7 Ocak 2026 Çarşamba

MADURO KÜRTLER ANTİEMPERYALİZM

ABD tarihte görülmüş en devasa askeri güce sahip bir devlet. Aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Emperyalist devlet olarak okyanus aşırı ilk saldırısını gerçekleştirdiği 1898’den bugüne dünyayı kana ateşe boğdu. Atom bombalarıyla tarihteki en büyük cinayetleri işledi. Halihazırda dünyanın her yanına serpiştirdiği 800 dolayında üssü, deniz ve hava gücü ile halklara en büyük tehdidi oluşturuyor.

Devasa askeri gücüne karşın ABD kadiri mutlak değil. Vietnam’da yenildi, çekilmek zorunda kaldı. Afganistan’dan bile çekilmek zorunda kaldı. Irak’ta geride işbirlikçilerini bırakarak çekildi.

Bölgesel ortakları Türkiye ve İsrail’in yardımıyla Suriye’yi 13 yılda ancak kontrol altına alabilen ABD, 2026’nın ilk günlerinde gerçekten hayret edilecek bir askeri operasyon gerçekleştirdi; Venezuela Devlet Başkanı Nikolas Maduro’yu ve eşini başkanlık konutundan alıp New York’a götürdü. Savaş meydanlarında yenilen kralların esir edilmelerinin pek çok örneği var ama Maduro’nun esir alınmasının tarihte örneği yok, varsa da ben bilmiyorum.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Mutlak Kararlılık adı verilen operasyon askeri harekatların doğal seyrine uygun görünmüyor. İleride içyüzü açığa çıkar mı bilinmez. Venezuela ordusu ve istihbaratı razı edilerek Maduro’nun teslim alındığı varsayılabilir. Venezuela’nın Talat Aydemir’i denilebilecek Hugo Chávez’in bıraktığı rejim Amerikan ambargosunun da etkisiyle Maduro zamanında yozlaşmış, sürdürülemez hale gelmişti. Hugo Chávez 2002’de Amerikan darbesiyle devrilip tutuklandığında halk sahip çıkmış ve iki gün sonra yeniden başkanlık koltuğuna oturmuştu. Anlaşılıyor ki Maduro halk desteğine sahip olmadığı gibi orduda ve bürokraside de yalnız kalmış.

***

Maduro Chávez’ın bıraktığı rejimi yozlaştırsa da, Bolivarcı ruhu buharlaştırıp halk desteğini yitirse de, ABD’nin operasyonu neresinden bakılırsa bakılsın haydutluktur, zorbalıktır. Uluslararası hukuk, Venezuela’nın egemenliği bağımsızlığı gibi ilkeler ABD tarafından çöp sepetine atılmıştır. Geçmişteki saldırılarında ABD hiç değilse uluslararası meşruiyet üretmek için yalanlar uyduruyordu. Artık yalana da başvurmuyor, amacının Venezuela’nın petrol ve diğer zenginliklerine el koymak olduğunu açıkça söylüyor. Daha da ileri gidiyor, sırada başka ülkelerin olduğunu bildiriyor.

Bu zorbalık, Türkiye’de de eşine az rastlanır bir ortaklaşmayla kınanıyor, tepkiyle karşılanıyor. En başta sosyalist komünist partiler örgütler, sıcağı sıcağına ABD’nin haydutluğuna karşı Venezuela halkıyla dayanışma bildirileri açıkladılar. Sol partilerin tavrı (gazeteci deyimiyle) haber değeri taşımıyor. Çünkü, antiemperyalizm, sosyalist komünist dünya görüşünün genetik refleksidir.

Sadece sol partiler ve örgütler değil, iktidar beslemesi medya (AKİT dahil), iktidar ortağı Devlet Bahçeli ve her renkten sağ partiler ve örgütler de ABD’nin korsanlığına ateş püskürüyorlar. Ama samimiyetle ama takiyye yaparak.

DEM Parti de ABD Başkanı Trump’ın emriyle gerçekleştirilen zorbalığı “Uluslararası hukukun açık ihlali, bir ülkenin egemenlik haklarına yönelik kabul edilemez saldırı ve halkların kendi geleceklerine demokratik yollarla karar verme hakkının gaspı” olarak protesto etti. DEM Parti’nin açıklamasında, “her türlü emperyalist müdahaleye, askeri tehdide ve hukuksuzluğa karşı Venezuela halkları ile dayanışma” içinde olunacağı vurgulandı.

Hatta, PKK üst düzey yöneticisi Duran Kalkan bile ABD’nin saldırısını “korsanlık ve kapitalist modernitenin çöküşü” olarak protesto etti.

***

Trump’ın zorbalığına haydutluğuna karşı Türkiye’de verilen tepkiler buraya kadar sürpriz ya da şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, bazı Kürt çevrelerin tepkisi. Tepkiler sosyalist komünist çevrelere ama daha çok DEM Parti’ye yönelik.

Sağcı, milliyetçi, şeriatçı Kürt çevreler, sosyalist komünist partileri modası geçmiş ideolojik masallar anlatmak ve “Kürt varlığını himaye eden” ABD’ye düşmanlık beslemekle eleştiriyorlar; DEM Parti’yi ise Türk solunun etkisinde kalarak, “Kürtlerin müttefiki ve dostu” ABD’ye nankörlük Kürtlere de ihanet etmekle suçluyorlar.

İnternette ve sosyal medyada gezinirken her an karşılaşılabilen tepkilerden bazıları şöyle:

“DEM Parti’nin Venezuela açıklamasındaki anti-emperyalist duruş ilkesel olarak değerli. Ancak, realpolitik açıdan stratejik bir hata.”

“Kürtlerin müttefiki ABD’yi kınayan sözde Kürt partisi, Kürt çıkarı için değil, modası geçmiş Stalinist ideoloji için çalışıyor. Kürt çıkarı gereği ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır.”

“DEM’in amacı, ajanlık faaliyeti kapsamında Kürtleri STATÜSÜZ kalmaya ikna etmektir.”

“Bu tipleri tanıyın! Sosyalizm, enternasyonalizm, halkların kardeşliği maskesi altında Kürt düşmanlığı yapıyorlar.”

“İdeolojik saplantıları, Kürt milli çıkarlarının önüne geçmiştir. Anti-emperyalist retoriğin büyüsü, Rojava'daki Kürtlerin kanını görmezden gelmektedir.”

“DEM Parti, ABD yönetimindeki Kürt dostlarının elini zayıflatarak Kürt düşmanlarına hizmet ediyor. ABD Suriye’den çekilirse Kürtler katledilir.” 

“Dem parti ne saçmalıyorsun? ABD’nin Kürtlere verdiği desteği hangi ülke verdi şimdiye kadar? Ortadoğu’da ABD olmasa vahşileri kim durduracaktı? Zalimler için yaşasın ABD!”

“Emperyalist müdahaleler olmasaydı Kürtler ne Irak’ta ne Suriye’de bir hak kazanamazdı.”

***

Arap, Fars ve Türk devletlerinin egemenliği altındaki Kürt halkının kendi kaderini özgürce tayin etme hakkı meşrudur da; bu hakkın “ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır. Zalimler için yaşasın ABD!” işbirlikçiliğine bağlanması hazin ve içler acısıdır. Bu işbirlikçilik realpolitik açıdan doğru sanılsa da; Batı emperyalizminin patronları ABD, İngiltere ve Fransa’nın Kürtleri pek çok kez yarı yolda bıraktıkları Kürt halkının tarihsel belleğinde taptazedir. Halepçe acısını yaşamış, Kobane’de yüreği ağzına gelmiş Kürt halkını antiemperyalizm testine tabi tutmak kimsenin haddine değil ama emperyalistlerin kimseye özgürlük vermedikleri, çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullandıkları, birbirlerine kırdırdıkları defalarca yaşanmış bir olgudur.

Geçmişte, TÜRK SAĞININ ve İSLAMIN AMERİKA AŞKI başlıklı yazılar yazdım. “Milli Şef” İsmet İnönü’nün imzaladığı ikili anlaşmalarla açılıp Amerika’ya uzanan dikenli aşk yollarında Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun, Necip Fazıl ve Said-i Nursi’nin, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tansu Çiller’in Amerika’ya aşklarından, 12 Eylül 1980 darbesinin şefi Orgeneral Kenan Evren’in ABD yönetiminin gözünde “bizim çocuk” sayıldığından, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ile samimiyetinden söz ettim. Bu yazıları derinleştirip kitaplaştırmak niyetindeydim, tembellik ağır bastı. Maduro vesilesiyle daha bir görünür oldu ki, meğer KÜRT SAĞI da Amerikan emperyalizmine sevdalıymış. Bu sevda Kürtlerin ne kadarının aklını başından almıştır, bilemiyorum! 

Emperyalizmin kimseye özgürlük bağımsızlık bahşetmediğinin bilincindeki Kürt sosyalistlerine demokratlarına yurtseverlerine selam olsun!