16 Aralık 2025 Salı

SOL İNSANLIĞIN VİCDANI AMA KOMÜNİSTLİK ZOR ZANAAT!

Komünistler, sosyalistler solcular, Aleviler, Kürtler, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, (bir dönem) Araplar ve daha niceleri. En garibanı Çingeneler, yani Romanlar. En korumasızı LGBTİ+

Hangi sınıftan olursa olsun egemen ulus egemen ümmet bireylerinin rahatlıkla hakaret edebilecekleri etnik, dini, siyasal toplum kesitleri bunlar. Ayrımcılık ve nefret suçlarının olağan nesneleri yani. Sadece bireyler nezdinde değil devlet katında da hep “toplumun huzur ve istikrarını, milli birlik ve beraberliği bozucu zararlı unsurlar” olarak etiketlendiler. Sadece etiketlenmediler; katliamlara, sürgünlere, zamana yayılmış ölümlere maruz bırakıldılar.

Komünistler, sosyalistler, solcular, devletin kuruluşundan bu yana “küçükken başı ezilmesi gereken yılan” olarak görüldüler. İstiklal Harbi’ne katılmak üzere gurbetten koşup gelen Mustafa Suphi ve yoldaşları katledildiler. Nazım Hikmet, ömrünün en güzel yıllarını mahpuslukta tüketti. Sabahattin Ali, başı taşla odunla ezilerek öldürüldü.

Soğuk Savaş döneminde de devletin ilgili birimlerince yürütülen psikolojik harbin “iç düşmanlar” listesinin en başındaydı komünistler solcular. En iğrenç yalanlarla iftiralarla şeytanlaştırıldılar. Darbe dönemlerinde komünistlerin solcuların katledilmeleri, hapishanelere doldurularak ezilmeleri, küresel emperyalizmin patronuna gazete manşetlerinde müjdelendi: “Solcular ezildi, Amerikan filosu artık gelebilir” (Günaydın, 15 Mart 1972)

Komünistler solcular sadece ezilen sınıfların devrimcileri oldukları için değil, ezilen etnik, dini, siyasal toplum kesitlerine omuz verdikleri için de hep namlunun ucunda, işkence tezgâhlarında oldular. K harfi 12 Eylül faşizminin sorgu merkezlerinde kod olarak kullanılırdı. Gözaltındaki kişi sadece komünist sosyalist solcu ise, K olarak kodlanırdı. Hem komünist hem Kürt ise K2 idi. Hem Komünist hem Kürt ve bir de Kızılbaş ise K3 idi. 

Bir de “Ermeni oğlu Ermeni” olmak vardı. Öldüresiye işkence edilen Garbis Altınoğlu, (kendi anlatımıyla) Ermeni kökenli komünist olduğu için işkence tezgâhında ayrıcalıklıydı! İdamının istendiği iddianamede Garbis Altınoğlu şöyle tanımlanmıştı: “Her nasılsa Türkiye’de doğmuş, Türk tabiiyetinde olan (...) bu Ermeni oğlu Ermeni…

***

Devletin ve yüzde 70’e yakını ırkçı ümmetçi sağcı ahalinin bu ayrımcılık ve ötekileştirme sorunlarına yaklaşımında dünden bugüne pek bir şey değişmedi. Tarihte ilk hangisinin zulme uğradığı esas alınırsa, en kıdemlileri Aleviler. Osmanlı Bizans’ın mirasını devraldıktan bu yana hep iç düşman sayıldı Aleviler. Defteri dürülmek deyimi Osmanlı’nın Alevi katliamlarından Cumhuriyet’e miras kalan bir deyim. Bugün hâlâ resmi söylemde “Ne de olsa Alevi!” Ahalinin söyleminde ise... Çok uzak olmayan tarihte “ağır entelektüel”, bir çevirisinde ‘ensest’i Kızılbaşlık olarak tercüme etmişti. Egemen toplumsal bilinçaltının bilinçüstünün yazıya dökülmesiydi. Çok yakın tarihte bir televizyon programcısı aynı anlamda telaffuz etmişti. Öyle derin bir bilinçaltı bilinçüstü ki, Çaldıran Savaşı bir türlü bitmiyor. 

Resmi söylemde hâlâ Afedersiniz Ermeni! Egemen toplumsal bilinçaltında bilinçüstünde de hâlâ Ermeni dölü, Rum çocuğu... Birine Yahudi demek başlı başına hakaret. Çok çok yakın tarihte, bir yurttaş, Recep Tayyip Erdoğan’a “Yahudi” dediği için 10 ay 20 gün hapis cezasına çarptırıldı. Davanın duruşmasında Erdoğan’ın avukatı, “Yahudi” ifadesini “küçük düşürücü, onur ve saygınlığı zedeleyici” olarak değerlendirdi.

***

Nicelik olarak çok azalmış olsalar da komünistler sosyalistler solcular hâlâ psikolojik harbin iç düşmanlar hiyerarşisinde en tepede yer alıyorlar. Soğuk Savaş döneminin iğrenç iftira ve yalanları hâlâ resmi / gayriresmi söylem ve eylemin en geçer akçesi; solcular hâlâ vatan haini! 

Ara not olarak belirtelim. Sol / sağ ayrımı Fransız devriminden kalma. Monarşinin devrilmesinden sonra toplanan parlamentoda salonun sağ tarafında oturanlar feodal ayrıcalıklara ve eşitsizliklere dayalı eski düzeni savundukları için sağcı, sol tarafta oturanlar “özgürlük eşitlik kardeşlik” sloganıyla başarılan devrimi savundukları için solcu sayılmışlar. O günden beri ezilen sınıf ve zümrelerin çıkarlarını savunanlar solcu, sınıfsal ulusal eşitsizliğe dayalı düzeni savunanlar sağcı olarak adlandırılıyor. Sol insanlığın vicdanı diye biliniyor. Sağcılık sosyal darwinizm ile örtüştüğünden sağcılar, kendilerini sağcı olarak değil, muhafazakâr olarak adlandırıyorlar.

***

Sağcılık halkların ve elbette Türkiye ahalisinin de bilincini öylesine köreltmiş ki, CHP’nin CB adayı Ekrem İmamoğlu’nun babası da oğluna ve kendisine uygulanan zulmü, sol düşmanlığı üzerinden eleştiriyor. Özetle demiş ki Hasan İmamoğlu: “Ömür boyu ülkemize komünizm gelmesin diye mücadele ettim; çok pişmanım. Çünkü komünizme gerek yok. İstedikleri zaman komünizm ilan ediliyor; malınıza mülkünüze el konuluyor.

Baba İmamoğlu onca yılın insanı ama Soğuk Savaş artığı antikomünizm koşullanmasından kurtulamamış. Piyasa adamı ama piyasanın kurtlar sofrası olduğunu, kapitalizmde patronların birbirlerinin malına mülküne çökmelerinin piyasa yasası olduğunu bilince çıkaramamış. 

Komünizmin mala mülke çökmek değil, üretim araçlarının ortak mülkiyeti demek olduğunu anlatmaya çalışmak nafiledir. Böyle olsa da gazeteci Enver Aysever nafile çene yormaktan kendini alamamış. Sonra Adnan Menderes’ten başlayarak sağcı siyasetçilerin din ve milliyet tacirliği yaparak ülkeyi nasıl yaşanmaz hale getirdiklerini anlatmış; “Cumhuriyetin ahlakını bozan Menderes’tir ilk başta. Menderes’ten bu tarafa gelen bütün sağcılardır. Sağcılık suçtur. Sağcı olduğunuz zaman ahlaksız olursunuz.” diye eklemiş. Bu sözlerinden dolayı tutuklanmış Enver Aysever.

Bu sözlerinden dolayı tutuklanması gerekmiyordu Enver Aysever’in. Beğenmedikleri eski Türkiye’de Aziz Nesin “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” dedi, tutuklanmadı. Tutuklanmak bir yana, üzerine alınan bir kişi dava açtı, mahkeme beraat kararı verdi. Aysever’in sözleri de suç sayılsa bile yürürlükteki infaz rejimine göre hapis gerektirmiyor. Genellemek elbette doğru değil ama sözlerinin tamamında Enver’in “Bütün sağcılar ahlaksızdır” demek istemediği ortada. Aysever, "vicdanlı bir dindarsanız siz solcusunuz" bile demiş.

Şundan eminim ki, Enver Aysever, baba İmamoğlu gibi Soğuk Savaş’tan kalma antikomünist iftiraları sıralayıp solculara küfretse tutuklanmazdı. Tıpkı Alevilere, Kürtlere, Ermenilere, Rumlara, Yahudilere, Romanlara, ateistlere, LGBTİ+ lara küfredip tutuklanmayanlar gibi... Adı lazım değil, İslamcı mahallenin çok ünlü bir kalem sahibi, “Laikliğin özgürlük olduğunu söyleyen ya salaktır ya asalak. Laikler beyinsizdir.” diye yazdı, tutuklanmadı. Umarım yanlıştan dönülür, Enver Aysever serbest bırakılır.

***

Bitirirken anımsadım. 12 Eylül darbesinden sonra TSK’deki sol görüşlü subay, astsubay, askeri öğrenciler solkırıma tabi tutuldu. Solcu askerler gruplar halinde İstihbarat Okulu’nda ve emniyet müdürlüklerinde fiziki ve psikolojik işkenceyle sorgulanıp işsizler ordusunun saflarına atılıyorlardı. Bu süreçte, İstihbarat Okulu’nda sorgulanan bir grup subay savcılığa sevk edilmişler. Haftalar süren sorgunun ardından subaylar ilk kez birbirlerini görüyorlar. Sohbet, sorguda kimin nasıl ifade verdiği üzerine. Üsteğmen MC, ifadesinde, görevli olduğu kışlanın levazım ihalelerinde aldığı komisyonları anlattığını söylemiş arkadaşlarına. Arkadaşları, “Yahu aklını mı yitirdin? Niye böyle şeyleri anlattın?” diye şaşkınlıklarını belirtmişler. Üsteğmen MC’den yanıt: “Komünist olmadığımı ispatlamak için bunları anlattım!”

Solculuk sağcılık komünistlik nasıl bir şeydir? Takdir ve yorum okuyucunun.


9 Aralık 2025 Salı

FİLOZOFLARIN YÖNETİMİNDE DEVLET HAYALİ

Antik Yunan filozofu Platon, felsefenin giriş kapısı değerindeki başyapıtı Politeia’da ideal devletin temel koşulunu şöyle açıklar: Ya filozoflar devleti yönetmeli ya da devleti yönetenler gerçekten filozof olmalıdırlar. Bilgi dostu filozofların yöneteceği devletin başlıca değerleri bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk (adalet) olacaktır. (427 e, 433 c)

Hakikatin sırrına ermiş filozofların yönetiminde bir devlet tarihte hiç olmadı. Tarihte en sık rastlanan devlet tipi, Platon’un en çok yakındığı tiranlık oldu. Yani tek kişinin iktidarı ele geçirdiği, halkın yönetimde söz sahibi olmadığı, yasalarla sınırlanmamış bir devlet.

Platon tiranlık derken sanki günümüz Türkiye’sini tanımlamış. Doğru, devletin anayasası var. Anayasada kuvvetler ayrılığı düzenlenmiş. TBMM kanun çıkarıyor. Yürütme organı kanunları uyguluyor. Hatta yargı organları bile var. Görünüşte bunlar var ama gerçekte iktidar tek kişide toplanmış. O tek kişinin iradesine göre sadece yasalar değil anayasa bile askıya alınabiliyor. Bilgelik, yiğitlik, ölçülülük, adalet hak getire!

***

TBMM’deki bütçe görüşmeleri Platon’un tiranlık tezini doğruluyor. Parlamentolu bir devlette parlamentonun en önemli işidir bütçeyi görüşmek. Rejim tiranlık değilse, devleti yönetenler, geçen yıl kamu bütçesini nasıl harcadıklarının hesabını verirler ve gelecek yıl için bütçe isterler. Son söz ve karar yetkisi, halk adına parlamentonundur. En azından 1215 tarihli Magna Karta Libertumu’ndan beri böyle kabul edilir. İngiltere’de Magna Karta ile kralın kafasına göre vergi salması ve ahaliden asker toplaması sınırlanmıştı.

Türkiye parlamentolu yönetimde 150 yılı geride bıraktı. Bu tarih kesitinde TBMM zaman zaman parlamento tanımını hak eden duruşlar gösterebildi. Örneğin Birinci Meclis, üstelik savaş sırasında, Mustafa Kemal’e kök söktürdü. Adnan Menderes, kendisini kurtarabilmek için bütün bakanlarını feda etti. Süleyman Demirel, bütçesi onaylanmayınca istifa etti. Süleyman Demirel ve Mesut Yılmaz, gensoru oylamalarında güvenoyu alamayınca istifa ettiler... Ya bugün? Yani Recep Erdoğan yönetimindeki Türkiye? Bütçeyi harcama yetkisini üstlenen kişi parlamentoya gelmeye bile tenezzül etmiyor. TBMM gerçekten parlamento olsa, Cumhurbaşkanı da olsa, bütçeyi harcayacak kişiyi ayağına getirtir, hesap sorar. Çünkü, bütçe görüşmeleri iktidar ile halk arasında hesaplaşma zeminidir.

***

TBMM gerçekten parlamento olsa bütçede nelerin hesabını sorar?

2026 yılı bütçesi, 19 trilyon TL harcama öngörüyor. Bunun 2.7 trilyon TL’si borç faizi olarak ödenecek. 16 milyon emekli için SGK’ye aktarılacak para ise 1,8 trilyon TL. Yani bütçe emekçinin emeklinin bütçesi değil, devlete borç veren faizcilerin bütçesi. Peki faizini emekçilerin ödeyeceği borçların işçiye, köylüye, memura, esnafa ne faydası var? Bu arada, devlet kendisi yapsa çok daha ehven fiyata mal edeceği otoyollar, köprüler, havaalanları vs. için üç beş müteahhide 2026 yılında 238 milyar TL daha aktaracak.

Gelecek yıl CB’nin harcayacağı bütçenin 14 trilyon TL’si vergiyle karşılanacak. Bu verginin üçte ikisi, alışverişlerde vatandaşa “hissettirmeden” kesilen Katma Değer Vergisi (KDV) ve Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) gibi dolaylı vergilerden oluşacak. Dolaylı vergi demek, emeklinin, asgari ücretlinin süper zenginle aynı miktarda ödediği, patronların tüketirken ödedikleri KDV’yi gider gösterip kurumlar vergisinden düşebildikleri, emekçinin bu şansının hiç olmadığı adaletsiz bir vergi demek! 

Dolaylı vergiler dışında gelir vergisinin üçte ikisi de ücretli emekçilerden alınacak. Emekçinin sofrasını, barınmasını, elektriğini, suyunu, ulaşımını kısıtlayan vergilerle devletin kasası dolarken; bütçe uzmanlarının ifadesiyle, sermaye gruplarına 3 trilyon 597 milyar liralık muafiyeti tanınacak. Bir bütçe toplumsal sınıflar arasında ancak bu denli adaletsiz olabilir.

***

Sınıflı toplum düzeninde devlet egemen sınıfın devletidir; toplumsal servetin sınıflar arasında taksimi bütçeler aracılığıyla düzenlenir. Genel Bütçe başlığı altında sıralanan bakanlık bütçeleri, Milli Savunma Bakanlığı bütçesi de bu bilinçle değerlendirilmelidir.

MSB’nin 2026 yılı bütçesi 822 milyar 930 milyon 177 bin TL. MSB Yaşar Güler’in açıkladığına göre bu tutar, toplam ulusal gelirin yüzde 2,13’ü; NATO’nun hedef olarak belirlediği yüzde 5 oranına 2035 yılında ulaşılacak.

Gerek MSB Yaşar Güler gerekse iktidar ve muhalefet sözcüleri dünyanın en büyük 100 silah üreticisi şirket arasında beş Türk şirketinin (ASELSAN, Türk Havacılık ve Uzay Sanayii TUSAŞ, ROKETSAN, ASFAT ve MKE) bulunduğunu övünerek anlatıyorlar. CB’nin damadının şirketi BAYKAR ise milli gurur kaynağı. Millî muharip uçağı KAAN değerli bir proje; Endonezya’ya 48 adet KAAN satışı için sözleşme imzalanması gurur verici; KAAN’ın uçabilmesi için ABD’nin izni gerekiyor; o mesele de hallolur inşallah! İngiltere’den 8 milyar sterlin bedel ile 20 adet Eurofighter Typhoon savaş uçağı alınması iyi ama Kuveyt 28 Eurofighter için 7,96 milyar euroluk bir anlaşma yapmış. Sayın Bakan’ın bu konuya açıklık getirmesi gerekir. Şanlı ordumuz, Birleşmiş Milletler, NATO, AGİT ve ikili anlaşmalar kapsamında, Suriye, Libya, Kosova, Afganistan, Bosna Hersek, Katar, Somali ve Sudan’a kadar birçok coğrafyada, bölgesel istikrara ve dünya barışına katkı sunmaktadır. KAAN, HÜRJET, GÖKBEY, ATAK, AKINCI, AKSUNGUR, TCG ANADOLU, ALTAY gibi ürünlerimiz milletimizin göğsünü kabartmaktadır...

Bunca hamaset arasında cılız kalan eleştirilere kulaklar kapalı: İmam hatip liseleri varken askeri liseler neden kapalı? Asker hastaneleri neden kapatıldı, ordunun askeri tıp hafızası neden siliniyor? Son on yılda kışlada intihar eden asker sayısının 934’e ulaşması nedendir? Emperyalizmin "En iyi ihraç malınız ordunuzdur" direktifine sadakat nereye kadar?..

Eleştiriler en uç noktada, sınıflar mücadelesinin en ileri barikatlarında sıralansa ne fayda? TBMM gerçekten parlamento mu? Parlamentoların en önemli işidir bütçeyi görüşüp kabul ya da reddetmek. Olmaz ya, varsayalım ki TBMM parlamento olmaya niyetlendi, CB’nin bütçe teklifini reddetti. Bir şey değişmeyecek. Yürürlükteki Anayasa’nın 161’inci maddesine göre, önceki yılın bütçesi yeniden değerleme oranı ile arttırılıp uygulanır. Yani TBMM’nin bütçeyi görüşmesinin, kabul ya da reddetmesinin bir önemi ve yaptırımı yok. Haksızlık olmasın. Anayasanın bu hükmünü RTE getirmedi. Bu hüküm 12 Eylül darbecileri tarafından anayasaya yerleştirildi.

***

Antik Yunan düşünürü Platon, üzerine filozofların gölgesinin düştüğü bir devlet tahayyül etmişti. Emekçiler ezilenler kendileri için kendi ayakları üzerinde doğrulup kalkmadıkça, hakikatin sırrına ermiş filozofların yönetimindeki devlet düzeni hayalden ibarettir.