10 Mayıs 2018 Perşembe

VİCDAN YOKSULU SİYASET VE YARGI


Siyaseten girmedik delik bırakmayan Doğu Perinçek, Türkiye’de yargının hiçbir zaman AKP dönemindeki kadar iyi işlemediğini söylemişti.
Öyle çok uzak bir geçmişte değil, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Adalet Yürüyüşü’nü eleştirirken, “Türk yargısı son 50 yılın altın devrini yaşıyor” demişti Perinçek. (Her zaman övündüğü “hukukçu” kimliğiyle bütün dosyaları ne zaman incelediyse), hapiste olanların tamamının PKK’lı ya da FETÖ’cü olduklarını öne sürmüş; “Şu an yargı tarafsız, ‘Ak Parti’nin yargısı’ tartışmaları yersiz. Bundan daha iyi yargıyı nereden bulacaksınız?” diye eklemişti.
Bu ülkede yaşayıp da Doğu Perinçek’in söylediklerine inanan çıkmış mıdır acaba? Hatta Perinçek bile kendi söylediklerine inanmış mıydı? Sahi, bir insan inanmadığı şeyleri hangi süfli çıkarlar uğruna söyleyebilir? Perinçek’in övgüsünü AKP Genel Başkanı Erdoğan duyduğunda ne düşündü kim bilir?

Erdoğan’ın o tarihte ne düşündüğü bilinmese de, kendi yargısı hakkında bugün ne düşündüğü ortada. Malum, 24 Haziran’da başkanlık seçimi yapılacak; Erdoğan da her vesileyle vaatlerini sallıyor: “Yeni dönem daha fazla demokrasi, daha geniş özgürlük, daha güçlü hukuk devleti dönemi olacak; yürütmenin daha etkin, yasamanın daha itibarlı, yargının daha bağımsız hale geldiği bir dönem olacak.” (24 Nisan 2018 tarihli AKP Grup Toplantısı)
Ülkeyi 16 yıldır tek başına yöneten siyasetçinin bu vaatleri üzerine ne söylense yetmez. İlk olarak, bu vaatlerin itiraf olduğu düşünülebilir ki, gerçekten de itiraftır. Yanıt olarak “Daha fazla demokrasi, daha geniş özgürlük, daha saygın parlamento, daha bağımsız yargı için elini tutan mı vardı? On altı yılda yapamadın da şimdi mi yapacaksın?” diye sorulabilir. Yine yanıt olarak, Osmanlı sadrazamlarından Koca Ragıp Paşa’nın şecaat arzı kastıyla itiraf edilen kabahatlere dair dizesi de anımsatılabilir ki, ben anımsatmayayım. Ne olur ne olmaz! Zira Doğu Perinçek’in övgüsünün tersine, AKP döneminin yargısı ne bağımsız ve tarafsız ne de altın devrini yaşıyor.
***

EN TARAFLI VE KEYFİ YARGI
Sadede gelecek olursak; bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak için bakmanın yeterli olduğu kurumlardan biri de yargıdır. Yargı nasılsa, ülke ve iktidar da öyledir; tersi de doğrudur.
Ülkemizde yargı hiçbir zaman bağımsız değildi; mahkemeler hiçbir devirde ciddi anlamda hak arama kapısı olmadı. Hele temel hak ve özgürlükler söz konusu olduğunda yargı, diğer devlet erkleriyle ittifak içinde özgürlüklerin celladı rolünü oynamaktan geri durmadı. Yine de insaf ile söylemek gerekirse, yargı AKP dönemindeki kadar taraflı ve bağımlı olmadı, keyfi davranmadı.
Kişisel tarihimden örnek vereyim; 12 Eylül faşizminin sıkıyönetim mahkemesinde, sanıklarının çok büyük çoğunluğu askerlerden oluşan THKP/C davasında yargılandım. Anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçundan, yani ünlü 146’ncı maddeden cezalandırılmamız isteniyordu. Cunta şefi (ismi lazım değil) kaç kere “onlara hain demeyi bile az bulurum” diyerek bizi hedef gösterdi. Cezaevlerindeki zulmün işkencenin simgesi olarak bize zorla giydirilen tektip elbiseyi mahkeme salonunda yırtıp attık. Buna karşın, sıkıyönetim mahkemesi beraat kararı verdi. Aynı iddianameyle AKP döneminde yargılansak, müebbet hapse hüküm giyerdik.
***

FETÖ YARGISINDAN AK YARGIYA
Dediğim gibi, yargı AKP dönemindeki kadar taraflı ve bağımlı olmadı, keyfi davranmadı. AKP sözcüleri ve Perinçek, kabahati FETÖ’ye yıksalar da mal meydanda. FETÖ yargıdan temizlendi ama durum değişmedi. Bu dönem yargısı (nasıl adlandırılacağı tartışılır; RETÖ yargısı demeyelim de AK yargı diyelim), FETÖ yargısından kaptığı marifetle insanları süründürmekten, hayatını karartmaktan geri durmuyor. FETÖ yargısı döneminde insanlar “bilmeden terör örgütü üyesi” olmakla suçlanabiliyorlardı; AK yargı döneminde özde değişiklik olmadı.
Bilmeden örgüt üyesi olunur mu? FETÖ yargısı devrinde olunuyordu. Birbirleriyle en ilgisiz kişiler Ergenekon davalarında sanık sandalyelerinde buluşturuluyordu. Genelkurmay Başkanı ile PKK hükümlüsü, Cumhuriyet Gazetesi sahibi ile gazeteyi bombalayan saldırgan... Liberaller Ergenekon operasyonlarını “Türkiye bağırsaklarını temizliyor” diye alkışlıyorlar, devrin Başbakanı Erdoğan “Ergenekon’un savcısı” olmakla övünüyordu. Erdoğan’ın ortağı Fetullah’ın gazete ve dergileri, “Ergenekon’a vurdukça ses PKK’dan geliyor” gibi başlıklar altında, Ergenekon ile PKK arasındaki derin ilişkiyi deşifre ediyorlardı! Ne ki, birbirleriyle ilgisiz kişilerin Ergenekon torbasına doldurulmasına tutarlı bir açıklama getirilemiyordu. Tutarlı olmasına ihtiyaç duyulmayan açıklama, dönemin Taraf gazetesi yazarı Yıldıray Oğur’dan gelmişti: “Ergenekon öyle bir örgüt ki, ona üye olduğunu bilmeyenler var.”
Mezkur yazar böyle bir cümle kurmakta haklıydı. Çünkü, iddianamelerin ve mahkeme kararlarının mantığı en veciz bu cümleyle ifade edilebilirdi. Yargılama suçluyu suçsuzdan ayırma niyetiyle yürütülmüyordu. Sahte deliller, pervasızca çiğnenen usul hükümleri mahkemelerin umurunda değildi. Türkiye’nin bağırsaklarının temizlendiğini propaganda eden gazeteciler ve yazarlar da yargılamanın dürüst gözlemcisi değil tarafıydılar. Yargılamada amacın Türkiye’nin provokatif kanlı geçmişiyle yüzleşme ve hesaplaşma değil, siyasal İslam’ın bir kısım rakiplerini tasfiye amaçlı olduğu çok sonraları itiraf edildi. İtiraf, İslamcı faşistlerin birbirlerinin gırtlağına sarıldıkları günlere rastladı. İtirafçı, siyasal İslam’ın neferlerinden biriydi. Başbakan yardımcılığına kadar yükselen itirafçı siyasetçi, “milli orduya kumpas kurulduğunu” bildirdi. Kumpas davalarının ateşli savunucusu Yıldıray da (sözüm ona özeleştiri yapıp) kendisini “az kullanılmış aptal” olarak nitelendirdi. Yıldıray’ın dilediği özür, aptallığın itirafı değil, operasyonel gazeteciliğin ne denli alçalabileceğinin itirafıydı aslında.
***

TERÖR ÖRGÜTÜ ÜYESİ OLMAMAKLA BİRLİKTE...
Dediğim gibi, FETÖ yargısı döneminde insanlar “bilmeden terör örgütü üyesi olmak” suçlamasına maruz kalabiliyorlardı; AK yargı döneminde durumda değişiklik olmadı. Bir farkla ki, bu dönemde insanlar, “bilmeden terör örgütü üyesi olmak” varsayımıyla yargılanmıyor; TCK, 220/6’ya göre “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte” mantığıyla yargılanıp mahkum ediliyorlar. Cumhuriyet Gazetesi davasında aynen bu gerekçeyle mahkumiyet kararı verildi. En tuhafı, iddianameyi yazan da FETÖ şüphelisidir!!!
Cumhuriyet davasında mahkum edilenlerden biri de ulaştırma görevlisi Emre İper. ByLock ihbarıyla gözaltına alındığında ısrarla ByLock kullanmadığını söyledi ama nafile, tutuklandı Emre. İddianamede “şüphelinin bu özel kriptografik mesajlaşma programını telefonuna yükleyerek sisteme dahil olduğu kesin bir şekilde anlaşılmıştır” denilerek suçlandı. Mahkemenin atadığı bilirkişiler, Emre’nin telefonuna ByLock yazılımının hiçbir zaman indirilmediğini yazdılar ama yargıçların tutumu değişmedi. Emre İper, 3 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bu dönem yargısının mantığı “terör örgütü üyesi olmamakla birlikte” diye ifade edilse de arada (FETÖ yargısına telmihen) “bilmeden terör örgütü üyesi olmak” suçlamasına da rastlandı. Örneğin 2002-2007 dönemi AKP Yalova Milletvekili Şükrü Önder, ByLock suçlamasıyla 22 Haziran 2017’de tutuklandı. Bilgi Teknolojileri Kurumu’nun raporunda Önder’in 11 kez ByLock hattına girdiği belirtiliyordu. Önder, telefonuna böyle bir program indirmediğini söylese de, mahkeme 6 yıl 3 ay hapis cezası verdi. Şükrü Önder’in telefonuna ByLock programı indirmediği, 1 yıl hapis yattıktan sonra anlaşıldı. Meğer bir yolculuk sırasında namaz saatini öğrenmek için namaz saati programına girmiş; giriş o giriş, çıkabilirsen çık. Namaz saatini sorduğu site, ziyaretçisine ByLock ikram etmektedir! Şükrü Önder de “bilmeden” FETÖ üyesi olmuştur!..
***

“YARGI VİCDANINI KAYBETMİŞ”
Yargının ne hallere düştüğünü anlatmak için çok örnek vermek gerekmiyor. Amerikan haber ajansı AP, 5 Eylül 2011 tarihli bülteninde, 11 Eylül 2001’den sonraki 10 yıllık dönemde tüm ülkelerde 35 bin 117 kişinin terörist olarak hüküm giydiğini, Türkiye’nin 12 bin 897 hükümlü sayısı ile ilk sırayı aldığını bildirmişti. Çin bile, 7 bin terörist ile ikinci olabilmişti.
Türkiye’nin bu birinciliği elde etmesinde, özgürlüklere düşman AK siyasetin yanı sıra yasaların ve yargının en barışçıl eylem ve ifadeleri bile “terör suçu” sayması etkili oldu. “Resim yaparak, şarkı besteleyerek, şiir yazarak da terörist olunabilir! Kitap, bombadan daha etkili bir silahtır.” sözleri AKP iktidarı döneminde telaffuz edilebildi.
Halen cezaevlerinde kaç milletvekili, kaç gazeteci yazar var; gazeteci olarak ben bile ipin ucunu kaçırdım, tam rakamı bilemiyorum. Tutuklu öğrenci sayısı galiba 70 bin.
Tutuklu öğrenciler dedik de, Ayşe öğretmen de telefonla bağlandığı televizyon programında “Çocuklar ölmesin” dediği için 1 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı, bebeğiyle birlikte hapse atıldı. Programın tamamında hiçbir örgüt adı geçmediği halde, “Çocuklar ölmesin” çığlığı hangi vicdan ve mantıkla “terör örgütü propagandası” suçu sayıldı, şahsen bir yanıt bulamadım?
Sorunun yanıtı yargıdaki FETÖ yapılanmasına karşı mücadelesiyle bilinen Ankara Cumhuriyet Savcısı Bülent Yücetürk’ün istifa açıklamasında mevcut olsa gerek:
“Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hukuk krizine girmiştir. (...) Yargı vicdanını kaybetmiş, tüm iradesini bir güce teslim etmiş durumdadır. (...) Hitler, Alman yargıçlarına, ‘Karar verirken benim yerime Führer olsaydı hangi kararı verirdi diye düşüneceksiniz’ diyordu. Türkiye'de yargıçlar bu mantıkla hareket ediyor.”
Yargının en alttan en üste tüm kademelerinde görev yapmış bir savcının bu feryadına ne eklenebilir ki?
Yargının altın devrini yaşadığını söyleyen Doğu Perinçek’in kulakları çınlasın.
Sahi, bir insan inanmadığı şeyleri hangi süfli çıkarlar uğruna söyleyebilir?

10 Nisan 2018 Salı

TÜRKLÜK SÖZLEŞMESİNİN GÜNCEL KRİZİ


Barış Akademisyenleri Bildirisi’ni imzaladığı için KHK ile üniversiteden atılan Yrd. Doç. Dr. Barış Ünlü, Türkiye’nin Gayrimüslimler ve Kürt sorunları odaklı son iki yüz yıllık tarihini ‘Osmanlılık’, ‘Osmanlılık Sözleşmesi’, ‘Müslümanlık’, ‘Müslümanlık Sözleşmesi’, ‘Türklük’ ve ‘Türklük Sözleşmesi’ kavramlarıyla çözümlemeye çalışmış.
Türklük Sözleşmesi adıyla çıkan kitabında Barış Ünlü’nün sözleşme kavramından kastı Toplumsal Sözleşme. John Locke, Thomas Hobbes ve Jean-Jacques Rousseau’dan referanslarla toplumsal sözleşmenin devlet olarak somutlandığını, can ve mal güvenliği gereksinmesini karşıladığını vurguluyor Barış; Türkiye’nin son iki yüzyıllık tarihini anlamada ‘resmi ideoloji’ veya ‘egemen ideoloji’ yerine ‘sözleşme’ metaforunu tercih ettiğini söylüyor. Barış’a göre, egemen/resmi ideoloji (verili iktidar ilişkilerini saklamak ve meşrulaştırmak üzere) egemen sınıfın/gücün dayatmasıdır; sözleşme ise, egemen etnik gruba mensup alt sınıfların da katıldıkları, kendi çıkarlarını korudukları ve iktidar ilişkilerinden bir şekilde yararlandıkları karşılıklı mutabakatlar bütünüdür.
Ünlü, öncelikle dünyada Beyazların egemenliği karşısında Siyahların, erkek egemen dünyada kadınların durumunu, ezik, güvensiz ve tedirgin yaşamlarını irdeliyor. Siyahların uğradığı ayrımcılığı Beyazların ‘siyahların sorunu’ olarak gördüklerini, sorunun kendi Beyazlıklarında olabileceğini görmediklerini vurguluyor.
***

Eşitlikçi Osmanlılık Sözleşmesi
Ünlü’ye göre Osmanlı’nın son yüzyılında dağılmaya çare olarak önce Gayrimüslim halkları kapsamak üzere farklı inanç ve etnik toplulukların Osmanlı şemsiyesi altında eşitlenmesi denendi. Tanzimat Fermanı, Osmanlılık Sözleşmesi adımıydı; herkes kanun önünde eşit olacak, artık gâvura gâvur denmeyecekti. 1876 Anayasası, Osmanlılık Sözleşmesi’nin zirvesini oluşturdu.
Ancak İngiltere, Fransa, Rusya gibi devletlerin zorlamasıyla ilan edilen Osmanlılık Sözleşmesi dağılmaya karşı çare olmadı, tersine uzak eyaletlerdeki Gayrimüslim halkların kopuşunu hızlandırdı. Dağılma sürecinde Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan milyonlarca Müslüman Anadolu’ya aktı.
Anadolu’ya akan Müslümanların güvenlik endişesi, Gayrimüslimler karşısında psikolojik üstünlüğünü yitirmenin ezikliği, yabancı devletlerin  Gayrimüslimlere sağladıkları ayrıcalıklara duyulan öfke, Anadolu’yu da kaybetme korkusuyla birleşti. “Göçmen Müslümanlar Hıristiyanlara karşı büyük bir öfke ve hınç duyuyorlardı; göçle geldikleri yeni ülkelerinde aynı şeyi tekrar yaşamak en büyük korkularıydı. (...) Topraklarını her an kaybedebilecek yerli Müslümanlar da öfkeliydi, onlar da korkuyordu.” (s: 94).
Müslümanlık Sözleşmesi bu korku ve öfke atmosferinde gündeme geldi. “Abdülhamit’e göre imparatorluğu ayakta tutabilecek temel güç İslam dayanışmasıydı; bu dayanışma ancak devletin resmi mezhebi Sünnilik etrafında örülebilirdi.” (s: 98)
Müslümanlık Sözleşmesi, 19’uncu yüzyıldan beri gelişmekte olan Müslüman tüccar sınıfın ve genel olarak Müslüman orta sınıfların çıkar ve özlemlerini ifade etmektedir. Dahası “Müslümanlık Sözleşmesi, Hıristiyan halklara karşı işlenen ve işlenecek suçlar üzerinde mutabık olunmuş suç ortaklığıdır. (...) Bu sayede ülke Hıristiyanlardan temizlenecek ve –amaç en baştan beri bu olmasa bile- yeni bir devlet Müslümanlık üzerinde/sayesinde kurulabilecektir.” (s: 101)
Abdülhamit 1908’de Osmanlılık Sözleşmesi’nin Anayasasını yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. İttihat ve Terakki’nin dayatmasıyla Meşrutiyet’in ilanında, Gayrimüslim halkların legal/illegal örgütlerinin de desteği vardı. Başta Ermeniler olmak üzere Gayrimüslim halklar coşkulu ve mutluydular, Jön Türkler’e her zaman mesafeli duran Devrimci Hınçak Partisi bile legale çıkıp adını değiştirmiş, Sosyal Demokrat Hınçak Partisi olmuştu; “anayasanın iç düşmanlarına ve yabancı saldırılara karşı hürriyetperver Türk biraderleriyle omuz omuza” olmaktan söz ediyordu (s: 111).
***

Soykırımda Suç Ortaklığı!
Ne var ki, Osmanlılık Sözleşmesi’ni yeniden yürürlüğe sokan taraflar arasındaki ittifak geçiciydi. Taraflar, aralarındaki ittifakın geçici olduğunun bilincindeydiler. Müslümanların ve Hıristiyanların eşitliğine dayalı sözleşme Müslüman alt ve orta sınıflarda, Müslüman taşrada karşılık bulmuyordu. 1895 ve 1909 Ermeni katliamları bunun göstergesiydi. Katliamlar yaygın sivil katılımla gerçekleşti. Jön Türkler sosyal Darwinci idiler. 1912-1913 Balkan Savaşları’ndaki yenilgi, özellikle Selanik’in kaybedilmesi, İttihatçılar’ı telafisi olanaksız bir travmaya sürükledi; ‘Balkanlar, Hıristiyan halkların varlığı nedeniyle kaybedildi’ duygusunu geliştirdi. Osmanlıcılık siyasetinden Türkçü siyasete geçişinin önünde engel kalmadı. Birinci Dünya Savaşı, İttihatçılar’ın emperyal ve milliyetçi ihtirasları için uygun zemini sağladı. Olabilirse yakın zamanda yitirilmiş Osmanlı toprakları geri alınarak modern bir İslam Türk imparatorluğu kurulacak, olmazsa “Osmanlı’nın son kalesi Anadolu ne olursa olsun korunacaktı. Bu planın başarılı olabilmesi için Anadolu’nun güvenilmez unsurları olan Gayrimüslimler, yani ‘etnik tümörler’ temizlenmeliydi. İttihatçılar her iki plan için de Müslüman nüfusa güveniyordu.” (s: 133)
Ocak 1915’teki Sarıkamış yenilgisi ve Şubat 1915’teki Süveyş Kanalı yenilgisi üzerine B planı yürürlüğe girdi. Anadolu’nun etnik tümörleri, Müslümanlık Sözleşmesi ile temizlendi. İttihatçılar’ın Kafkasya’da Müslüman isyanı çıkartma çabalarına karşılık Rusya da Anadolu’da Ermeni ve Kürt isyanları çıkartmayı planlıyordu. Nisan 1915’ten itibaren, İstanbul ve İzmir gibi istisnalar dışında Ermeniler tehcir edildi ve Anadolu nüfusunun yüzde 10’unu oluşturan Ermeniler Anadolu’dan temizlendi. “Ermeni Soykırımı’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin toplumsal yapısını anlamak açısından hayati bir boyutu da devasa servet transferidir. Yüzbinlerce Ermeni’nin taşınmaz taşınır mallarına Müslümanlarca el konmuş, Ermeni işadamlarının iş sahalarını Müslümanlar ele geçirmiş, Ermenilere borcu olan Müslümanlar borçlarını sıfırlamıştır.” (s: 137)
Anadolu’nun etnik temizliği Kurtuluş Savaşı yıllarında mübadele ile sürdü. Rumlar ve Ortodoks Türkler Anadolu’dan kovuldu, Balkanlar’dan Müslüman ahali devşirildi. “Osmanlı’da 1914 yılında yüzde 30’lara varan Gayrimüslim nüfus oranı, Türkiye’de 1924 yılında yüzde 3 civarındaydı ve zamanla yüzde 0,1 civarına düştü.” (s: 141)
Müslüman burjuvaziyi güçlendiren soykırım üç toplumsal düzeyde gerçekleşti. Çerçeve kararların alındığı üst düzey, çerçeve kararları uygulayan yerel yöneticiler ve eşrafın oluşturduğu orta düzey, sıradan ahalinin cinayetlere ve yağmaya katıldığı alt düzey. Her üç düzeyde de suça geniş katılım vardı. Çünkü farklı toplumsal kesimlerden Müslümanlar Hıristiyanlara karşı korku, kin, haset, kıskançlık, hınç gibi ortak duygulara sahiptiler. Bu duygular sebepsiz ve icat edilmiş değildi. Dağılma döneminde Anadolu’ya göç eden Müslümanlar ve Anadolu’nun yerleşik Müslümanları güvenlik endişesi ve korku içindeydiler. Kürt Müslümanlar da Ermeniler ve Rusların kendilerini katledeceği korkusuna kapılmışlardı (s: 143, 145).
***

Müslümanlık Sözleşmesi
“Savaş, soykırım ve Ermeni zenginliğinin gaspı farklı toplumsal sınıflardan gelen Müslümanlar arasında ve merkez ile taşra arasında Müslümanlık Sözleşmesi çerçevesinde yürütülmüştür. Bu örtük sözleşmenin birinci ve temel maddesine göre Anadolu’da güvenli ve reel/potansiyel olarak imtiyazlı yaşamak için Müslüman olmak gerekiyordu. İkinci maddede ise Gayrimüslimlere ama özellikle Ermenilere yapılanlara kimse karşı gelmeyecek, bu yapılanlar hakkında kimse mağdurlarla duygudaşlık kurmayacak, hakikatleri dile getirmeyecektir. İkinci maddeye uymak ve genel olarak sözleşmeden yararlanmak için doğrudan katliamlara katılmak gerekmiyordu. Sessizce onaylamak, sessiz kalmak, görmezden gelmek de yeterliydi. Bu ikinci maddeye uymayan sıradan ve seçkin Müslümanlar, yani Ermenilere yapılanlara aktif bir şekilde karşı çıkanlar ve Ermenileri korumaya çalışanlar ise, kimi işinden kimi de canından olarak ağır şekilde cezalandırıldılar.” (s: 147)
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla sonuçlanan Kurtuluş Savaşı, doğuda Ermenilere batıda Yunanlılara/Rumlara karşı Müslümanlık Sözleşmesi, yani Anadolu Müslümanlarının birliği sayesinde başarıya ulaştı. “Birliğin ortak düşüncesi ve duygusu İslam, amacı ise Rumları ve Ermenileri Anadolu’dan atmaktı.” (s: 151)
***

Müslümanlık Sözleşmesi’nde Kürtler
 “Sevr Antlaşması Kürdistan’a bağımsızlığa açık – özerklik tanıdığı halde, Kürtlerin büyük çoğunluğu Milli Mücadele’nin yanında yer aldı. Kürtler İttihatçı geleneğin Türkçü ve asimilasyonist damarını çok iyi biliyorlardı. Fakat 1910’ların dünyasında Ermeni korkuları Türk korkularına üstün geldi. Kürdistan’a özerklik tanıyan Sevr Antlaşması’nın Kürtlerin çoğunluk oldukları bölgeyi de kapsayacak bir Ermenistan öngörmesi, bu büyük Ermenistan’ın güney sınırının (yani Kuzey Kürdistan’ın kuzey sınırının) muğlak bırakılması ve yurtlarından sürülen Ermenilerin geri dönüşünü ve ‘bırakılmış mallarının iadesini’ düzenlemesi Kürtlerin korkularını daha da artırmıştı.” (s: 155)
***

Müslümanlık Sözleşmesi’nden Türklük Sözleşmesi’ne
Müslümanlık Sözleşmesi’yle kurulan yeni devletin lider kadrosu, sözleşmeyi Türkleştirdi. Bu değişim, Türkiye’de güvenli ve ayrıcalıklı yaşamak için artık Müslüman olmanın yetmediği, aynı zamanda Türk olmak gerektiği anlamına geliyordu. Kişi hem Müslüman hem Türk olmalıydı; Gayrimüslimlere zaten yer yoktu. Lozan görüşmeleri sırasında imzalanan Nüfus Mübadelesi Sözleşmesi, Türkiye’de mukim Ortodoks Türkler ile Yunanistan’da mukim Müslümanların mübadelesini öngörüyordu. Karamanlılar olarak bilinen Anadolu Türk Ortodoksları sınır dışı edildi; Balkanların Hıristiyan Gagavuz Türkleri ise Anadolu’ya kabul edilmedi.
Müslümanlık Sözleşmesi’ni daraltmanın üç temel nedeni vardı: Birincisi, Kurucular Türk milliyetçisiydiler. İkincisi, Mustafa Kemal, ait olduğu İttihatçı kuşağın aksine laiklik ve Batılılaşma yanlısıydı. Üçüncüsü, kurucular Müslümanlık içinde diğer etnik grupların kültürlerin ve bilinçlerin yok edilmesi gerektiğini düşünüyorlardı. “Dolayısıyla Müslümanlık Sözleşmesi’nden Türklük Sözleşmesi’ne geçiş sadece bir Türkçülük akımı değil, aynı zamanda dini milletten seküler ulusa geçişi sembolize eden bir laiklik adımıydı.” (s: 165)
1924 Anayasası, Müslümanlık Sözleşmesi’nden Türklük Sözleşmesi’ne geçişin en önemli yazılı belgesi oldu. Türklük Sözleşmesi Müslümanlığı önemsizleştirmedi; tersine, Türklüğün temel şartı Müslümanlık olarak kaldı.
Yazılı olmayan veya çeşitli yasalarda örtük olarak yer bulan, esas anayasa niteliğindeki Türklük Sözleşmesi’nin maddeleri şöyle sıralandı:
Birincisi, Türkiye’de imtiyazlı ve güvenli yaşayabilmek, ayakta ve hayatta kalabilmek, toplumsal hiyerarşide yükselebilmek için Müslüman ve Türk olmak gerekir.
İkincisi, Osmanlı’da ve Türkiye’de Gayrimüslimlere yönelik tehcir, soykırım, katliam, gasp, ırkçılık, ayırımcılık gibi uygulamalar hakkında doğruyu söylemek, mağdurlarla duygudaşlık kurmak, bu gruplar lehine siyaset yapmak yasaktır.
Üçüncüsü, yukarıdaki 2’nci madde Türkleşmeye direnen Müslümanlar, özellikle Kürtler için de geçerlidir. (s: 15)
***

Türklerin Hakları Ödevleri
Bu görüşten hareketle Barış, Türklüğü etnisite, vatandaşlık, ulusal kimlik veya ideolojik aidiyet üzerinden tanımlamıyor. Barış’a göre Türklük, tarihsel, toplumsal ve etno-dinsel yapının ürünüdür; sınıflar / ideolojiler üstüdür; “belli görme, duyma, bilme, ilgilenme, duygulanma halleri olduğu kadar, belli görmeme, duymama, bilmeme, ilgilenmeme, duygulanmama halleridir. Sözleşmenin temel kuralları aile, cami, mahalle. okul ve orduda toplumsallaşma ve düşünsel/duygusal eğitim yoluyla öğrenilir, kurallara uyum içselleştirilir. (...) Yargıçtan Türk olarak karar vermesi, gazeteciden Türk olarak haber yapması, akademisyenden Türk olarak yazması beklenir ve sonuçta çoğunluk bu performansı sergiler. (...) Bu roller o denli içselleştirilir ki, kişi öyle gördüğünü, bildiğini ve davrandığını, neyi görmediğini, neyi bilmediğini, neyle ilgilenmediğini fark etmez.” (s: 16)
Türk olmakla olmamak arasındaki hayati fark, ödüllendirme ve cezalandırma mekanizmalarıyla güvence altına alınmıştır. Sözleşmeye uyan kişi reel / potansiyel ayrıcalıklardan yararlanabilir, iş bulabilir, toplumsal hiyerarşide yükselebilir, sınıf atlayabilir. Maddi ayrıcalığın yanı sıra Türklükle birlikte gelen üstünlük, normallik, haklılık gibi psikolojik avantajlar da vardır.
Sözleşmeye uymayan ise cezalandırılır; işe alınmayabilir, işten atılabilir, dışlanabilir, tutuklanabilir, öldürülebilir. Maddi dezavantajların yanı sıra, (Beyazlar karşısındaki Siyahların, erkek karşısında kadının durumuna benzer şekilde) Türk olmamakla gelen değersizlik, güvensizlik, tedirginlik, haksızlık, anormallik gibi psikolojik dezavantajlar yer alır.
Bu çerçevede “egemen etnik gruba mensup kişi etnik hiyerarşinin altlarında bulunanlarla ilgilenmeyebilir, onların düşüncelerini önemsemeyebilir; çünkü buna gücü vardır ve bundan dolayı kayba uğrama riski yoktur. Alttakiler ise üsttekilerin ne düşündüğünü bilmek, dinlemek zorundadır; çünkü bu bilgi hayatta ve ayakta kalabilmenin temel şartıdır.” (s: 17)
***

Türklük Halleri
Kitabın ana fikrini kavrayabilmek için bu geniş özet zorunluydu. Son bölümde, Türklük Sözleşmesi’nin 2000’li yıllarda AKP’nin vesayet kırma politikası ile Kürtlerin ve Ermenilerin mücadelesi sonucu krize girdiği, Sözleşme’nin Türklere sağladığı ayrıcalık ve avantajların ortadan kalktığı, 2015’ten itibaren AKP/MHP ittifakının sahiplenmesiyle Sözleşme’nin meşruiyetini tamamen yitirdiği, yeni bir sözleşmenin tartışılması gerektiği anlatılıyor.
Kabul etmeli ki Barış Ünlü, yakın tarihe ilişkin resmi ideoloji veya bilinen eleştirel analizler dışında ufuk açıcı, çarpıcı (çarpıcı olduğu ölçüde gerçekçi) bir kuramsal çerçeve çizmiş. Çalışmasında verdiği örnekler çok iyi biliniyor. En basitinden Türkiye’de Türkçü hatta ırkçı siyasetin yaptırımı ve engeli yoktur; tersine merkez sağda (hatta merkez solda) karşılığı vardır. Türklük kavramına karşı Kürt kimliğini ifade etmenin ise bin türlü cezası vardır. Gayrimüslimlere uygulanan baskı ve şiddetin aleyhine de -hele Ermeni Soykırımını kabul ederek- siyaset yapılamaz.
Daha somut söylemek gerekirse, farklı siyasi yelpazelerde yer alan kesimler Kürt, Ermeni ve başka bazı ulusal sorunlarda ortak “milli” duruş gösteriyorlar. AKP ile CHP ve kimi sosyalist gruplar, Ermeni ve Kürt sorunlarında AKP, MHP ve Vatan Partisi’yle aynı noktada buluşabiliyorlar. Kimi sosyalist gruplar Kürtleri ve Ermenileri emperyalist işbirlikçiliğiyle suçlayabiliyorlar.
İşte bu ve bunlara benzer tutum ve davranışların nasıl mümkün olabildiği, farklı toplumsal siyasal ideolojik toplulukları birbirlerine yaklaştıran, bir araya getiren, çimento görevi gören duygunun ne olduğu sorusunun yanıtı Barış Ünlü’nün kitabında mevcut.
***

Türklük Sözleşmesi’ne Eleştiri
Eleştirilecek yönleri de var kitabın. Örneğin, bugün nüfusun dörtte birini oluşturan Aleviler kitapta dolgu malzemesi olarak yer bulabilmiş. Daha vahimi, Türklük Sözleşmesi’nin Alevileri kategorik olarak Gayrimüslim saymadığını ve dışlamadığını, laiklikle birlikte Alevileri kazanmaya yönelik bazı mekanizmalar geliştirdiğini, bu nedenle Sünnilik yerine Müslümanlık demeyi daha doğru bulduğunu yazmış (s: 15’deki dipnot).
Oysa nasıl ki, “Türkiye’de Gayrimüslimler Türklerle olan etkileşimlerinde (işte, sokakta, lokantada, apartmanda, karakolda, askerlikte) karşılaşabilecekleri olası riskleri en aza indirmek için uysal, yumuşak, nazik olmayı ve alttan almayı öğrenmek zorundadırlar” (s: 252). Egemen Sünni çoğunluk karşısında Aleviler de benzer durumdadır. Bir Sünni, Sünnilik imtiyazlarından sadece Sünni olduğu için yararlanabilir. Sünnilerin hizmetindeki Diyanet İşleri Başkanlığı, siyasette Sünni iktidar, muhalefette bile Sünni partiler, eğitimde Sünni müfredat, Cami, bangır bangır bağrılan Ezan, Kuran Kursu, Din dersi, işe kabul edilme, yükselme vs. Tüm bunlar Aleviler için dezavantajdır. Değil böylesi ayrıcalık sahibi olmak, Alevi kimliği bile kamusal alanda açıkça ifade edilememektedir.
İkincisi, onca eleştiri yönelttiği ‘sol’u ve solcuları belirsiz bırakmış. “Milleti ve devleti olan, milleti ve devleti olmayanı milliyetçilikle itham edebilir” (s: 244) diyerek solcuların Ermenileri ve Kürtleri emperyalist işbirlikçisi ve milliyetçi olmakla eleştirdiklerini, bunun egemen ulus mensubu olmaktan kaynaklandığın söylüyor. Bu eleştiriyi o kadar sık yineliyor ki, (her ne kadar bir yerde bunun evrenselci solun kusuru olmadığını, Türklükten kaynaklanan kaçış söylemi olduğunu belirtse de), şovenizm ile Marksizm arasındaki ayrım silikleşiyor. Böyle haksızlık edince, burjuva liberallerin ‘sol’ eleştirisiyle kendisi arasındaki ayırımı da belirsizleştiriyor. Oysa biliniyor ki, ‘egemen ulus şovenizmi’, ‘sosyal şovenizm’, 'ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı', 'halkların eşitliği ve kardeşliği' Marksizm’in en temel eleştirel kavramları arasında yer alır. Türklük Sözleşmesi’nin meşruiyetini sorgulayan ilk eleştiriler ve itirazlar, sınıf eksenli Marksistlerden gelmiştir. Marksist sol hem Türklük Sözleşmesi kapsamında en ağır cezalara maruz kaldı hem de Türklük Sözleşmesi’nin mağdurlarıyla dayanışma içinde oldu. Kaldı ki, Türklük Sözleşmesi mağdurlarının emperyalistlerle ittifak pratikleri eleştiriden vareste tutulamaz.
Üçüncüsü, ırkçılığı “etnik veya ırksal bir grubu sistematik olarak avantajlı, diğer etnik ve ırksal grupları da sistematik olarak dezavantajlı kılan iktidar ilişkisi” olarak tanımlıyor; böyle bir iktidar ilişkisi kuramadıkları için Kürt veya Ermeni ırkçılığından söz edilemeyeceğini söylüyor. “Kürtler, Ermeniler önyargılı, bayağı, kaba olabilirler ama ırkçı olamazlar” görüşü, eleştiriye hayli açık.
Dördüncüsü, “Türklüğün birinci şartı Müslümanlıktır, o doğuştan gelir; Türklük ise doğuştan gelmez, sonradan kazanılan psiko-sosyal oluşumdur” görüşü de hayli eleştiriye açık.
Bu eleştirilere karşın, Türklük Sözleşmesi Türkiye’nin dünü ve bugününe ilişkin çarpıcı ve sorgulayıcı, mutlaka okunması gereken bir kitap. Teşekkürler Barış!

17 Mart 2018 Cumartesi

KÜRT RÜYASI


Epeydir kendi kendime mırıldanıyorum, dost meclislerinde de söylüyorum: Evrim tarihinde insandan daha zararlı, daha zalim bir canlı olmasa gerek!
Kelt Rüyası adlı romanda benzer bir cümleye rastlayınca acı acı gülümsedim. Perulu yazar Mario Vargas Llosa, 2010 Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı romanın bir yerinde, kahramanı Roger Casement’i şöyle konuşturmuş: “Kongo’da öğrendiğim bir şey varsa, o da, insanoğlundan daha kan dökücü bir canavarın var olmadığıdır” (s: 114).
***

Roman çoğu kere kurmaca bir metindir ama Kelt Rüyası kurmaca bir roman değil, İrlanda bağımsızlık hareketinin öncü isimlerinden Roger Casement’in yaşamını anlatıyor.
Roger Casement, 1864 yılında Britanya İmparatorluğu hegemonyasındaki İrlanda’da asker bir babanın oğlu olarak doğmuş. Ailesi klasik Protestan bir aile ama annesi gizlice Katolik olarak vaftiz ettirmiş Roger’ı. Gençliğinde ünlü seyyahlarla Afrika gezilerine çıkmış. Devir sömürgeciliğin altın devridir. Birlikte yolculuk ettiği seyyahlara ve sömürge yöneticilerine göre kolonyalizm kötü bir şey değildir; tarih öncesine ve yamyamlığa takılıp kalmış halklara medeniyet ve demokrasi götürme, putperestlik yerine Hristiyanlığı öğretme pratiğidir. Bu uygarlaştırma ve kalkındırma işinde İngiltere, Avrupa’ya öncülük etmektedir...
Roger Casement 1895’te İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na memur yazılır; bu kez özel yetkili konsolos olarak, yerli halkların Londra’ya kadar ulaşan şikâyetlerini araştırmak üzere Afrika’yı yeniden dolaşır. Duydukları gördükleri karşısında dehşete kapılır. Sansürlemeden yazdığı 1904 tarihli Kongo Raporu geniş yankı uyandırır. Yerliler acımasızca katledilmekte, köyler bazen içindekilerle birlikte ateşe verilmektedir. Kauçuk ticaretinde hileli tartı nedeniyle kotayı bir türlü dolduramayan erkeklerin karıları çocukları toplama kampında rehin tutulmakta, istismar edilmekte, ceza olarak kırbaçlanmaktadır. Güvenlikçilere zimmetli silah ve mermilerin boşa kullanılması yasaktır. Boşa harcanmadığının, bir asi yerlinin cezalandırılmasında kullanıldığının kanıtı, öldürülen yerliye ait kol, parmak, kulak, erkeklik organı gibi uzuvlardır. Rasgele mermi sıkan, bir karaltıya ateş eden güvenlikçi de kanıt olmak üzere bir yerlinin uzvunu kesmektedir. Mermiden tasarruf etmek için, birkaç yerli arka arkaya dizilip öldürülmektedir...
Roger Casement, Kongo’dan sonra Brezilya’ya gönderilir. Amazon havasında da aynı vahşete tanık olur. “Hangi Tanrı, insanların katline ve acı çekişine göz yumar, böyle bir Tanrı olabilir mi?” diye vicdani hesaplaşmaya girer. Bir hesaplaşma anında şöyle bir cümle de kurar: “Akıl yürütecek olursan, Tanrı tıpkı bir nefes duman gibi buhar olup uçar” (s: 424).
(Bu akıl yürütmeye karşın, hayata veda ederken Tanrı’dan af dilemekten kendini alamaz.)
Yıllar süren incelemenin ardından kaleme aldığı Amazon havzasına ilişkin 1911 tarihli “Mavi Kitap” raporuyla “uygar” Avrupa’yı ve öncüsü İngiltere’yi bir kez daha sarsar. İngiliz hükümeti, bu çalışmalarının karşılığı olarak Casement’a Sir unvanı verir.
***

SÖMÜRGE KONSOLOSLUĞUNDAN İRLANDA MİLLİYETÇİLİĞİNE
Kongo Raporu ve Mavi Kitap ile sömürgeciliğin kanlı yüzünü ifşa eden Roger Casement, sömürgelerde tanık olduğu vahşeti raporlaştırırken, kendi Kelt geçmişini, -Kongo ve Amazon kadar vahşet yaşanmasa da- anayurdu İrlanda’yı düşünmeye başlar. “Uygarlaştırıcı” kolonyalizmin nasıl vahşi bir yalan olduğunu yazarken, kendisini “İrlandalı” olarak, yani bir imparatorluk tarafından işgal edilmiş İrlanda’nın evladı olarak hisseder. Sömürgeciliğin ekonomi politiğini kavrayamasa da kolonyalizmin vahşetine karşı harekete geçme isteği duyar, bağımsız İrlanda özlemine kapılır.
Roger Casement, bu istek ve özlemle Dışişleri’ndeki görevinden ayrılır. Bu arada Birinci Dünya Savaşı patlar; İngiltere, Almanya ile savaşa tutuşur. Casement, savaşın İrlanda’nın bağımsızlığı için fırsat olabileceğini düşünür: İngiltere’nin felaketi, İrlanda’nın sevinci olacaktır!
Bu düşünceyle 1916’da Berlin’e gider, Alman Dışişleri ve Genelkurmayı ile ilişki kurar. Görüşmelerde Almanya’nın İngiltere’ye çıkarma yapması ve İrlanda milliyetçilerine 20 bin tüfek ve yeteri kadar mermi vermesi üzerinde durulur. Ayrıca Almanya’daki İrlandalı tutsaklardan bir tugay kurulacaktır. Casement, esir kampındaki İrlandalı tutsaklara “bağımsız İrlanda” rüyasından söz eder; ne ki, bağımsızlık rüyası İrlandalı savaş tutsaklarının umurunda olmaz. İrlandalı esirler homurdanırlar, kendisini kınarlar, ‘Almanya sana kaç para verdi?’ diye aşağılarlar, nihayet tükürük yağmuruna tutarlar. Esirlerin itirazı karşısında Casement bağımsızlık davasından vazgeçmeyi düşünür. Akıl danıştığı dostu vazgeçmemesini telkin eder: “Halk tarafından tasvip edilmemek, bir davanın haklı olup olmadığına karar vermekte her zaman iyi bir gösterge değildir” (s: 472).
Dostunun telkini etkili olur, davasından vazgeçerse intihar etmiş olacaktır! Casement da intihar etmez, davasından vazgeçmez, umutsuzca Almanları ikna etmeye çalışır. Ne ki, Almanya bağımsız İrlanda projesiyle artık ilgilenmemektedir. Ne İngiltere’ye çıkarma harekâtı ne İrlanda milliyetçilerine silah yardımı. İngilizlere karşı Ortadoğu’da Osmanlı ordusunda çarpışma önerisi de geri çevrilir.
Kandırıldığını fark eden Casement, hâlâ Alman yardımı olmaksızın ayaklanmanın başarıya ulaşamayacağı düşüncesindedir. Alman yardımı gelmeyeceğine göre, bir felaket yaşanmaması için milliyetçileri ayaklanmadan vazgeçirmek ister. Almanlar, Casement ve iki arkadaşını denizaltıyla İrlanda’ya bırakırlar. Casement başkente ulaşamadan yakalanır; Kongo ve Amazon anılarını içeren “Kara Günlük” de yakalanır. Kara Günlük, Kongo ve Amazon havzasında geçmiş eşcinsellik anıları ya da fantezileriyle yüklüdür. İngiliz istihbaratı, İrlanda milliyetçisi “Sir” Casement’ı vatana ihanetten yargılamak, itibarsızlaştırmak için yeteri kadar “delil” elde etmenin sevinci içindedir. Nitekim, Kelt Rüyası romanı, 3 Ağustos 1916’da sona erer. Nasıl sona ermiştir, okuyucu romanı okusun artık!!!
***

Roman sona erse de Kelt Rüyası, yani Bağımsız İrlanda rüyası sona ermez. Casement ve yoldaşlarının yakalanmalarından sadece iki gün sonra 1916 Paskalya Ayaklanması başlar. Ayaklanma bastırılır ama Birinci Dünya Savaşı yorgunu İngiltere, 1921’de İrlanda’nın bağımsızlığını tanımak zorunda kalır. Yine de İrlanda’nın neredeyse yarısı, İngiltere’ye bağımlı kalmayı seçer.
Kelt Rüyası Alman veya Amerikan yardımı olmaksızın mutlu sona ulaşsa da, bağımsızlık fikrinin öncüsü Roger Casement, yakalattığı Kara Günlük nedeniyle yakın tarihe kadar İrlanda’nın resmi tarihinde ahlaksız biri olarak betimlenir... Eşcinselliğin suç olmaktan çıkmasıyla birlikte nihayet itibarı iade edilir.
***

Romanın adı Kelt Rüyası ama bu yazının başlığı Kürt Rüyası oldu.
Neden böyle bir başlık oldu, ben de çok ayırdında değilim.
Kelt Rüyası’nı okurken bir an, Kürt coğrafyasında 90 yıldır terennüm edilen bir ağıtın dizeleri aklıma geldi:
“Süngü uçlarında donakalmış, bebelerin son bakışları.”
Yanı sıra, 30 yıl önce Halepçe katliamında elma kokulu bebeğine sarılırken can veren annenin resmi aklıma geldi.
Yanı sıra, panzere bağlanıp sürüklenen, etrafında zafer resmi verilen çıplak cesetler.
Yanı sıra, yüz yıldır İngiliz ve Amerikan yardımıyla görülen bağımsızlık, özgürlük veya özerklik rüyaları...
Kelt Rüyası’nı Perulu romancı Mario Vargas Llosa kaleme aldı.
Kürt Rüyası’nı kim kaleme alır acaba?
***

Yazıyı noktalarken kendi kendime mırıldanmadan edemedim:
Evrim tarihinde insandan daha zararlı, daha zalim bir canlı olmasa gerek!