24 Şubat 2026 Salı

LAİKLİK HEYULASI KOL GEZİYOR

Komünist Manifesto, “Avrupa’da bir heyula dolaşıyor: Komünizm heyulası. Avrupa’nın bütün güçleri bu heyulayı def etmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler.” cümlesiyle başlar. Karl Marks ve Friedrich Engels, Manifesto’nun bu cümleyle başlayan ilk bölümünde, burjuvazinin komünizm korkusuyla komünistler hakkında uydurdukları yalanları ve iftiraları, komünizmle mücadele için nasıl kirli bir savaş yürüttüklerini anlatırlar.

Marks ve Engels AKP Türkiye’sini görseler, Laiklik Manifestosu adlı bir kitap yazmaya kalksalar, sanırım “Türkiye’de bir heyula dolaşıyor: Laiklik heyulası” diye söze başlarlardı. Sonra, ümmetçi ırkçı iktidar ortaklarının laiklik yanlıları hakkında uydurdukları yalanları ve iftiraları, laikliği gözden düşürmek için nasıl kirli bir kampanya yürüttüklerini anlatırlardı. Laiklikten ne anlaşılması gerektiğini vurgulamayı ve Türkiye’nin gerçekten laik olup olmadığını sorgulamayı da ihmal etmezlerdi.

***

Türkiye’nin modernleşmeyle başlayan ve hiç bitmeyen laiklik tartışması ve kavgası, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiriyle ivme kazandı. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildirinin imzacılarını “hezeyan içinde azgın güruh” diye karalayıp hedef gösterdi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin de bildiri sahiplerini İslam düşmanı ilan etti ve mahkemeye gideceğini söyledi. İslamcı ve liberal kanaat önderleri ise, bildiriye imza atanları halkın inançlarına savaş açmakla, elitist vesayeti hortlatmaya çalışmakla suçluyorlar. Öyle ki, bildirinin sadece İslam’ı değil Hıristiyanlığı da hedef aldığını bile söylüyorlar.

Tepkiler beklenmedik şaşırtıcı değil. Ramazan boyunca ve sonrasında süreceği, 12 Eylül dönemindeki Aydınlar Dilekçesi davasına benzer bir dava açılırsa daha da sertleşeceği muhakkak. Tepkiler daha da sertleşir, çünkü laiklikten korkuyorlar; din ve laiklik konularında halkın çoğunluğunun kendileriyle aynı düşüncede olmamasından korkuyorlar.

***

Laiklikten korkuyorlar. Çünkü özetin de özeti ifadeyle laiklik, ilahî egemenlik alanı ile beşerî egemenlik alanının ayrılması; kamu yönetiminin, hukukun, eğitimin, akıl, bilim ve sanatın dinî kurallara değil dünyevî ve rasyonel esaslara dayandırılmasıdır. Laiklik, dinin devlete, devletin dine karışmadığı; devletin bütün inanç ve inançsızlık gruplarına eşit mesafede durduğu rejimi ifade eder. Bu bağlamda devlet kamu yönetiminde hiçbir dini ya da dinsizliği referans almaz, bir dinin ya da dinsizliğin savunuculuğunu ve propagandasını yapmaz, bir dine ayrıcalık sağlamaz. 

Bir yönetim ilkesi olarak da laiklik, dini inanç ya da inançsızlık özgürlüğüdür; kişilerin inanç ya da inançsızlıktan dolayı kınanmamaları, ayrıma tabi tutulmamaları, başkalarına zorla dayatmamak koşuluyla diledikleri gibi ibadet edebilmeleridir. Öğretide devlet, din ve inanç özgürlüğünü korumakla yükümlüdür; bu özgürlüğe ancak kamu düzeniyle çatışma durumunda sınır koyabilir.

Bu içeriğiyle laiklik Batı dünyasında Kilise’nin siyaset ve toplum üzerindeki egemenliğine, dinsel dogmaların felsefe, bilim, sanat, bireysel-sosyal hayat üzerindeki baskısına karşı gelişen Rönesans ve Aydınlanma sürecinde somut gerçeklik kazandı. Laiklik, yönetim erkinin halka geçmesinin yani demokrasinin de önkoşulu haline geldi. 

Laiklik aynı zamanda ezilen sınıfların mücadele bayrağıdır. Batı’da laiklik Kilise desteğindeki aristokrasiye karşı burjuvazinin bayrağı oldu. Ne var ki, burjuvazi kendisi egemen sınıf olduktan sonra laikliğe sırtını çevirip Kilise’ye yaslandı. Burjuvazinin yere attığı laiklik bayrağı artık, dini araçsallaştıran burjuvaziye karşı emekçi sınıfların elindedir.

***

Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde iki yüzyıla yaklaşan modernleşme sürecine karşın Türkiye gerçek anlamda laikleşemedi. Modernleşme sürecinde yapılan reformlar (Saltanat ve Hilafet’in kaldırılması, “devletin dini İslamdır” hükmünün anayasadan çıkarılması ve yerine laikliğin konması, eğitim öğretimde birlik, medreseler tekke ve zaviyelerin kapatılması vs) Türkiye’yi laikleştirmeye yetmedi. Türk tipi laiklikte din ve devlet birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmadılar. Devlet, İslam’ın Sünni–Hanefi yorumunu resmî din olarak kabul etti. Yasalarda devletin dininin Sünni İslam olduğuna ilişkin açık bir hükme yer verilmese de devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla, hutbelerin içeriğine varıncaya kadar bütün dinî faaliyetleri Sünniliğin çerçevesine sıkıştırıp denetim altına aldı. Denetim, Sünnilik dışındaki inanç gruplarının asimilasyonu boyutuna vardırıldı. 

Türkiye tarihinin en köklü irtica hareketi olan 12 Eylül darbesinden sonra asimilasyon iyiden iyiye zorbalaştırıldı. Diyanet eliyle yapılan kitlesel din eğitimi, imam okulları, ilahiyat fakülteleri ve devlet okullarında zorunlu din dersleriyle tahkim edildi. Etnik düzlemde Kürtlük ve Kürtçe yasaklandı, Alevi köylerine öğretmen yerine imam, okul yerine cami politikası uygulandı. Şimdi devletin bir mezhebe sağladığı ayrıcalık ve üstünlük de yeterli sayılmamakta, teokrasiye giden yolun taşları “aşırılığa ve ifrata kaçmadan” döşenmektedir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, 25-28 Kasım 2019 tarihleri arasında Ankara’da toplanan 6. Din Şurası’nda şöyle demişti: “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan, ihata eden kurallar, yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete, yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz. Zaman ve şartlar değişse de, İslam’ın nasları değişmeyecektir. İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz. Bu süreçte aşırılığa, ifrata ve tefrite kaçmayacağız.” 

Ülkemiz neredeyse çeyrek yüzyıldır NAS zihniyetiyle yönetiliyor. Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar dindarlaştı ama o ölçüde yozlaştı, yarım yamalak da olsa var olan aklını ahlakını yitirdi. NAS adına tarikatların girmediği, işgal edilmemiş kamusal alan neredeyse kalmadı ama yolsuzluk hırsızlık dolandırıcılık, magandalık, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, siyasi zorbalık, iki yüzlülük, hemen her türden ayrımcılık ve nefret o ölçüde sıradanlaştı.

AKP kurucularından eski TBMM Başkanı Bülent Arınç bile (takiye ile ya da samimi olarak) insanların dindarlardan kaçmasından yakınmaya başladı: “Dindarlık herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Takkeli takkesiz bir sürü şarlatan konuşmaya başladı; hangisine inanacak insanlar? Bunların söylediği yalanlar yanlışlar yüzünden millet Müslümanlığı bıraktı, başörtüsünü, namazı terk ediyor. Erdem kayboldu, etik değerler kayboldu.

“Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi, şeriatçı dayatmalara, ülkeyi Talibanlaştırma baskısına ve pratiğine karşı çığlık olarak görülmelidir.


8 Şubat 2026 Pazar

KAPİTALİST DİSTOPYA OLARAK EPSTEİN ADASI

Distopya her şeyin kötü olduğu toplum ve devlet hayali demek; Thomas More’un her şeyi iyi olarak tasarladığı ütopyanın zıttı anlamına geliyor.

Erkek egemen sınıflı toplumların tarihinde vahşet, zalimlik, cinsel sapıklık ve iğrenç iktidar ilişkilerine dair nice öyküler var; Jeffrey Epstein ve sapıklık adasının öyküsü, kapitalist distopya olarak hepsine rahmet okuttu. En taş kalpli duygusuz kanaat önderleri için bile okuması iğrenç, izlemesi mide bulandırıcı, psikolojik olarak çok yorucu bir öykü.

Epstein, üniversite eğitimini bitirememiş bir Amerikalı; kısa süren öğretmenlik mesleğinde başarısız; finans sektörüne girmiş; sıradan bir finans aktörüyken 1980’lerde İngiliz medya patronu Robert Maxwell ve kızı Ghislaine Maxwell ile tanışmış. Robert Maxwell 1991’de şüpheli şekilde öldükten sonra Epstein / Ghislaine ikilisinin yolları CIA, MI6 ve MOSSAD ile keşişmiş. Bunca güçlü destek ve işbirliği sayesinde kapitalist dünyanın kaymak tabakasını kapsayan sömürü, iktidar ve sapıklık çarkı kurulmuş. Sapıklık pratiğinde çocuk yaştaki kızlar her türlü istismara maruz bırakılmış. Epstein çarkın merkezinde görünse de aslında ABD başkanları ve patronlar ile kurduğu ilişkilerin tutsağı. Özel uçağı Lolita Express ile Karayipler’deki özel adasına götürmediği devlet başkanı kalmamış. Sonunda, adadaki sapıklıkların kurbanı bir kadının ifşaatı üzerine soruşturma başlamış. Sapıklıktan hüküm giyen Epstein, 2019’da New York’ta tutulduğu cezaevinde kameraların çalışmadığı, gardiyanların ortalıkta görünmediği bir anda intihar etmiş! Ghislaine Maxwell ise halen hapiste. ABD iç siyasetinin dengelerinde Epstein dosyası kısmen de olsa açıldı; kapitalist düzenin foseptiği tüm iğrençliğiyle fışkırmaya başladı.

***

Öykünün hayli kırpılmış ve süzgeçten geçmiş bölümü bile kapitalist dünyanın kaymak tabakasının dünyayı nasıl yönettiklerini; nasıl bir iktidar, sömürü ve sapıklık çarkı çevirdiklerini göstermeye yeterli. 

Görülmesine izin verilen milyonlarca sayfa, yüzbinlerce resim ve binlerce videoya göre, Epstein adasına yolu düşenler arasında ABD’nin önceki başkanları W. Bush, Bill Clinton, Barack Obama, şimdiki Başkan Trump. Yanları sıra ABD müesses nizamının siyasetçileri, generalleri; İngiltere’den kraliyet ailesinin üyeleri ve siyasetçiler; kara Avrupa’sından bakanlar başbakanlar; İsrail’in liderleri; Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinden krallar şeyhler emirler; teknoloji devi şirketlerin patronları Bill Gates, Elon Musk; medya tekellerinin sahipleri, dilbilimci Noam Chomsky... Kapitalist dünyada sermayeyi, devleti, medyayı, teknolojiyi yöneten ne kadar aktör varsa hemen hepsinin yolu Epstein’ın Karayipler’deki adasına ya da Manhattan’daki evlerine düşmüş.

***

Kapitalist dünyanın ana akım medyası ve kanaat önderleri, Epstein iğrençliğini ahlaki sapkınlık olarak yorumluyorlar, sisteme yönelik eleştiriden uzak duruyorlar. Türkiye’de de iktidar beslemesi medya rezaleti sapıklık ekseninde magazinleştiriyor, ek olarak Epstein’in etnik kimliğinden hareketle Yahudi (antisemitizm) düşmanlığı üretiyor. Etkisi sınırlı muhalif medyada ve siyasi çevrelerde ise, iğrenç öykünün sınıfsal boyutu vurgulansa da eleştiriler ahlaki sapıklık parantezine sıkışıp kalıyor. Rezaletin Türkiye’yi kapsayan boyutu gerek iktidar beslemesi medyada gerekse muhalif medyada öne çıkmıyor. 

Vurgulamalı ki, Epstein öyküsü her zaman rastlanabilecek ahlaksızlık ve sapıklıktan çok daha öte bir rezalet. Başta da belirttiğim üzere, erkek egemen sınıflı toplumların tarihinde sapıklık ve iğrenç iktidar ilişkilerine dair nice öyküler var; Epstein hepsine rahmet okuttu.

Türkiye de Epstein öyküsünden azade bir yer değil. Ne de olsa, egemen sınıfın dilinde burası Küçük Amerika. Tersinden benzetmek gerekirse, orası da Büyük Türkiye! ABD’de ne gibi rezaletler olursa daha beteri Türkiye’de olur.

Epstein öyküsü bağlamında Türkiye’de de nice nice Epstein var. Amerika’daki arkadaşları kadar dünya çapında söz sahibi değiller ama Küçük Amerika’da hayli etkili ve kalabalıklar. Çocuk yaşta, 7 yaşında nikâh kıyılabileceğine fetva veren ilahiyatçı kınanmak şöyle dursun, ülkenin en saygın üniversitesinde konferansa çağrılıyor. O yaşta bir çocuğu nikâh altına aldığı için hapse atılan tarikat şeyhini dinci medya sahipleniyor. Tarikat yurtlarında çocukların tacize uğraması iktidar milletvekillerinin oylarıyla örtbas ediliyor. Kızılay çadırları depremzedelere parayla satılıyor. Emekçinin emeklinin nafakası istatistik oyunlarıyla kırpılıyor. Daha nice günahlar işleniyor...

***

İktidar beslemesi gazetede, “Epstein’in amacı pedofiliyi meşrulaştırmaktı” başlıklı haber/yorum benzeri bir içerik yayımlandı. (Sabah, 7 Şubat 2026) Doğru olabilir. İster istemez, çok uzak olmayan bir tarihte, aynı gazetede yazan soldan dönme Gülay Göktürk’ün pedofiliyi, yani sübyancılığı (hem de düşünce özgürlüğü bağlamında) meşrulaştırmaya çalıştığı yazısını anımsadım. Naçizane Devşirmeler Dönekler başlıklı kitabımda anlatmıştım. Aynen şöyle yazmıştı dönek: “Biz büyüklerin çocuk pornosunu neredeyse ‘insanlığın tanıdığı en büyük suç’ haline getirişimizin altında yatan psikolojiye dikkatle bakmamız lazım. (...) Mevcut cinsel ahlak çocuk bedeninin arzulanmasını en büyük cinsel suç olarak görüyor. Ben, arzunun bu lanetlenişini haklı bulmuyorum. Yani, insanların çocuklara zarar vermedikleri sürece ‘sübyancı olma hakkı’nı savunuyorum.” (Gülay Göktürk, Sabah, 9 Ocak 2002)

Sübyancılığın hak ve özgürlük kapsamına sokulması, ahlaki liberalizmin son sınırında gezinen kalemleri bile isyan ettirecek iğrençlikte bir skandaldı; ama skandalın kraliçesi yalnız değildi. Köşe yazılarına cinsel içerikli fıkralar serpiştiren Çetin Altan da Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı George W. Bush ile yapacağı görüşmede ele alınacak konulara değindiği yazısında, sözüm ona sübyancı fıkrası anlatmıştı ki, Gülay Göktürk’ün skandalından aşağı kalır yanı yoktu. Kıdemli döneğin mizah niyetine yazısına aldığı metni merak edenler, bağlantı adresindeki yazıya bakabilirler. 

Epstein, pedofiliyi meşrulaştırma fikrini Türkiye’deki döneklerden, liberal/İslamcı ahlak fukaralarından almış olabilir mi? Ya da Kur’an ayetinden kim ne anlıyor? Diyanet ve Elmalılı meallerinde ayet aynen şöyle: “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır.” (Talâk 4)

***

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’da, burjuvazinin kendi suretinde bir dünya yaratmakta olduğunu yazmışlardı. Epstein adası, kapitalist distopya olarak tarihe geçti. Epstein adasının burjuva medyasında skandal ve sapıklık olarak resmedilmesine aldanmamalı. Kapitalist dünyanın kaymak tabakası, gücünün yettiği her yeri Epstein adasına benzetmeye çalışır.

Çare: Rosa Luxemburg’un deyişiyle “Ya sosyalizm ya barbarlık!”

Karl Marx, Friedrich Engels ve Rosa Luxemburg’un anılarına saygıyla.


21 Ocak 2026 Çarşamba

ROJAVA’NIN ATEŞLE İMTİHANI

Ortadoğu’nun gariban halkları Kürtler ve Filistinliler nicedir kan ve ateşle sınanıyorlar, ölüm kalım savaşı veriyorlar.

Rojava Kürtleri (yani Suriye’deki Kürtler), Esad rejimi döneminde değil etnik kültürel haklara sahip olmak, vatandaş bile sayılmıyorlardı; çok büyük bölümünün nüfus kaydı bile yoktu. Buna rağmen Esad rejimine karşı ciddi bir isyana kalkışmadı Kürtler. Ne zaman ki, ABD emperyalizmi Irak’tan sonra Suriye’yi de çökertmeye yeltendi, Kürtler kıymete bindi.

Suriye’de 2011 yılında ABD ve bölgesel ortağı Türkiye’nin eğit-donat projesiyle silahlandırdıkları cihatçı çeteler iç savaşı başlattılar. Irak’tan sonra Suriye’de de merkezi yönetim ülke genelinde otoriteyi yitirdi. Merkezi otoritenin çöktüğü ortamda, Irak-Şam İslam Devleti (yaygın bilinen adıyla IŞİD), 2014’te Suriye ve Irak’ta neredeyse Ürdün genişliğinde bir alanı ele geçirdi. Vahşi katliamlar gerçekleştiren IŞİD’in Kürt kenti Kobani’yi kuşatması dönüm noktası oldu. Tayyip Erdoğan “Kobani düştü düşüyor” derken memnuniyetini saklamıyordu. ABD’nin havadan bombardımanı ve silah yardımı, yanı sıra Barzani peşmergelerinin Türkiye’den geçerek savunmaya katılması sayesinde Kobani düşmedi. IŞİD püskürtüldükten sonra ABD, Kürtleri hem IŞİD’e hem de Esad rejimine karşı yerel müttefik olarak silahlandırdı. PKK’nin Suriye’deki uzantısı PYD ve askeri kanadı YPG, bölgesindeki Arap aşiretleriyle birlikte Demokratik Suriye Güçleri (DSG) adıyla yapılandı. 

Bu arada Rusya da Suriye’deki hesaplaşmaya dahil oldu, bu sayede Esad rejiminin ömrü uzadı. Ne var ki, Ukrayna ile savaşa tutuştuktan sonra Rusya’nın Suriye’de etkinliği kalmadı. ABD ve Türkiye’nin eğitip donattığı cihatçı çeteler ittifakı HTŞ direnişle karşılaşmadan Şam’ı ele geçirdi. Beşar Esad’ın 8 Aralık 2024’te ülkesini terk etmesiyle BAAS rejimi sona erdi.

***

BAAS rejiminin sona ermesine yakın Ekim 2024’te Türkiye’de Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye”, muhatabı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” süreci başladı. Sürecin akıbeti Suriye’deki gelişmelere endekslendi. Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, PKK’nin kendisini feshedip silah bırakmasının yetmeyeceğini, SDG’nin de kendisini feshedip Şam’da oluşan HTŞ yönetimine entegre olmasını istediler. HTŞ yönetimiyle SDG arasında ABD’nin eşgüdümünde 10 Mart 2025’te entegrasyon mutabakatı imzalandı. Mutabakat, SDG’nin Şam yönetimine katılmasını öngörüyordu.

10 Mart 2025 mutabakatı hayata geçmedi. Nihayet HTŞ yönetimi yine ABD’nin eşgüdümünde İsrail ile Paris’te 6 ocak 2026’da anlaşmaya vardı. Hemen ardından HTŞ ordusu Halep’te Kürt mahallelerine saldırdı. SDG yönetimi Halep’ten çekilme yanlısıyken PKK direniş destanı yazma hevesine kapıldı ama olmadı. SDG Halep’i yitirmekle kalmadı, Fırat’ın doğusunda da tutunamadı. HTŞ, 18 Ocak’ta Fırat’ın doğusunda da kontrolü ele geçirdi. SDG’nin elinde kala kala Kobani ve Haseke kaldıysa da SDG’nin kendisi de tarihe karıştı. Arap aşiretleri SDG’den ayrılarak HTŞ yönetimine entegre oldu.

Özetin de özeti bu sürecin dönüm noktasında ABD Rojava Kürtleri ile yolunu ayırdı. Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, SDG’nin IŞİD’le mücadelede en etkili kara gücü olduğunu, ancak gelinen noktada tablonun değiştiğini, Suriye yönetiminin (HTŞ’yi kastediyor) IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu’na 90’ncı üye olarak katıldığını, dolayısıyla ABD-SDG ortaklığının dayanağının kalmadığını; bu durumda SDG savaşçılarının bireysel olarak Suriye ordusuna katılmalarını; petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları gibi kritik altyapıyı Şam’a bırakmalarını tebliğ etti. Barrack’ın bildirimi, ABD Başkanı Trump’ın HTŞ lideri Colani ile telefon görüşmesiyle teyit edildi.

Dengelerin pozisyonların saat başı değiştiği koşullarda SDG’den geriye kalan PYD ve YPG’nin Kobani ve Haseke’de tutunup tutunamayacağı da belirsiz. Rojava Kürtleri, ABD tarafından terk edilmenin hüznü içindeler, kendilerine koşulsuz teslimiyet dayatıldığını düşünüyorlar. Her ne kadar Colani yönetimi, Kürtlerin Suriye halkının parçası olduğuna, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğine, Newroz’un ulusal bayram ilan edileceğine ilişkin bir kararname yayımladıysa da Kürtler bu kararnamenin anayasal güvence olmadığını, kendilerine 2011 öncesi koşulların dayatıldığını söylüyorlar ki, haklılar.

Rojava Kürtlerinin bir anda ortada kalmakla kapıldıkları hayal kırıklığı, başta Türkiye olmak üzere Kürt coğrafyasında ve Kürt diasporasında infiale yol açtı. PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın ABD, İngiltere, Fransa, Almanya dörtlüsüne “Ne oldu da müttefikinizi yüz üstü bırakıyorsunuz?” sorusu mevcut ruh halinin ifadesi. DEM Parti’nin eş başkanı Tuncer Bakırhan’ın “Rojava’da Kürtlerin statüsüz yaşamasını dayatıyorlar. Kürtler kendi anadiliyle eğitim görmesin; Kürtler kazanımlarından vazgeçip teslim olsun istiyorlar” sözleri de öyle.

***

Suriye’de ve Rojava’da olan biteni bir tek yazıda değerlendirmek olanaksız. Değerlendirilmesi gereken çok başlık var.

Erdoğan/Bahçeli iktidarının Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri zafer sayıp, “Terörsüz Türkiye” sürecini “Terörsüz Suriye” süreciyle taçlandırmak istemeleri. 

Kürtler söz konusu olunca Türkiye’deki sözüm ona seküler/laik ulusalcı/ulusolcu muhaliflerin Erdoğan/Bahçeli iktidarı ile aynı çizgide hizalanmaları; hizalanmakla kalmayıp, Ortadoğu’daki can pazarında çaresiz Kürtlere antiemperyalizm dersi vermeye yeltenmeleri.

Son yüz yılda ateşle imtihanda defalarca ortada bırakılmalarına karşın Kürtlerin ABD ve İsrail’in kurtarıcı olmadıklarını bilince çıkarıp çıkarmayacakları; KCK’nin bildirisindeki “Kürtler saldırılar karşısında öz güçlerine güvenmelidirler” ifadesinin bir aydınlanma ve özeleştirinin işareti olup olmadığı... Kürt halkının Abdullah Öcalan’ı, PKK’yi ve DEM Parti’yi de sorgulayıp sorgulamayacağı...

Daha pek çok başlık sıralanabilir. Bitirirken vurgulamalı ki, emperyalist devletler kendi çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullanırlar, birbirlerine kırdırırlar. ABD Rojava Kürtlerini yalnızca IŞİD’le mücadele bahanesiyle himaye etti. IŞİD’le savaşta Kürtler binlerce evladını yitirirken bir tek Amerikan askeri bile ölmedi. IŞİD’le mücadele bahanesi kalmayınca ABD tercihini Erdoğan ve Colani’den yana kullandı, IŞİD artığı HTŞ’nin devletleşmesine giden yolu açtı.

Suriye’de ve Rojava’daki baş döndürücü gelişmelerin Türkiye’deki sürece etkisinin ne olacağına gelince. Erdoğan/Bahçeli ikilisi süreci başlatırken ne söyledilerse aynı noktadalar; yani “kardeşlik” kandırmacasıyla Kürtlere diz çöktürmeyi hedeflediklerini saklamadılar. Kendilerini kandıranlar, “Barış ve Demokratik Toplum” hayaline kapılanlar oldular. Mevcut sürecin de öncekilerle aynı akıbete uğrayacağını söylemek kâhinlik gerektirmiyor. Dilek ve temenni odur ki, öncekiler gibi yeniden kanlı bir sürece girilmesin.


7 Ocak 2026 Çarşamba

MADURO KÜRTLER ANTİEMPERYALİZM

ABD tarihte görülmüş en devasa askeri güce sahip bir devlet. Aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Emperyalist devlet olarak okyanus aşırı ilk saldırısını gerçekleştirdiği 1898’den bugüne dünyayı kana ateşe boğdu. Atom bombalarıyla tarihteki en büyük cinayetleri işledi. Halihazırda dünyanın her yanına serpiştirdiği 800 dolayında üssü, deniz ve hava gücü ile halklara en büyük tehdidi oluşturuyor.

Devasa askeri gücüne karşın ABD kadiri mutlak değil. Vietnam’da yenildi, çekilmek zorunda kaldı. Afganistan’dan bile çekilmek zorunda kaldı. Irak’ta geride işbirlikçilerini bırakarak çekildi.

Bölgesel ortakları Türkiye ve İsrail’in yardımıyla Suriye’yi 13 yılda ancak kontrol altına alabilen ABD, 2026’nın ilk günlerinde gerçekten hayret edilecek bir askeri operasyon gerçekleştirdi; Venezuela Devlet Başkanı Nikolas Maduro’yu ve eşini başkanlık konutundan alıp New York’a götürdü. Savaş meydanlarında yenilen kralların esir edilmelerinin pek çok örneği var ama Maduro’nun esir alınmasının tarihte örneği yok, varsa da ben bilmiyorum.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Mutlak Kararlılık adı verilen operasyon askeri harekatların doğal seyrine uygun görünmüyor. İleride içyüzü açığa çıkar mı bilinmez. Venezuela ordusu ve istihbaratı razı edilerek Maduro’nun teslim alındığı varsayılabilir. Venezuela’nın Talat Aydemir’i denilebilecek Hugo Chávez’in bıraktığı rejim Amerikan ambargosunun da etkisiyle Maduro zamanında yozlaşmış, sürdürülemez hale gelmişti. Hugo Chávez 2002’de Amerikan darbesiyle devrilip tutuklandığında halk sahip çıkmış ve iki gün sonra yeniden başkanlık koltuğuna oturmuştu. Anlaşılıyor ki Maduro halk desteğine sahip olmadığı gibi orduda ve bürokraside de yalnız kalmış.

***

Maduro Chávez’ın bıraktığı rejimi yozlaştırsa da, Bolivarcı ruhu buharlaştırıp halk desteğini yitirse de, ABD’nin operasyonu neresinden bakılırsa bakılsın haydutluktur, zorbalıktır. Uluslararası hukuk, Venezuela’nın egemenliği bağımsızlığı gibi ilkeler ABD tarafından çöp sepetine atılmıştır. Geçmişteki saldırılarında ABD hiç değilse uluslararası meşruiyet üretmek için yalanlar uyduruyordu. Artık yalana da başvurmuyor, amacının Venezuela’nın petrol ve diğer zenginliklerine el koymak olduğunu açıkça söylüyor. Daha da ileri gidiyor, sırada başka ülkelerin olduğunu bildiriyor.

Bu zorbalık, Türkiye’de de eşine az rastlanır bir ortaklaşmayla kınanıyor, tepkiyle karşılanıyor. En başta sosyalist komünist partiler örgütler, sıcağı sıcağına ABD’nin haydutluğuna karşı Venezuela halkıyla dayanışma bildirileri açıkladılar. Sol partilerin tavrı (gazeteci deyimiyle) haber değeri taşımıyor. Çünkü, antiemperyalizm, sosyalist komünist dünya görüşünün genetik refleksidir.

Sadece sol partiler ve örgütler değil, iktidar beslemesi medya (AKİT dahil), iktidar ortağı Devlet Bahçeli ve her renkten sağ partiler ve örgütler de ABD’nin korsanlığına ateş püskürüyorlar. Ama samimiyetle ama takiyye yaparak.

DEM Parti de ABD Başkanı Trump’ın emriyle gerçekleştirilen zorbalığı “Uluslararası hukukun açık ihlali, bir ülkenin egemenlik haklarına yönelik kabul edilemez saldırı ve halkların kendi geleceklerine demokratik yollarla karar verme hakkının gaspı” olarak protesto etti. DEM Parti’nin açıklamasında, “her türlü emperyalist müdahaleye, askeri tehdide ve hukuksuzluğa karşı Venezuela halkları ile dayanışma” içinde olunacağı vurgulandı.

Hatta, PKK üst düzey yöneticisi Duran Kalkan bile ABD’nin saldırısını “korsanlık ve kapitalist modernitenin çöküşü” olarak protesto etti.

***

Trump’ın zorbalığına haydutluğuna karşı Türkiye’de verilen tepkiler buraya kadar sürpriz ya da şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, bazı Kürt çevrelerin tepkisi. Tepkiler sosyalist komünist çevrelere ama daha çok DEM Parti’ye yönelik.

Sağcı, milliyetçi, şeriatçı Kürt çevreler, sosyalist komünist partileri modası geçmiş ideolojik masallar anlatmak ve “Kürt varlığını himaye eden” ABD’ye düşmanlık beslemekle eleştiriyorlar; DEM Parti’yi ise Türk solunun etkisinde kalarak, “Kürtlerin müttefiki ve dostu” ABD’ye nankörlük Kürtlere de ihanet etmekle suçluyorlar.

İnternette ve sosyal medyada gezinirken her an karşılaşılabilen tepkilerden bazıları şöyle:

“DEM Parti’nin Venezuela açıklamasındaki anti-emperyalist duruş ilkesel olarak değerli. Ancak, realpolitik açıdan stratejik bir hata.”

“Kürtlerin müttefiki ABD’yi kınayan sözde Kürt partisi, Kürt çıkarı için değil, modası geçmiş Stalinist ideoloji için çalışıyor. Kürt çıkarı gereği ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır.”

“DEM’in amacı, ajanlık faaliyeti kapsamında Kürtleri STATÜSÜZ kalmaya ikna etmektir.”

“Bu tipleri tanıyın! Sosyalizm, enternasyonalizm, halkların kardeşliği maskesi altında Kürt düşmanlığı yapıyorlar.”

“İdeolojik saplantıları, Kürt milli çıkarlarının önüne geçmiştir. Anti-emperyalist retoriğin büyüsü, Rojava'daki Kürtlerin kanını görmezden gelmektedir.”

“DEM Parti, ABD yönetimindeki Kürt dostlarının elini zayıflatarak Kürt düşmanlarına hizmet ediyor. ABD Suriye’den çekilirse Kürtler katledilir.” 

“Dem parti ne saçmalıyorsun? ABD’nin Kürtlere verdiği desteği hangi ülke verdi şimdiye kadar? Ortadoğu’da ABD olmasa vahşileri kim durduracaktı? Zalimler için yaşasın ABD!”

“Emperyalist müdahaleler olmasaydı Kürtler ne Irak’ta ne Suriye’de bir hak kazanamazdı.”

***

Arap, Fars ve Türk devletlerinin egemenliği altındaki Kürt halkının kendi kaderini özgürce tayin etme hakkı meşrudur da; bu hakkın “ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır. Zalimler için yaşasın ABD!” işbirlikçiliğine bağlanması hazin ve içler acısıdır. Bu işbirlikçilik realpolitik açıdan doğru sanılsa da; Batı emperyalizminin patronları ABD, İngiltere ve Fransa’nın Kürtleri pek çok kez yarı yolda bıraktıkları Kürt halkının tarihsel belleğinde taptazedir. Halepçe acısını yaşamış, Kobane’de yüreği ağzına gelmiş Kürt halkını antiemperyalizm testine tabi tutmak kimsenin haddine değil ama emperyalistlerin kimseye özgürlük vermedikleri, çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullandıkları, birbirlerine kırdırdıkları defalarca yaşanmış bir olgudur.

Geçmişte, TÜRK SAĞININ ve İSLAMIN AMERİKA AŞKI başlıklı yazılar yazdım. “Milli Şef” İsmet İnönü’nün imzaladığı ikili anlaşmalarla açılıp Amerika’ya uzanan dikenli aşk yollarında Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun, Necip Fazıl ve Said-i Nursi’nin, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tansu Çiller’in Amerika’ya aşklarından, 12 Eylül 1980 darbesinin şefi Orgeneral Kenan Evren’in ABD yönetiminin gözünde “bizim çocuk” sayıldığından, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ile samimiyetinden söz ettim. Bu yazıları derinleştirip kitaplaştırmak niyetindeydim, tembellik ağır bastı. Maduro vesilesiyle daha bir görünür oldu ki, meğer KÜRT SAĞI da Amerikan emperyalizmine sevdalıymış. Bu sevda Kürtlerin ne kadarının aklını başından almıştır, bilemiyorum! 

Emperyalizmin kimseye özgürlük bağımsızlık bahşetmediğinin bilincindeki Kürt sosyalistlerine demokratlarına yurtseverlerine selam olsun!