet ve kötülük iktidarı kendi anayasasına bile uymuyor. 

En başta, mevcut Cumhurbaşkanı, Anayasa’nın yorum gerektirmeyecek açık hükmüne, yani bir kimsenin en fazla iki kere seçilebileceği hükmüne karşın üçüncü kez aday oldu; şaibeli seçimle tekrar seçildi. Milletvekili seçilen Can Atalay da, Anayasa’nın tartışma götürmez açıklıktaki hükümlerine karşın esir tutuluyor. 

***

Can Atalay, emek barış demokrasi güçlerinin ırkçı dinci otokrasiye karşı Gezi Direnişi’nin onurlu temsilcilerinden biridir. Bu yüzden ceza hukukunun tüm ilkeleri çiğnenerek hapsedildi. Ancak depremin en ağır mağduru Hatay halkı Can Atalay’ı bağrına bastı, milletvekili seçti. Buna karşılık, ırkçı dinci iktidar Can Atalay’ı yürürlükteki anayasayı çiğneyerek hapiste tutuyor. Başka pek çok kişiye olduğu gibi Can Atalay’a da düşman ceza hukuku uyguluyor.

Can Atalay, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Selçuk Kozağaçlı ve daha niceleri esir tutulurken, nice “kader mahkûmu” (!) katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, IŞİD ve Hizbullah katilleri, mafya babaları salıveriliyorlar. Tahliye edilen mafya şefleri soluğu MHP genel merkezinde alıyorlar. Hukuku vicdandan adaletten bu denli uzaklaştırmak, İslamcı iktidara nasip oldu.

Hatay Milletvekili Can Atalay’ın yürürlükteki anayasa ve kanunlar yok sayılarak “esir” tutulması, yüz yılı geride bırakan cumhuriyetin polis devletine gerilediğinin tescilidir.

Gerek Can Atalay özelinde gerekse başka pek çok kişi ve olay vesilesiyle yürürlükteki kanunların ve Anayasa’nın çiğnenmesi, temel hak ve özgürlüklerin kullanılamaz hale getirilmesi, devlet faaliyetinin otokrat reisin keyfine göre yürütülmesi, en hafif ifadeyle darbedir.

Bu darbeye karşı meşru her zeminde direnmek, emek barış demokrasi güçlerinin ahlaki yükümlülüğüdür. Gezi Direnişi bugün de toplumsal ve siyasal muhalefetin esin kaynağıdır.

İçerde esir tutulanlara selam olsun!

Gezi direnişinde katledilen gençlerin anılarına saygıyla!


22 Aralık 2023 Cuma

‘NAS’IL BİR ZAMANA GELDİK?


                            “Öyle bir zamana geldik, Küfrün adı iman oldu, Doğru dürüst gider iken, 

                            Hakk’ın yolu duman oldu” (Mahzuni Şerif)

NASıl bir zamana düştük, memleket ne hale geldi? Şaşırmamak elde değil.

Yaş 65’i geçti, 70’e gidiyor. Bunca yılın hayat deneyimiyle şaşırma eşiğini geçmiş olmalıyım ama hâlâ şaşırıyorum. Gün geçmiyor ki, bu kadarı da olmaz dedirten bir habere maruz kalmayalım.

Nelere şaşırıyorum, nelere maruz kalıyorum? Onca absürt olaydan hangisine şaşırayım, hayret edeyim, acı acı tebessüm edeyim, gerçekten şaşkınım.

Memleket neredeyse çeyrek yüzyıldır NAS zihniyetiyle yönetiliyor. Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar dindarlaştı ama o ölçüde yozlaştı çürüdü, yarım yamalak da olsa var olan aklını ahlakını yitirdi. NAS adına tarikatların girmediği, işgal edilmemiş kamusal alan neredeyse kalmadı ama yolsuzluk hırsızlık dolandırıcılık, magandalık, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, siyasi zorbalık, iki yüzlülük, hemen her türden ayrımcılık ve nefret o ölçüde sıradanlaştı.

***

Sıradanlaşan ümmetçi ırkçı faşist zorbalığın son örneklerinden biri okul öncesi eğitim kurumlarına yani ana sınıflarına, ilk okullara, yatılı bölge ortaokullarına mescit zorunluluğu. Buna ilişkin yönetmelik 14 Ekim 2023 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanmış. 

Yanısıra, temel eğitim kurumu haline getirilen imam hatip okulları, zorunlu ve seçmeli din dersleri yetmiyormuş gibi bir de ÇEDES projesi kapsamında imamların derslere girmeleri.

Düşünebiliyor musunuz, oyun çağındaki 3-6 yaş grubu bebelere, ilk ve ortaöğretim çağındaki çocuklara dershanede ya da mescitte imamlar vaaz veriyorlar.

Ne anlatabilirler? Gerçekten imamlar bebelere çocuklara ne anlatabilirler? 

İnsanın tek anne babadan geldiğini, çoğalmak için kardeşlerin birbirleriyle evlendiklerini mi?

Tanrıya yaranabilmek için hediye yarışına giren, yarışı kazanamayınca kıskançlıkla kardeşini öldüren çocuğu mu?

Tanrıya yaranabilmek için oğlunu boğazlamaya kalkan babayı mı?

İlahi emir gelince geliniyle gerdeğe giren kayınpederi mi?

Başka din ve inançtan kimselerin, hatta farklı inançtan anne babanın dost edinilmesini yasaklayan ilahi emirleri mi?

“Henüz adet görmemiş” karının nasıl boşanacağına ilişkin ilahi emri mi?

Kız çocuklarının hangi yaşta kocaya varabileceğine ilişkin fetvaları mı?...

Bunları mı anlatacak imamlar? Bu anlatımlara maruz kalan 15 milyon dolayında çocuk yetişkinlik çağında nasıl bir canlı türüne dönüşmüş olur?

***

Sorunun yanıtı için 15-20 yıl beklemek gerekmiyor. Servet sahibi bir avuç azınlığın iktidarını meşrulaştıran NAS zihniyetinin dünyayı ve üzerinde yaşadığımız toprakları maruz bıraktığı adaletsizlik, eşitliksizlik, yoksulluk, savaşlar tarihte kayıtlı. Günümüzde NAS zihniyetiyle yönetilen ülkelerin hali ortada.

Ülkemiz, kapitalist emperyalizmin Yeşil Kuşak stratejisi çerçevesinde on yıllardır “ılımlı İslam” siyasetinin saldırısı altında. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle, emek barış demokrasi güçleri ezilirken çağ dışı tarikatların cemaatlerin önündeki engeller kaldırıldı. Yakın zamana kadar marjinal olan ırkçı ümmetçi siyasi hareketler, 2000’li yıllarda siyaseti bloke ettiler, merkez konumuna eriştiler. Sivil bürokrasi tarikat müritleriyle dolduruldu. 

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) de bu sürecin dışında kalmadı. Fetullah Gülen Cemaati (resmi adıyla FETÖ) başta olmak üzere, cemaat tarikat adlı çağ dışı yapılanmaların mensubu müritlere sorular önceden verilerek tam puanla askeri okullara girmeleri sağlandı. Sivil bürokraside olduğu gibi TSK’de de “Cemaat tarikat ne istediyse verildi.” Üst düzey komuta heyeti, TSK’nin Yeşil Kuşak stratejisi çerçevesindeki dönüşümünü başkalaşımını gaflet ve dalalet ile seyretti. Nihayet 15/16 Temmuz 2016 gecesi, 356 general ve amiralden 166’sı Fetullahçı darbe girişimine katıldı. 

Bugün de TSK ve sivil bürokrasi başka tarikat müritleri ile dolduruluyor. “Atatürk ilke inkılaplarının yılmaz bekçisi” TSK, “namazı hangi tarikatın imamı kıldıracak” kavgalarının alanı haline gelmiş. TSK’nin en önemli birliklerinden Tuzla Piyade Okulu’nda Atatürk resminin yakaya takılıp takılmaması konusunda tarikatçı teğmenler ile Atatürkçü teğmenler arasında arbede çıkmış. Üst düzey komuta heyeti gaflet ile seyrediyor. MSB Yaşar Güler, “basit disiplinsizlik” diyerek örtbas etmeye çalışıyor. Yaşar Güler’e, TSK’ye doldurulmasına seyirci kaldığı tarikatçı kadrolar tarafından dizleri üstünde onursuzca sürüklendiğini anımsatmanın bir yararı olur mu?

Darbe dönemlerinde solcu oldukları için TSK’den atılmış askerlerin örgütü Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER’in bildirisinde vurgulandığı üzere, TSK’nin bu gibi kavgaların alanı haline gelmesi basit disiplinsizliğin çok ötesinde bir başkalaşımı gösteriyor. Nihai menzil, TSK yerine ordu görünümlü müritler kalabalığı; Taliban yönetimindeki Afganistan ya da ayetullahlar yönetimindeki İran benzeri Türkiye! İranlı yazar Daryush Shayegan Yaralı Bilinç adlı kitabında anlatıyor ya, öyle bir akıbet.

Yıllarca ülkesinden uzak kalmış İranlı ülkesine döndüğünde, Tahran havaalanından evine gitmek için taksiye biner... Yarı yolda şoföre ilk tütüncüde durmasını söyler. Taksici, “Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?” diye sorar. Diyalog şöyle ilerler:

     - Sigara alacağım... 

     - Sigarayı artık camide satıyorlar beyim. 

     - Camide mi? Yahu cami Allah'ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi? 

     - Hayır beyim hayır! İbadet etmek için artık üniversiteye gidiliyor. 

     - Allah allah! Peki o zaman öğrenim nerede yapılıyor? 

     - Öğrenim hapiste yapılıyor beyim. 

     - Hapiste hırsızlar yok mu? 

     - Hırsızlar artık hükümette beyim... 

***

Dediğim gibi, çağ dışı vaazlara telkinlere vaazlara maruz kalan 15 milyon dolayında çocuk yetişkinlik çağında nasıl bir canlı türüne dönüşür, tarikat müritleriyle doldurulan TSK nasıl bir orduya evrilir? Bu soruların yanıtı için 15-20 yıl beklemek gerekmiyor. Geleceğin yetişkinleri bugünün çocuklarını bırakalım, dünün çocukları bugünün yetişkinleri, eğitimlisiyle cahiliyle mal meydanda. Gün geçmiyor ki, absürt bir olayın, kan dondurucu cinayetlerin, tarikat yurtlarındaki iğrençliklerin, zorbalıkların sahtekârlıkların haberine maruz kalmayalım.

Anayasaya sadakat yemini edenler anayasayı çiğniyorlar.

Kızılay deprem yardımını parayla satarken, Yeşilay şube başkanı uyuşturucuyla yakalanmış.

Hükümet kararıyla kurulan Uluslararası Üniversiteler Konseyi Başkanı’nın akademisyen olmadığı ortaya çıkmış.

Malum şahsın diploması da bir türlü ortaya çıkmadı. Hoş, diploması olsa ne fark eder ki?

Her şeye karşın, hemen her sınıftan halkın en az yarısı nihai menzili teokrasi olan yolculuğa itiraz ediyor. Geleceğe ilişkin umutlu olmak için yeterli nedendir!


16 Aralık 2023 Cumartesi

VATAN HAİNİ BİLE SAYILMAMIŞTIK!

Kaç haftadır çeşitli tarihsel kişiler üzerinden vatana ihanet tartışması yapılıyor ya.

Tam 40 yıl önce vatana ihanetle suçlanmıştık. Hatta, vatan haini bile sayılmamıştık.

Devir 12 Eylül faşizmi devriydi. Solcu yani sosyalist oldukları gerekçesiyle TSK’den atılan subay astsubay askeri öğrenci sayısı binleri geçmişti. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kalpleri solda atan genç askerleri olarak, THKP/C Üçüncü Yol davasında yargılanıyorduk. İşkence ile sorgulamışlar, işkence altında yargılıyorlardı. Metris Cezaevi’nde tektip cezaevi üniformasını ilk (bunlar asker, tektip elbiseye karşı çıkmazlar sanısıyla) bizlere giydirmeye çalışmışlardı. Zorla giydirdikleri cezaevi üniformasını mahkeme salonunda yırtıp atmıştık.

Bugün olduğu gibi yine her şeye, kimin suçlu veya masum olup olmayacağına bile tek kişi karar veriyordu. Devrin tek adamı bizleri kaç kere “onlara vatan haini demeyi bile az bulurum” diyerek defalarca karalamıştı. Dahası, faşist darbeyi haklı göstermek için basında “biz gelmeseydik, küçük rütbeli subaylar gelecekti” içerikli haber ve yorumlara yer veriliyordu.

Kenan Evren’in karalaması yanıtsız kalmamalıydı, kalmadı. Sıkıyönetim mahkemesindeki davada naçizane kitap hacmiyle 350 sayfalık savunma ile karşılık verdim. Aradan 30 yıl geçtikten sonra Kenan Evren’in sanık olduğu davada müdahil olarak, avukatlarım Ömer Kavili, Kazım Genç ve Arif Ali Cangı aracılığıyla Kenan Evren’e 13 soru yönelttim, ama yanıt vermedi

Aşağıda okuyacağınız yazı, 40 yıl öceki davada savunmamın ilgili bölümüdür.

Okuyacakların sabrına saygıyla.

***

VATANA İHANET Mİ?

Binlerce genç subay, astsubay ve askeri öğrencinin silahlı kuvvetler dışına atılması ve işkenceye tabi tutulmasıyla, tarihin sayfaları arasında, herkesin kendisini ilgilendirdiği kadarıyla bir şeyler yazması gereken bir parantez (belki de bir dipnot) açılmıştır sanıyorum. Bu bölüme özellikle bugün kendilerini savunma olanağından yoksun bırakılanlar mutlaka bir şeyler yazmalıdırlar. Meğer ki, Devlet Başkanı Kenan Evren hepsinden önce davranmış olsun. 4 Ekim 1983 tarihli gazetelerin yazdıklarına göre, Devlet Başkanı Evren, Harp Okulu’nda şöyle söylemiş:

“Her millette olduğu gibi bizde de hainler çıkmıştır. Fakat, eğer bu hainler silahlı kuvvetler içinden ve hele Harbiye’nin içinden çıkarsa, ben onlara hain lafını bile az bulurum. Bunu niçin söyledim? 12 Eylül’den evvel askeri okullarımızın ve özellikle Harp Okulu’nun içine sızan hain güçler, maalesef sizin geçmişteki arkadaşlarınızdan bazılarını yanlış yola saptırmışlar, sapık ideolojilerinin peşinden sürüklemişler ve silahlı kuvvetler içerisinde anarşistlerle elele işbirliği yapan insanlar çıkmıştır. Bunlar cezalarını görmüşlerdir. Evvela Silahlı Kuvvetler’den atılmışlardır. Ondan sonra da adaletin pençesine teslim edilmişlerdir. Cezalarını göreceklerdir. Ama ben onlara, demin söylediğim gibi ‘hain’dir lafını bile az buluyorum. Bundan sonra da sizlerin arasına sızmak isteyenler bulunacaktır. Bu millet her şeyi affeder; ama, varını yoğunu sarf ettiği silahlı kuvvetlerinin kendisinin istemediği bir istikamette kendisine karşı cephe almasını affedemez.”

Yine Devlet Başkanı Evren, gazetelerin yazdığına göre, 31 Temmuz 1984’te, Bursa’da sanayici ve işadamlarıyla basına kapalı olarak yapılan toplantıya girmeden önce şunları söylemiştir:

“Yabancı basında, Türkiye’de silahlı kuvvetler arasında bazı olaylar vardır, bazı tutuklamalar vardır, bazı subaylar tutuklanıyor gibi haberler yer almaktadır. Bunların aslı astarı yoktur. 12 Eylül’den önce terör odakları silahlı kuvvetlerin içine sızmışlar ve silahlı kuvvetler içindeki bazı gençlerimizi kendi taraflarına çekmek suretiyle örgütlerine sokmuşlar ve onlar da bu örgütler içinde faaliyet göstermişlerdir. Şimdi bunlar meydana çıkmaktadır. Silahlı kuvvetler kendi içine sızmış bu gibi unsurları içinden temizlemektedir. 1980’den önce bu gibi olaylara karışmış olanlar tespit edildikçe önce silahlı kuvvetlerin içinden çıkartılmakta, daha sonra da mahkemeye verilmektedir. İşte 1980’den önce bu gibi olaylara karışmış olanlar temizlenmektedir. Böyle aslı astarı olmayan haberlere inanmayın. Çünkü, silahlı kuvvetler, bu gibi işlerin içine karıştırılamaz. Diğer kuruluşlarımız da silahlı kuvvetlerimizin gösterdiği bu hassasiyeti gösterseler, kendi içlerine sızmış bu gibi unsurları temizleseler, 12 Eylül öncesine dönülmez. Ama şimdi bunları da içine alacak bir genel af çıksın diye bazı çatlak sesler duymaktayız. Affedilecek insan var, affedilmeyecek insan var, bunları ayırt etmek lazım” (Cumhuriyet, 1 Ağustos 1984.)

İddianamenin 31, 32, 33’üncü sayfalarındaki iddialarla aynı paraleldeki bu gibi demeçlerin verildiği tarihlerde, “evvela silahlı kuvvetlerden atılıp sonra da adaletin pençesine teslim edilmiş” sanıkları olan başka bir dava yoktu ve Ergun Göze jurnalistinin kalemine de pelesenk olan bu propaganda, silahlı kuvvetlerden koparılan binlerce subay, astsubay ve askeri öğrenciyi, en başta da bu davanın sanıklarını hedef alıyordu.

Görülmekte olan bir dava ya da adli makamlara intikal etmiş bir konu hakkında hiçbir kişi, kurum ya da makamın mahkemeleri etkilemeye yönelik tavsiye ve telkinde bulunamayacağı hususu, gerek cebren ilgaya teşebbüs etmekle suçlandığım (fakat 12 Eylül 1980’de tarafımdan ilga edilmeyen) 1961 tarihli Anayasa’nın (madde 132) ve gerekse 1982 tarihli Anayasa’nın (madde 138) amir hükmüdür.

Her iki anayasanın 2’nci maddesinde Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarına saygılı, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olduğu yazılıdır.

Uyruklarının her türlü hak ve özgürlüklerini (özellikle iktidar sahiplerinden gelebilecek) müdahale ve tecavüzlere karşı koruyan ve yargı güvencesine alan; devleti yönetenlerin iktidarlarını yasalara uygun olarak kullanmalarını sağlayan devlet hukuk devletidir. 1982 Anayasası’nda süs olarak yer almış ve muğlaklaştırılmış  olsa bile, her iki anayasada da, hukuk devleti ilkesine ilişkin olarak, hiç kimse veya organın, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini kullanamayacağı; kanunların anayasaya aykırı olamayacağı, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamayacağı; devletin görevinin temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının önündeki engelleri kaldırmak olduğu; kanun önünde herkese eşit davranılacağı, hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı ilkelerine yer verilerek, devlet temel hak ve özgürlükleri korumak ve gerçekleştirmekle yükümlü kılınmış ve yargı güvencesine değinilmiştir.

Devlet Başkanı Evren, kendisinin başında bulunduğu harekâtın getirdiği anayasaya göre “cumhurbaşkanı sıfatıyla, anayasaya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye bağlı kalacağına, adalet anlayışı içerisinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağına, millet ve tarih huzurunda namusu ve şerefi üzerine and içmiştir”. (Madde:103)

Bu durumda, üstelik yargılandıkları bir sırada mahkemeleri etkilemeye yönelik bir üslupla bir kısım insanların peşinen suçlu ilan edilmelerinin hukuk devleti ilkesinin kesin bir çiğnenmesi olduğu, yalnızca YÖK üniversitelerinin fahrî hukuk profesörü Devlet Başkanı Evren’in değil, herkesin bildiği bir gerçektir. Sonra, bu davanın sanıklarını hedef alan suçlayıcı beyanlarda bulunması, anayasanın yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü ilkelerini çiğneme konusunda, Devlet Başkanı’nın kendisini imtiyazlı bir mevkie koymasının ne ilk ne de son örneğidir. 5 Kasım 1983 tarihli gazetelerin yazdıklarına göre, Devlet Başkanı Evren, bir gün önce şöyle konuşmuştur:

“Hâkimlerimiz de katı hukuk kuralları arasında sıkışıp kalmamalı, her şeyden evvel toplumun yararı, toplumun huzuru, milletin var olması göz önünde bulundurulmalıdır. Bugün yakalanan anarşist ve teröristlerden birçoklarının 12 Eylül’den evvel ve sonra salıverilmiş veya kısa süreli hapis cezalarını tamamlamış olanlar arasından çıktıklarını belirtmekte fayda görüyorum.”

1877’de parlamento tatil edilip (kapatmak değil) kişisel diktatorya kurulurken, anayasanın 113’üncü maddesinin verdiği yetkiden hareket ediliyordu. Magna Karta Libertumu’ndan 750 yıl sonra, “kararname” ve “sıkıyönetim tebligatı”nın fermanların yerini aldığı, bu yolla mahkeme kararı olmaksızın sendikaların mallarının müsaadere edildiği, siyasi partilerin kapatıldığı, bir kısım insanların sürgüne gönderilerek siyasi haklarını kullanmaktan alıkonuldukları Türkiye’de Devlet Başkanı, suç ve suçluyu mahkemelerin tayin etmesi gerekirken, suç ve suçluyu, hak ve özgürlükleri tayin eden kişisel tutum ve sözleriyle hukuk devleti ilkesini çiğneme ve (üstelik bizzat kefil olduğu ve defalarca ‘deldirtmem’ diyerek savunduğu) anayasaya uymama konusunda kendisini imtiyazlı mevkie koymaktadır. Yasal düzeni ihlal suçlamasıyla çile çekmek “imtiyazı” ise işçilerin, gençlerin, aydınların, yoksul halkındır.

Asıl üzerinde durmak istediğim konu ise, her türlü haksızlığa, işkenceye uğrayan genç askerlerin bir kalemde vatan haini ilan edilmeleridir. 

Başkalarını vatan haini ilan etmek bu kadar kolay mıdır?

Şimdiye kadar, “evvela silahlı kuvvetlerden çıkarılıp sonra da adaletin pençesine teslim edilen vatan haini teröristlerden” kaçı bu suçtan hüküm giydi ya da herhangi bir biçimde mahkemece cezalandırıldı?

Yine bu dava vesilesiyle suçlanan ve haklarında kamu davası açılan 123 “vatan haini” sanıktan 110’u, Esas Hakkındaki Mütala’da beraatleri istenmekle, “ihanet”lerinden ötürü ödüllendirilmiş mi olmaktadır?

Bu genç askerler ne yaptılar da kendilerine “hain” denilmesi bile az geldi?

1978 dönemi mezunlarından J.Ütğm. Ahmet ŞENER, 1983 yılında Cizre’de hudut bölük komutanı iken, sınırda çıkan silahlı çatışmada kurşunlara hedef oldu. Bu olay bardağı taşıran son damla idi ve saldırganları takip tenkil amacıyla Irak sınırından 30 kilometre kadar içerilere uzanan bir harekât düzenlendi. Ütğm. Ahmet Şener, hastahanede yattığı süre içinde, en yüksek makamların ve komutanların yakın ilgisine, çiçek ve geçmiş olsun dileklerine mazhar oldu. Sonra, hastahaneden “vatan haini” olarak taburcu edilip sorgulandı.

P.Ütğm. Hasan GİZER, İstanbul’da 1980 1 Mayıs’ında sıkıyönetim görevlisi olarak devriye hizmeti yaptığı sırada otomatik silahlarla tarandı. Hedefini bulan kurşunlar çelik başlığa ve teçhizatın metal aksamına takılıp kalmasa, Ütğm. GİZER, (Tanrı korusun) “vatan haini” olmaya belki de fırsat bulamayacaktı.

J. Ütğm. Rahmi YILDIRIM, talihi yaver gidip, anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs etmek suçlamasıyla yargılanmaya ve “vatan haini” ilan edilmeye fırsat bulabilen şanslı bir subaydır. Urfa Suruç’ta hudut bölük komutanlığı yaptığı sırada, hududu geçmeye çalışan kaçakçılarla çıkan silahlı çatışmada, kurşunlar, sol kulağında si bemol – do diez notalarını anımsatmakla yetinmişlerdi.

J. Ütğm. Fahrettin ÇOBAN ise o kadar talihli değildi. Bursa Emniyet Müdürlüğü’ndeki sorgulamalarda, okuldaki lakabı bir anda kod isme dönüşen, “vatan haini-azılı örgüt militanı” Ütğm. Çoban hakkında ısrarla itiraflarda bulunulması isteniyordu. Hudut bölük komutanı Ütğm. Fahrettin ÇOBAN, arazi etüdü sırasında serseri bir mayına basıp öldüğü için “vatan haini” olmaya fırsat bulamadan şehit olmuştu.

“Hem zeki hem genç” olarak nitelenen bütün bu genç askerler ne yaptılar da kendilerine “vatan haini” denilmesi bile az geldi?

Örneğin, kitap mı okudular? Okusunlar, ne çıkar bundan? Bir taraftan “Sadece kuru (yalın) bir asker olarak yetişmemeniz için, ilim ve irfan sahibi olmanız için gerekli her türlü teknik ve bilimsel bilgiler size verilmektedir” (Kenan Evren, 30 Eylül 1980, Kara Harp Okulu) denilir ve bu amaçla öğrenim süresi dört yıla çıkarılırken, öte yandan insanlığın yüz binlerce yıllık bilgi birikimini taşıyan kitapların okunması niçin suç sayılsın?

Ne yaptı bu genç insanlar? Ülkenin içinde bulunduğu durumdan, gayri milli bir düzenin sürüp gitmesinden üzüntü duyup kurtuluş çareleri üzerinde kafa mı yormuşlar? Ne zararı var bunun? Ülkenin işçileri köylüleri, bilim adamları, hukukçuları, sanatçıları katledilirken, bu kan gölünün kabarmasını, anayasa dışı bir girişimi meşrulaştıracak gerekçe diye algılayıp, gizli sadistik bir zevkle seyretmek yerine, halkına ve ulusuna karşı sorumluluğun ve yurtseverliğin gereği olarak, halkının ezilmesine ve sömürülmesine karşı çıkma isteği duymaktan daha insanî ne olabilir?

Ne yaptı bu genç askerler? Sosyalist mi olmuşlardı? Nesnel gerçeklik bunu göstermese de, bu insanlar sosyalist olabilseler kötü mü olurdu? Bu ülke sosyalistlerden sosyalizmden ne zarar görmüştür? 150 yıldır uygulanagelen her mahallede bir milyoner yaratma politikalarının emek sahiplerine kader diye sunduğu işsizlik, yoksulluk, kültürsüzlük ve baskıyı, açgözlü para babalarının ülkeyi içine sürükledikleri (faturası halka çıkarılıp hesabı bizden sorulan) bunalımları görüyor ve yaşıyoruz. Emperyalizme dönüşmesinden bu yana kapitalizmin kalkındırdığı bir tek ülke yoktur. Ama sosyalizmin başarıya ulaştığı yerlerde, daha dün asyaî gerilik içerisinde uyuklayan üretim güçlerinin nasıl canlandırıldığı, ülkedeki zenginliklerin asalak bir sınıf tarafından talan ve israf edilmesinin önüne geçilerek bütün halk sınıflarının ortak refahı için nasıl seferber edildiği bilimsel bir gerçektir ve baskıyı ortadan kaldırma amacındaki bir Türkiye’nin milli demokratik düzen ve sosyalizm deneyiminden kazanacağı çok şey vardır.

Bu genç askerler ne yaptılar da kendilerine vatan haini denilmesi de az geldi? Nedir vatana ihanetin, yurtseverliğin ölçüsü?

Örneğin, yurtseverlik, kendisine herkeste olmayan üstün meziyetler atfedip, vatanı yalnızca kendisinin kurtaracağı kuruntusuna mı kapılmaktır? 

Ya da, yurtseverlik, engin kültürleri (!), üstün muhakeme yetenekleri (!), tartışma götürmez hitabet kudretleri (!), meselelere olan vukufiyetleri (!), ali kıran başkesen kararlılıklarıyla meydanları zapteden, halkın gözyaşlarıyla ıslanan apoletlerin kapladığı omuzlardaki tarihsel suç misyonunun ağırlığı altında ezilen azgelişmiş ülke diktatörlerini taklit etmek midir?

Nedir yurtseverlik? Kimseden yardım alınmadan emperyalist işgalden kurtarılan vatan topraklarını, hem de o yurda bağımsızlık getiren anlaşmayı imzalamamış bir devlete üs olarak vermek, böylece ülkesini termonükleer bir kıyametin atomla yakılacak ilk hedefi durumuna getirmek midir? Meclis’e bile danışmadan, halk çocuklarını, binlerce kilometre uzaklıkta, emperyalist jandarmanın uluslararası siyasi hesapları uğruna kırdırmak, ölüme göndermek midir?

Yurtseverlik, kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisini gasp ederek, anayasayı ilga edip, bir de bunun hesabını gençlerden sormak, yarım milyon insanı bilfiil işkenceden geçirdikten sonra “işkence resmi politikamız değildir” şeklinde siyasi hokkabazlık yapmak mıdır?

İşbirlikçi burjuva diktasını ve emperyalist talanı daha sağlam olarak tahta oturtan, artık emeğiyle de geçinemez hale gelen halk sınıflarını ekonomik, siyasal, kültürel yönden kıskıvrak bağlayarak büsbütün kötürüm bırakan yasal ve yasa dışı tek yanlı düzenlemeler yapmak mıdır yurtseverlik? Bu yasal düzenlemeleri halka onaylattırıp, tek yanlı bir koşullandırma ve şantaj ile bestelenen “ezici halk çoğunluğu” şarkısı eşliğinde politika bataklığında göbek atmak mıdır; kader birliği edilen gayri milli sınıfların çıkarlarını korumak için azgelişmiş ülke diktatörlerini taklit ederek, politika çamurunda kulaç atmayı, tepe tepe kullanılan astlara “demokrasiyi kurtarma manevrası ve katlanılması gereken zorunlu bir fedakârlık” olarak göstermek midir?

ABD Savunma Bakanı Robert Mc. Namara, 1967 yılında Kongre’de yaptığı konuşmada, azgelişmiş ülkeler askeri personelinin eğitimine ilişkin olarak şöyle söylemiş:

“Askeri dış yardım yatırımlarımızdan aldığımız en büyük karşılık, ABD ve denizaşırı ülkelerdeki eğitim merkezleri ve askeri okullarımızda yetiştirilen seçme askerler ve uzmanlardan gelmektedir. Bu öğrenciler, kendi ülkeleri tarafından, ülkelerine döndüklerinde eğitmen olmak üzere seçilmişlerdir. Bunlar ülkenin gelecekteki liderleri, iş yapmasını bilen ve bunu liderlik ettikleri kuvvetlere öğretebilecek kişilerdir. Liderlik mevkiinde, Amerikalıların hareket tarzlarını ve nasıl düşündüklerini yakından bilen kişilerin olmasının değeri üzerinde fazla durmama gerek yoktur. Böyle insanlarla arkadaşlık kurmamızın değeri ölçülemez.” (Aktaran H. Magdoff, Emperyalizm Çağı başlıklı makalesi, Çağdaş Kapitalizmin Bunalımı adlı kitap içinde, Bilgi Yayınevi.)

Buna göre, Amerikan Savunma Bakanı’nın sözünü ettiği, ülkesinin gelecekteki liderleri olarak seçilen, bu düşünceyle askeri eğitim yardımları çerçevesinde Amerikan ideolojisiyle beyni yıkanıp indoktrine edilen, Pentagon generallerince sırtı sıvazlanan isimsiz şöhret düşkünleri mi yurtsever sayılacaktır? Kimdir yurtsever, kimdir vatan haini?

Bu genç askerlerden birisi, memuriyetten aldığı cüzi maaş belliyken, uluslararası rüşvet skandallarında başrolü oynayarak, dünyanın en zengin 10 subayı listesine adını yazdırsaydı, eşi adına büyük şirketlerin ortaklık paylarına sahip olsaydı, yine vatan haini ilan edilecek miydi?

Vatana ihaneti mümkün kılacak şekilde gayri milli düzenin pisliklerine bulaşmamış bu insanların ne amaçla vatan haini ilan edildiklerini ben biliyorum. Bir gün lütfedip söz ederse tarih de yazacaktır. Ben, tarih önünde ve halk huzurunda, vatan haini olmadığımı kanıtlama telaşı içinde değilim. Eserleri bütün dünya dillerinde okunan bir yazarımızın, sıkıyönetim mahkemesinde söylediği sözlerle diyorum ki, “Devlet Başkanı’ndan basit bir ere kadar, hiç kimse kendisini benden daha yurtsever, daha vatansever sayamaz.” (Aziz Nesin’den aktaran Yankı dergisi, 24 Ocak 1983, Sayı: 617.)

Binlerce genç ordu mensubunun zulme ve haksızlığa maruz bırakılması, toplum çapında gençliği hedef alan düşmanca tavrın yansımasıydı. Çünkü, bilinir ki, gençliğe sahip olan yarınlara da sahip olur. İçinde bulundukları bunalım ağırlaştıkça, toplumun egemen sınıfları, kendi esenlikleri için, kendilerinin olmayan gençliği hedef gösterip, gençliğe karşı tenkil ve yok etme harekâtına girişirler; böylece, bunalımın hafifletilmesinin gereği olan gizli-açık zorbalığa meşruluk kazandırılmasına ve toplumun bu en duyarlı-devingen tabakası ile ezilen sınıfların bağlarının koparılmasına çalışırlar.

Silahlı kuvvetlerin tırpanlanan genç kuşağı, kimi “ağabeyleri-büyükleri” gibi iş ortaklıkları kurarak, gayri milli düzenin egemen sınıflarıyla bütünleşmedi, ziyafet sofralarında sarmaş dolaş olmadı. Bu gençler, “emeklilikleri”nden sonra, holding yönetim kurullarında (Turgut Sunalp’in deyişiyle) asalak maaşa talim etmediler. Genç kuşak, 1960’ta can çekiştikten sonra 1971’de son nefesini veren ilericilik geleneğinin ve silahlı kuvvetlerin kaynağındaki ulusal kurtuluş ruhunun mirasçısı; ilericilik geleneğini tarihi sürecin deneyimleri ışığında işçi sınıfına yönelen bir anlayışla yeniden canlandırabilecek, yurtseverliklerinin ve insanseverliklerinin doğal sonucu olarak dolaylı saldırı doktrinini uygulama aracı olma işlevini elinin tersiyle itebilecek; adına “yardım” denilen el davulunu sahibinin kafasına geçirerek, NATO’dan değil yalnızca halkından ve ulusundan emir alma yolunu açabilecek müstakbel tehlike olarak görüldüğü için tasfiye edildi. Tarih önünde, bu tasfiyeyi haksız buluyorum ve haklı olarak tasfiye edilmediğim için de sevinç duyuyorum.


13 Aralık 2023 Çarşamba

FUTBOL SADECE FUTBOL DEĞİL

Ankaragücü Spor Kulübü Başkanı Faruk Koca’nın Ankaragücü-Çaykur Rizespor maçı bitiminde hakem Halil Umut Meler’i yumruklaması, futbolun sadece futbol olmadığı hakikatini bir kez daha gözler önüne serdi.

Saldırı, gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında, internet medya mecralarında “Türk futboluna yumruk”, “Bu yumruk hepimize”, “Türk futbolunda kara gece”, “Türk futboluna sürülen kara leke”, “Dünyaya rezil olduk” gibi başlıklarla yankılandı, yankılanıyor.

Başlıklar ve bunlara dayalı yorumların her biri elbette doğruyu ifade ediyor. Ancak Türkiye’de futbola daha önce de nice yumruklar atıldı, nice kara geceler yaşandı, cinayetler bile işlendi. Türkiye futbolu daha önce de zaten lekeliydi, defalarca rezil oldu, hakemler defalarca saldırıya uğradılar. Futboldaki rezaletlerin, lekelerin kanıksanmasına karşın Halil Umut Meler’e yapılan saldırı öncekilerden daha yoğun tepkiyle karşılandı. Bunun nedeni, saldırganın kimliği; ilk kez süper ligdeki bir kulübün başkanının sahaya girip hakemi yumruklaması.

Saldırgan kulüp başkanı AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’a en yakın çevreden. AKP’nin kuruluşunda yer almış; parti iktidara geldikten sonra Erdoğan, Faruk Koca’nın evine yerleşmiş; Koca iki dönem milletvekili olmuş, sonra Ankaragücü’ne başkan vs... Saldırganın sicili, futbol sektörünün egemen sınıf siyaseti tarafından teslim alındığının kaydıdır.

***

Esasen futbol hiçbir zaman siyasetten bağımsız olmadı. Burjuvaların eğlencesi olarak 18’inci 19’uncu yüzyıllarda popülerleşen futbol, rekabetçi kapitalizm tekelci kapitalizme evrildikten ve yedek sanayi ordusu oluştuktan sonra kitleselleşti. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısından itibaren futbol maçlarının seyri ücrete bağlandı; böylece futbol, seyirlik amatör sportif etkinlik olmaktan çıktı, sermaye birikim kanallarından biri haline geldi.

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’da, burjuvazinin kendi suretinde dünya yarattığını yazmışlardı. Bu saptamaya uygun olarak, Türkiye’nin ekonomisi, siyaseti, devlet yönetimi, sosyal hayatı, sanatı ve sporu alaturka kapitalizme maruz kaldı. 12 Eylül askeri faşist darbesi, alaturka kapitalizmin İslam ile ambalajlanmasının yolunu açtı; Türkiye’nin kapitalizmi iyiden iyiye lümpenleşti magandalaştı. Ekonomide, siyasette ve devlet yönetiminde onlarca yıldır süren İslami magandalaşma pratiği elbette futbolu da etkiledi. 

Türkiye ekonomisinin ayırt edici özelliklerinden biri de, devasa ölçüde (kibar deyişle) kayıt dışı sermaye birikimidir, yani kara paradır. Uyuşturucu ticareti, kumar ve şans oyunları, fuhuş, mafya, hayali ihracat, kamu ihalelerinde rüşvet, diğer her türlü gayrimeşru kara paranın aklanıp sisteme sokulduğu sektörlerden biri de futboldur. Bundan dolayı futbol sadece futbol değildir.

Futbolun amatör sportif etkinlik olmaktan çıktığının bir kanıtı da, spor kulüplerinin yöneticilerinin profilleridir. Hemen her dönemde egemen sınıf siyasetinin kulüplerdeki uzantılarıdır. Kimi hayali ihracatçı, kimi silah tüccarı, kimi mafya şefi, en kabul göreni holding sahibi. Gazeteci Abdi İpekçi cinayetinin faillerinden biri Malatya Spor başkanlığına oybirliğiyle seçilmişti. Ayrıntılı listeyi merak edenler, Evrensel ve BirGün gazetelerinin sayfalarına bakabilirler. Görüleceği üzere popüler kulüplerin başkanlarının albümünde Faruk Koca yalnız değildir.

***

Futbol sadece futbol değil başlığı altında, magandalık, şiddet, ırkçılık, ümmetçilik, nefret ve ayrımcılık suçları en başta olmak üzere söylenecek çok şey vardır; ciltler dolusu kitap yazılabilir.

Zafer Arapkirli’nin “5Y1K” diye yakıştırdığı iktidar beslemesi medyada hakeme saldırı geçiştiriliyor. Eleştirel medyada ise geçmişte ne gibi şiddet, magandalık, ırkçılık, nefret suçları işlendiği anımsatılıyor. Yine de bir eksiklik var. Soma’da 301 madencinin can verdiği facianın ardından dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, acılı madencilerin yakınları tarafından yuh çekilerek protesto edilmişti. O sırada Erdoğan’ın danışmanı acılı madenci yakınını tekmelerken Erdoğan, korumaları tarafından bir markete sokularak güvenceye alınmıştı. O markette ne olmuştu?

O markette olan biten, toplumun tepeden tırnağa şiddet sarmalına girdiği ve bunun yadırganmadığı, daha vahimi seçimlerde seçmenlerin çoğunluğu tarafından oy verilerek ödüllendirildiğidir. 


Saldırganlığın ödüllendirildiği o siyasi atmosferde daha sonra ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu Çubuk İlçesi’nde inek hırsızı tarafından yumruklandı; iktidar partisinin yerel mensupları inek hırsızının elini öpüp yumruğu sahiplendiler. Buna benzer nice saldırılara ve tehditlere tanık olduk.

***

MEDYADA MAGANDALIK

Hakeme maganda saldırısıyla başlayan tartışmada eksik kalan bir husus da, futboldaki magandalığın medya ayağıdır. Uzun boylu kuramsal anlatımlara gerek kalmadan vurgulamak gerekirse; stadyumlardaki magandalık, ırkçılık, ümmetçilik, nefret cerahati medya eliyle tüm topluma püskürtülüyor. Bu da lümpen faşizmin doğası gereği.

Althusser ve Gramsci gibi Marksist kuramcılara göre, kapitalizmin faşizminde ve güdük demokrasisinde, aile, okul, tapınaklar, kışla, işyerleri, medya, sendikalar ve sivil toplum örgütleri, egemen sınıf devletinin ideolojik aparatlarıdır. Halka açlığı yoksulluğu, militarizmi ve savaşları dayatan egemen üretim ilişkileri, bu aparatlar aracılığıyla kabullendirilir, meşrulaştırılır. 

İletişim kuramcısı Noam Chomsky de, bu aparatlar eliyle, özellikle medya eliyle ezilenlerin düzene rıza göstermelerinin sağlandığını vurgular. Chomsky’ye göre, rıza üretiminde halkın belirli aralıklarla oy kullanıp bazı zeki adamları seçmesine izin verilir; ardından insanların evlerine dönüp futbol seyretmesi veya onun gibi şeyler yapması beklenir...

Chomsky daha önce fark edilmemiş bir şey söylemiyordu. Roma döneminde kitlelerin enerjisi arenalarda gladyatör dövüşleri seyrettirilerek sönümlendiriliyordu. 20’nci yüzyılda Batı Avrupa’nın faşist diktatörleri, kitleleri pasifize etmenin yöntemini 3F, yani “futbol, fado, Fatima” olarak pratikleştirdiler. Yani, futbol, eğlence ve din. Günümüzde futbolun tapınakları stadyumlar, Roma dönemini anımsatırcasına arena olarak adlandırılıyor. Futbol arenalarındaki hipnotizasyon medya aracılığıyla evlere beyinlere taşınıyor.

Şu günlerde medyada bir daha böyle şeyler olmaması için Halil Umut Meler’in yumruklanmasının milat olması öneriliyor ya. Oysa 23 yıl önce işlenen bir cinayet ve bunun medyadaki temsili milat olmalıydı ama olmadı.

23 yıl önce Galatasaray İstanbul’da Leeds United takımıyla karşılaşıyordu. İki Leeds United taraftarı İstanbul’da bıçaklanarak öldürüldü. Galatasaray iki gol atarak maçı kazandı. O dönemde Uzanlar’ın gazetesi Star’ın manşetindeki başlık şöyleydi? "TWO SİZE!" 

Başlığın yanında şu ifadeler vardı: ‘Holiganların sokakta da, sahada da ağzını burnunu kırdık... Biz Türkler, Avrupalı rakiplerimizi çiçeklerle karşılar, alkışlarla uğurlarız... Ama sizi, suratınıza TÜKÜREREK gönderiyoruz! Two...Two... İngiltere’ye kadar yolunuz var.’

Birinci sayfada iki fotoğraf kullanılmıştı. Yerden yatan İngiliz taraftarının fotoğrafının üzerinde; "Sokakta böyle" başlığı altında şu ifadeler vardı: Leedsli holiganlara Taksim’de kafasına vura vura toprağı öptürdüler...

Takımının yediği gole üzülen İngiliz futbolcusunu gösteren fotoğrafın üzerinde ise; "Sahada böyle" başlığı kullanılmıştı; bu başlık altında şunlar yazılıydı: Leedsli futbolculara Ali Sami Yen’in çimlerinde cenaze namazı kıldırdılar. Hem de two rekat.

Peki bu rezilliğin altında kimin imzası vardı? Merak edenlere ip ucu: Atatürk tüccarı yozdaş bir faşist. Son olarak Sözcü gazetesinde yazıyordu.

Hakeme saldıran maganda yalnız olmadığı gibi bu rezilliğe imza atan Atatürk tüccarı da yalnız değil. Acı olan, hemen her yerde her an karşımıza çıkabilecek olmaları.

Bir sosyal X iletisi bu yazının son paragrafı olsun: “Evladının cenazesini arayan anaları dövdüler kaç kere Taksim’in göbeğinde, 8 Mart’larda kadınları dövdüler; öğrencileri, işçileri, doğayı koruyan köylüleri dövdüler defalarca. Adliyede avukat, hastanede doktor dövdüler. Ülke sustu. Ne futbolmuş arkadaş be! Göründükleri kadar kötü değiller, göründüklerinden daha kötüler!”


10 Aralık 2023 Pazar

ASKERİ FAŞİZMDEN DİNCİ FAŞİZME CEZAEVLERİ


Celalettin Can, 78 kuşağının öncü isimlerinden. 12 Eylül faşizmi döneminde tutuklandı, 20 yıl hapis yattıktan sonra cezaevinden çıkabildi. Serbest kaldıktan sonra 78’liler Girişimi’ne öncülük etti, dergi çıkardı, kitaplar yazdı; siyasi kimlik olarak, HDP Parti Meclisi üyesi. 15 Temmuz faciası sonrasında KHK ile kapatılan Özgür Gündem gazetesiyle dayanışma amaçlı bir günlük yayın yönetmenliği gerekçesiyle yargılandı; 15 ay hapis cezasına çarptırıldı. 

Arkadaşım dostum Celalettin Can, 31 Ağustos 2023’ten bugüne Silivri Cezaevi’nde; denetimli serbestlik hakkından yararlandırılmıyor.

Kamuoyuna açık mektubunda Celalettin, cezaevindeki kötü muameleyi ve eziyeti anlatmış. Kronik hastalığı nedeniyle hastaneye sevk edilmiş ama tedavi edilmeyip Mayıs 2025’e randevu verilerek cezaevine geri gönderilmiş.

AK faşizme muhalif olanlar “Silivri soğuktur” esprisiyle tehdit edilir ya; Silivri gerçekten de de soğuktur, üstelik mevsim kıştır. Celalettin kışlık giysiler ve ayakkabı ister. Nimet, kışlık giysileri ve ayakkabıyı paketleyip Silivri’ye götürür. Ancak cezaevi idaresi, eşyaları haftalardır Celalettin’e vermez. Celalettin dilekçe yazıp eşyalarının neden verilmediğini sorar. Yanıt, “köpek koklayacak, ondan sonra.” Peki köpek ne zaman koklayacak? Yanıt, “Köpeğin mesaisi yoğun, sırası gelince.”

Celalettin’in anlattığı bu eziyetler içerde yatmamış olanlara inandırıcı gelmeyebilir. Eski bir mahpus, 12 Eylül faşizminin Metris zindanında yatmış bir mahpus olarak Silivri Cezaevi’nde ve öteki cezaevlerinde nasıl bir eziyet ve zulmün hüküm sürdüğünü tahayyül edebiliyorum. 

Celalettin’in mektubundaki bir paragraf, cezaevlerinde dünden bugüne, askeri faşizmden İslamcı faşizme, özde değişiklik olmadığını gösteriyor. Celalettin’in yazdığına göre, cezaevi yönetimi, Celalettin’e “Tarafsız koğuşa geç, tüm haklardan yararlan. Yoksa bitene kadar cezanla yaşarsın.” diye dayatmış.

Tarafsız koğuş? Celalettin mektubunda tarafsız koğuşun nasıl bir yer olduğunu anlatmamış. Metris’teki bağımsız ve pişman itirafçılar koğuşları gibi bir yer olsa gerek. Metris’te onur kırıcı dayatmalara boyun eğenler “bağımsız” denilen koğuşlara geçerdi. Boyun eğmenin ötesinde arkadaşları yoldaşları aleyhine polis, mahkeme ve cezaevi idaresiyle işbirliğine girenler de “pişman itirafçılar” koğuşuna giderdi. Bu koğuşlarda mahpusluk nispeten daha rahat olurdu. Faşizmin dayatmalarına teslim olmayanlar ise her türlü zulme eziyete işkenceye maruz kalırlardı. Metris’in E7 koğuşu katmerli zulüm yeriydi, foseptik çukurunun üstündeydi. E7’de yedi ayım geçti. Silivri’nin “tarafsız” koğuşu, ilhamını Metris’in “bağımsız” koğuşundan almış olmalı. 

***

Celalettin’in bir kez daha cezaevine girmesi ve denetimli serbestlikten yararlandırılmaması, Türkiye’deki ceza yargılaması ve infaz sisteminin vicdan ve adaletten ne denli uzaklaştığını gösteriyor. Öyle bir uzaklaşma ki, ancak 12 Eylül faşizminin infaz hukukuyla kıyaslanabilir. Düşman ceza hukuku yani.

Bu vesileyle belirteyim. Yasaların, insan hakları sözleşmelerinin diğer hükümleri ne kadar geçerliyse, cezaların infazı ile ilgili hükümleri de o kadar geçerlidir. Cezaevi, toplumun gerçek aynasıdır; sömürü düzeni ve yabancılaşmanın tortusu cezaevlerinde dibe çöker. Cezaevinin dışı nasılsa içi ondan da beterdir.

Birçok benzerleri gibi ülkemizde de ceza infaz hukukuna ilkel bir öç alma ve hınç güdüsü egemendir. Mevcut kültür, dışarıdayken insan yerine koymadığını içerde hayvan yerine bile koymaz. Madem ki içeri düşmüştür, serbestliğini elinden almış olmak, kapatmak yetmez; ezilmelidir, aşağılanmalıdır, sömürülmelidir aynen dışarıdaki gibi, havasından – güneşinden – sağlığından – kültürel gelişme olanaklarından yoksun bırakılmalıdır. Hele bir de düzene karşı gelmişse, sömürüye zulme karşı sesini yükseltmişse, çok daha ağır suçludur, yaşama hakkı bile verilmemelidir ona. Sanki düzenin kaymağını hapishane personeli yiyor da bunlar, bu kaymağı onların elinden almaya kalkışmışlardır; öylesine ezilmeli...

***

AK faşizmin infaz düzenlemelerinde nice “kader mahkûmu” (!) katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, IŞİD ve Hizbullah katilleri, uyuşturucu tüccarları, mafya babaları salıverildiler. Tahliye edilen mafya şefleri soluğu MHP genel merkezinde aldılar, Devlet Bahçeli’nin elini öptüler.

İnfaz düzenlemelerinden bir tek kalem mahkumları yararlandırılmıyor; yani devlete karşı suç işlediği iddia edilenler. Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Çiğdem Mater, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, Kobani davası sanıkları, gazeteciler. Güncel bir esir olarak Celalettin Can.

Dediğim gibi, cezaevlerinde dünden bugüne, askeri faşizmden İslamcı faşizme, özde değişiklik yok. Hukuku vicdandan adaletten insandan bu denli uzaklaştırmak, İslamcı iktidara nasip oldu. Bir kere daha anlaşıldı ki, cehalet ve kötülük iktidarı, aydınları, yazarları, gazetecileri, insan hakları savunucularını mafya babalarından, uyuşturucu baronlarından, ihale çetelerinden, kadın ve çocuk tecavüzcülerinden daha tehlikeli görüyor!

Celalettin’e ve diğer özgürlük savaşımcılarına zulmedenlerin bahçeleri bahar görmesin!


4 Aralık 2023 Pazartesi

“MÜSLÜMANLARIN AHLAKLA İMTİHANI”

Yazının başlığı Prof. Dr. Hüseyin Çelik’e ait. Hüseyin Çelik, AKP kurucularından; Abdullah Gül başkanlığındaki hükümetin Kültür Bakanı; Tayyip Erdoğan hükümetlerinin Milli Eğitim Bakanı; bir dönem AKP Sözcüsü. Zamanla Erdoğan’ın gözünden düştüğü veya AKP iktidarında kendisine ikbal kapıları kapandığı için midir nedir, bir süredir sınırlı süreli muhalif tavır gösteriyor.

Hüseyin Çelik bu başlıkla kaleme aldığı hayli uzun yazısında başlangıcından bugüne İslam dünyasının ahlak serüvenini irdelemiş. Çelik’e göre İslami ahlak, zulüm, hırsızlık, yalan söylemek, başkasının canına, malına ve ırzına kastetmek, ihanet, iftira vb. davranışları yasaklayan geniş bir kavramdır; ki başka toplumların inançlarında da bu yasaklar vardır. İslami ahlak bu yasakların yanı sıra, doğruluğu, iyiliği, adaleti, çalışkanlığı, danışmayı, dayanışmayı, sözünde durmayı, emaneti ehline vermeyi, hileden uzak durmayı vs. davranışları da emreder. 

Çelik’e göre, Peygamber’in vefatından sonra Müslümanlar onun emanet bıraktığı ahlaka gereken özeni göstermediler; İslami ahlak, Asr-ı Saadet’te kaldı. “Asr-ı Saadet’te adı konmamış bir Cumhuriyet varken Emeviler’le birlikte İslam dünyasında iş tamamen saltanata dönüştü. Abbasiler ve sonrasında kurulan bütün devletler saltanatı sürdürdüler. Bugün mevcut elli yedi İslam Devleti’nin yüzde doksan beşi diktatörlükle yönetiliyor.

Çelik sözlerine devamla, İslam coğrafyasında ahlakın zerresinin kalmadığını, İslami Hayat Endeksi’ne göre dünyanın en iyi ülkelerinin Yeni Zelanda, İzlanda, Hollanda, Finlandiya, İsveç, Norveç, Kanada gibi ülkeler olduğunu; Türkiye’nin 100’üncü sırada yer bulabildiğini söylüyor.

Çelik’e göre, halkı aç ve sefil olan İslâm ülkelerinin tepe yöneticileri lüks, israf ve sefahatın zirvesindedir; bu durum Emeviler’den beri süregelen bir ahlâksızlıktır; Müslüman ahali ahlaksızlığa tepkisizdir. “Bizim halkımızın da genel olarak yolsuzluk ve rüşvet pazarından rahatsız olmadığı anlaşılıyor. Rahatsız olanların da önemli bir kısmı, rüşvet ve yolsuzluk niye var diye şikayetçi değil; esas şikâyet mevcut pastadan kendisinin niçin yeteri kadar yararlanamadığıdır.

***

KUR'AN AHLAKI

Ahlakın ne olup olmadığına ilişkin genel geçer ifadelerin yanı sıra Hüseyin Çelik’in bir saptaması daha var ki, İslam dünyasındaki ahlak anlayışının (telakkisinin) en özlü anlatımıdır. Çelik’in deyişiyle, “Müslüman toplumlarda ahlâk denince ilk akla gelen şey cinsi ahlâktır. Hatta çoğunlukla bu toplumlarda ahlâk, cinsi ahlâka indirgenmiştir. (...) İslam ahlâkı denen şey, Hz. Peygamber’in ahlâkıdır ki, o da Hz. Aişe’nin tanımıyla Kur’an ahlâkıdır.

Hayli uzun yazıyı özetlemek gerekirse, İslam ahlakı Kur’an ahlakıdır; o da Asr-ı Saadet’te kalmıştır; Emeviler’den bu yana İslam dünyasında ahlakın zerresi yoktur...

***

Peki, İslam ahlakı her şeyden önce cinsel ahlak ise; Asr-ı Saadet’te kalan Kur’an ahlakı bu konuda ne gibi yasaklar veya kolaylıklar emrediyor? Keşke Hüseyin Çelik hayli uzun yazısında genel geçer ilkeleri, saptamaları ve eleştirileri genişletip bu soruya da yanıt verseydi.

Bu sorunun yanıtı çok ama çok hacimli ve ayrıntılı. Belki de İslami literatürün yarısından fazlasını oluşturuyor. Çok kısa bir değiniyle, İslam ahlakının temel kaynağı Kur’an’dan bir iki ayet, İslam ahlakının nasıl bir cinsel hayat öngördüğünü gözler önüne sermeye yeter.

Örneğin, Diyanet’in internet sitesindeki Kur’an-ı Kerim Meali’nden bir ayet: “(Savaş esiri olarak) sahip olduklarınız hariç, evli kadınlar (da size) haram kılındı.” (Nisa / Kadınlar, 24)

Hiç tevil götürmeyecek kadar açık. İslam ordusu savaşı kazanıyor, sağ kalan erkekler, kadınlar, çocuklar esir alınıyor. Savaş esiri kadın cariyedir artık, pazarda satılmayacaksa İslam mücahidine helaldir! Nitekim IŞİD aynen böyle yapıyor.

(Kafası karışanlar için açıklamaya yapmak gerekirse, Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “cariye” kelimesinin karşılığında şunlar yazılıdır: “Yabancı ülkelerden kaçırılıp özgürlükten yoksun bırakılan, alınıp satılabilen, her konuda efendisinin isteklerine bağlı bulunan genç kadın, halayık.”)

Aynı mealden bir ayet daha: “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer.” (Talak / Boşamak, 4)

Bu ayet de tevil götürmeyecek derecede açık. “Henüz âdet görmeyenler” ifadesiyle kimlerin kastedildiği bellidir. Diyanet’in sitesindeki tefsirde bu ifadenin açılımı geçiştirilmiş. Diyanet’in eski başkanlarından Süleyman Ateş’in tefsirinde ise şöyle açıklanmaktadır: “Gerek âdet çağının altında olan gerekse âdet çağına geldiği halde âdet görmeyen kadınları kapsamaktadır.” (Kur’an-ı Kerim Tefsiri, Cilt 6, s:2742)

Anlaşılmalı ki İslami ahlak tartışmalarında üzerinde önemle durulan çocuk gelinlerde 9 yaş eşiği Talak 4’e dayandırılmaktadır.

Benzer nice ayetler vardır. 

Erkeğin kadına üstünlüğü ve gerektiğinde dövebileceği, 

Erkeğin yakın akrabaları da dahil kaç kadınla evlenebileceği, 

Evlatlığının karısıyla evlenip evlenemeyeceği, 

Boşadığı karısıyla tekrar evlenmek isterse o kadının başka bir erkekle cinsel ilişkiye girmesi zorunluluğu vs. ayetler...

Umarım Hüseyin Çelik, bir yazısında Kur’an ahlakının bu hükümlerine de değinir.

***

HAKİKİ İSLAM?

Mensubu olduğum Kuleli Askeri Lisesi 1974 devresinin mezuniyet birincisi Doç. Dr. Ahmet Yıldızhan da Öğreti adıyla yazdığı kitapta “Kur’an’dan süzülen hakikatler”den söz ediyor. Ahmet diyor ki: “Öğreti, İslam’ın akılcı, aydınlık, kucaklayıcı, barışçı ve sevecen gerçek yüzünü temsil etmektedir. Öğreti ile tanışanlar gerçek İslam’ı tanırlar.

Hüseyin Çelik gibi Ahmet Yıldızhan da kitabında ahlak üzerinde epeyce kafa yormuş. Ancak Kur’an’da nasıl bir ahlak öngörüldüğüne ilişkin somut bir analiz ve değerlendirme yapmamış; sosyal Darwinist hayatta karşılığı olmayan iyi niyet temennilerine ve İslami hamasete saplanıp kalmış.

Daha fenası Ahmet, “Bütüncül Aklın Temsilcisi” olarak (nevzuhur peygamber demek istiyor) Allah tarafından özel bir misyonla donatılıp dünyaya gönderildiğini, Allah’ın inayetiyle Öğreti’yi yazdığını, Öğreti’nin bütün varlık alemine seslendiğini, “Yeryüzünün bütün şairleri, yazarları, bilim insanları ve düşünürleri bir olsalar Öğreti’ye denk bir metin yazamayacaklarını” söylüyor ki, Allah tez vakitte şifa versin!

Yaşanan kepazelikleri ve ahlaksızlıkları eleştiriyor görünseler de, birileri (hakiki veya saptırılmış) “Kur’an ahlakı” diyorsa, dikkatli olmakta yarar var.


29 Kasım 2023 Çarşamba

MÜSLÜMANLARIN AHLAKLA BİTMEYEN İMTİHANI

AKP iktidarı döneminde memleket tarihte hiç olmadığı kadar Müslümanlaştı ama hayatın hemen her alanında o ölçüde yozlaştı çürüdü, yarım yamalak da olsa var olan aklını ahlakını yitirdi.

Gün geçmiyor ki bir yolsuzluk hırsızlık dolandırıcılık haberiyle veya siyasi zorbalıkla ya da hemen her türden ayrımcılık ve nefret vakasıyla yüreğimiz kavrulmasın. 

Yanlış anlaşılmasın, AKP iktidarı öncesinde her şey güllük gülistanlık değildi. Geçmişte de rüşvet, yolsuzluk, ayrımcılık, siyasi zorbalık vardı ama insaf ile söyleyelim, bu dönemdeki kadar sıradanlaşmamıştı. 12 Eylül faşizmi döneminde bile hukuk devleti duyarlılığı elbette yoktu ama hiç değilse kanun devleti hassasiyeti vardı; yürürlükteki kanunların çizdiği sınırlar dışına çıkanlar ceremesini çekiyordu veya kamu vicdanında mahkûm oluyordu. 

“Benim memurum işini bilir” diyerek rüşveti kendince meşrulaştıran Turgut Özal bile rüşvetçi bir vezirini Yüce Divan’a göndermişti. 

Süleyman Demirel başkanlığındaki Milliyetçi Cephe hükümeti, 31 Aralık 1977’de, halk çoğunluğunu yoksulluğa sürüklediği ve devleti anayasal çerçeveden uzaklaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle TBMM tarafından görevden uzaklaştırılmıştı. 

Benzer şekilde 25 Kasım 1998’de Mesut Yılmaz başkanlığındaki hükümet, bir özelleştirme ihalesinde yolsuzluk suçlamasıyla TBMM tarafından düşürülmüştü.

Bugün Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube bir tek adam iktidarı var ama ne anayasa yürürlükte ne de kanunlar. Hemen her konuda Şahsım ne derse kanun yerine geçiyor. Anayasa’nın tartışma götürmez derecede açık hükümlerine karşın, Hatay Milletvekili Can Atalay hapishanede esir tutuluyor. Geçmişte başbakan ve bakanlar düşüren TBMM kendi üyesine sahip çıkma iradesinden yoksun. Yargı, adaleti sağlamakla yükümlü erk olmaktan çıkmış, Şahsım’ın emir eri olmuş. Bu ortamda, rüşvet, yolsuzluk, ayrımcılık, siyasi zorbalık sıradanlaşmış.

***

Fatih Terim Fonu’ olarak adlandırılan ‘saadet zinciri’ dolandırıcılığı, sıradanlaşan tamahkârlığın sahtekârlığın son halkası olarak dolandırıcılık tarihine girdi; memlekette çürümeye kokuşmaya bir sınır ya da dip noktası olmadığını da gösteriyor.

Özetle, Denizbank’ın şube müdiresi Seçil Erzan, Fatih Terim Fonu (FTF) adı altında, ABD parasına yıllık yüzde 380 gibi akıl almaz getiri vaadiyle para toplamış. Fona ilk girenlere sonra girenlerin parasını faiz olarak vermiş, bu arada kendisi de sebeplenmiş. Benzer her örneğinde olduğu gibi zincir kopmuş. Geride, Fatih Terim ekürisinden milyonlarca dolar para kaptıran futbolcular (Arda Turan, Emre Belözoğlu vs.) kalmış. Fatih Terim’in para kaptırıp kaptırmadığı, kaptırmadıysa kaç milyon dolar çarptığı şimdilik bilinmiyor. Adları geçen bu topçular bir de Müslüman kimliklerini öne çıkarmalarıyla biliniyorlar...

Buraya kadar şaşılacak bir şey yok. Geçmişte nice örnekleri var. 12 Eylül faşizmi döneminde bankerler skandalı. Sonrasında Titan saadet zinciri. Kâr payı aldatmacasıyla dolandıran İslamcı holdingler. Sahibi olduğu bankaları soyan patronlar. 

Sözün özü, dolandırıcılık tarihimiz böylesine verimli bereketli. Öyle ki, “milli ve yerli” dolandırıcı Selçuk Parsadan, Başbakan Tansu Çiller’i bile dolandırdı...

***

Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, hatta gasp (güncel ifadeyle çökme) müesses nizamın, yani kapitalizmin amentüsüdür, doğasında vardır; ülkemizin lümpen kapitalizminde servet biriktirmenin sermayeyi büyütmenin neredeyse biricik yolu yöntemidir. AKP dönemindeki çökmenin dolandırıcılığın yolsuzluğun geçmiştekinden farkı, sıradanlaşması, hatta “çalıyorlar ama çalışıyorlar” söylemiyle meşrulaşmasıdır. Çok daha vahim farkı, servete bu gibi çökmelerde devlet başkanının racon kesme, yani kabadayılık dünyasında geçerli kurallara göre sonuca bağlama makamı olarak görülmesi. Medya mecralarına düşen haberlere göre, FTF’ye para kaptıran aç gözlü topçular, kayıplarının telafi edilmesi için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a baş vurmuşlar. 

***

Gözü doymaz topçuların dolandırıcıya kaptırdıkları parayı geri almak için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a başvurdukları benim iddiam değil. İlk önce Fatih Altaylı yazdı: “Paranın buharlaştığının anlaşılması üzerine, Arda ve Emre Cumhurbaşkanı Erdoğan’a giderler. Erdoğan banka yönetiminden bu sorunun çözülmesi ve futbolcuların mağdur edilmemesi için aracı olur. Ancak banka yönetimi banka kayıtlarında böyle bir alacak görünmediği için sorunun ancak yargı yoluyla çözüleceğini, aksi takdirde banka yöneticilerinin zimmet suçu işlemiş olacağını söyler.”

Benzer anlatımlar başka medya mecralarında da yer aldı. Hemen her konuya müdahil olan İletişim Başkanlığı’ndan yalanlama ya da “dezenformasyon” açıklaması gelmedi. FTF dolandırıcılığı haberlerine ve yorumlarına erişim yasağı da konmadı. Demek ki, aç gözlü Müslüman topçular kaptırdıkları parayı kurtarmak için gerçekten Cumhurbaşkanı Erdoğan’a başvurmuşlar.

T24’ten Mehmet Yılmaz’ın yazdığına göre Erdoğan, “tahsilat mafyası” gibi görülmekten rahatsız olmamış ama racon kesmeye de heves etmemiş. Racon kesme işini o tarihte İçişleri Bakanı olan Süleyman Soylu üstlenmiş; banka yönetimini aramış. Mehmet Yılmaz, Süleyman Soylu’nun olayı yargıya havale etmek yerine bankadan futbolcular için para istediğini, Sezgin Baran Korkmaz olayında da benzer şekilde müdahil olduğunu anımsatıyor.

***

Sıradanlaşan bir dolandırıcılık vakasında Cumhurbaşkanı’nın “tahsilat mafyası” yerine konması, İçişleri Bakanı’nın dolandırıcıya kaptırılan paranın geri alınması için banka yönetimini araması, memlekette hayatın her alanındaki kokuşmanın daha yukarısı olmayan zirvesidir.

Bundan daha acı olanı, “yüzde 99,99’u Müslüman” ahalinin bunca ahlaksızlığı, hırsızlığı, dolandırıcılığı seyretmesi, tepki göstermek bir yana seçimlerde ödüllendirmesidir.

Müslüman ahalinin ahlakla imtihanı ne zaman biter; yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine öbür dünyada cennet kandırmacasıyla cahil ve yoksul bırakıp sadakaya muhtaç eden sermaye siyasetçilerini ne zaman sırtından atar? 


24 Kasım 2023 Cuma

TSK’de ATATÜRK KAVGASI

Atatürk büstlerine anıtlarına saldırı, Atatürk’e hakaret fiillerinde artış mı var, bana mı öyle geliyor? Gün aşırı olmasa da hafta geçmiyor ki, Atatürk’e saldırı veya hakaret haberi gelmesin.

Saldıranlar veya hakaret edenler haberden habere değişiyor. Hemen her meslekten insanlar, lise veya üniversite öğrencisi ergenler yetişkinler, siyasetçiler, tarikat mensubu meczuplar, 657 sayılı kanundan zıkkımlanan diyanet evliyaları...

Şahsen, (gazeteci deyimiyle) haber değeri göremiyorum bu saldırı ve hakaretlerde. Eskilerin ifadesiyle vaka-i adiye bu olaylar. İlk kez de olmuyor. Atatürk’ün sağlığında bile nice hakaretler edildi. İstiklal Harbi’ne birlikte başladığı en yakın arkadaşları bile (Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy, Refet Bele) Atatürk’e çokça muhabbet beslemiyorlardı. Nihayet Adnan Menderes iktidarı döneminde, 31 Temmuz 1951 tarihinde yürürlüğe giren 5816 sayılı yasa ile Atatürk’e hakaret ve saldırı, suç sayıldı; hakaret edenlerin üç yıla kadar, heykel ve büstlerine saldıranların beş yıla kadar hapis cezasına çarptırılmaları hükmü getirildi. Kanun hâlâ yürürlükte.

***

Atatürk’ü koruma kanunu çıkarıldı da durdu mu hakaret ve saldırılar? Ne gezer! Bu kanun sonrasında da hakaret ve saldırıların ardı arkası gelmedi. Öyle ki, devletin bugünkü başı bile bir tarihte “iki tane ayyaş” diyerek kendince aşağıladı Atatürk’ü ve İsmet İnönü’yü. Devletin başı değilken de, Anıtkabir’deki saygı duruşunu “sap gibi ayakta durmak” diye nitelemişti. 

Tabii baştan kokan balık veya imam cemaat etkileşimi. Devletin başı böyle derse müritleri ondan geri kalmazlar. Biri kalkar Atatürk anıtını devirmeye çalışır, bir diğeri büstünü kirletir, bir başkası Atatürk resmini orasına burasına sürter, 657 sayılı kanundan zıkkımlanan evliyaların reisi de titreyen sesiyle nefretini kusar, üstü kapalı ifadelerle Atatürk’ü zemmeder.

Dediğim gibi vaka-i adiye bunlar, haber değeri yok. Ama son günlerde önce sosyal medyaya sonra ekranlara ve gazete sayfalarına düşen söylentinin haber değeri tartışılmaz.

***

Kuleli ve Harp Okulu mezunlarının vhatsapp devre gruplarında paylaşılan iletilere ve Sözcü’den Saygı Öztürk’ün haberleştirdiğine göre:

İstanbul Tuzla’daki Piyade Okulu’nda 10 Kasım Atatürk’ü anma töreninde, tarikat bağlantılı bir grup teğmen yakalarına Atatürk resmini takmayı reddetmiş, bu teğmenlerden biri Atatürk resmini buruşturup yere atmış. “Ben Atatürk’ün askeri yönünü beğeniyorum ancak cumhuriyet sonrası yaptıklarına katılmıyorum” demiş. Diğer bir grup teğmen Atatürk resminin buruşturulup yere atılmasına tepki göstermiş; aynı günün akşamı bu elemanın kaldığı odanın kapısına Atatürk resmi asmışlar. Atatürk’ü sevmeyen teğmen, kapısına asılan resmi yırtmış. Bunun üzerine arbede çıkmış, dışarıdan jandarma ve polis müdahale etmiş. Olay, Çanakkale Milletvekili Özgür Ceylan tarafından soru önergesiyle TBMM’ye taşınmış. Milli Savunma Bakanlığı, “dezenformasyon” demiş. İdari ve adli tahkikat sürüyormuş... 

Kara Harp Okulu mezuniyet töreninde de benzer bir kutuplaşma yaşanmış. Tören programına göre, dereceye giren bir kız teğmenin diplomasını Diyanet İşleri Başkanı verecekmiş. Kız teğmen, tören provalarında buna tepki gösterince, tarikatçı öğrencilerin tacizine uğramış. Tarikatçı öğrenciler “Şeriata giden yol engellenemez” diye slogan atmışlar; Atatürkçü öğrenciler, “Türkiye laiktir laik kalacaktır” diye karşılık vermişler.

***

Milli Savunma Bakanlığı “dezenformasyon” diyerek üstünü örtmeye çalışsa da, bu söylentilerin doğruluğuna kaniyim. Hep söyleyegeldiğim üzere, Türk Silahlı Kuvvetleri ne denli toplumdan soyutlanırsa soyutlansın, kışla sınırları dışında ne oluyorsa kışla içinde karşılığını bulur.

12 Eylül faşizminin sıkıyönetim mahkemesindeki savunmamda ve KIŞLADA solKIRIM,  SU UYUR HULUSİ AKAR başlıklı kitaplarımda anlattığım üzere, biz de Harp Okulu öğrencisiyken, toplumdaki kutuplaşmayı aynen yaşıyorduk. 1977 yılı ekim ayında Kara Harp Okulu subay taburundaydık. Tabur gazinosunda çıkan ülkücü-devrimci kavgası üzerine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Semih Sancar, devremizi toptan atmak üzere okula geldi. Ancak kös kös geri döndü. Devremiz, 1978 Ağustos ayında teğmen çıktı. Mezuniyet öncesinde tabur komutanı Kurmay Yarbay Hilmi Cengiz, “Teğmen oluyorsunuz ama yüzbaşı olamayacaksınız” dedi. Nitekim, ben dahil çoğumuz yüzbaşı olamadık, 12 Eylül faşizmi döneminde ordudan atıldık; atılmayıp yüzbaşı ve daha üst rütbelere erişen devre arkadaşlarımız da mutlu bir meslek hayatı süremediler. 78’li olmak böyle bir şeydi.

***

Dediğim gibi, “sivil” toplumda her meslekten ve sınıftan insanların, meczupların, siyasetçilerin, 657 sayılı kanundan iaşeli “evliya”ların “modernleşme devrimcisi” Atatürk’ü aşağılamalarının, hakaret etmelerinin haber değeri yok. Ama, Atatürk’ü “ebedi başkomutan” olarak tabulaştırmış kurumun, yani TSK’nin içinde benzer tepkiler geliyorsa durup düşünmeli.

TSK’nin en yüksek rütbeli askeri olarak Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, Mustafa Kemal Atatürk’ü “firavun” diye nitelendiren şeriatçı yazar Nuri Pakdil’i ziyaret etmiş, aşktan edebiyattan hatta Fenerbahçe’den sohbet etmişlerdi.

Beş yıl önce, 2018’de yani, Kara Harp Okulu’nda “cumayı hangi tarikatın imamı kıldıracak” kavgası çıktığına ilişkin haberler, TBMM’de bir milletvekili tarafından basın toplantısıyla duyurulmuştu.

Bugün de TSK'de Atatürk kavgaları...

Bu anda, hamasetten ve habasetten uzak olarak,

Atatürk eleştiriden azade midir?

Atatürk’ü koruma kanununa ihtiyaç var mıdır?

Atatürk demokrat mıdır, diktatör müdür, nasıl bir devrimcidir?

Bu sorular ve yanıtları ayrı yazı konularıdır.

Elbette Atatürk eleştiriden azade değildir. Gerektiğinde ben soldan eleştiriyorum. Sağdan ümmetçi pencereden bakanlar sadece hakaret ediyorlar; çünkü sağda ümmetçi pencerede Atatürk’ü bilimsel çerçevede eleştirmeye yeterli vicdan, entelektüel birikim ve donanım yok. 

Atatürk’ün tarihsel kişiliğinin özel bir yasa ile koruma gerektirmediği kanısındayım. Böyle derken düşünüyorum da;

Atatürk’ün resmini yakasına takmayan, dahası buruşturup atan teğmen, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik benzer bir eylem koysaydı, kendisini nerede bulurdu?

Turgut Özal 1989’da Cumhurbaşkanı olduğunda “Alışamadım” diye telgraf çekince TSK’den atılan Teğmen Murat Şeref Baba şu an nerededir, hali nicedir?


8 Kasım 2023 Çarşamba

GAZZE İÇİN TİMSAH GÖZYAŞLARI

Ortadoğu'nun vahası Filistin tarih boyunca barış ve huzur görmedi. Üç büyük dinin merkezi olması da Filistin’i barışa, refaha kavuşturmadı. Tersine, Yahudiler, Hıristiyanlar ve Müslümanlar için “kutsal topraklar” olması, Filistin’de daha fazla kan ve gözyaşı akmasına yol açtı. 

Günümüzde Filistin yine kanıyor, yine gözyaşıyla sulanıyor. Filistin halkı kaçıncısı olduğu sayılamayan trajedilerden birini daha yaşıyor. Gazze şeridinde egemen radikal İslamcı HAMAS’ın “Aksa Tufanı” saldırısının ardından bir ayı aşkın süredir İsrail ordusu Gazze’de soykırım ölçüsünde katliam yapıyor, hastaneleri bile bombalıyor. Öldürülen Filistinli sayısı (çoğunluğu kadın ve çocuk) 10 bini geçti; yaralı sayısı 30 bin dolayında. İsrail, Gazze’nin zaten derme çatma altyapısını tahrip ediyor, hastaneleri, okulları, ibadethaneleri, elektrik santrallerini vuruyor. Evi başına yıkılan Filistinli bir kez daha savaşın dehşetinden kaçınmak için yollara düşüyor. Ajans haberleri doğruysa, Gazze halkının yüzde 70’i canını kurtarmak için yollara düşmüş. Gaddarlık, Filistin’in diğer yarısı Batı Şeria’da da sürüyor, yüzlerce kişinin öldürüldüğü bildiriliyor.

Gaddarlıkta sınır tanımayan İsrail, elinden gelse Filistin’i tümüyle insansızlaştıracak. Baş koruyucusu ABD ile birlikte Gazze halkının Sina Çölü’ne ya da dünyanın çeşitli ülkelerine tehcir edilmesi (hatta diplomasi koridorlarındaki söylentiler doğruysa, 750 bin kadarının Türkiye’ye tehciri) için çabalıyor. 

Sürekli yinelenen trajedi karşısında öteki Batılı emperyalist ülkeler de İsrail’e arka çıkıyorlar. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa liderleri adeta nöbetleşe İsrail’e destek ziyareti yapıyorlar. ABD Başkanı Biden, İsrail’in hastane saldırısı için bütün dünyanın gözü önünde "Siz yapmadınız karşı taraf yaptı" diyebildi.

Her şeye karşın İsrail destekçisi Batı ülkelerinde halklar İsrail’in gaddarlığını, hükümetlerinin İsrail’e desteğini protesto ediyorlar. Yahudi sermayeli şirketlerde işçiler greve gidiyor. Protesto gösterileri çoğu kez polis tarafından dağıtılıyor; “liberal demokrasi” makyajı pul pul dökülüyor, altından faşizmin çirkin yüzü çıkıyor.

Dünyanın geri kalanında ise akan kanı durdurmak için (zoraki kınama açıklamalarının ötesinde) ne Birleşmiş Milletler ciddi bir çaba gösteriyor ne de İslam dünyası ortak bir ses veriyor. Arap ülkeleri Gazze’den yükselen çığlıklar karşısında neredeyse İsrail ile aynı saftalar.

Arap ve İslam coğrafyasındaki seyirciliğe karşın İsrail, ırkçı dinci faşist saldırganlığını uluslararası kamuoyunda meşrulaştırmak konusunda eskisi kadar rahat değil. Batı ülkelerindeki barış ve demokrasi güçlerinin tepkilerinin yanı sıra İsrail’de bile dinci faşist Başbakan Netanyahu’ya karşı çok ciddi tepki gösteriliyor. Netanyahu’nun evinin ve Meclis binasının önünde protesto gösterileri yapılıyor, “Katil Netanyahu” sloganı atılıyor. Beştepe sarayının önünde “Katil Erdoğan” diye slogan atılması ya da TBMM kapısında AKP hükümetinin istifası için çadır kurulması gibi protesto gösterileri yani. İsrail Türkiye’den daha mı demokrat nedir?

***

İsrail’in Türkiye’den daha demokrat olup olmadığı sorusu bir yana, Erdoğan Filistin’e (daha doğrusu HAMAS’a) sahip çıkıyor, mangalda kül bırakmıyor. Ne zaman İsrail Gazze’ye saldırsa Erdoğan “Terör devleti İsrail, bir kez daha Gazze’ye saldırdı; plajda oynayan masum çocukları vurdu. Bunlar barbarlıkta Hitler’i bile geçtiler” diyor ve İsrail’le ilişkilerin düzelmeyeceğini vurguluyor. Öyle ki, HAMAS ile kader birliğinden söz ediyor, her fırsatta “Biz sendelersek Kudüs düşer; Filistin, Arakan, Somali düşer” diye propaganda yapıyor. Son olarak, “Batı Hamas’ı terör örgütü olarak görüyor. Hamas terör örgütü değil topraklarını korumaya çalışan kurtuluş ve mücahitler grubudur” dedi. 

(Ara not: Sadece Batı ülkeleri değil Katar dışında Arap ülkeleri de HAMAS’ı terör örgütü olarak görüyorlar, bu yüzden Gazze’deki katliama seyirci kalıyorlar. Hoş, Şeria’daki katliamlar da Arap ülkelerinin çokça umurunda değil.)

Erdoğan Gazze için mangalda kül bırakmıyor ama diplomaside ve Filistin sorununda ağırlığı yok. En fazla kullanışlı aparat rolünde. ABD Dışişleri Bakanı Blinken, aradan bir ay geçtikten sonra nihayet Gazze konusunu görüşmek üzere Ankara’ya gelmiş. İktidar medyasına göre Blinken’a haddi bildirilmiş. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan misafirini soğuk karşılamış, kendisini kucaklamasına izin vermemiş. Görüşmelerde Blinken Kudüs’ün Ay Yıldız çerçevesine gömüldüğü bir masa üstü heykelcikle birlikte görüntülenmiş. Böylece Filistin ve Kudüs’ün ay yıldızın himayesinde olduğu mesajı verilmiş. Dahası, aynı gün Erdoğan Ayder Yaylası’na giderek, Blinken’ın kendisiyle görüşme isteğine kapıyı kapatmış. Böylece muhataba en üst düzeyde yanıt verilmiş...

İktidar beslemesi medya aparatları ABD Dışişleri Bakanı Blinken’in Ankara ziyaretini ciddi ciddi böyle anlatıyorlar. Kim inanırsa diyeceğim ama inanan öyle bir çoğunluk var ki! Osmanlı döneminde mabeyin katipleri nasıl kaydettilerse, bugün de saray beslemeleri öyle kaydediyorlar ve yayımlıyorlar; bir de gazeteci sayılıyorlar! Yuh olsun böyle gazeteciliğe!

***

Resmi diplomaside ve resmi medyada bunlar olurken Erdoğan mangalda kül bırakmıyor. Ama Filistin’le ilgili diplomaside Erdoğan’ın ağırlığı yok. Zira Erdoğan, iç politikada nasılsa dış politikada da öyle. İdeolojisi ve inancı gereği içerde ayrıştırıyor, ötekileştiriyor, cepheleştiriyor. Aynı şekilde komşuları ve İslam ülkeleri arasında çıkan sorunlarda arabulucu olmak yerine anlaşmazlığın tarafı oluyor. Çok daha somut söylemek gerekirse, Ortadoğu’da ve İslam dünyasında Müslüman Kardeşler eksenli dış politika izliyor. Yemen’de ve Darfur’daki Müslüman katliamına sessiz kalıyor ama Filistin’deki saflaşmada FKÖ’nün değil radikal dinci HAMAS’ın tarafında yer alıyor. HAMAS’la “kardeşlik” düzeyinde yakınlaşınca arabulucu olmak için İsrail’le diyalog kuramadığı gibi ne İslam dünyasını harekete geçirebiliyor ne de uluslararası toplumu.

***

İSRAİL'LE TİCARET FİLİSTİN'LE KASAVET

Erdoğan Müslüman Kardeşler eksenli dış politika izliyor, HAMAS’ı sahipleniyor ama kardeşlik de bir yere kadar. Resmi verilere göre, Türkiye/İsrail ikili ticaret hacmi 2022’de 9 milyar dolar dolayında. İsrail’in en çok ticaret yaptığı ülkeler listesinde Türkiye ilk 10’da yer alıyor. Türkiye’nin İsrail’e ihracatında başı çelik çekiyor. İsrail, ithal ettiği çeliğin yüzde 65’ini Türkiye’den alıyor. Yani İsrail’in en önemli çelik tedarikçisi Türkiye. Bu demek oluyor ki, Gazze’ye düşen bombaların çeliği Türkiye’den gidiyor.

Irak Kürdistanı’nda çıkarılan petrolün Türkiye üzerinden İsrail’e gittiği sır değil. Azeri petrolünün Türkiye aracılığıyla İsrail’e gittiği de sır değil. “Erdoğan’ın ‘Hamas terör örgütü değildir’ dediği günlerde Seaviolet gemisi Ceyhan limanından aldığı 1 milyon varil ham petrolü İsrail’in Eilat limanına boşaltıyordu.” Bu ticarete Erdoğan’ın oğlu Burak’ın gemi(cik)leri de aracılık ediyor mu? Geçmişte buna ilişkin soru önergeleri TBMM’de yanıt bulamadı.

Netice-i kelam, AKP Türkiye’si ile İsrail arasındaki ticaret böyle ballı kaymaklı olunca, Erdoğan’ın niçin en üst perdeden İsrail karşıtı söylem tutturduğu çok daha iyi anlaşılıyor.  Kendi itiraflarıdır. Bir dönem AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik, Erdoğan’ın İsrail karşıtı söylemini “milletin gazını almak” olarak nitelendirmiş, “Erdoğan’ın bu çıkışları olmasa Türkiye’de antisemitizm daha çok artar” deyivermişti. (Milliyet, 14 Haziran 2010)

Sözün özü, Filistin’de yaşanan insanlık trajedisi, İsrail bombalarıyla parçalanan çocuk bedenleri, Erdoğan için iç politikada seçmenlerine yönelik propaganda ve ajitasyon için istismar edeceği, sıradan bir mağduriyet olmaktan öte bir değer taşımıyor. Arap ve AKP sermayedarları İsrail’le ticarette kasalarını doldururken olan Filistin halkına oluyor. Bu iğrenç ticareti ikiyüzlülüğü alkışlama görevi de Erdoğan’ın alnı secdeli secdesiz seçmenlerine düşüyor.


30 Ekim 2023 Pazartesi

KUTLANACAK CUMHURİYET KALDI MI Kİ?


Cumhuriyet, egemenliğin cumhura yani halka ait olduğu devlet biçimi demek. Böyle bir devlette halk, egemenliğini ya doğrudan ya da seçtiği temsilciler aracılığıyla kullanır. Bu yönetim tarzı demokrasi olarak adlandırılır. Yani cumhuriyet ve demokrasi birbirlerini içeren olgulardır. Cumhuriyet toplumun ortaklıkları, demokrasi farklılıkları üzerine kurulur.

Modern cumhuriyet, burjuvazinin eseridir; kapitalist batı ülkelerinde yüz yıllara yayılan süreçte ete kemiğe büründü. Önce ekonomik altyapıda kapitalizm gelişti; sonra üretim araçlarının sahibi burjuvazi, siyasi üstyapıda iktidarı aristokrasiden devraldı; altyapıdaki evrim üstyapıda devrimle tamamlandı. İngiltere, Hollanda, İsveç vs. ülkelerde hanedanlar sürüyorsa da varlıkları kâğıt üstündedir; devlet, halk oyu ile seçilmiş temsilciler tarafından yönetilmektedir.

Türkiye'de cumhuriyet, batı ülkelerindeki gibi yüz yıllara yayılan bir süreçte değil, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki İstiklal Harbi ardından ilan edildi. Osmanlı’dan devralınacak bir burjuvazi yoktu; “Hasta Adam” Osmanlı’nın üretim ve bölüşüm ilişkileri toplumsal ilerlemenin önünde engel haline gelmişti, tasfiyesi şarttı; tasfiye, İstiklal Harbi zaferi sayesinde saltanatın / hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanıyla gerçekleşti. 

Cumhuriyet, yarı-teokratik Osmanlı devletinden “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” şiarıyla hedeflenen modern burjuva devletine doğru atılan ilerici devrimci bir adımdır. Marksist terminolojideki ifadeyle, burjuva demokratik devrimdir. Feodalizmden kapitalizme, teokrasiden demokrasiye, tarım toplumundan sanayi toplumuna, ümmetten millete, kulluktan yurttaşlığa, padişahın çobanlık ettiği tebadan eşit haklara sahip yurttaşlardan oluşacak modern topluma, sömürgelikten bağımsızlığa doğru atılan en büyük adımdır.

*** 

CUMHURİYET NOSTALJİSİ

Türkiye’nin burjuva demokratik devrimi 100 yaşında ama “Cumhuriyet 100 yaşında” ifadesi sözün gelişi; “100’üncü yaşında cumhuriyet” nostaljiden ibaret. Feodalizmden kapitalizme, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçildi ama kulluktan yurttaşlığa, padişahın sürüsü tebaadan eşit haklara ve yurttaşlık bilincine sahip bireylerden oluşacak modern topluma geçilemedi. Marksist terminolojideki ifadeyle, politik devrim başarıldı ama onca inkılaba karşın sosyal devrimde yolun sonuna kadar gidilemedi. Üstüne üstlük, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık da elden gitti.

***

ÖRNEK MÜTEŞEBBİS GAZİ

Cumhuriyete giden yolda politik devrim başarıldı ama demokrasiyle yönetilen modern toplum hedefine ulaşılamadı. Çünkü Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet, sınıflar hiyerarşisinde asker-sivil bürokrasi ile burjuvazinin tepede olduğu, diğer herkesin sınıfsal ulusal etnik dinsel kimliklerinin bastırıldığı ve herkesin Müslüman Sünni Türk olmaya zorlandığı bir cumhuriyet idi. Atatürk, bu modelin baş öğretmeni, “örnek burjuva” idi. 

Atatürk’e “örnek burjuva” denmesi Kemalistler tarafından alınganlıkla karşılanıyor. Alınganlığa gerek yok; burjuva terimi iktisat ve siyaset bilimlerine ait bir terimdir. En yalın ifadeyle, üretim araçlarının sahibi kentsoylu demektir. Genel sözlüklerde “burjuva” sözcüğü, “aristokrasi ile işçi ve köylülerin oluşturduğu halk tabakası arasında kalan kentsoylu sınıf, girişimci” diye açıklanır. Günümüzde artık iş insanı deniyor.

Araştırma okuma yazma tembeli Kemalistler Atatürk’e burjuva sıfatını yakıştıramasalar da, Atatürk kendisine yakıştırmasını bilmişti. Öyle, küçük ve orta burjuvalığı değil, büyük burjuvalığı kendisine yakıştırmasını bilmişti; hem de bizzat burjuva, yani müteşebbis olarak. Kemalistliğinden asla şüphe edilmeyecek Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı ünlü eserindeki ifadeyle, “Örnek Müteşebbis Gazi” idi. Avcıoğlu bu başlık altında Atatürk’ün en yakın arkadaşlarıyla birlikte örnek bankacı müteşebbis olarak İş Bankası’nı, örnek sanayici müteşebbis olarak bira fabrikasını, örnek çiftlik sahibi olarak AOÇ’yi vs.yi kurduğunu anlatır. Avcıoğlu’nun belirttiği üzere, Atatürk’ün İş Bankası’nın kuruluş sermayesi olarak koyduğu para, milli mücadeleye yardım amacıyla Hindistan’dan Mustafa Kemal’in şahsına gönderilmiş paraydı.

Oysa İstiklal Harbi sırasında Atatürk, “Efendiler, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı caiz gören bir mesleği izleyen insanlarız” diyordu. Zaferin ardından, zaferi perçinleyecek Lozan Anlaşması’nı ve cumhuriyet ilanını bile beklemeden rotayı kapitalizme çevirdi. İzmir’e giderken, Balıkesir Zağanos Paşa Camii’ndeki nutkunda, “İsteriz ki efendiler, memleketimizde çok ve çok milyonerler ve milyarderler olsun. Onların servetlerine göz dikmeyeceğiz, orta tüccarları da onların seviyesine çıkaracağız ve hep beraber daha çok zengin olacağız” diye vaaz verdi. Nihayet İzmir İktisat Kongresi’ni toplayarak, kapitalizme çevirdiği rotayı kurulacak cumhuriyetin resmi ideolojisi haline getirdi.

Milyonerler ve milyarderler yetiştirme hedefiyle yola çıkıp emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele edilemezdi; ama o günün koşullarında, ulus devleti kurmak için ulusal burjuvaziyi oluşturmaktan, yani milyonerler ve milyarderler yetiştirmekten başka çare yoktu. Atatürk de göz önündeki bu çareye sarıldı. Ne ki, ordunun himayesinde asker-sivil bürokrasi eliyle başlatılan kapitalistleşmenin Osmanlı’daki gibi yarı sömürgeleşmeye dönüşmesi kaçınılmazdı. Atatürk’ün “memlekete bankalar, demiryolları, fabrikalar, şirketler vb. sanayi müesseseleri kursunlar; bizi yabancıların sermayesine muhtaç bırakmasınlar” diye umduğu, devlet eliyle beslenen para babaları kendileri için yapılan devrime, kendileri için kurulan bağımsız cumhuriyete sahip çıkmadılar; sınıfsal doğaları gereği, batılı kapitalistlerin uzantıları oldular. Bağımsız Türkiye hayali İkinci Dünya Harbi ertesinde Atlantik Okyanusu’nda suya düştü, yerini Küçük Amerika hayali aldı.

*** 

MİLYARDERLERİN CUMHURİYETİ

Atatürk rotayı kapitalizme çevirmenin gerekçesini “hep beraber daha çok zengin olacağız” diyerek açıklamıştı. Oysa kapitalist düzende hep birlikte zengin olunmaz; herkes aynı anda milyoner milyarder olamaz. Adam Smith, David Ricardo, John Maynard Keynes… Hiçbiri böyle bir formülü icat edememişlerdi. Ama burası Türkiye’ydi. Atatürk’ün vaaz ettiği, “memleketimizde çok ve çok milyonerler milyarderler olsun” politikası, ardıllarınca hiç sektirilmedi. 1920’li yıllarda liberal kapitalist, 1930’larda devletçi kapitalist, İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne karma ekonomi politikaları uygulanarak, devlet eliyle milyonerler ve milyarderler yetiştirildi.

Adnan Menderes’in sloganı, “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” idi.

Süleyman Demirel, “Benim işçim, benim köylüm” dese de hep zengini kolladı.

Turgut Özal, “Ben zengini severim” diyecek kadar açık sözlüydü.

Nihayet cumhuriyetin ilk yüzyılının son çeyreğinde Tayyip Erdoğan, hem kendisi zenginleşiyor hem de iktidarını kollayacak zenginler üretiyor. Milyoner ve milyarder üretme konusunda Erdoğan hepsinden becerikli çıktı; Türkiye, en çok dolar milyarderi olan ülkeler sıralamasında ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Almanya’nın ardından dünya 6’ncısı oldu.

Neyzen Tevfik’in “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti / Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti!” dizeleriyle edebileştirdiği bu süreçte gerek bağımsız Türkiye’de gerekse Küçük Amerika’da işçilere köylülere sınıf çıkarları temelinde örgütlenmek yasaklandı; grev hakkı, 1963 tarihinde ancak yasalaşabildi. Kürtler, Aleviler, gayrimüslim azınlıklar, her kökenden solcular sosyalistler cumhuriyetin üvey evladı bile olamadılar; her devirde yok sayıldılar, var sayıldıklarında ezildiler, nice çilelere, zorbalıklara, katliamlara maruz bırakıldılar.

***

YENİ BİR CUMHURİYET 

Cumhuriyetin 100’üncü yılında Türkiye demokrasi limanından çok daha uzaklarda, son durağı teokrasi olan rotada hızla yol alıyor. Cumhuriyet devrimini gerçekleştiren parti bile yurttaş haklarından değil kul hakkından helalleşmeden söz ederek siyaset yapıyor. Toplumun seküler yarısı, sükuta uğramış bağımsız cumhuriyet hayalini kutluyor. Toplumun diğer yarısı da 100 yıl önceki devrimi çalmanın ve iktidarda olmanın keyfiyle, hayatın Osmanlı dönemindeki (hatta olabilirse 1400 yıl önceki) gibi yaşanacağı şeriat devleti hedefine hayli yaklaşmış olmayı kutluyor. Yarı yarıya bu bölünmüşlük bile ortada kutlamaya değer bir cumhuriyet kalmadığını görmek için yeterlidir.

Bugün cumhuriyet ve demokrasi kâğıt üstündedir. Seçimlerin yapılıyor olması, demokratik bir cumhuriyetin varlığını göstermiyor. İlla cumhuriyet denecekse, bugünkü cumhuriyet, ekranlarda fırıl fırıl dönen kutlama reklamlarının da gösterdiği üzere, yerli-yabancı tekellerin cumhuriyetidir. Değil Atatürk’ün bıraktığı cumhuriyet, sıradan cumhuriyet ve demokrasi bile yoktur. Onun yerine rotayı İslam Cumhuriyeti’ne çevirmiş otokrasi vardır. 

100 yıl boyunca yaşanmış acıların bir daha yaşanmayacağı; ortak vatanda eşit yurttaşlık çatısı altında herkesin kimliği, dili, kültürü ve inancıyla özgürce yaşayacağı; kimsenin kimseye üstünlük kurmayacağı; ortak evin nimetlerinin hakça paylaşılacağı bağımsız demokratik laik sosyal(ist) hukuk cumhuriyeti için ayağa kalkmak ve meşru her zeminde mücadele etmek ertelenemez bir görevdir.


23 Ekim 2023 Pazartesi

FİRAVUNLARDAN NETANYAHU’YA VE ERDOĞAN’A


İnsan denilen canlı türünün iyiliğine sınır yok ama kötülüğüne hiç sınır yok. İnsan hem boynu bükük bir mazlum hem de kibirli bir zalim olabiliyor. Bir vakit ezilen horlanan birini ya da topluluğu, gücü ele geçirdiğinde görmeyegörün, nasıl da zalim kesilir, başkalarını ezer. 

Mazlumdan zalime dönüşümün tek değişkeni güçtür. Zalim/mazlum farkı güçten ibarettir. Güçsüzken boynu bükük mazlum, güçlendiğinde ilk fırsatta vicdansız bir zalim olabiliyor.

Mazlum/zalim diyalektiği insanlık tarihinin en ibret verici, en çok acı çektiren trajedilerinden biridir. Tarihte çokça mazlum, kurtulur kurtulmaz en vahşi zulmü yeni mazlumlara uyguladı. 

Mazlumun zalimleşmesinin çağımızdaki en çarpıcı örneği Yahudiler. Mitolojiye göre Davut ve Süleyman peygamberlerin yönetiminde yaşadıkları altın çağdan sonra Yahudiler, sonraki binyıllar boyunca zulme uğradılar, oradan oraya sürüldüler, kalıcı bir yurt edinemediler. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Avrupa’da tarihte rastlanabilecek en vahşi soykırımdan geçtiler. Çok değil, soykırımdan sadece birkaç yıl sonra zalimleşme sırası kendilerindeydi. 

* * *

FİLİSTİN’İN BÜYÜK FELAKETİ

Filistin halkıyla Yahudi halkın kaderleri hayli benzeşik. Filistin diye bilinen topraklar, adını M.Ö. 12. yüzyılda buraya göçen Filistlerden almış. Yahudiler Davut ve Süleyman peygamberler devrinde bağımsız devlet kurmuşlar ama Filistler hiç bağımsız olamamışlar; hep başka kavimlerin (Asuriler, Persler, Roma, Bizans, Arap, Osmanlı, İngiliz) boyunduruğu altında yaşamışlar. Her şeye karşın, İsrail devleti kurulana değin yurtlarından sürülmemişler. 

Filistin'in büyük felaketi, bölgeyi Osmanlı’dan devralan İngiliz manda yönetiminin sona ermesiyle başlamış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere bölgeden çekilirken, Filistin’i bölge halkına devretmek yerine Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırmış, bu paylaşımda Yahudilere nüfusuyla ters orantılı olarak Filistin’in yüzde 56’sını vermiş. Yahudi toplumu paylaştırmanın hemen ertesinde 1948’de İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş. Adaletsiz taksimatı kabul etmeyen Arap Birliği İsrail’e savaş açmış; ancak Mısır, Ürdün, Suriye, Irak karşısında İsrail Batı emperyalistlerinin desteğiyle zafer kazanmış ve Filistin’de yeni yerler işgal etmiş; yüz binlerce Filistinli topraklarından sürülmüş. Bu felakete Nakba (talihsizlik, kadersizlik) diyorlar. (1915 yılında Anadolu Ermenilerinin tehcirini anımsatıyor mu? Onlar da Büyük Felaket anlamında Medz Yeğern diyorlar.)

Nakba sonrasında Filistinliler uzun süre kendilerine gelememişler; ancak 1958’de Yaser Arafat liderliğinde El Fetih’in kurulmasıyla örgütlenmeye başlayabilmişler. Birbirlerinden kopuk örgütler 1964’te Mısır lideri Nasır’ın himayesinde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) şemsiyesi altında toplanmışlar. FKÖ emekleme evresindeyken İsrail 1967’de giriştiği savaşta Mısır, Suriye ve Ürdün karşısında bir zafer daha kazanmış, Filistin’de yeni yerler işgal etmiş, yüzbinlerce yeni Filistinli mülteci yerinden yurdundan olmuş. 

Filistinli mülteciler 1971’de bu kez sığındıkları Ürdün’ün saldırısına maruz kalmış, on binlercesi katledilmiş. 1973 Arap-İsrail savaşında olan yine Filistin halkına olmuş. 

Nihayet 1974’te Birleşmiş Milletler, FKÖ’yü Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının meşru temsilcisi olarak kabul etti. Ancak FKÖ’nün Filistin halkının meşru temsilcisi olarak kabul edilmesi, Filistin’in kendi kaderini tayin etmesine yetmedi. Sürgünde FKÖ, (Tunus hariç) hangi ülkeye sığındıysa, İsrail’in yanı sıra o ülkenin de saldırısına uğradı. Mülteci FKÖ 1988’de Filistin’in bağımsızlığını ilan ettiyse de bağımsızlık kâğıt üzerinde kaldı. 

İslam ülkelerinde kökten dinciliğin etkinlik kazanmasına paralel olarak Filistin’de de İslami Direniş Örgütü (Hamas) 1987’de FKÖ’ye rakip ve alternatif olarak sahneye çıktı. Süreç Hamas’ın lehine gelişti. Yaser Arafat’ın 2004’te ölümünden sonra ayrışma keskinleşti; FKÖ Batı Şeria’ya sıkıştı, Gazze ise 2007’de Hamas’ın denetimine geçti.

***

Gerek Batı Şeria gerekse Gazze, Filistin halkı için yurt olmaktan çok toplama kampları. Her ikisinde de yerli halktan çok mülteciler var. Gazze’de hayat Batı Şeria’dakine kıyasla çok daha berbat. Akdeniz sahilindeki Gazze topu topu 350 km2 genişliğinde. Kıyaslamak gerekirse, Yalova kadar bir yer. Ancak, nüfus olarak dünyanın en kalabalık yeri. Bu kadarcık toprak üzerinde çoğunluğu mülteci toplam 2 milyon 300 bin kişi barınıyor. Barınmak sözün gelişi. İsrail’in izin verdiği kadar bir barınma. İsrail Gazze’ye on beş yıldır (elektrik ve su dahil) insanlık dışı bir abluka uyguluyor. Gazze’nin en ivedi gereksinmeleri bile daha çok yeraltı tünellerinden sağlanıyor. Uluslararası yardım kuruluşları, ağır çekim ölüme mahkûm Gazze’ye binbir güçlükle ulaşabiliyorlar.

İşte bu coğrafya parçası üzerinde radikal İslamcı Hamas, İsrail’e karşı nafile intihar eylemleri düzenliyor. Son “Aksa Tufanı” gibi her intihar eylemi ardından İsrail, acımasızca karşılık verip kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk ayırt etmeden öldürüyor; hastaneleri, camileri, kiliseleri ve okulları bile bombalıyor. İsrail saldırmak için çoğu kez bahaneye de ihtiyaç duymuyor; 1948’de kurulduğundan bu yana, küresel köyün zorba ağası ABD’nin sınırsız desteğinin verdiği cüret ve şımarıklıkla, topraklarına yerleştiği Filistinlileri evlerinden sürüp toplama kamplarına dolduruyor.

Bu trajedide aktörlerin siyasi duruşları ve söylemleri, ümmetçi, milliyetçi, ırkçı, dinci siyasetin ne denli iki yüzlü ve halkların yaşadığı acıyı istismar edici olabildiğini gösteriyor.

Recep Tayyip Erdoğan; din ve mezhep kardeşi olarak sahiplendiği Hamas’ın nafile intihar eylemleri ardından İsrail’in gaddar katliamlarını her defasında “soykırım” olarak nitelendiriyor; İsrail’i “terör devleti” olmakla suçluyor.

İsrail lideri Binyamin Netanyahu, “Kendi ülkesinde Kürt köylerini bombalayan, gazetecileri hapse atan, Gazze dahil teröristlerin masum insanları öldürmesine yardım eden bir liderden ahlâk dersi alacak değilim” diye karşılık veriyor.

 Dibi kararmış tencereler ya da şecaat arz eylerken birbirlerini teşhir eden merd-i kıbtîler arası atışmalar olarak görülse yeridir. Nasrettin Hoca’nın herkesi haklı görmesi de akla gelebilir. Hakikat ise çok daha acıklıdır.

***

"Aksa Tufanı” ardından İsrail bir kez daha Gazze’de hastaneleri, camileri, kiliseleri ve okulları bombaladı. Irkçı dinci faşist bir çete tarafından yönetilen İsrail’in Filistin halkına uyguladığı vahşetin kaçıncı tekrarıdır; uzak olmayan gelecekte kaçıncı kez tekrarlanacaktır, bilinmez.

Vicdan, İsrail’i yöneten ırkçı dinci faşist çeteyle İsrail halkının bir tutulmamasını salık verir. Nafile intihar saldırıları düzenleyen ırkçı dinci Hamas ile Filistin halkının bir tutulmamasını da.

Akıl ve tarih, ırkçı dinci ümmetçi milliyetçi politikaların ve politikacıların halklar arasında düşmanlık ve vahşet dışında bir sonuç üretmediğini, bu politikacıların pençesine düşen halkların gün yüzü görmediklerini, başka ulusları ezen ulusların özgür olamadıklarını söyler. Bu politikacıların birbirlerinden farklı olmadıklarını, topunun birden tarihin çöp sepetine atılması gerektiğini de.

Firavunlar kendi çağlarında tanrı biliniyorlardı. Kimi modern firavunlar da müritlerince “Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplamış lider” biliniyor. Geçmişteki tanrı firavunlar bölge halklarına ne kadar huzur verdilerse, modern firavunlar da o kadar huzur veriyorlar! Firavunları hortladıkları yerlere iade etmeden bölgede barış ve huzur sağlanamaz. Barış ve huzur, halkların eşitliği, kardeşliği ve kendi kaderlerini tayin hakkına saygıyla mümkündür. En sade mantık ve izan bile, İsrail’in işgal ve ilhak ettiği topraklardan çekilmesinin, İsrail’in ve Filistin’in bağımsız komşu devletler olarak yapılanmalarının sorunun tek çözümü olacağını kavramaya yeter.