13 Haziran 2019 Perşembe

ERDOĞAN’IN ARKASINDA EŞŞEK GİBİ SAF TUTMAK!


Akit adında bir medya mecraı var. Medya ifadesi sözün gelişi. Akit, bilinen anlamda medya mecraı değil. Mütedeyyin, dindar kimlikle gazetecilik yapma iddiasına karşın Akit köktendinci siyasal İslam’a özgü ahlaksızlıkların ve pisliğin ortaya saçıldığı bir lağım çukuru. Yayına başladığı 1993 yılından bugüne (Bir ara Vakit adıyla da yayımlanmıştı) Akit’in hemen her sayısı ve ekrandaki yayını, kendisi gibi olmayan her şeye ve herkese düşmanlığın, kin ve nefretin, hatta cinayet övgüsünün ve kışkırtıcılığının bir örneği.
Gümüşhane Baro Başkanı Ali Günday, duruşmalara türbanıyla girmek isteyen avukatı baroya kaydettirmediği için Akit’in günler süren hedef göstermesinin ardından, 25 Temmuz 1995’te (Osmaniye’den kalkıp gelen) şeriatçı bir katil tarafından öldürüldü. (O yıllarda, resmi kamusal alanda türbanla görünmenin yasal bir dayanağı yoktu.)
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, 13 Mayıs 1999 tarihli Akit’in manşetinde “Halkı Köpeğe Benzetti” başlığıyla ve spotta “Zorba Kemalist Gemi Azıya Aldı” ifadesiyle hedef gösterildikten beş ay sonra bombalı suikastla katledildi.
Türban aleyhine karar veren Danıştay üyeleri de, 13 Şubat 2006 tarihli Vakit’in manşetten “İŞTE O ÜYELER” başlığıyla hedef göstermesinin ardından 17 Mayıs 2006’da silahlı saldırıya uğradılar ve yargıç Mustafa Yücel Özbilgin öldürüldü.
Akit öyle bir paçavra ki, 19 Temmuz 2014 tarihli nüshasındaki resimli bulmacada ‘resimdeki ünlü’ olarak Adolf Hitler’e yer vermiş ve şifreli sözcük olarak da ‘Seni Arıyoruz’ diye yazmıştı.
Akit, Türk medyasının yüz akı gazeteci Abdi İpekçi’nin katili Mehmet Ali Ağca’ya açıkça sahip çıkan, sayfalarını açan bir paçavradır aynı zamanda.
Sivas Madımak’ta öldürülen sanatçıların yazarların değil, katillerin savunucusudur Akit.
***

“KILIÇDAROĞLU İDAM EDİLSİN!”
Akit ve ardılı Akit TV bugün de hedef göstermeye devam ediyor. Akit TV’de 11 Şubat 2018 tarihinde yayımlanan “Gündem Manşeti” programında sunucu Yusuf Ozan Demir, Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına “Kansız, namussuz, şerefsiz, haysiyetsiz, kripto siyonist, vatanın başına bela, namus yoksunu, hain, dinsiz” diyerek hakaret etti; “Kellenin gitmesi lazım. Tek adam rejimi olsaydı, ah keşke olsa. Sizi iki dakikada kapatsa. Keşke bir de şeriat olsa. Keşke idam olsa sizi sallandırsa. Savaşta sizin gibileri katletmek mubahtır.” diyerek de hedef gösterdi.
Akit TV’nin başka bir muhabiri de, 19 Mart 2019 tarihli yayında, müzeye dönüştürülmüş Ulucanlar Cezaevi’ndeki darağacının altında CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun idam edilmesi için çağrıda bulundu.
Akit ve Akit TV’nin kin ve nefret söylemli yayınları, cinayet çağrıları ciltler dolusu kitap oluşturur. Özetleyerek de olsa tümünü bir yazıda aktarmak olası değil. Rastlayabildiklerimi, Akit muhibbi eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Hulusi Akar’ın mağdur sıfatıyla taraf olduğu (hakkımdaki) davanın duruşmasında aktarmaya çalışacağım.
***

HULUSİ AKAR’IN Akit’e MUHABBETİ
İşte bu paçavranın 25 Ağustos 2003 tarihli sayısında, “Onbaşı bile olamayacak kimselerin general olduğu ülke” başlıklı bir yazı yayımlanmıştı. TSK’deki generallerin tümü bu yazı üzerine Akit gazetesinden davacı olmuştu. Hulusi Akar da tümgeneral rütbesiyle davacılar arasındaydı. Mahkeme o zamanın parasıyla 624 milyar lira tazminata hükmetti. Davacı generallerin birçoğu Ergenekon ve Balyoz davalarında hüküm giydiklerinde Akit personeli gazete sayfasında “Artık onbaşı bile değiller” diye dalga geçti (13 Ekim 2013).
Gel zaman git zaman paçavranın genel yayın yönetmeni Hasan Karakaya, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ikram ettiği umre sırasında son nefesini verdi (31 Aralık 2015). Aşırı dozda viagra kullanımından kalp krizi geçirip geberdiği rivayet edildi. Derken, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar, “en küfürbaz yazar” olarak Türk medya tarihine geçen Hasan Karakaya için taziye mesajı gönderdi, “Türk gazeteciliğinde yeri doldurulmayacak bir boşluk oluştuğu”nu belirterek, “Dik duruşundan asla taviz vermemiştir” diye iltifat etti.
Hulusi Akar, Akit yazarı Mehtap Yılmaz’ı da hastanede ziyaret ederek şeriatçı varakpareye muhabbetini tekrarladı. AKP Milletvekili Şamil Tayyar ise Mehtap Yılmaz’ı “kripto FETÖcü” ilan etti; Mehtap Yılmaz Akit’ten kovuldu.
***

“GENERALLER ERDOĞAN’IN ARKASINDA EŞŞEK GİBİ SAF TUTACAKLAR”
Hulusi Akar, TSK adına Akit’e iltifat etti muhabbet gösterdi de ne oldu? Örneğin, Hulusi Akar’ın da şikâyetçi olduğu “Onbaşı bile olamayacak kimselerin general olduğu ülke” yazısından dolayı Akit özür mü diledi? Ya da Akit, TSK’ye geleneksel kin ve nefretinden, ontolojik husumetinden vaz mı geçti? Ne gezer. Bunlar olmadığı gibi Hulusi Paşa’nın şahsında TSK’nin Tayyip Erdoğan’a biat etmesinin hatırına Akit ateşkes bile ilan etmedi. Ateşkes şöyle dursun, Akit’in haber müdürü Murat Alan, Akit TV’nin 1 Haziran 2019 tarihli yayınında, aynen şöyle konuştu:
“Bugüne kadar bütün Müslümanları tutup kolundan içeri attınız bir tek FETÖ'yü içeri atmadınız. Sizin o Ergenekoncularınızın da Fethullahçılarınızın da hepsinin Silivri’de, Sincan’da burnundan getiriyoruz. O hizaya gelmeyen omzu çatal bıçak seti apoletli generalleriniz var ya, hepsi Erdoğan'ın arkasında saf tutuyor. Oynaya oynaya eşşek gibi saf tutacaklar. Bu ülkede demokrasi varsa bunu AKP iktidarı oturttu. Askeri Savunma Bakanı'nın arkasına koyuyorsa, sivillerin arkasında saf tutturuyorsa bunu AKP iktidarı oturttu.”
***

Siyasal İslam’ın sadece kendine demokrat sadece kendine Müslüman zihniyetinin ve sahte antimilitarizmin ifadesi bu sözler laik demokrat ve sol mahallede ciddiye alınmadı. Anlaşılır bir nedeni var. Sol mahallenin TSK’ye ontolojik mesafesi bir yana, Atatürkçü Kemalist mahallenin de TSK ile gönül bağı kopalı yıllar oldu. Dolayısıyla, “Erdoğan’ın arkasında eşşek gibi saf tutacaklar” sözlerine tepki, İslamcı iktidar sözcülerinin utanma belasına tepkileriyle sınırlı kaldı.
Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun “Bu ifadeleri kullanan kişinin Sayın Cumhurbaşkanımızın adını ağzına alarak bu sözleri sarf etmesi talihsizliktir. Türk Silahlı Kuvvetleri erinden generaline kadar her kademedeki mensubuyla demokratik hukuk sistemi içerisinde devletimizin ve milletimizin emrinde görev yapmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarımıza yönelik bu tahripkâr ifadeleri en sert şekilde kınıyoruz.” dedi.
Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar da yazılı açıklama yaptı. Akar, “Anayasa çerçevesinde, yasalar ve Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatları doğrultusunda, daima demokrasiye bağlı, milletinin emrinde fedakârca görev yapan Türk Silahlı Kuvvetlerinin şerefli generallerine karşı yapılan bu hadsiz, yakışıksız ve yasal sınırları aşan açıklamayı şiddetle kınıyor, yasal süreçlerin takipçisi olacağımızı kamuoyunun bilgisine saygıyla arz ediyoruz.” dedi.
Hey gidi günler hey! Çok değil on yıl öncesine kadar kim derdi ki, gün gelecek; yakın tarihte dört darbe yapmış, hükümetler düşürüp Başbakan asmış, TBMM kapatmış bir kurumun generallerine birileri “eşşek” diyecek ve yer yerinden oynamayacak. Anımsanması bile üzücü, 1966 yılında gazeteci İlhami Soysal, Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ı eleştirdi diye kontrgerilla elemanlarınca öldüresiye dövülmüş, öldü sanılarak Eskişehir yoluna bitişik bir tarlaya atılmıştı…
Ne mutlu ki o günler geride kaldı. Türkiye’de burjuvazinin ve nurjuvazinin güçlenmesine koşut olarak TSK siyaset mimarisinde irtifa kaybetti, bir süredir daha rahat eleştiriliyor. Yine de herkes Akit mensupları kadar pervasızca konuşma rahatlığına sahip değil. Eşşek demek eleştiri değil ama Akit haber müdürü değil de örneğin bir Cumhuriyet veya BirGün yazarı (hatta sıradan bir blog yazarı olarak ben) “Eşşek gibi saf duracaklar” deseydi neler olurdu neler. Yazılı açıklamayla kalınmaz, AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan başta olmak üzere, iktidarın tüm ileri gelenleri günlerce gazete sayfalarında ve ekranlarda demediklerini bırakmazlardı. Linç etmekle kalmazlar, Sincan’a veya Silivri’ye tıkarlardı. Eşşek yerine koyan şeriatçı yobaz olunca, yazılı açıklamayla kınanacağı günleri de görecekmişiz meğer. Gel de imrenme demokrasinin böylesine!
Dediğim gibi kınama açıklamaları biraz da utanma belasına yapıldı. Zira, TSK siyaset mimarisinde irtifa kaybetmekle kalmadı mutasyona da uğradı. Ekonomide, iç siyasette, dış politikada, hayatın her alanında karşılığını bulan çok yönlü dönüşümde TSK sözde laikliğin, Atatürk ilke ve inkılaplarının koruyucusu olmaktan çıktı, İslamcı ordu olma yolunda çok mesafe kaydetti. Batı emperyalizminin oyun alanında gerçekleşen bu dönüşümde kaydedilen mesafe Yavuz Selim Demirağ ve Emekli Albay Mustafa Önsel’in kitaplarında ayrıntısıyla anlatılıyor. Okurken dehşete kapılmamak mümkün değil. Askeri okullardan başlayarak kışlalara nasıl olup da dinci yobazların doldurulduğu ve etkili makamlara getirildiği, Türkiye’nin nasıl olup da 15 Temmuz felaketine sürüklendiği daha iyi kavranıyor. Bizim dönemimizde, yani 1970’li yıllarda Harp Okulu’nda sağ-sol, kutuplaşması vardı. Bu dönemde Harp Okulu’nda cuma namazını hangi tarikatın imamı kıldıracak kavgası yaşandığına ilişkin haberler okunuyor. Anlaşılan Akit yazarı bu dönüşümü henüz fark etmemiş, ontolojik husumetin dürtüsüyle “eşşek” yerine koymuş. Affedilir bir aymazlık değil.
***

TÜKÜRDÜĞÜNÜ YALAYAN Akit
Akit temsilcileri kendilerine çok yakışan haltın yediği herzenin tepkiyle karşılanması üzerine her defasında olduğu gibi kıvırma yoluna saptılar; “Bu sözler cezaevlerindeki Ergenekonculara, Fethullahçılara, GATA’ya başbakanın eşini sokmayan generallere yönelik” diye savunmaya çalıştılar kendilerini. Tartışma konusu herzenin sahibi personel de “Mevcut silahlı kuvvetler ve komuta kademesine yönelik bir söylem değil. Tanrı değil, ‘Allah’ımıza hamd olsun’ diyen bir TSK ile onun vatanperver subayları ile hiçbir sorunumuz olamaz!” diye açıklama yaptı. (Bu personelin Tanrı ile nasıl bir husumeti varsa!)
Oysa edilen sözün hedefi çok net. Cezaevindeki generaller isteseler de Erdoğan’ın ardında saf tutamazlar. TSK’nin geçirdiği mutasyonun farkında olmayan Akit personeli, cezaevindekilere değil, bilinçaltında süren ontolojik husumetin dürtmesiyle görev başındaki generallere yönelik böyle bir halt telaffuz etti; karşılığında mahkeme yolu gösterildi. Din kardeşleri arasında aile içi iletişim kazası olarak da görülebilir! Mahkemede kardeşçe nasıl bir çözüm bulurlar, kendileri bilir.
***

İHBARCI Akit
Aile içi iletişim kazası olsa da, benzer her olayda olduğu gibi Akit personeli kazanın faturasını başkalarına çıkarma yoluna saptı. Faturayı benim adresime de göndermişler.
Fatura, Akit’in sürmanşetinde “ASIL ORDU DÜŞMANLARI BUNLAR” başlığıyla kayda geçirilmiş (8 Haziran 2019). Ordu düşmanı olarak Muharrem İnce, Canan Kaftancıoğlu, Sera Kadıgil, Bekir Coşkun ve Rahmi Yıldırım’ın isimleri sıralanmış; her birinin değişik tarihlerdeki söz ve eylemleri anımsatılmış.
Bana çıkartılan faturada “SoL Dergisi yazarı Rahmi Yıldırım da “Atatürk ilke inkılaplarının yılmaz savunucusu paşalar, aslında sermaye düzeninin koruyucusu, sıradan neferleri, aktörleri ve figüranlarıdır’ ifadelerini kullanmıştı.” diye yazılmış.
Yani Akit personeli “Benim eşşek dediğime bakmayın, asıl buna bakın” demeye getiriyor.
Acı acı gülümsemekten başka bir şey gelmedi elimden. Siyasal İslam’ın dinci yobazlığın fıtratındaki karakter düşüklüğüne ve ahlaksızlığına dair o kadar çok cümle kurdum ki…
***


SERMAYENİN PAŞALARI
Doğru, ben o sözleri aynen söyledim. Tam ondört yıl önce 2005 yılının Ocak ayındaydı. Rüşvet iddialarına adları karışan generallerle ilgili “İşini bilen paşalar” ve “İş bilenin kılıç kuşananın” başlıklı iki yazı yazdım. İkinci yazıyı şu paragrafla bitirdim:
“Maaşıyla yetinip üniformanın onurunu herşeyin üstünde tutanları tenzih ederek, şimdilik şu kadarını söyleyeyim; ‘Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz savunucusu’ paşalar, bir tarihten beri, (diyelim, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin İsmet Paşa tarafından emperyalist limanlara yanaştırılmasından beri), aslında sermaye düzeninin koruyucusu, sıradan neferleri, aktörleri ve figüranlarıdırlar. Bu yüzden, sermaye düzeninin aktif birer aktörü, figüranı ve koruyucusu olarak nasıl davranmaları gerekiyorsa öyle davranıyorlar. Ve söylemeye hatırlatmaya dilim varmıyor, ABD yöneticileri kendilerine ‘our boys’ diyorlar.”
Bu yazılar üzerine dönemin Genkur Başkanları Hilmi Özkök ve İlker Başbuğ, “‘Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz savunucusu’ paşalar, bir tarihten beri, (diyelim, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’nin İsmet Paşa tarafından emperyalist limanlara yanaştırılmasından beri), aslında sermaye düzeninin koruyucusu, sıradan neferleri, aktörleri ve figüranlarıdırlar.” ifadesine dava açtılar.
Yani yazıların tamamını değil, cümlenin bile tamamını değil, cümlenin bir bölümünü şikâyet ettiler; meşhur 301’inci maddeden yargılandım. Duruşmalarda sosyalist devrimci asker ve gazeteci kimliğimle sözlerimin arkasında durdum; TSK’nin geçirdiği dönüşümü vurgulayarak, Cumhuriyet Ordusu / NATO Ordusu, Cumhuriyet Paşaları / NATO Paşaları, Holding Paşaları kavramları etrafında daha ağır eleştirilerde bulundum. Mahkeme berat kararı verdi. 301 davalarındaki ilk berat kararıydı. Mahkemedeki savunma SERMAYENİN PAŞALARI adıyla 318 sayfalık kitaba dönüştü.
O yıllarda Hrant Dink, Orhan Pamuk ve Elif Şafak da 301’den yargılanıyorlar, Batı’dan sert eleştiriler geliyordu. Dönemin Başbakanı Erdoğan, ekranlarda adımı zikrederek hakkımdaki berat kararıyla eleştirileri göğüslemeye çalışıyordu. Demem o ki, “Ey paşalar, benim eşşek dediğime bakmayın, asıl buna bakın” demeye getiren ahlak yoksunu Akit personeli hedef gösterdiğiyle, ihbar ettiğiyle kalır. Bu ihbarından namertliğinden kendi haltını hafifletecek, beni okka altına sokacak hukuki bir sonuç çıkmaz.
Bu vesileyle anımsatayım, sadece Hilmi Özkök ve İlker Başbuğ’un şikâyetiyle yargılanmadım. 12 Eylül faşizmi döneminde darbeci Genelkurmay ve Devlet Başkanı Kenan Evren, kalbi emekçiyle birlikte solda atan biz genç askerleri işkencecilere teslim etti; “Onlara hain demeyi bile az bulurum” diyerek hedef gösterdi. Sıkıyönetim mahkemesindeki duruşmalarda, işkencenin aşağılamanın onura saldırının simgesi olarak zorla giydirilmiş tektip elbiseleri yırtıp attık. Sıkıyönetim mahkemesi bizleri mahkûm edemedi. Berat ettiğimiz gibi, haksız tutuklamaya tazminat davaları da lehimize sonuçlandı.
Ettiği sözün arkasında duramayan, korkak, namert ve muhbir Akit personeline bir de güncel bilgi vereyim. Yine yargılanacağım. Hakkımdaki davanın bu defaki tarafı, “mağdur” sıfatıyla Hulusi Akar. Yani, eski Genelkurmay Başkanı, halen Milli Savunma Bakanı E. Org. Hulusi Akar. “GenelkurmayBaşkanı İçin Çok Üzülüyorum” başlıklı yazımda Hulusi Akar’a hakaret etmekle suçlanıyorum. İki yıl dört aya kadar hapsim isteniyor.
Ne tesadüf! Aynı Hulusi Akar, “O hizaya gelmeyen omzu çatal bıçak seti apoletli generallerin hepsi Erdoğan'ın arkasında saf tutuyor. Oynaya oynaya eşşek gibi saf tutacaklar.” diyen Akit personeli için de suç duyurusunda bulundu.
Suç duyurusu sonuçlanır da son soruşturma açılırsa ilginç bir dava olacağı kuşkusuz. Bakalım, “Onbaşı bile olamayacak kimselerin general olduğu ülke” yazısına tam kadro dava açıldığı gibi bu defa da generallerin tümü davacı olacaklar mı?
Bakalım AK-it yazarı da tükürdüğünü yalamak, kıvırmak ve ihbar edip hedef göstermekten vazgeçip sözünün arkasında duracak mı?
***

Yazıyı noktalarken düşünmeden edemedim. Biz sosyalistlerin devlete ve orduya ilişkin görüşümüz bellidir: Mülk sahibi egemen sınıfın baskı, zor, hegemonya ve sömürü aygıtı. Bu görüşümüzü hep sosyoloji ve siyaset biliminin terimleriyle ifade ettik, özellikle hayvanları araçsallaştırıp hakaret etmedik. 15 Temmuz’da derdest edilen paşalara denildiği gibi dere geçilirken değiştirilmeyen at demekten veya Akit personelinin yaptığı gibi eşşek yerine koymaktan imtina ettik. Buna karşılık devlet ve ordu, biz sosyalistleri işkencelerden geçirdi, hapislerde çürüttü, yargılı yargısız infazlarda katletti; bizlere yaşam hakkı tanımazken, sola bariyer olsun diye siyasal İslam’a yol verdi, kol kanat gerdi. Siyasal İslam’a yol verdi kol kanat gerdi de ne oldu? Zaten darbelerle yaralı ülke 15 Temmuz felaketine sürüklendi, o felaket “Allah’ın lütfu” sayılıp başka bir felaketle ikame edildi. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin AK Silahlı Kuvvetler’e evrilmesi ve Tayyip Erdoğan’ın şahsında cisimleşen “sivil” otoritenin emrine girmesiyle ülke demokratikleşmedi. “Kolla gözet yetimi” diye başlayan bir halk deyişi vardır. Akit personelinin “eşşek” yerine koyması biraz da bu halk deyişini anımsatıyor. Yine de “müstehaklar” demek gelmez içimizden; “maaşıyla yetinen ve üniformanın onurunu her şeyin üstünde tutan cumhuriyet ve demokrasi askerlerini” tenzih ederiz.

25 Nisan 2019 Perşembe

ELİTİST FAŞİZMDEN LÜMPEN FAŞİZME


ELİTİST FAŞİZMDEN LÜMPEN FAŞİZME
Bir 23 Nisan Çocuk Bayramı daha geride kaldı.
Çocukların sevinci, neşesi okul bahçeleri ve şehir stadyumlarında kalmayıp, ekranlardan evlerimize taştı. Renk cümbüşü içinde çiçek çiçek, cıvıl cıvıl çocukların coşkusunu hissetmek ferahlatıcıydı. Çocuksu sevinci bastıran büyüksü kabalık ve faşizan hamaset ise iç karartıcıydı.
Bizim çocukluğumuz ve gençliğimiz Soğuk Savaş döneminde harcandı. Soğuk Savaş bayramlarının da en önemli ritüeliydi bayrak geçişleri. Ses yükselteçlerinden tok sesle haykırılan dizelerle bayrağa saygı(!) gösterilir, çocuk kalplere bayrak sevgisi(!) aşılanırdı:
Sana benim gözümle bakmayanın
Mezarını kazacağım
Seni selamlamadan uçan kuşun 
Yuvasını bozacağım
Çocukluğumuzun üzerinden on yıllar geçti. Soğuk Savaş bitti ama faşizan hamaset bitmedi. Çocukların her sabah körpe varlıklarını armağan etmeleri yeterli değilmiş gibi hâlâ insana, doğaya, börtü böceğe, uçan kuşa düşmanlık yüklü dizelerle, çocuk kalplere sözüm ona bayrak sevgisi aşılanıyor. Çocukların bayramı, evrimleşmemiş içgüdülere kurban ediliyor. Hâlâ mezar kazdırılıyor, yuva bozduruluyor, kanlı sermaye birikiminin üzerine şehitlik örtüsü seriliyor. Bu akıl tutulması bir de “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır” diye kutsanıyor.
Bayrak sevgisinin şairane ifadesi sanan yanılır. Hiçbir şair böyle apaçık hastalıklı ruh halini yansıtan dizelere imza atmaz. Aklı başında, sevgisi yüreğinde şair, en fazla sevdiğini kıskanması gibi bayrağını ve vatanını kıskandığını, sakınmak istediğini belli eder; kan dökmekten, mezar kazmaktan, yuva bozmaktan söz etmez.
Akıl ve ruh sağlığı yerinde bir toplum da böyle mezar kazma, yuva bozma, kan dökme tekerlemeleriyle körpe dimağlara bayrak ve ülke sevgisi aşıladığı yanılgısına düşmez. Sağlıklı toplum, bayrağı bayrak yapmak için kan değil, alın teri dökmenin daha akıl kârı olduğunu bilir…
* * *

Bu hamaset atmosferi, verili düzenin egemenleri, askerî ve siyasî elitleri, akademisyenleri, gazetecileri ve edebiyatçıları tarafından elbirliğiyle pompalanıyor. Ve elbette hamaset ikliminin sürdürülmesinin ekonomik, politik, ideolojik nedenleri var. “Varsıllara han hamam servet / yoksullara din iman milliyet” derken, farklı kimlik, inanç ve düşüncedeki insanların üzerine saldırtılan çocuklar, gençler hep bu hamaset/habaset ikliminde yetişiyorlar. Dün, “devlete yardımcı olan vatanseverler” diye sırtları sıvazlanıyordu; bugün, işledikleri cinayetler, ellerine tutuşturulmuş Türk bayrağıyla fotoğrafları çekilerek meşrulaştırılıyor. Başbakan ise “Vatandaşlarıma sabır tavsiye ederim. Fakat bu sabır nereye kadar olacak?” diye göz kırpıyor…
Başbakan’ın sözleri dil sürçmesi değil, bilinçaltının dışa vurumu. Başbakan çok sık olarak bilinçaltını dışavuruyor. Zaten boş bulunup söylenen sözler çoğu kez fikrin zikridir; düşünülüp söylenemeyecek, söylendiğinde zor durumda bırakacak yalın ruh halinin ağızdan kaçırılmasıdır.
Başbakan Erdoğan, Çocuk Bayramı dolayısıyla koltuğunu ilköğretim 4’üncü sınıf öğrencisi Elgin Koçubaba’ya bırakırken bir kez daha yalın ruh halini dışavurdu.
Elgin’in çocuk başbakan olarak söze başlamakta tereddüt etmesi üzerine Başbakan Erdoğan’ın verdiği yanıt, bayrak şiirinden geri kalmadı: “Artık yetki sende. İster asar, ister kesersin.”
Öyle bir söz ki, Başbakan’ın her sözünde keramet keşfetmeyi başaran besleme medyası bile utançtan sayfalarını, ekranlarını kararttı, Başbakan’ın sözlerini görmezlikten geldi.
Neyse ki çocuk başbakan, akıllı ve kibardı; Başbakan Erdoğan’a “Siz başbakan olarak hep asıp kesiyor musunuz?” diye bir soru sormadı.
Çocuk başbakan gerçekten akıllıydı, olgundu. Bir gazetecinin “Başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsunuz?” sorusuna değme siyasetçiden daha olgun bir karşılık verdi: “Bu konuda Sayın Başbakan’a katılmıyorum. Atatürk ülkemiz için en iyi yönetim şeklini cumhuriyet olarak öngörmüştür. Ben de cumhuriyetin ülkemize çok yakıştığını düşünüyor ve kalmasını istiyorum.”
Besleme medya, çocuk başbakan Elgin’in bu yanıtını “Minik Başbakan’dan başkanlık gafı!” olarak duyurdu; Başbakan Erdoğan’ın Elgin’i ikna ettiği palavrasını da eklemeyi ihmal etmedi.
‘Müstakbel başkan’ın medyasından başka türlüsü beklenemezdi.
* * *

 Her ülkede olduğu gibi ülkemizde de bu gibi törenler, çocuklara sözüm ona demokrasi bilinci aşılamayı, bir gün devralacakları koltuklara şimdiden hazırlamayı amaçlıyor.
Ne ki, pek gün yüzü görmeyen ülkemizde verilen bilinç, dünden bugüne değişmedi. Mezar kazdıran, yuva bozduran şiir çocuklara ne kadar bayrak bilinci ve sevgisi kazandırıyorsa, Erdoğan’ın “asarsın kesersin” sözleri de o kadar demokrasi bilinci kazandıracak demektir.
Asmak kesmek, eskiden krallara, padişahlara mahsustu, günümüzde faşist diktatörlere.
Hikmetinden sual olunmayan krallar, padişahlar nasıl ki, belirli tarihsel toplumsal koşullardan güç aldılarsa; günümüzün diktatörleri de güçlerini kendilerini destekleyen egemen sınıfa ve ‘küresel köy’ün ağalarına borçlular. Küresel ağalık düzeni, kendisini köyün sakinlerine onaylatmanın yollarını biliyor; sadaka düzenini, sadaka demokrasisiyle meşrulaştırıyor.
Şimdi Erdoğan’ın “asarsın, kesersin” sözleriyle zikrettiği fikir, sınıf diktatörlüğünü meşrulaştıran sadaka demokrasisinde başkanlık (siz ‘kişisel diktatörlük’ diye okuyun) sistemine geçişin hedeflendiğini gösteriyor.
12 Eylül darbecilerinin kalıtı diktatörlük anayasası bu amaçla demokratikleştiriliyor!
Elitist faşizmden lümpen faşizme götürecek taşlar bu amaçla diziliyor.
* * *

Anayasa değişirken, önde gelen politik ve entelektüel aktörler farklı görüşler seslendiriyorlar.
Besleme liberaller demokratik bir değişiklik olacağına yemin ediyorlar.
Başkanlığa hazırlanan Başbakan’ın rahatça hükmedebilmek için ele geçirmeyi tasarladığı yargı kurumunun temsilcilerinden YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan ise cumhuriyetin 100’üncü yılını kutlamak istediğini söylüyor. Tarhan bir de diyor ki: “Demokrasiye gidiyor gibi gösterilen gemiye bir hevesle binen bazı aydınlar denizin ortasında kaçak yolcu muamelesi görebilir ve gemiden atılabilirler, kanımca bunun farkında değiller.” (Hürriyet, 18 Nisan 2010).
Umulur ki, Emine Ülker Tarhan, temsilcisi olduğu yargı kurumunun farklı görüş ve inanç sahiplerine, demokratlarına ne acılar çektirdiğini bilerek böyle bir uyarıda bulunmaktadır.
Öyle ya da böyle, “kaçak yolcu” benzetmesi retorik parıltı taşısa da yanılgıdan başka bir şey değildir. Ülker Tarhan bilmelidir ki, Türkiye’nin siyaset ormanında “kırmızı şapkalı demokrat” rolü oynayan liberal aydın yoktur. Kamu mülkiyetindeki ekranlarda program ulufesiyle, yandaş sermayenin mülkiyetindeki medyada köşe bahşişiyle ödüllendirilen besleme liberaller, siyaset gemisinin hangi limana demirleyeceğinin elbette farkındadırlar.
Ahmet Altan ikide bir, AKP’nin gerici yüzünü değil, ilerici yüzünü desteklediğini yazarak konumunu meşrulaştırma çabasındadır.
Daha dün, liberal diye tanınan bir akademisyen de, siyaset gemisinin kaptan köşkünü ve hizmet birimlerini dolduran kalabalığı şöyle tanımlamıştı: “AKP’nin teşkilat yapısının da, tabanının da demokrat olduğu söylenemez. AKP’nin çekirdek tabanının temel problemi, 28 Şubat’ta gördükleri baskıdan kurtulmaktır. Bu taban, demokratikleşmeyi, kendisini baskıdan kurtardığı ölçüde ister. Bu tabanın önemli bir kısmı, kendisi baskı altında değilse, iktidarın baskıcı olmasına pek karşı çıkmaz. Otoriter yönetime ‘hayır’ diyen bir taban değil bu. (…) Bu gelenekte eleştirmek ve muhalefet etmek yerine itaat var.” (Neşe Düzel’e konuşan Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Taraf, 1 Şubat 2010).
Demek ki, ne olup bittiğinin farkındalar. Ama itiraz etmiyorlar. Çünkü besleniyorlar. Kaçak yolcu muamelesi gündeme geldiğinde asli yolcu kimliğine geçeceklerine ve menzile varıldığında cülus akçesiyle ödüllendirileceklerine de kuşku yoktur.
Her şeye karşın Ülker Tarhan’ın “kaçak yolcu” metaforunu haklı çıkartacak entelektüeller de vardır. İstanbul Milletvekili Ufuk Uras herhalde böyle bir yolcudur.
Ufuk Uras, ülkeyi lümpen faşizmin başkanlık limanına taşıyacak paket için “Paketin 330’un altında kalması, Ergenekon’un zaferi olur.” diye fetva vermiş (Zaman, 24 Nisan 2010).
Belirtmeli ki, anayasa değişikliğinin Türkiye’yi nasıl bir limana götüreceği konusunda farklı düşünen ve endişe eden herkesi ‘Ergenekon’ diye kodlanan faşist güruhla aynı kategoriye sokmak, entelektüel dürüstlükle bağdaşmaz, sosyalist kimlikle hiç bağdaşmaz! Ufuk Uras böyle demagojik sınıflamalar yapacağına, neden bir Kamer Genç kadar muhalefet yapamadığını, neden kendisini TBMM’ye gönderen sosyalistlerin sesi olamadığını açıklamalıdır…
Yine belirtmeli ki, böyle bir usavurmada Ufuk Uras yalnız değildir. Kimi liberal ve dinci beslemeler de demokrat vicdanlara, “PKK de değişikliğe karşı çıkıyor” tuzağı kurdular. Ne ki, Abdullah Öcalan, son haftalık olağan görüşmesinde değişikliğe yeşil ışık yaktı. Yine de demokrat vicdan, “Kurdukları tuzağa düştüler” diye akıl yürütmemelidir.
* * *

Anayasa değişse de değişmese de,
Elitist faşizmden lümpen faşizme geçilse de geçilmese de,
Bayrak sevgisi uğruna hâlâ mezar kazılacaksa,
Selamlamadan uçan kuşun yuvası bozulacaksa,
Bayrağı bayrak, toprağı vatan yapmak için alın teri yerine kan dökmeye öncelik verilecekse,
Anayasa değişse ne olur değişmese ne olur!
Burjuva diktatörlüğünün elitist ya da lümpen olanı arasında seçim yapmak yerine,
Emek demokrasisini kurmanın koşullarını düşünmenin zamanı değil mi?
Rahmi Yıldırım
26 Nisan 2010
NOT: Fark edileceği üzere 26 Nisan 2010 tarihlidir.
Daha önce aşağıdaki adreslerde yayımlanmıştı.
http://www.bizhaberiz.net/index.php?Did=2661
http://www.suvaridergi.org/content/view/1537/1/
http://www.habercek.com/
http://www.mersinyasam.com/category/41.html