Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ocak 2026 Çarşamba

MADURO KÜRTLER ANTİEMPERYALİZM

ABD tarihte görülmüş en devasa askeri güce sahip bir devlet. Aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomisine sahip. Emperyalist devlet olarak okyanus aşırı ilk saldırısını gerçekleştirdiği 1898’den bugüne dünyayı kana ateşe boğdu. Atom bombalarıyla tarihteki en büyük cinayetleri işledi. Halihazırda dünyanın her yanına serpiştirdiği 800 dolayında üssü, deniz ve hava gücü ile halklara en büyük tehdidi oluşturuyor.

Devasa askeri gücüne karşın ABD kadiri mutlak değil. Vietnam’da yenildi, çekilmek zorunda kaldı. Afganistan’dan bile çekilmek zorunda kaldı. Irak’ta geride işbirlikçilerini bırakarak çekildi.

Bölgesel ortakları Türkiye ve İsrail’in yardımıyla Suriye’yi 13 yılda ancak kontrol altına alabilen ABD, 2026’nın ilk günlerinde gerçekten hayret edilecek bir askeri operasyon gerçekleştirdi; Venezuela Devlet Başkanı Nikolas Maduro’yu ve eşini başkanlık konutundan alıp New York’a götürdü. Savaş meydanlarında yenilen kralların esir edilmelerinin pek çok örneği var ama Maduro’nun esir alınmasının tarihte örneği yok, varsa da ben bilmiyorum.

Neresinden bakılırsa bakılsın, Mutlak Kararlılık adı verilen operasyon askeri harekatların doğal seyrine uygun görünmüyor. İleride içyüzü açığa çıkar mı bilinmez. Venezuela ordusu ve istihbaratı razı edilerek Maduro’nun teslim alındığı varsayılabilir. Venezuela’nın Talat Aydemir’i denilebilecek Hugo Chávez’in bıraktığı rejim Amerikan ambargosunun da etkisiyle Maduro zamanında yozlaşmış, sürdürülemez hale gelmişti. Hugo Chávez 2002’de Amerikan darbesiyle devrilip tutuklandığında halk sahip çıkmış ve iki gün sonra yeniden başkanlık koltuğuna oturmuştu. Anlaşılıyor ki Maduro halk desteğine sahip olmadığı gibi orduda ve bürokraside de yalnız kalmış.

***

Maduro Chávez’ın bıraktığı rejimi yozlaştırsa da, Bolivarcı ruhu buharlaştırıp halk desteğini yitirse de, ABD’nin operasyonu neresinden bakılırsa bakılsın haydutluktur, zorbalıktır. Uluslararası hukuk, Venezuela’nın egemenliği bağımsızlığı gibi ilkeler ABD tarafından çöp sepetine atılmıştır. Geçmişteki saldırılarında ABD hiç değilse uluslararası meşruiyet üretmek için yalanlar uyduruyordu. Artık yalana da başvurmuyor, amacının Venezuela’nın petrol ve diğer zenginliklerine el koymak olduğunu açıkça söylüyor. Daha da ileri gidiyor, sırada başka ülkelerin olduğunu bildiriyor.

Bu zorbalık, Türkiye’de de eşine az rastlanır bir ortaklaşmayla kınanıyor, tepkiyle karşılanıyor. En başta sosyalist komünist partiler örgütler, sıcağı sıcağına ABD’nin haydutluğuna karşı Venezuela halkıyla dayanışma bildirileri açıkladılar. Sol partilerin tavrı (gazeteci deyimiyle) haber değeri taşımıyor. Çünkü, antiemperyalizm, sosyalist komünist dünya görüşünün genetik refleksidir.

Sadece sol partiler ve örgütler değil, iktidar beslemesi medya (AKİT dahil), iktidar ortağı Devlet Bahçeli ve her renkten sağ partiler ve örgütler de ABD’nin korsanlığına ateş püskürüyorlar. Ama samimiyetle ama takiyye yaparak.

DEM Parti de ABD Başkanı Trump’ın emriyle gerçekleştirilen zorbalığı “Uluslararası hukukun açık ihlali, bir ülkenin egemenlik haklarına yönelik kabul edilemez saldırı ve halkların kendi geleceklerine demokratik yollarla karar verme hakkının gaspı” olarak protesto etti. DEM Parti’nin açıklamasında, “her türlü emperyalist müdahaleye, askeri tehdide ve hukuksuzluğa karşı Venezuela halkları ile dayanışma” içinde olunacağı vurgulandı.

Hatta, PKK üst düzey yöneticisi Duran Kalkan bile ABD’nin saldırısını “korsanlık ve kapitalist modernitenin çöküşü” olarak protesto etti.

***

Trump’ın zorbalığına haydutluğuna karşı Türkiye’de verilen tepkiler buraya kadar sürpriz ya da şaşırtıcı değil. Şaşırtıcı olan, bazı Kürt çevrelerin tepkisi. Tepkiler sosyalist komünist çevrelere ama daha çok DEM Parti’ye yönelik.

Sağcı, milliyetçi, şeriatçı Kürt çevreler, sosyalist komünist partileri modası geçmiş ideolojik masallar anlatmak ve “Kürt varlığını himaye eden” ABD’ye düşmanlık beslemekle eleştiriyorlar; DEM Parti’yi ise Türk solunun etkisinde kalarak, “Kürtlerin müttefiki ve dostu” ABD’ye nankörlük Kürtlere de ihanet etmekle suçluyorlar.

İnternette ve sosyal medyada gezinirken her an karşılaşılabilen tepkilerden bazıları şöyle:

“DEM Parti’nin Venezuela açıklamasındaki anti-emperyalist duruş ilkesel olarak değerli. Ancak, realpolitik açıdan stratejik bir hata.”

“Kürtlerin müttefiki ABD’yi kınayan sözde Kürt partisi, Kürt çıkarı için değil, modası geçmiş Stalinist ideoloji için çalışıyor. Kürt çıkarı gereği ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır.”

“DEM’in amacı, ajanlık faaliyeti kapsamında Kürtleri STATÜSÜZ kalmaya ikna etmektir.”

“Bu tipleri tanıyın! Sosyalizm, enternasyonalizm, halkların kardeşliği maskesi altında Kürt düşmanlığı yapıyorlar.”

“İdeolojik saplantıları, Kürt milli çıkarlarının önüne geçmiştir. Anti-emperyalist retoriğin büyüsü, Rojava'daki Kürtlerin kanını görmezden gelmektedir.”

“DEM Parti, ABD yönetimindeki Kürt dostlarının elini zayıflatarak Kürt düşmanlarına hizmet ediyor. ABD Suriye’den çekilirse Kürtler katledilir.” 

“Dem parti ne saçmalıyorsun? ABD’nin Kürtlere verdiği desteği hangi ülke verdi şimdiye kadar? Ortadoğu’da ABD olmasa vahşileri kim durduracaktı? Zalimler için yaşasın ABD!”

“Emperyalist müdahaleler olmasaydı Kürtler ne Irak’ta ne Suriye’de bir hak kazanamazdı.”

***

Arap, Fars ve Türk devletlerinin egemenliği altındaki Kürt halkının kendi kaderini özgürce tayin etme hakkı meşrudur da; bu hakkın “ABD ve Fransa koruyucu kalkanımızdır. Zalimler için yaşasın ABD!” işbirlikçiliğine bağlanması hazin ve içler acısıdır. Bu işbirlikçilik realpolitik açıdan doğru sanılsa da; Batı emperyalizminin patronları ABD, İngiltere ve Fransa’nın Kürtleri pek çok kez yarı yolda bıraktıkları Kürt halkının tarihsel belleğinde taptazedir. Halepçe acısını yaşamış, Kobane’de yüreği ağzına gelmiş Kürt halkını antiemperyalizm testine tabi tutmak kimsenin haddine değil ama emperyalistlerin kimseye özgürlük vermedikleri, çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullandıkları, birbirlerine kırdırdıkları defalarca yaşanmış bir olgudur.

Geçmişte, TÜRK SAĞININ ve İSLAMIN AMERİKA AŞKI başlıklı yazılar yazdım. “Milli Şef” İsmet İnönü’nün imzaladığı ikili anlaşmalarla açılıp Amerika’ya uzanan dikenli aşk yollarında Adnan Menderes ve Fatin Rüştü Zorlu’nun, Necip Fazıl ve Said-i Nursi’nin, Süleyman Demirel, Turgut Özal ve Tansu Çiller’in Amerika’ya aşklarından, 12 Eylül 1980 darbesinin şefi Orgeneral Kenan Evren’in ABD yönetiminin gözünde “bizim çocuk” sayıldığından, Büyük Ortadoğu Projesi’nin Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD ile samimiyetinden söz ettim. Bu yazıları derinleştirip kitaplaştırmak niyetindeydim, tembellik ağır bastı. Maduro vesilesiyle daha bir görünür oldu ki, meğer KÜRT SAĞI da Amerikan emperyalizmine sevdalıymış. Bu sevda Kürtlerin ne kadarının aklını başından almıştır, bilemiyorum! 

Emperyalizmin kimseye özgürlük bağımsızlık bahşetmediğinin bilincindeki Kürt sosyalistlerine demokratlarına yurtseverlerine selam olsun!


28 Eylül 2025 Pazar

BEYAZ SARAY’DA TAYYİP ŞOW!


Bizim ahali pek kadir kıymet bilmez. Ne yapsan ne etsen yaranamazsın. Yüz verirsin astar ister; vermezsin tefe koyar, aklına gelen her türlü belayı okur. 

Ahalimiz de ne mal olduğunun farkındadır aslında. Zaten kendi kendine söylenirken “Deveye diken insana öpen yaranır” diyecek kadar da açık sözlüdür ahalimiz.

***

Ahalimizin kadir kıymet bilmezliği Cumhurreisi Recep Bey’in Amerika seyahatiyle bir kere daha nüksetti. Ahali şu sıralar Recep Bey aleyhine öyle söyleniyor öyle homurdanıyor ki, artık o kadar olur. 

Yok, Birleşmiş Milletler’de boş sıralara konuşmuş. 

Yok, ABD Başkanı Trump’la görüşebilmek için 300 Boeing uçağı rüşveti vermiş, ABD mallarının ithalatında uygulanan ek vergileri kaldırmış. 

Yok, ABD Dışişleri Bakanı Rubio, “Erdoğan ve Ortadoğu liderleri ‘Başkan Trump’la el sıkışmak için beş dakika ayarlayabilir misiniz?’ diye yalvarıyorlar” deyince Recep Bey, Beyaz Saray ziyaretini iptal etmeliymiş.

Yok, ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, Trump’a “Bu adam (yani Recep Bey) meşruiyet istiyor; Biz de verelim bu meşruiyeti.” demiş. Böyle aşağılanma üzerine Beyaz Saray ziyaretini iptal etmemek yakıştı mı Recep Bey’e? 

Yok, Beyaz Saray’daki basın toplantısında Recep Bey’in suratı neden asıkmış, neden yüzü gülmemiş? Basın toplantısının Trump şova dönüşmesine neden seyirci kalmış, Davos’taki gibi “van minüt!” diyemez miydi? 

Daha neler neler... 

***

Dedim ya ahalimiz kadir kıymet bilmez, ne yapsan ne etsen yaranamazsın. Recep Bey’in ki de o hesap. Ne yapsa ne etse beğendiremiyor ahaliye.

Oysa ki, Recep Bey dünyanın lideri. Özgüveni yüksek, izah kabiliyeti, sohbeti, empatisi mükemmel! Mükemmel ne demek, (Düzce Milletvekili Fevai Arslan Bey’in ifadesiyle) Recep Bey “Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan bir lider!”

Dünyanın lideri Recep Bey, Amerika’nın lideri Trump ile görüşmek için 300 Boeing uçağı sözü vermeye, Amerikan mallarının ithalatında ek vergileri kaldırmaya niye tenezzül etsin ki?

Hem Amerika nire Türkiye nire? Trump kiiiim, Recep Bey kim?

Recep Bey, başta Çorum olmak üzere, Yozgat, Çankırı, Kastamonu, Kırıkkale, Konya, Erzurum, Bayburt, Gümüşhane, Osmaniye... Daha sayılamayacak kadar çok eyaletten oluşan Türkiye’nin ve dahi dünyanın lideri! Trump kim, ABD’nin başkanı!

O ABD ki, Türkiye’yi kıskanıyor. Amerika’da en düşük emekli aylığı, Türk parasıyla 17 bin TL. Bu aylıkla Amerikalı emekli nasıl geçinsin! Çalışabilecek nüfusun yüzde 30’u işsiz. Çalışanları da ayın sonunu zor getiriyor. Amerikan ekonomisi zorda. Bu zor günlerde Amerikan ahalisinin öfkesi burnunda. Trump, öfkeli ahaliyi sakinleştirmek dizginlemek için pek çok eyalette askeri sokağa salmış durumda. 

Meğer Amerikan demokrasisi palavraymış, görüntüden ibaretmiş. Tarzan, pardon Trump zor durumda. Bu durumda, tıpkı cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın Fransa’ya kapitülasyon kıyağı geçmesi gibi, Recep Bey de Amerika’ya kıyak geçti. Hiç değilse Boeing firması çalışanlarının nefes alabilmesi için 250 Boeing siparişi verdi, Amerikan malları üzerindeki vergileri kaldırdı. Dünyanın lider ülkesi Türkiye’nin lideri olarak Recep Bey’in gönlünden öyle geçti. Ağalık liderlik böyle günlerde belli olur değil mi?

Zaten ağalık çok malı olmakla değil çok vermekle paylaşmakla olur. Recep Bey de bu “yerli ve milli” hasletin gerektirdiği gibi davranıyor. Kulağıma gelenler doğruysa, Recep Bey bir ara Adana İncirlik ve Malatya Kürecik’teki AVM’leri kapatacağını bildirmiş. Trump yalvar yakar olmuş, neticede Trump’ın ricasını kıramamış Recep Bey; vazgeçmiş İncirlik ve Kürecik AVM’leri kapatmaktan...

Trump ile beş dakika görüşmek için böyle komplimanlar, meşruiyet arayışı filan... Geçin bunları geçin! Sizler de ekranlarda gördünüz tanık oldunuz. Kim kime meşruiyet bahşetmiş, kim kime yaltaklanmış. Görmediniz mi Trump efendi, ağır misafiri dünya liderini gücendirmemek için ne taklalar attı, ne iltifatlarda bulundu ne iltifatlar... “Çok çetin ceviz adam, zor ve inatçı bir adam” dedi Trump. Daha ne desin Trump!

“Hileli seçimleri herkesten daha iyi bilir” diyerek Recep Bey’in siyasi zekâsına ve maharetine dikkati çekti Trump. Bunca övgünün üstüne daha ne söylenebilir! Ama bizim ahalinin umurunda değil. Bilhassa CaHaPe’li ahali, Türkiye’deki seçimlerin hileli olduğunu söylüyorlar. Pes doğrusu! Recep Bey oy çalmayı seçimlere hile karıştırmayı bilseydi, 2019’da 2024’te İstanbul’u kaybetmezdi değil mi?.. (Pardon pardon, duyamadım! Yeterince çalamadı mı dediniz? Anlaşılamadı, tekrar eder misiniz?.. Ses kesildi. Hay aksi!)

Trump, Recep Bey’e “Rusya’dan gaz ve petrol almayı kesin” diye yalvarırken, “35 yıl hapse mahkum edilen rahip Brunson’u benim bir telefonum üstüne gönderdi” diye yaltaklanırken nasıl da mahcup ve minnettardı ve dahi alttan alıyordu! 

Hele “Suriye sizin zaferiniz!” derken nasıl da kıskançlık duyguları içindeydi Trump!

***

Söz ve yazı uzamasın ey kadir kıymet bilmez ahali. Recep Bey, BM salonunda boş sıralara konuşmadı. Olan biten şu ki, Recep Bey’in azametinden ve gazabından ürken küffar devletlerin temsilcileri, kaçacak delik aradılar! 

Bir de diyorlar ki, son pazarlıkta Recep Bey 250 Boeing siparişi verdi, nükleer enerji ve doğalgaz alımı bahşişleri verdi; peki Amerika niye F16 ve F35 satmaya yanaşmadı? Beyler hanımlar, Trump çok rica etti bunları da satmaya ama kıyakçılığın da ticaretin de bir sınırı vardır. “Yerli ve milli” 5’inci nesil KAAN uçağı varken, F16 ve F35’e ne hacet, değil mi! 

Beyaz Saray’daki basın toplantısında Recep Bey’in suratı asıktı, yüzü gülmüyordu. Tabii ki suratı asıktı, yüzü gülmüyordu. Zira, Recep Bey sadece özgüveni yüksek, izah kabiliyeti, sohbeti, empatisi mükemmel bir insan değil, aynı zamanda eşi menendi bulunmaz kertede mütevazı ve kibirden uzak bir ademoğlu! Dostu Trump’ın Amerikan halkı nezdinde meşruiyet tazelemeye ihtiyacı vardı, Recep Bey de basın toplantısında Trump’a bu fırsatı verdi. İsteseydi Trump’ı rezil rüsva ederdi ama misafire yaraşır bir olgunlukla bütün söz hakkını Trump’a verdi! Trump yaltaklanıp sözü uzattıkça uzatınca, Recep Bey’in canı sıkıldı; “Şu iş bitse de gitsek” moduna girdi ister istemez. Mesele bundan ibaret!

Netice itibariyle, Trump’ın da kabul ettiği üzere, Recep Bey, kadir kıymet bilmez ahalimizin zannettiğinin tersine, sadece Ortadoğu’da değil, dünyanın meselelerinde ağabey rolündedir! Bu ağabeyliğini biraz da etrafındaki nazırlara borçludur. Zaten Trump da, Beyaz Saray’daki buluşmada Türk nazırları “Onları herkesten daha iyi tanıyorum. Çok zekiler, keşke bu kadar zeki olmasalardı! Hiçbir Hollywod setinde bu kadar güzel insanı bir arada bulamazsınız!" diye övdü ki, dünyada geniş yankı uyandırdı!

Trump’ın bu sözleri bana 1950’lerde Başbakan Adnan Menderes’in Amerika gezisini izleyen Anadolu Ajansı Genel Müdürü’nün haberini hatırlattı? Genel Müdür’ün haberine göre Menderes Amerikalıları öyle etkilemişti ki, “Amerikalılar 'Allahım, bize neden böyle bir devlet adamı nasip etmedin!' diye üzüntüye gark olmuşlardı.” (Anlatan Metin Toker, Milliyet, 19 Eylül 1999.)

Recep Bey’in Amerika seferini ekranlardan izleyen Amerikan halkı da eminim, Menderes’e gıpta ettiği gibi Recep Bey’e de gıpta etmiştir!

Sadece Amerikan halkı değil. Recep Bey’i Amerika seferinde izleyen mabeyin katiplerinden Nebi Miş’in de yazdığı üzere, “Recep Bey’in ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesi her açıdan bir milat. (…) Atlantik'in her iki yakası bileğini bükemediği Erdoğan ile şimdi el sıkışmak için yarışıyor.” (Sabah, 27 Eylül 2025)

Daha ne olsun ey kadir kıymet bilmez ahali? Recep Bey, Beyaz Saray'da şow yaptı!

Bayrak dinmez ezan inmez netekim!

Pardon pardon! Bayrak inmez ezan dinmez!


15 Mayıs 2025 Perşembe

TRAJEDİ HEP BİZE Mİ?

Karl Marks’ın ünlü eseri Louis Bonaparte’ın 18. Brumaire’i şu tümceyle başlar:

“Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: Bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş; ilkinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”

Hegel ve Marks, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kanlı sayfalarına yazılan Kürt sorununu bilseler, böyle bir tümce kurmazlardı sanırım. Kürt sorununu bilseler eminim ki, böyle bir gözlemde yanıldıklarını kabul ederlerdi. Kabul etmekle kalmazlar, hem kaçıncı kez tekrarına şaşarlar hem de her defasında trajedi olarak tekrarına gözyaşı dökerlerdi.

Son kırk yılda bu kaçıncı tekrardır! Dağdan İndirme, Eve Dönüş, Topluma Kazandırma, Açılım, Ateşkes, Oslo Süreci, Dolmabahçe Mutabakatı, Barış ve Çözüm Süreci... Her defasında kanlı provokasyonlarla kesintiye uğradı.

Şimdi “Terörsüz Türkiye”, “İmralı Süreci” diye adlandırılan bir pazarlık süreci.

Aynı aktörler aynı pazarlıklar. Ülkeye demokrasiyi çok gören ırkçı ümmetçi faşist iktidar ortaklarından süreci barışla sonuçlandırmalarını beklemenin olmayacak duaya amin demekten farkı yok.

On iki yıl önce de bir süreç başlatılmıştı. Sol görüşlü olduğumuz için Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılıp işkenceden geçirilen askerler olarak, o dönemde sürece ilişkin görüşümüzü aşağıdaki bildiri ile açıklamıştık.

Okunması dileğiyle saygılar.


KALICI BARIŞ VE ÇÖZÜM İSTİYORUZ

17 Mart 2013

Bizler, ölmek ve öldürmek üzere eğitilmiş, 

Yaşamaya ve yaşatmaya öncelik verdiğimiz için 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından işkenceden geçirilip işsizler ordusu saflarına atılmış askerler,

Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri (ADAM) olarak,

Ülkemizde 30 yılda 40 bin insanımızın “şehit” olarak ya da “ölü ele geçirilerek” toprağa düştüğü sorunun çözümü için Tayyip Erdoğan hükümeti ile Abdullah Öcalan arasında başlayan müzakereleri önemsiyoruz.

Çünkü müzakereler sadece görüşmecilerin sorunu değil, 780 bin kilometrekarelik ortak vatandaki tüm bireylerin, hatta sınırlarımız dışındaki soydaş ve kardeş halkların da sorunudur. Dolayısıyla savaşın vahşetini ve bedelini doğrudan veya dolaylı olarak paylaşan, kalıcı çözüm için silahların bırakılmasını yeterli görmeyen herkesin sürece müdahil olma, fikir üretme hakkı ve sorumluluğu vardır. 

Bizler kalbimiz emekçiler ve ezilenlerle birlikte solda attığı için darbeciler tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’nden çıkarılmasak, hiç kuşkusuz “şehit” olmak ya da “ölü ele geçirmek” gibi bir acıyı yaşamak zorunda kalacaktık. Çocukluğumuzu gençliğimizi birlikte yaşadığımız binlerce meslektaşımızı bu savaşta sonsuzluğa uğurladık. Arkadaşlarımız, “ölü ele geçirdikleri” insanlarla çatışmasız ortamda bir çoban çeşmesi başında karşılaşsalar birbirlerinin avı ve avcısı olmak yerine kardeş sofrasını paylaşırlardı.  

Yok saymaya, asimilasyona, şiddete, öldürmeye odaklı politikalar halklarımıza çok acılar çektirdi. İnkâr, asimilasyon, “vur kurtul” zihniyetinden müzakere noktasına gelinmesi, kalıcı barışın sağlanmasında ve ülkemizin demokratikleşmesi sürecinde elbette önemlidir.

Geçmiş deneyimlerin eseri kaygılarımıza karşın umuyoruz ki, görüşmeler müzakere sürecinin tarafları konumundaki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile PKK lideri Abdullah Öcalan’ın kişisel siyasal beklentilerinin ipoteğinde değildir.

Küresel ve yerli sermayedar sınıfların hükümranlığında kalıcı demokratik çözümün sağlanamayacağını bilmekle birlikte umuyoruz ki, müzakereleri yürütenler, silahların bırakılması, kaybedeni olmayan barışın gerçekleştirilmesi, hangi kimlik ve inançta olursa olsun herkesin özgür ve eşit yurttaşlar olarak haklarına kavuşmasıyla kalıcı çözümün sağlanacağı bilinciyle görüşmektedirler. 

Tarafların geçmişteki görüşme süreçlerinde sergiledikleri tutarsızlıkların eseri kaygılarımıza karşın umuyoruz ki, müzakereleri yürütenler temel hakların pazarlık konusu olamayacağını kabul eden ahlaki, vicdani, siyasi duyarlığa sahiptirler.

Umuyoruz ki, müzakereleri yürütenler, sürecin kesintiye uğraması durumunda ülkemizin yeniden daha da kanlı bir anafora sürükleneceğinin bilincindedirler.

Bu noktada vurgulamak istiyoruz ki, barış, sadece iki kişi arasında gizli pazarlıklarla sağlanamaz. Geçmişte defalarca yaşandığı gibi gizli kapaklı müzakere süreci provokasyonlara, Kürtlerle Türklerin çatışmasından yarar uman küresel ve bölgesel güçlerin aleyhte etkilerine açıktır. Savaştan yana olanların tecrit edilmediği, barıştan yana olanların katılım ve desteğinin sağlanmadığı müzakere sürecinin başarı şansı yok denecek kadar azdır. Görüşmeler kişiye odaklı “İmralı süreci” olmak yerine tüm barış güçlerinin katıldıkları çözüm süreci olmalıdır. Gerçekten kalıcı, onurlu bir çözüm için görüşüyorlarsa hükümet ve örgüt, müzakere sürecini saydamlaştırmak, barış yanlısı tüm kişi ve kuruluşları sürece katmanın koşullarını hazırlamak zorundadırlar.

Görüşmelerin gizli kapaklı yürütülmesinde ısrar, kalıcı barış ve demokratik çözüm yerine, örgüt liderleri ile hükümet yetkililerinin kişisel ve siyasal beklentilerini gerçekleştirmek için pazarlık ettikleri iddialarını güçlendirecektir. Görüşmelerin kalıcı barış ve çözüm süreci olmak yerine kısa vadeli çıkar güdüsüyle pazarlığa dönüştürülmesi, hiç kuşkusuz, pazarlığın tıkandığı noktada yine silahların konuşturulması tehlikesini beraberinde taşımaktadır. 

On yıllardır süren savaşın hemen bitirilemeyeceğinin farkındayız. Barıştan, özgürlüklerden ve demokratikleşmeden yana bireyler ve örgütler sürece ağırlık koymadıklarında, bu defa da elleri tetikte olanların iradesi galip geldiğinde neler olacağının bilincindeyiz.

Müzakere süreci ezilen tüm halkların özgürleşme süreci olarak kavranmalıdır. 

Müzakere süreci, kardeş halkların birbirleri karşısında kazanacakları bir zaferin veya uğrayacakları bir yenilginin olamayacağı bilinciyle ilerletilmelidir. 

Kalıcı çözüme ırkçı-milliyetçi günahlardan arınmakla, halklar ve azınlıklar arasında hiyerarşi ve üstünlük yerine eşitlikle, ülkenin topyekûn demokratikleşmesiyle ulaşılabilecektir. 

ADAM-DER olarak, barış ve özgürlük isteyen emekçi sınıflar ve halklarımızın safındayız. Ortak vatanda, eşit yurttaşlık çatısı altında, herkesin kendi kimliği, dili, kültürü ve inancıyla özgürce yaşayacağı, birbirlerine üstünlük kurmayacağı, ortak evin nimetlerinin hakça paylaşılacağı demokratik ülke mücadelemizi sürdüreceğiz, bu yolda atılacak adımlara destek vereceğiz.

Saygılarımızla.


Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği

ADAM-DER Yönetim Kurulu


24 Aralık 2024 Salı

RÜŞVET VE YOLSUZLUKLA MÜCADELE HAFTASI

17/25 Aralık Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Haftası bitmek üzere. Ama ne muhalif medyada hırsızlık rüşvet ve yolsuzlukla mücadele haftasına değgin bir haber yorum var ne de iktidar yandaşı medyada. İktidar yandaşı medyadan buna ilişkin bir haber ve yorum zaten beklenmez de, hırsızlık yolsuzluk ve rüşvetle mücadele haftası toplumsal siyasal bellekte unutulmaya terk edilmiş gibi. Dostlarım benim fil hafızasına sahip olduğumu söyleyip onore ediyorlar ama ben bile hayal meyal anımsıyorum. En iyisi, evrensel bellek Google’a sormak. 

Google’ın söylediğine göre, 17/25 Aralık tarih aralığını Rüşvet ve Yolsuzlukla Mücadele Haftası ilan etmek, iflah olmaz solcuların değil, iflah kabul etmez faşist Devlet’in fikriydi.

Hani 17 Aralık 2013 günü sabahı ekranlar son dakika haberini duyurma çabasındaydılar. Polis, adlı sanlı azametli bakanların evlerini basmış. İçişleri Bakanı Muammer Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar, Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış.

Bakanların ve çocuklarının evlerinde arama yapılıyor. Yatak odalarında para sayma makineleri, para kasaları bulunmuş. Bir bakan, yüz binlerce dolarlık saat rüşveti almış. Başka bir bakana çikolata kutusu içinde yüzbinlerce dolar rüşvet gönderilmiş. Bir kamu bankası genel müdürünün evinde ise ayakkabı kutularına istiflenmiş milyonlarca dolar bulunmuş. 

Bu kadar da değil, savcılar ve polis, Başbakan’ın İstanbul’daki evinin kapısına dayanmışlar. Başbakan ile mahdumu Bilal evdeki paraların nasıl sıfırlanacağını konuşmuşlar. Daha neler neler...

***

Dedim ya, ben bile hayal meyal anımsıyorum. Belleği zorlamaya gerek yok, en iyisi evrensel bellek Google’a sormak. Ben de öyle yaptım. Meğer siyaset zombisi Devlet neler söylemiş neler! İşte o günlerde Devlet’in sıcağı sıcağına söyledikleri:

“Bir bakan ve ailesi malum karanlık İranlı kişinin özel uçağıyla umreye gidebilmiştir.

Bakan çocuklarının yatak odalarından para sayma makineleri ve para kasaları bulunmuştur.

Bakanlar çantalarla, elbise kılıflarıyla gönderilen paraları cebe indirmiş, yüz binlerce dolarlık rüşvet saatlere tenezzül edecek kadar alçalmış, parayla vatandaşlık dağıtmışlardır.

Bir banka genel müdürünün ayakkabı kutusundan 4,5 milyon dolar para çıkmıştır.

Erdoğan’a göre, İran asıllı rüşvetçi hayırseverdir, banka müdürünün topladığı paralar da imam hatip okulu ve üniversite yapımı içindir. 

Bu sözlere bırakın aklından zorunda olanların tebessümünü, kargalar bile güler.

Ülkemiz her tarafı yolsuzluk kokan bir iktidarın elinde kıvranmaktadır. 17 Aralık 20213 günü başlatılan rüşvet ve yolsuzluk operasyonu aslında malumun ilanıdır. Bugüne kadar milletimiz defalarca yolsuzluk haberleri dinlemiştir. Ancak hiçbirisi 17 Aralık operasyonu kadar etkili, somut bilgi belge, görüntü ve kayıtlara dayandırılmamıştır. Erdoğan ve hükümeti için kaçacak yer ve mazeret kalmamıştır. Her şey ayan beyan ortadadır. Hükümet yolsuzluk tünelinde yolunu şaşırmıştır.

Erdoğan görevini kötüye kullanmıştır. Rüşvetçilere hortumculara müsamahakâr ve anlayışlı Erdoğan polise ve yargıya acımasızdır. Anlaşılmaktadır ki, yolsuzluk ve rüşvet iddiaları kendisine ve ailesine dayanmaktadır; endişesi bundandır. Erdoğan vehimlere kapılmış, yalanlara çakılmış ve akıl sağlığını kaybetmiştir.” (Devlet’in 7 Ocak 2014 tarihli MHP grup toplantısında söyledikleri. https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/3173/index.html)

 “Zannederseniz istilacı Vikingler tekrar tarih sahnesine çıkmış ve Türkiye’yi yağmaya ve yolmaya girişmiştir. Her yer rüşvet her yer yolsuzluk olmuştur. Hırsızlık ülkemizde gövde gösterisi yapmaktadır.” (MHP Siyaset ve Liderlik Okulu Sertifika Törenindeki konuşması, 11 Ocak 2014. https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/3183/index.html)

 “Hukuka saldırandan, adaletten kaçandan, rüşvetçilere ve hırsızlara kol kanat gerenden Cumhurbaşkanı olmaz. Villalara balya balya dolar yığandan, kamu arazilerini zimmetine geçirenden, evdeki parayı sıfırlarken haysiyet ve inandırıcılığını da sıfıra düşürenden Cumhurbaşkanı olmaz.” (https://www.mhp.org.tr/htmldocs/genel_baskan/konusma/3310/index.html)

***

Ezcümle anlaşıldı ki, 17/25 Aralık operasyonları Fetullah Gülen çetesinin yolsuzluk rüşvet ve hırsızlıkla mücadele maskeli darbe girişimiydi. Peki o günlerde söylediklerini hâlâ partisinin internet sitesinde tutan, saati 17.25’te sabitleyen Devlet’in o günlerde söyledikleri yalan mıydı?

17/25 Aralık 2013’ün ilk saatlerinde suçlanan bakanlardan biri de Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar idi. İmar planlarında usulsüzlükle suçlanıyordu. Erdoğan Bayraktar, o ilk saatlerde, “Soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapıldı. Başbakan’ın istifa etmesi gerekir” demişti. 

Aradan onca yıl geçtikten sonra Erdoğan Bayraktar hâlâ aynı şeyi söylüyor, hırsızlarla aynı torbaya atılmaktan yakınıyor: “Benim dosyamda ne varsa, hepsi doğrudur. Benim dosyamda ne varsa, hem tapeler doğrudur, hem teknik takip doğrudur hem de benim telefon konuşmalarım A’dan Z’ye kadar doğrudur. Onlarınkiler yanlış olabilir, benimkiler doğru.” (29 Ağustos 2021, https://www.diken.com.tr/erdogan-bayraktar-acti-agzini-yumdu-gozunu/)

***

Yazıyı daha fazla uzatmadan nasıl bitireyim, bilemedim. Naçizane sormuş olayım:

Aradan onca yıl geçmiş. Devlet nerede, “yolsuzluk ve rüşvet iddiaları kendisine ve ailesine dayanmaktadır” dediği Başbakan nerede? 

Devlet’in de, yolsuzluk ve rüşvet ile suçladığı Başbakan’ın da nerede olduğu belli de; siyasetin böylesine ne demeli?

Yoksul dindar milliyetçi on milyonlarca seçmen nasıl oluyor da siyasetin böylesine sahip çıkıyorlar?


29 Ekim 2024 Salı

ABDULLAH ÖCALAN’IN TBMM’YE DAVET EDİLMESİ

Bir kez daha gündemin ilk sırasına çıkan Kürt meselesine ilişkin ne gibi hukuki siyasi tartışmalar yapılırsa yapılsın, kabul edilmeli ki, ülkenin iç dış siyasetinin, ekonomisinin, yargısının, toplumsal ilişkilerinin merkezinde emek/sermaye uzlaşmazlığı kadar Kürt sorunu da bulunmaktadır.

Ne acıdır ki bu tartışmada sorunun özüne değinilmiyor; “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” deniliyor. En az bunun kadar acı olanı da Kürt meselesinde (resmi dildeki ifadeyle terör meselesinde) günümüz siyasetindeki kirliliğin geçmişe rahmet okutacak boyutlarda olması. 

Cumhur İttifakı olarak adlandırılmış faşist koalisyonun ortakları, muhalefeti PKK/Kandil, HDP/DEM Parti ve Kürt seçmen üzerinden karalamak için bütün ahlaki duvarları yıktılar.

Her defasında kanlı provokasyonlarla kesilen kısa ömürlü açılım/çözüm/barış süreçleri dışında Cumhur İttifakı’nın eyleminde söyleminde PKK/Kandil, HDP/DEM Parti hep şeytanlaştırıldı. HDP/DEM kapatılmalıydı; Anayasa Mahkemesi kapatmıyorsa o da kapatılmalıydı. Abdullah Öcalan “bebek katili”, “terörist başı” idi, idam edilmesi için seçim meydanlarında ip atılıyordu...

Tüm bu şeytanlaştırmaya karşın (kaçıncı tekrardır) Abdullah Öcalan bir kez daha müracaat makamı ilan edildi; hem de düne kadar kendisinden “İmralı canisi” diye söz eden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından. TBMM’nin açılışında DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşan Bahçeli 22 Ekim’de partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda yaptığı konuşmada Abdullah Öcalan’ı Meclis’e çağırdı: “Gelsin TBMM’de DEM Parti grup toplantısında konuşsun, terörün tamamen bittiğini, örgütün lağvedildiğini haykırsın. Bu dirayet ve kararlılığı gösterirse umut hakkının kullanımıyla ilgili yasal düzenlemenin yapılması ve bundan yararlanmasının önü de ardına kadar açılsın. Ne Kandil ne Edirne, adres İmralı’dan DEM‘e uzansın, bu ağır ve tarihi terör sorunu ülke gündeminden tamamen çıkarılsın.” (Bahçeli’nin önerisini muhalefetten biri dillendirse anında tutuklanırdı! Merdan Yanardağ neden hapse atılmıştı?)

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan partisinin il başkanları toplantısında Bahçeli’nin çağrısını “Cumhur İttifakı tarafından açılan tarihi fırsat penceresinin kişisel hesaplara kurban edilmemesini ümit ediyoruz” diyerek destekledi.

DEM Parti, Bahçeli’nin açıklamasının sonuca ulaşması için üzerine düşeni yapacakları teyidinde bulundu. Dört yıla yakın süredir kimseyle görüştürülmeyen Abdullah Öcalan da hemen yeğeni ile görüştürüldü, “Koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki ve siyasi zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim” diye mesaj gönderdi.

Anlaşılıyor ki, (bu defaki adı ne olacaksa) yeni bir açılım/çözüm/barış süreci oyunu sahneye konmaktadır. Her defasında olduğu gibi böyle bir oyunun senaryosunda anayasa değişikliği, devletin ve milletin bekasına yönelik bir dış tehdit mutlaka yer alır. Cumhur İttifakı’nın iktidarını sürdürebilmesi için anayasa değişikliği, bunun için de DEM’in desteği şart. Güncel dış tehdit de İsrail’in Türkiye Cumhuriyeti topraklarına gözünü diktiğidir. Erdoğan/Bahçeli ikilisinin ABD-İsrail’e karşı büyük oyun kurduğu propaganda ediliyor. “Kim inanırsa artık!” denilebilir ama inanan öyle çok ki. Ay’a dört şeritli otoyol projesine bile inanacak devasa bir kitle...

***

“Kürt sorunu değil terör sorunu” diyorlar, Selahattin Demirtaş’ı dışlıyorlar, sadece (örgütü üzerinde ne derece etkili olduğu artık tartışmalı) Abdullah Öcalan’a el uzatıyorlar ama her şeye karşın, öneren Bahçeli faşisti olsa da başlatılan sürece kayıtsız kalınamaz. Yoksul halk çocuklarının şehit olmayacakları, etkisiz hale getirilmeyecekleri bir ortamın sağlanması her yurttaşın içten dileğidir. Bu dileğin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel tarafların samimiyetsizliği ve soruna yaklaşımdaki çarpıklıktır, sorunu terörden ibaret görmektir. Samimiyetsizlik ve soruna yaklaşımdaki çarpıklık nedeniyle geçmişte Dağdan İndirme, Eve Dönüş, Topluma Kazandırma, Açılım, Ateşkes, Oslo Süreci, Dolmabahçe Mutabakatı, Barış ve Çözüm Süreci vs adlarla başlatılan açılım/çözüm/barış süreçleri her defasında kanlı provokasyonlarla kesintiye uğradı. Sadece birini bile anımsamak, bu defaki süreç için de kuşkulanmaya yeter. 

Abdullah Öcalan Mart 1993’te ateşkes ilan etti. Ardından 24 Mayıs’ta Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığından toplanan Bakanlar Kurulu, PKK’nin dağdan inmesine yönelik kanun hükmünde af kararnamesini kabul etti. Buna göre, kanlı eylemlere katılmayan örgüt üyeleri teslim olurlarsa haklarında cezai işlem yapılmayacak, öldürme eylemlerine katılanlar ise 6 yıl hapisle cezalandırılacaklardı. Kanun hükmünde af kararnamesinin yürürlüğe girmek üzere Resmi Gazete’ye gönderildiği dakikalarda Elazığ-Bingöl karayolunda teskere almış 33 silahsız erin PKK tarafından katledildiği haberi geldi. Bunun üzerine af kararnamesi geri çekildi. Sonrası malum...

***

 Kürt meselesinin barışçı çözümü sadece ülkemiz değil, bölgemiz barışı açısından da yaşamsal önemdedir. Buna karşılık hukuki siyasi tartışmalarda her şey söyleniyor ama meselenin özüne değinenler sosyalistlerden ibaret. Vurgulanmalı ki, sorun terör sorunu değil Kürt sorunudur. Çözümün temel koşulu da Kürt halkının kendi kaderini serbestçe tayin hakkını tanımaktır. ‘Kürt sorunu değil terör sorunu’ yaklaşımında ısrar edilirse, akan kanı durdurmak yerine ırkçı ümmetçi iktidarı sürdürmek hesabıyla hareket edilirse; Bulgaristan’da ve Kuzey Irak’ta Türkler için talep edilen haklar Kürtlere çok görülürse, Kıbrıs’ta Türkler için münasip görülen statü Kürtlerden esirgenirse, bu defaki sürecin de geçmiştekiler gibi kesintiye uğrayacağını öngörmek için kâhin olmak gerekmiyor. Ondan sonrası ne yazık ki yine kanlı bir tekrar... Sahi Dolmabahçe Mutabakatı bozulduktan sonra başlayan, IŞİD’in de dahil olduğu kanlı süreç için dönemin Başbakanı ne demişti: “Ankara’da terör saldırısı sonrasında oylarımızda yükseliş trendi var.”


29 Kasım 2023 Çarşamba

MÜSLÜMANLARIN AHLAKLA BİTMEYEN İMTİHANI

AKP iktidarı döneminde memleket tarihte hiç olmadığı kadar Müslümanlaştı ama hayatın hemen her alanında o ölçüde yozlaştı çürüdü, yarım yamalak da olsa var olan aklını ahlakını yitirdi.

Gün geçmiyor ki bir yolsuzluk hırsızlık dolandırıcılık haberiyle veya siyasi zorbalıkla ya da hemen her türden ayrımcılık ve nefret vakasıyla yüreğimiz kavrulmasın. 

Yanlış anlaşılmasın, AKP iktidarı öncesinde her şey güllük gülistanlık değildi. Geçmişte de rüşvet, yolsuzluk, ayrımcılık, siyasi zorbalık vardı ama insaf ile söyleyelim, bu dönemdeki kadar sıradanlaşmamıştı. 12 Eylül faşizmi döneminde bile hukuk devleti duyarlılığı elbette yoktu ama hiç değilse kanun devleti hassasiyeti vardı; yürürlükteki kanunların çizdiği sınırlar dışına çıkanlar ceremesini çekiyordu veya kamu vicdanında mahkûm oluyordu. 

“Benim memurum işini bilir” diyerek rüşveti kendince meşrulaştıran Turgut Özal bile rüşvetçi bir vezirini Yüce Divan’a göndermişti. 

Süleyman Demirel başkanlığındaki Milliyetçi Cephe hükümeti, 31 Aralık 1977’de, halk çoğunluğunu yoksulluğa sürüklediği ve devleti anayasal çerçeveden uzaklaştırmaya çalıştığı gerekçesiyle TBMM tarafından görevden uzaklaştırılmıştı. 

Benzer şekilde 25 Kasım 1998’de Mesut Yılmaz başkanlığındaki hükümet, bir özelleştirme ihalesinde yolsuzluk suçlamasıyla TBMM tarafından düşürülmüştü.

Bugün Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen ucube bir tek adam iktidarı var ama ne anayasa yürürlükte ne de kanunlar. Hemen her konuda Şahsım ne derse kanun yerine geçiyor. Anayasa’nın tartışma götürmez derecede açık hükümlerine karşın, Hatay Milletvekili Can Atalay hapishanede esir tutuluyor. Geçmişte başbakan ve bakanlar düşüren TBMM kendi üyesine sahip çıkma iradesinden yoksun. Yargı, adaleti sağlamakla yükümlü erk olmaktan çıkmış, Şahsım’ın emir eri olmuş. Bu ortamda, rüşvet, yolsuzluk, ayrımcılık, siyasi zorbalık sıradanlaşmış.

***

‘Fatih Terim Fonu’ olarak adlandırılan ‘saadet zinciri’ dolandırıcılığı, sıradanlaşan tamahkârlığın sahtekârlığın son halkası olarak dolandırıcılık tarihine girdi; memlekette çürümeye kokuşmaya bir sınır ya da dip noktası olmadığını da gösteriyor.

Özetle, Denizbank’ın şube müdiresi Seçil Erzan, Fatih Terim Fonu (FTF) adı altında, ABD parasına yıllık yüzde 380 gibi akıl almaz getiri vaadiyle para toplamış. Fona ilk girenlere sonra girenlerin parasını faiz olarak vermiş, bu arada kendisi de sebeplenmiş. Benzer her örneğinde olduğu gibi zincir kopmuş. Geride, Fatih Terim ekürisinden milyonlarca dolar para kaptıran futbolcular (Arda Turan, Emre Belözoğlu vs.) kalmış. Fatih Terim’in para kaptırıp kaptırmadığı, kaptırmadıysa kaç milyon dolar çarptığı şimdilik bilinmiyor. Adları geçen bu topçular bir de Müslüman kimliklerini öne çıkarmalarıyla biliniyorlar...

Buraya kadar şaşılacak bir şey yok. Geçmişte nice örnekleri var. 12 Eylül faşizmi döneminde bankerler skandalı. Sonrasında Titan saadet zinciri. Kâr payı aldatmacasıyla dolandıran İslamcı holdingler. Sahibi olduğu bankaları soyan patronlar. 

Sözün özü, dolandırıcılık tarihimiz böylesine verimli bereketli. Öyle ki, “milli ve yerli” dolandırıcı Selçuk Parsadan, Başbakan Tansu Çiller’i bile dolandırdı...

***

Yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, hatta gasp (güncel ifadeyle çökme) müesses nizamın, yani kapitalizmin amentüsüdür, doğasında vardır; ülkemizin lümpen kapitalizminde servet biriktirmenin sermayeyi büyütmenin neredeyse biricik yolu yöntemidir. AKP dönemindeki çökmenin dolandırıcılığın yolsuzluğun geçmiştekinden farkı, sıradanlaşması, hatta “çalıyorlar ama çalışıyorlar” söylemiyle meşrulaşmasıdır. Çok daha vahim farkı, servete bu gibi çökmelerde devlet başkanının racon kesme, yani kabadayılık dünyasında geçerli kurallara göre sonuca bağlama makamı olarak görülmesi. Medya mecralarına düşen haberlere göre, FTF’ye para kaptıran aç gözlü topçular, kayıplarının telafi edilmesi için Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a baş vurmuşlar. 

***

Gözü doymaz topçuların dolandırıcıya kaptırdıkları parayı geri almak için Cumhurbaşkanı Erdoğan’a başvurdukları benim iddiam değil. İlk önce Fatih Altaylı yazdı: “Paranın buharlaştığının anlaşılması üzerine, Arda ve Emre Cumhurbaşkanı Erdoğan’a giderler. Erdoğan banka yönetiminden bu sorunun çözülmesi ve futbolcuların mağdur edilmemesi için aracı olur. Ancak banka yönetimi banka kayıtlarında böyle bir alacak görünmediği için sorunun ancak yargı yoluyla çözüleceğini, aksi takdirde banka yöneticilerinin zimmet suçu işlemiş olacağını söyler.”

Benzer anlatımlar başka medya mecralarında da yer aldı. Hemen her konuya müdahil olan İletişim Başkanlığı’ndan yalanlama ya da “dezenformasyon” açıklaması gelmedi. FTF dolandırıcılığı haberlerine ve yorumlarına erişim yasağı da konmadı. Demek ki, aç gözlü Müslüman topçular kaptırdıkları parayı kurtarmak için gerçekten Cumhurbaşkanı Erdoğan’a başvurmuşlar.

T24’ten Mehmet Yılmaz’ın yazdığına göre Erdoğan, “tahsilat mafyası” gibi görülmekten rahatsız olmamış ama racon kesmeye de heves etmemiş. Racon kesme işini o tarihte İçişleri Bakanı olan Süleyman Soylu üstlenmiş; banka yönetimini aramış. Mehmet Yılmaz, Süleyman Soylu’nun olayı yargıya havale etmek yerine bankadan futbolcular için para istediğini, Sezgin Baran Korkmaz olayında da benzer şekilde müdahil olduğunu anımsatıyor.

***

Sıradanlaşan bir dolandırıcılık vakasında Cumhurbaşkanı’nın “tahsilat mafyası” yerine konması, İçişleri Bakanı’nın dolandırıcıya kaptırılan paranın geri alınması için banka yönetimini araması, memlekette hayatın her alanındaki kokuşmanın daha yukarısı olmayan zirvesidir.

Bundan daha acı olanı, “yüzde 99,99’u Müslüman” ahalinin bunca ahlaksızlığı, hırsızlığı, dolandırıcılığı seyretmesi, tepki göstermek bir yana seçimlerde ödüllendirmesidir.

Müslüman ahalinin ahlakla imtihanı ne zaman biter; yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine öbür dünyada cennet kandırmacasıyla cahil ve yoksul bırakıp sadakaya muhtaç eden sermaye siyasetçilerini ne zaman sırtından atar? 


29 Temmuz 2023 Cumartesi

MİZAH BAHÇELERİNDEKİ SARARMANIN HÜZNÜ

Mizah, alışılmış sıradan hayata ve olağan düşünceye kurulan tuzaklarla gülümsetmek, gülümsetirken düşündürmek demek. Tuzağın temel malzemesi zıtlıklardır, talihsiz rastlantılardır. Ancak, herkesin gözü önünde cereyan eden bir zıtlığı kopyalayıp temsil etmek nükte tadı vermez. Kaba zıtlıkları ben bile fark edebildiğime göre herkes fark eder. Mizah, herkesin fark etmediği çelişkileri fark edenler tarafından yapılır. Mizah ustaları, çelişkilere biraz çeşni katarak, biraz abartarak, zarif ve ince anlam yükleyerek zihinleri aydınlatırlar. 

Üst üste dizildiğinde boyunu aşan onca kitabı Aziz Nesin, insanlara aslında ağlanacak hallerini göstermek için yazmıştı. Ama okuyanlar ağlayacakları yerde güldüler. Çünkü Aziz Nesin ağlanacak halleri nükte tadında hikâye etmişti.

Mizahta bereketin sigortası ise mizahtan anlayan insanların varlığıdır. Göbeğini hoplatarak gülmesi şart olmasa da, alışılmış akla kurulan tuzağı algılayıp tadına varan kişilerin gelişkin beyin taşıdığı, mizah aklına ve duygusuna sahip olduğu kabul edilir. Tekrarlayalım, mizahtan anlayan ayrıca izah istemeyen gelişkin beyin!!!

Mizah ve sigortası böyle tanımlanınca, AKP iktidarı döneminde mizah bahçelerindeki sararmaya kararmaya bakıp hüzünlenmemek elde değil. Kendi hesabıma, mizahtan, gülümseterek düşündürmekten yana hayli karamsarım. Ne yergi şiirlerinde ne mizah dergilerinde, insanı mest eden bir nükteye eskisi kadar sık rastlamıyorum. Nasrettin Hoca’nın, Aziz Nesin’in memleketi ne hallere düştü! Gülmek devrimci eylemdir ama gülemiyorum. Umarım mizah duygumu yitirmemişimdir, devrimciliğime halel gelmemiştir!

***

Nasıl güleyim?

Akbelen Ormanı’ndaki katliamın faili Limak Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı, dünyanın en önemli çevre örgütlerinden Doğal Hayatı Koruma Vakfı Mütevelli Heyeti Türkiye üyesi çıkmış, iyi mi? Gülmeli mi ağlamalı mı?

'BM sıfır atık' toplantısında konuşan Emine Erdoğan, “Dünyanın kaynakları nüfusunun 1,5 katına dahi yetebilecek durumda. Yeter ki adil olalım, paylaşmayı bilelim” demiş. Sosyal medya ahalisi “fıkra bu kadar” deyip espri niyetine paylaşıyor; nedense, gülemedim.

Mizahçıların ekmek teknesi siyaset dünyası neredeyse çölleşti, mizahın esintisi bile yok. Düşünsenize, olmaz ya, oldu diyelim. Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener, Bülent Arınç, Hulusi Akar, Süleyman Soylu bir araya geldiler. Numan Kurtulmuş’un hatırı kalmasın, o da bulunsun. Kim kime ne şakası yapar? Hangisi tadından yenmez bir espri üretir? Fıkranın şahını anlatsan fayda eder mi? 

Hepsinin buluşması mümkün olmasa da Erdoğan ve Bahçeli sık sık buluşuyorlar. Birbirlerine fıkra anlatıyorlar mı, espri yapıyorlar mı acaba? 

Oysa nükteden yana siyaset dünyası eskiden bu kadar kısır değildi. Milletin birbirini kırdığı 1970’li yıllarda bile, politika esnafı mizahtan yana bu kadar nasipsiz olmamıştı. O yıllarda siyaset dünyasının iki başoyuncusu Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, âdet yerini bulsun cinsinden bir görüşme yapmışlardı. Görüşme sonrasında gazeteciler Demirel’e sormuşlardı:

- Efendim, Bülent Ecevit’in elini sıktınız mı?

Demirel’den yanıt:

- Ya neresini sıkacaktım!

Sağ-sol, ülkücü-devrimci kavgalarında, Demirel-Ecevit çekişmesinde nice espriler üretilmişti. Dinciydi minciydi ama Necmettin Erbakan’ın her vecizesi espri tadındaydı. Erdal İnönü esprileriyle gerçekten gülümsetiyordu. Yıldırım Akbulut ve hatta Tansu Çiller hakkında ne fıkralar üretilmişti. 

Şimdi toplum eskisine göre daha milliyetçi daha dinci; daha yerli ve daha milli yani! “İslam hoşgörü dini” ama sıkıysa güncele ilişkin bir Bektaşi fıkrası anlat; adamı tefe koymakla kalmayıp hapse bile atarlar…

“Muhafazakâr demokrasi” devrindeyiz. (Tırnak işareti yetmiyor, ! işareti şart.)

“Muhafazakâr demokrasi” devrindeyiz ama “İkinci İstiklal Harbi’nin Başkomutanı Erdoğan” başlığı altında oksimoron üretmek için hayli yürek yemek gerekiyor. 

Bu devirde sıkıysa Diyanet’i, polisi makaraya sar. 

Sıkıysa Türk hatta Kürt veya bir yörenin ahalisi hakkında mavra yap.

Örneğin şöyle bir yakıştırma: Rize’de asri mezarlığa uçak düştü. Karadeniz Ajansı’nın haberine göre, 4 kişilik uçağın enkazından 80 ceset çıkartıldı, enkaz kaldırma çalışması ilerledikçe ölü sayısının artmasından endişe ediliyor... Rizeliler demediklerini komazlar. Bu ve benzeri konularda şakalaşmaya gelmez.

* * *

Pravda ve İzvestiya

Madem bu konularda mavra yapmaya, kişileri ve kimlikleri makaraya sarmaya gelmiyor, ben komünistleri makaraya sarayım. Komünistlerle dalga geçmenin tehlikesi yok nasıl olsa.

Yeri geldiğinde derste veya dostlar meclisinde anlatıyorum.

Sovyetler Birliği’nde iki büyük kitle gazetesi varmış. Biri Pravda, öteki İzvestiya.

Pravda, Türkçe’de “Gerçek” anlamına geliyor, İzvestiya’nın karşılığı da “Haber, rapor.”

Sovyet yurttaşları kendi aralarında şöyle dalga geçiyorlar:

“Pravda’da İzvestiya yok, İzvestiya’da Pravda yok!”

**

Kahrolsun diktatör!

Sovyet mizahıyla devam edelim. Devir Stalin devri. Sarhoşun biri gece yarısı Kremlin Meydanı’nda “Kahrolsun diktatör!” diye slogan atıyor. KGB ajanları adamı paketleyip Stalin’in huzuruna çıkarmışlar. Stalin, sarhoşa sormuş: 

- Yoldaş, kahrolsun diktatör demişsin?

 Sarhoştan yanıt:

- Yoldaş, ben Hitler için kahrolsun diktatör dedim.

Stalin bu kez KGB ajanlarına dönüp sormuş: 

- Yoldaşlar, siz ne anladınız?

* * *

Değişmek ya da değişmemek

Temenni etmem ama bu nükteler anlaşılmadıysa, başka bir öyküye geçelim. 

Ali Sirmen’den okuduğum bir Sovyet fıkrasını Türk mizahına uyarlamıştım. Öykü, Türkiye şartlarında 1970’li yıllarda geçiyor. Yani, devrimci komünistlerin halkın arasına karışıp işçilere köylülere (hatta kışlalarda askerlere) diyalektik ve tarihi materyalizmi anlattıkları yıllar. 

Türkiye’de devrime ve sosyalizme en son meyledecek sınıflar köylüler ve esnaftır; ama devrimciler umutsuz vaka olan bu sınıflara sosyalizmi, değişmeyi, diyalektik ve tarihi materyalizmi anlatmaktan geri durmuyorlar.

Malum, hareket ve değişim Marksizm’in temel kavramlarından biri ama Türkiye’de on yıllardır Marksizm’e ait kavram olmaktan çıktı. Gençliklerinde sola ve Marksizm’e bulaşmış, sonra dönek ahlakının itelemesiyle hidayete erip(!) sermayeye biat etmiş dönek taifesi, değişimi, hatta solculuğu tekellerine aldılar. Önce döne dolaşa Turgut Özal’ın sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın ne denli “ilerici”, “demokrat” olduğuna, bulabildikleri safları ikna etmeye çalıştılar. Erdoğan’ı “neo Atatürk” ilan eden, attan düşüşünde mükemmellik keşfeden bile çıktı. Bugünlerde Ekrem İmamoğlu için benzer bir çaba içindeler. 

İşte ne zaman, değişim tartışması açılsa, Sovyet mizahından uyarladığım öyküyü anımsarım. Öykünün kahramanları komünist devrimcilerin bilinçlendirdiği köylülerden Reco ile Tayyo. Malum kırlık yerlerde er kişi lakabıyla bilinir. Reco ile Tayyo çok iyi dostlar, moda deyimle iki kanka. (Bu anda sayın muhbir vatandaşa ve ihbarı ciddiye alacak savcıya özel notumdur: Recep ile Tayyip değil, Recai ile Tayyar! Recep ile Tayyip de olabilirdi ama Recai ile Tayyar. Bilmem anlatabildim mi?)

***

Reco ile Tayyo

Reco hali vakti daha iyi olduğundan kendisini Tayyo’dan üstün görüyor, her konuda ona akıl öğretiyor. Karagöz ile Hacivat gibiler yani.

Bir gün yine yan yana tarla sürerlerken Tayyo, Reco’ya seslenir: 

- Yav Reco, demokratik halk devrimi çok eyi, benim de torpağım olacak; lakin bu diyalektiğe, her şeyin değiştiğine pek aklım yatmıyo. Sen kâmil adamsın, nedir değişim? 

“Kulağını dört aç!” demiş Reco, başlamış anlatmaya:

-  Şimdi ağanın tarlasını sürüyon, demokratik devrim olduğunda kendi tarlanı süreceen. Bak, değiştin işte. Günün birinde hastalanacan, sonra da ölecen. 

-  He ya, Cenabı Rabbilalemin gecinden versin, demiş Tayyo;

 Reco devam etmiş: 

-  Teneşirde yıkayıp kefenledikten sonra gömeceez seni. Kabrinin üstünde otlar bitecek, otları aha bu sarı öküz yiyecek, sonra sarı öküz yola fışkısını bırakacak, ben de fışkıya bakıp “Ula Tayyo, ne kadder değişmişsin!” diyeceem. İşte diyalektik bu babo! 

Tayyo, diyalektik dersine fena bozulmuş. “He ya! Dünyanın türlü halleri işte. Herhal anlamışam. Dinleyeceksen bir de ben anlatam” diyerek başlamış öğrendiğini tekrara. 

- Bak Reco! Sen şimdi tarla sürüyon ya. Yarın öbür gün emri hak vaki olacak. Seni teneşire yatırıp yıkayacağız. Kefenleyip gömeceez. 

Reco, kankasının diyalektiği kavramasından memnun, “Aferin Tayyo, Kur’an hakkı için profosor gibi adamsın valla!” diye iltifat etmiş. 

Tayyo, “Hele kesme lafımı!” deyip, devam etmiş:

-  Sonra kabrinin üstünde otlar bitecek, sarı öküz otu yiyecek, yolun ortasına fışkısını yapacak. Ben de fışkıya bakıp ‘Yav Reco, vallah billah heç değişmemişsen!’ diyeceem!

Naçizane Türkiye’ye uyarlanıp değişen öykü böyle. 

Değişmenin, dönmenin, sermayeye biat ve hizmet etmenin metafiziğine diyalektiğine ne denli uydu? Takdir mizah aklını ve duygusunu yitirmemiş okuyucuya ait.


18 Temmuz 2023 Salı

ŞU ZALİM ZAMCININ ETTİĞİ İŞLER

Yaşın 70 olmasına az kaldı. Alman SPD’nin efsane başkanı Willy Brandt’ın “19’unda komünist olmayanın kalbine, 29’unda kapitalist olmayanın aklına şaşarım” aforizmasına saygım var ama hep 19 yaşımdayım. Yaşımdan memnunum. Böyle desem de hakikat 70’e merdiven dayadığımı söylüyor. Bunca yıllık ömürde pahalılığı enflasyonu hissetmediğim, zamlarla cebimin boşaltılmadığı günler görmedim, bundan sonra da görmem. Olsun, yaşımdan memnunum.

Çocukken hayatı kavramaya başladığımda iktidarda Süleyman Demirel vardı. Ne zaman zam yapılsa büyüklerimiz “Demirel’in zamı...” diye başlayan müstehcen bir cümleyle protesto ederlerdi.

Sonra Ecevit’li yıllar. Bülent Ecevit zam yapmıyordu; fiyatları güncelliyordu.

Tekrar Demirel’li yıllarda, Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde yani, “Süleyman başvekil, işçi köylü aç sefil” diye tepki gösteriyorduk. Bir de “Zam zulüm işkence, işte faşizm” diye slogan attığımızı anımsıyorum.

***

Kenan Evren’li yıllarda zamlar süngü zoruylaydı. Evren, bir garsonun kendisinden daha fazla maaş almasına öfkeliydi. İktidara el koyar koymaz TÜRK-İŞ dışında sendikaları kapattı, grevleri yasakladı; IMF patentli 24 Ocak kararlarını, diğer adıyla istikrar paketini sahiplendi. Zamların gerekçesi ekonominin düze çıkması için katlanılması gereken “acı reçete” idi.

Süngü zoruyla içirilen acı reçeteye karşılık zamlara çare yoktu. İstikrar paketinin faturası emekçilere çıkartıldı. Bir araştırmaya göre, “Milli gelirden 1979’da yüzde 33 pay alan maaş ve ücretliler, 1988’de yüzde 15 pay alır duruma düştüler. Faiz, kira, kârdan gelir alanların, sermayenin payı ise 1979’da yüzde 43 iken 1988’de yüzde 69’a yükseldi. Tarımın payı aynı yıllarda yüzde 24’ten yüzde 16’ya indi.” (Ahmet Akif Mücek, 12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği, Gökkuşağı Yayınları, İstanbul 2009, s: 160.)

***

Turgut Özal’lı yıllarda serbest piyasa ekonomisine geçilmişti; gerek kamu işletmeleri gerekse özel sektör patronları dilediklerince zam yapıyorlardı. Özal, “Çankaya’nın şişmanı, işçilerin düşmanı” idi. Bir de “zampiyon” diye lakap takılmıştı. 

Her şeye karşın Özal açık sözlüydü, zamları piyasa ekonomisinin gereği sayıyordu; buna karşın “Seçimden önce zam yapacak kadar enayi değilim” diyordu. Memurların zamlardan bunaldığı eleştirilerine “Benim memurum işini bilir” diye karşılık vermişti. Kanaat önderleri bu sözleri “rüşveti meşrulaştırma” fetvası olarak yorumlamışlardı. Bu tür yorumlar umurunda değildi Özal’ın; memurun gerekirse ikinci bir işte çalışarak ya da çarşıda pazarda limon simit satarak ayın sonunu getireceğini kast etmişti ama nafile. 

Gazeteci büyüğümüz Teoman Erel, memur sözlüğüne ciddi katkılarda bulunmuştu o yıllarda. Buna göre düzenli zam İNTİZAM idi. Zam altından kalkılamayacak kadar ağır ise MUAZZAM olurdu. Piyasanın zamları karşısında ücretlere maaşlara yapılan zam tabii ki düşük kalırdı; Teoman Erel, bu gibi zamları HÜZZAM olarak adlandırmıştı. Nihayet CÜZZAM, yani öldürücü zam... 

***

Turgut Özal, enflasyonu yüzde 10’a düşüreceği vaadiyle iktidara gelmişti; ama yüzde 30’la teslim aldığı enflasyonu yüzde 70 olarak teslim etti. Özal’dan sonra Süleyman Demirel 1990’lı yıllarda bir kez daha hayatımıza girdi. Yanı sıra Tansu Çiller. Zamların fiyat ayarlamalarının artık bir sorumlusu vardı: ENFLASYON CANAVARI.

Sözü uzatmayayım, enflasyon canavarı ve zamlar hayatımızda hiç eksik olmadı; ücretler ve maaşlar hep enflasyonun gerisinde kaldı. Çünkü, kapitalist ekonomide enflasyon, toplumsal artık değeri sermayeye ekleyen yasa dışı ahlak dışı bir vergi politikasıdır. 2000’lerin ilk yılında Ecevit tekrar iktidardaydı, yıllık yüzde 70 enflasyona karşılık çalışanların maaşlarına zammı yüzde 15’te tutmuş, emekliye ise yüzde 5’i reva görmüştü. Bu kadarcık maaş zammı CÜZZAM idi.

***

Talihsizlik buna denir, ömrümün son deminde 21 yıldır devr-i Tayyip’teyiz. Yine zamlar yine enflasyon. Hangi ürüne ne kadar zam geldi, yaşayarak görüyoruz. Fiyatlar günden güne haftadan haftaya değişiyor. Değişmeyen en yalın hakikat, ücret ve maaşların zamlara yetişememesi. Tayyip kendi maaşına yüzde 40 zam yaptı, emeklinin maaşına zammı yüzde 25’te tuttu. Motorlu taşıtlar vergisi de ikinci kez ödenecek.

Değim gibi yine zamlar yine enflasyon. Geçmişten farkı, Tayyip ekonomist olduğunu iddia ediyor; ekonomiyi nas ile (yani Kur’an ve sünnetin lafızları ile) idare ettiğini söylüyor. Diyanet’in de fetvası var zaten: “Şüphe yok ki fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah'tır!” Motorlu taşıtlar vergisinin ikinci kez ödeneceğini de herhalde Allah emretmiştir!

***

Vergiyi ve fiyatları tayin eden Allah olunca, imanı kuvvetli emekçiye şükretmekten başka bir şey kalmıyor. Oysa, imanı kuvvetli emekçi, merkezin solunda sayılan Ecevit’i bir kalemde silip atmıştı. Hatta Demirel bile, “Boş tencerenin devirmeyeceği iktidar yoktur” diyordu. Gel gör ki, bu teori Tayyip Erdoğan’a işlemedi. Onca pahalılık ve enflasyona, “patates soğan güle güle Erdoğan” tepkisine rağmen Erdoğan iktidarını tazeledi, en çok da yoksullardan oy aldı. (Seçimin dürüst adil ve oy hırsızlığından azade olup olmadığı tartışması bu yazının konusu değil.)

Sahi, yoksullar neden böyle davranıyorlar, neden sadaka ekonomisine razı oluyorlar, sağcı ve dinci siyasetçileri cezalandırmıyorlar? Düşünüyorum düşünüyorum, akıl erdiremiyorum. Dünya döndükçe adları rahmetle anılası Marks ve Engels’in buna verecek bir yanıtları vardır herhalde.

Bugünün geçmişten bir farkı da pahalılığa zamlara tepkiye devletin nasıl karşılık verdiğinde. Ecevit’in iktidarında zamlardan bunalanlar gönüllerince protesto edebiliyorlardı. Bir esnaf, Ecevit’in önüne yazar kasa fırlatmıştı. Başka bir esnaf akaryakıt zamlarını protesto etmek için Başbakanlık binası önüne tankerini park etmişti. Bugün böyle protesto eylemleri yürek istiyor. Sonu Silivri ya da Sincan F Tipi’dir. Medyanın ne durumda olduğuna değinmeye kalksam yazının sonu gelmez.

Ben garip, bu gibi durumlarda çoğu kez Marks ve Engels’in yanı sıra “ne ahvaldeyiz” diye Pir Sultan Abdal’a sorarım. Bugünkü ahvali sordum, ulu ozan şöyle karşılık verdi:

Şu zalim zamcının ettiği işler

Garip emekçiyi perişan eyler

Yağmur gibi yağar başıma zamlar

İlle arsızın zamları pareler beni


Zam günümde dost düşmanım belloldu

On vergim var ise şimdi elloldu.

Vergi kemendi boynuma takıldı

Gerek soya gerek döveler beni


Ben garip emekçi can göğe ağmaz

Şahsı emretmezse o zamlar yağmaz

Şu puştların zammı hiç bana değmez

İlle şahsın zammı pareler beni


Netice-i kelam, emek/sermaye kavşağında sermaye yoluna gidenlerin bahçeleri bahar görmesin!


20 Haziran 2023 Salı

ENGİN ARDIÇ: KÜFÜRBAZ IRKÇI CİNSİYETÇİ FAŞİST

Nazar boncuklu gazetenin yazarlarından üçünün, Hıncal Uluç, Engin Ardıç ve Mehmet Barlas’ın peş peşe geberdiklerinden; gebermelerinin ardından bazı yozdaşlarının “ikinci kurtuluş savaşının şehitleridir” diye ağlaştıklarından söz ediyorduk.

Mehmet Barlas, yozdaşlarının iddia ettikleri gibi fikir adamı filan değildi; medya alemindeki yakıştırma ile “her devrin adamı liboş” idi.  

Engin Ardıç’a, nam-ı diğer Ardıç Kuşu’na gelince. O da ardından ağıt yakan çok az sayıdaki yozdaşlarının yazdığı gibi sivri dilli polemik ustası, fikir adamı değil, dili kirli küfürbaz idi; herkese hakaret edecek kadar şımarık ve iflah olmaz küstah, ukala, ayrımcı, cinsiyetçi, homofobik ve nefret dolu ırkçı faşist bir yazar idi. Onu hicveden karikatürdeki tipe yüzde yüz uyan bir yaratık idi.

***

SERMAYE UŞAĞI SAHTE LİBERAL

Hakkında yazılanlara göre 1970’lerde kalem oynatmaya başlamış. Şahsen tanışmadım; 1986 yılında gazeteciliğe adım attıktan itibaren, öteki köşe yazarları ve yorumcular gibi Engin’i de takibe aldım. O yıllarda, yani 1980’lerin ikinci yarısında Engin’in Turgut Özal şakşakçısı olduğunu anımsıyorum. Radyo televizyon yayıncılığında TRT tekelinin aşıldığı 1990’larda ve 2000’li ilk yıllarda Cem Uzan’ın kanalında ve Star gazetesinde boy gösterdi. O yıllarda Cem Uzan sevdalısıydı. Öyle ki, AKP iktidarı Cem Uzan’ın mal varlığına çökerken, Star gazetesindeki yazılarında Türkiye’nin “taşra faşizmi” tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu savunuyor; Türkiye’yi 1930’lar Almanya’sıyla, Recep Tayyip Erdoğan’ı da Hitler ile kıyaslıyordu. Bir yazısının başlığı aynen şöyleydi: Heil Recep! (Star, 21 Ocak 2004)

Sonra, Çukurova Holding bünyesindeki Akşam gazetesinde kısa süreyle ulusalcı; 2008’de Sabah gazetesine transfer olduktan sonra da Erdoğan eksenli otokrasi savunucusu kesildi. Öyle ki, Cem Uzan’ın kafesindeyken Erdoğan’ı Hitler’e benzeten Ardıç Kuşu, bu kez Erdoğan’ı “en solcu lider” ilan etti: “Türkiye’de solu Tayyip Erdoğan temsil ediyor. Erdoğan bugüne kadar gelmiş geçmiş en solcu liderdir. Erdoğan hem Menderes ve Özal'ın açtığı yoldan ilerleyerek kapitalizmi geliştiriyor, hem de bu kalkınmadan halka önemli bir pay veriyor. Halka hizmet götürüyor, halkı adam yerine koyuyor. Şimdiki çocuklar bunu bilmez. Halk ilk defa insan yerine konuldu. Bunu sadece muhafazakârlar değil gayrimüslimler de söylüyor.” (Sabah, 2 Temmuz 2018)

Engin’in Cem Uzan’ı terk edip Tayyip Erdoğan’a sevdalanması aynı zamanda sermaye hizipleri arasında tercih değişikliğiydi. Cem Uzan’ın kapısına bağlıyken, “Laik sermayeyi yok edecekler” başlığı altında “İktidar, laik sermayenin belini kırmak, gücünü azaltmak, önceliği kendi dinci sermayesine vermek istiyor” diye yazıyordu. (Star, 16 Ocak 2004)

Sabah gazetesinde yazmaya başladıktan sonra ise Türkiye’yi “mütedeyyin” sermayenin demokratlaştıracağını propaganda etti; hatta İstanbul belediye seçimi öncesinde “Emperyalizme karşı soğuk savaş” başlığı altında “mütedeyyin” burjuvazinin emperyalizme karşı bağımsızlık savaşı verdiğini bile savundu. Aynen şöyle yazmıştı: “Yüz yıl önce verdiğimiz sıcak savaştı, bu sefer soğuk savaş. Roller değişti. Bugün mücadeleyi bizzat halk değil, halkın bağrından çıkan politikacılar ve yeni burjuva sınıfı veriyor. Eski alafranga burjuva su koyuverdi, işbirlikçiliği seçti. Ona rakip olarak filizlenen yeni ve mütedeyyin burjuvayı hazmedemedi. (…) Peki bu soğuk savaşta halk ne yapıyor? İki yüz ellisi şehit oluyor, iki bini de gazi. Üç yıl önce o soğuk, ısınır gibi olmuştu. Tıpkı, yüzyıl önce şehit ve gazi olmuş dedeleri gibi. Onları Yunan askerleri vurmuşlardı, bunları FETÖ’nün Amerikan askerleri. Pazar günü oyunuzu bağımsızlık savaşçılarına mı vereceksiniz işbirlikçilere mi?” (Sabah, 20 Haziran 2019)

***

SAVAŞPEREST ENGİN

Ömrünün son deminde “mütedeyyin” sermayenin kapıkulu olarak anti-emperyalistliği de geçim kapısı haline getiren Engin Ardıç, savaş seviciydi, savaş karşıtlığını bile küfür için fırsat olarak görüyordu. ABD emperyalizminin AB’yi arkasına alarak Ortadoğu’ya çullandığı yıllarda, savaş karşıtlığını bile apış arasından görmeyi ve kavramsallaştırmayı becermişti. Savaş karşıtlığının ahmaklık olduğunu savunuyor ve “Bunu, ‘savaşa hayır’ gösterilerinde kurtlarını döken ve gençlik günlerini hatırlayıp ‘nostalji yapan’ kılları ağarmış Türk komünistlerine kim anlatacak?” diye soruyordu Engin. (Star, 20 Şubat 2003)

Ardıç’a göre enayiliğin lüzumu yoktu, gerçekçi olunmalıydı, savaşa girmek karşılığında ABD’den ve IMF’den gelecek para göz ardı edilmemeliydi: “Herkes kendi kavlince savaşa karşı çıktı. Kimimiz canlı kalkan yazıldık, kimimiz şarkılar söyledik, kimimiz nutuk attık, kimimiz yazılar yazdık, kimimiz de cam çerçeve indirdik... Örneğin geçen akşam bizim ‘solcu sanatçılar’ toplandılar, bağlama ve gitar çaldılar, şiirler okudular, halay malay da çektiler. Herhalde program bitince yorgun argın arkalarına yaslanıp bir ‘orgazm sonrası cıgarası’ da tüttürmüşlerdir. (...) Herkes kendi otuz birini kendince çekti, rahatladı. Şimdi gerçeklere dönelim: ‘savaşa hayır’ dersek bunun mali portesinin ne olacağı da hesaplandı. IMF desteği bitecek, borç gırtlağı aşacak ve ödeyemeyeceğiz. (...) İkiyüzlülüğü bırakalım: Hiç kimse Arap çocuklarını korumak için doların üç buçuk milyon lira olmasına razı gelmez bu ülkede.” (Star, 27 Şubat 2003)

Ardıç’a göre, “Irak, Suriye ve İran’a demokrat, ileri ve Türkiye’yle sorun çıkarmayacak yönetimlerin gelmesi fena mı ulan? Bunu Amerikan emperyalizmi yapacak. Kim yaparsa yapsın. Kendileri beceremeyince el yardımıyla gerdeğe girecekler, bize ne?” idi. (Star, 17 Nisan 2003)

Ardıç bir yazısında da savaş karşıtlığının “müşteri nezdinde hava” kazandıracağını kaydedip savaş karşıtlığını hafifletmeye çalışmıştı: “Bunu, ince sesli uzun saçlı ‘entel kız’ ağzıyla pekiştirirsin. Savaşlar olmasın, çocuklar ölmesin... Onlar ki gitar çalarlar ve şarkı söylerler, kumsalda ateş yakıp şarap da içerler. Bu teraneyi tutturursan belki akşam takılacağın barlarda marlarda iş bağlama imkânı da doğar ha!... Sonun, bir Bodrum evinde, rakı ve şiir kitapları, yanında da ayağı pis, sırtında basma ya da pazen entari, kaknem bir karıdır oğlum...” (Star, 13 Nisan 2003)

***

SOLA DÜŞMAN SAHTE SOLCU

Kişisel maddi çıkarı uğruna sermaye hiziplerine uşaklık eden Engin, kendisini solcu etiketiyle pazarlayacak kadar da ahlak yoksuluydu. Kimi yazılarında söyleşilerde solcu olduğunu söylüyordu. 1967 yılında Bulgaristan’a gitmiş, oradaki vaziyeti görünce bir örgüte yazılmaktan vazgeçmiş, böylece erkenden ölmekten kurtulmuş… (Sabah, 28 Mart 2020)

Öğrencilik yıllarında sola meyletmiş olsa bile mücadeleye girmekten korktuğunun itirafıdır bu satırlar. Sol mücadeleye yüreği yetmeyen her şarlatan gibi Engin de yazı yaşamı boyunca sol düşünceye küfretmekten sol değerlerle dalga geçmekten geri durmadı. Kapısına bağlandığı medya gruplarında sefalet ücretine talim ettirilen fikir emekçisi meslektaşları için bir tek yazı yazmadı. 1 Mayıslar, Engin için sola küfür fırsatıydı. Gebermeden önceki son 1 Mayıs yazısında sola nefretini şöyle kaydetmişti: “Bu yıl 1 Mayıs bayramı Maltepe Meydanı’nda kutlanacakmış. Neden? Yenikapı’yı istediler de verilmedi mi? Belki de Maltepe “işçi muhiti” sayılıyor... Yabancı yer değil... Böylece Taksim’de “polisten dayak yeme zevkini” yaşayamayacaklar. Çünkü 1 Mayıs uzun süredir başka bir işe yaramıyor.” (Sabah, 15 Nisan 2022)

***

IRKÇI FAŞİST

Kimilerince özgürlükçü liberal sanılsa da özünde ırkçı faşist bir yazar idi. Kürtler konusunda bu ülkenin medyasında apaçık faşist bilinen yazarların bile kaleminden çıkmayacak yazılar onun kaleminden çıkabildi. “Törenize tüküreyim” başlığı altında tüm Kürtleri aşağılayan bir yazı yazabilmişti. Aile meclisi kararıyla delik deşik edilerek katledilen kadını bile aşağıladığı alay ettiği, katiller dolayımıyla Kürtlere nefretini kustuğu yazısını şu tümceyle bitirebilmişti: “Biz de bu canlılar bizden ayrılmasınlar diye binlerce çocuğumuzu şehit verdik.” (Akşam, 12 Ekim 2006)

Bilinir ki, TBMM’de İngilizce, Fransızca veya başka bir yabancı dilden konuşulması tepkiyle karşılanmaz; ama Kürtçe konuşmaya gör, kıyamet kopartılır. Devlet kanalı TRT’de Kürtçe yayına başlanmasının üzerinden 15 yıl geçti ama bir Kürt hâlâ TBMM’de kendi ana diliyle konuşamaz. TBMM’de zaman zaman Kürtçe üç beş cümle kurulması, Engin için de Kürtlere nefretini düşmanlığını kusma fırsatı olurdu; ana diliyle birkaç tümce söylemeye çalışan Kürt vekilleri egemen ulus bireyi olmanın kibri ve buyurganlığıyla azarlardı: “Orada dur! Söyleyemezsin hemşerim. Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez maddelerinin üçüncüsü, “Türkiye devletinin dili Türkçe’dir.” Yani devlet işlerini, ki Meclis’e hitap da onlardan biridir, Türkçe yapmak zorundasın. Kendi aranızda istediğiniz kadar Kürtçe konuşun, kürsüye çıktığınızda Türkçe konuşacaksınız. Bilmiyorsanız öğreneceksiniz.” (Sabah, 18 Aralık 2021)

***

CİNSİYETÇİ FAŞİST

Sahte liberalliğin, ırkçı faşistliğin, savaşperestliğin, küfürbazlığın, küstahlığın, homofobik nefretin yanı sıra bir de cinsiyetçiydi, kadın düşmanıydı Engin. 

Daha “laik” sermayedar Cem Uzan’ın kapısına bağlıydı. 1999 yılında seçimler yapılmış, Merve Kavakçı (Nazlı Ilıcak’ın refakatinde) TBMM’ye türbanıyla giren ilk vekil olmuştu. Haliyle kıyamet kopmuştu. Neden sonra ABD vatandaşı olduğu fark edilmiş; bu bahaneyle TBMM’den ve Türkiye’den kovulmuştu. İşte o günlerde Engin’i ilgilendiren, Merve’nin uğradığı linç değil, kadını aşağılayan bir inancı Merve’nin nasıl militanca sahiplendiği değil, parmak arası terliklerinin gizleyemediği çıplak ayaklarıydı. O koşullar altında Engin şöyle diyebilmişti: “Merve’nin çıplak ayaklarını görünce, dedim ki içimden, kim bilir kaç aksakallı muhterem gece rüyasında, Merve’nin çıplak ayaklarının hayalini kurup asılmıştır...”

Merve Kavakçı’ya karşı cinsiyetçi söylemin ötesinde, kendi ayak fetişizmini dinci erkekler dolayımıyla itiraf etmişti böyle demekle. Sonra o ‘aksakallı muhteremler’in kapısına bağlandı, özgürleşmek için mücadele veren kadınlara nefretini kusmaya devam etti. Feminist kadınları “Orospuluklarına özgür kadın kılıfı arayan hatunlar” diye aşağıladı, hakaret etti. Femen kadınlarla dalga geçmek için de “Bizce sakınca yok, bin karı soyunsun (yani bin çiçek açsın), bin fikir yarışsın anasını satayım!” diye yazabildi. (Sabah, 30 Ocak 2012)

Cinsiyetçi ayrımcılık ve kadınları aşağılamak söz konusu olduğunda Engin’e sınır yoktu. En çok da sol-sosyalist kadınları hedef alıyordu: “Devrimci bacı... Soyu tükenmiştir sanıyorduk, demek ki yumurtalı eylemlerde yaşıyormuş. Ortak özellikleri çirkin olmalarıdır bu kızcağızların. Hem çirkin hem pasaklı.” (Sabah, 28 Şubat 2011)

***

KAÇ PARALIK İDİ?

Kabul etmeli ki, benzer yozdaşları arasında kalemi en kıvrak, en zeki olanıydı. Buna karşın kalemini en ucuza satanı da Engin idi.

Naçizane, DEVŞİRMELER DÖNEKLER / Türk Medyasından Portreler (2010) başlıklı bir kitap yazdım. O kitapta medya starlarının aylık ücretleri ve transfer bedellerine ilişkin açık kaynak bilgilerini de aktarmıştım. Buna göre, medya starlarının aylık ücretleri on binlerce dolar, transfer bedelleri ise milyonlarca dolardır. Örneğin, Çukurova Holding grubundayken Tuncay Özkan’ın aylık cep harçlığı 64 bin dolar, transfer bedeli 3 milyon dolar. Uzan grubundayken Fatih Çekirge’nin aylık cep harçlığı 40 bin dolar, transfer bedeli 1,5 milyon dolar. Mehmet Barlas bile Fetullah’ın gazetesinde çalışırken aylık ücreti 25 bin dolar imiş.

Ardıç Kuşu’nun ise on binlerce dolar aylıklılar listesinde adı yoktu. Bire bir tanıyanların anlattıklarına göre, ‘Ardıç Kuşu’ yıllarca Uzanlar’ın kafesinde tutuldu... Cem Uzan nereye giderse ‘valet de chambre’ misali onu da peşinden sürükledi... Birkaç Paris seyahati, birkaç şişe pahalı şarap karşılığında da Uzanlar’ın tetikçiliğini yaptı durdu... (Oray Eğin, Akşam, 12 Kasım 2010)

Sonra Sabah gazetesine transfer oldu. Transfer bedelinin 500 bin dolar olduğu öne sürüldüyse de, reddetti Engin; “Rakam söylenmez, bereketi kaçar ama iyi para aldım” diye yanıtladı. (Sabah Pazar, 2 Mart 2008)

Yine Oray Eğin’in yazdığına göre, “Hiç kimse onun kadar kendi omurgalarını başkalarına teslim etmedi. Ne patrona ev aldıran ne şoför tutturan ne kedi mamasını gazeteye ödeten bir köşe yazarı oldu. Bütün bunları yapsa kendi sınıfına ihanetinin daha makul bir açıklaması olurdu. Bağdat Caddesi’nde bir apartman dairesi, yılda bir kere cebinden ödeyip business class uçtuğu ve apart otelde kaldığı Paris seyahati ve maaşı dışında serveti olmayan biri. Hiç kimsenin maddi durumunu bilemem, ama insanın Engin Ardıç kadar değerlerinden vazgeçmesinin bedeli bu kadar ucuz olmamalıydı.” (HaberTürk, 2 Mayıs 2023)

***

Yazı gereğinden fazla uzadı. Galatasaray Lisesi, Robert Kolej gibi ülkenin en iyi okullarında okudu ama adam olamadı Engin. Aldığı üst düzey eğitimi, edindiği birikimi heba etmenin canlı örneğiydi. Okul yıllarındaki lakabı “hayvan” imiş. Daha o zamanlarda ileride nasıl bir kötülük küstahlık abidesi olacağını belli etmiş yani. Türkler, Kürtler, solcular, kadınlar, emekçiler, ezilenler, yoksullar, Aleviler, dindarlar... İnsana dair herkesten her şeyden tiksinen bir yaratık idi. Medyanın en aşşağılık kalem sahipleri arasındaydı. 

Ulusalcıların ve dinci yobazların çoğunluğu gibi kof ve dandik değil rafine elit bir faşist idi. Elit olsa da yazıları eğitimi ve donanımıyla uyumlu değildi. Yazılarındaki ucuzluğu sığlığı küfürle malumatfuruşlukla kapatmaya çalışıyordu. Yazılarında insanlık, empati, merhamet, şefkat, vicdan yoktu; küfür, hakaret ve pislik saçıyordu etrafına. Parasını verenlere ise saygıda kusur etmiyordu. Her döneme her patrona uyum sağlarken alçalmanın ustasıydı. İktidara yaranmak ve aykırı görünmek uğruna her şeyi ama her şeyi, hayatta rastlanabilecek en acıklı olayları bile hakaret ve küfür konusu yapabiliyordu. Kim mağdur olmuşsa, zulme uğramışsa, çaresiz kalmışsa çok rahat bir biçimde ona çullanabiliyordu. Çocuğuna okul kıyafeti alamadığı için intihar eden babanın ardından “Ben ölürsem bu çocuk ne yer ne içer? diye düşünmemiş. Ben çocukken babamın lekeli, eski pantolonuyla okula gittim. Babam Adnan Menderes’ten nefret ettiği halde suçu Adnan Menderes’e yükleyip intihar etmedi” diye yazabilmişti... (Sabah, 24 Eylül 2018)

Yazı daha da uzayabilir, bu kadarla kalsın.

Netice-i kelam: Geberdi gitti cihandan, dayansın ehli kubur!

Not: Yozdaş sözcüğüne Mine Kırıkkanat’ın yazılarında rastladım. Ne anlama geliyor? Okuyucunun takdirine.


9 Nisan 2023 Pazar

YEŞİL SOL PARTİ’NİN KONUĞU CENGİZ ÇANDAR

Ülkenin üçüncü büyük siyasi gücü Halkların Demokratik Partisi HDP, kapatma davası nedeniyle Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi (YSP) listesinden seçime giriyor. Son derece anlaşılır akla uygun bir karar. HDP’yi böyle bir adım atmak zorunda bırakan rejim utansın!

Radikal demokrat parti kimliğiyle HDP’nin var oluş gerekçesi malum; öncelikle Kürtlerin ulusal demokratik haklarının elde edilmesi; yanı sıra ezilenlerin, emeğiyle geçinenlerin sesi soluğu olmak. Bu amaç doğrultusunda kurulduğu günden bugüne sosyalistlerin desteğinden yoksun kalmadı HDP. Hatta, yüzde 10’luk seçim barajının altında kalmasın diye hatırı sayılır bir CHP’li seçmen kitlesi de seçimlerde HDP’ye oy verdi.

Bugün gelinen noktada HDP parlamentoda temsil edilebilmek için artık sosyalistlerin, CHP’lilerin, hatta mütedeyyin Kürt seçmenlerde karşılığı olan siyasi aktörlerin desteğine ihtiyaç duymuyor galiba. Çıkardığı aday listesi bu izlenimi veriyor. 

Aday listelerinde en göze batan isimlerden biri de Osman Cengiz Çandar. Diyarbakır’da seçilebileceği bir sıraya yerleştirilmiş. Kurulduğu günden bugüne seçimlerde HDP’ye oy vermiş bir sosyalist olarak, kendi adıma yazayım, Cengiz Çandar’ın adaylığı sosyalistlere hakarettir.

***

Naçizane, Devşirmeler Dönekler adlı bir kitap yazdım. O kitapta, “EMBEDDED DÖNEK: CENGİZ ÇANDAR” başlığı altında (Hasan Yalçın’ın tanıklığıyla) anlatmıştım. Özetle, gençliğinde “Kahrolsun Amerika” diye bağıran sosyalist, 1971 darbesi üzerine ülkeden firar ve Filistin’de gerilla(!), sonra Humeyni sempatizanı, derken gizli servisle tanışma, Turgut Özal’ın sadık gazetecisi ve kuryesi, 2000'lerde Erdoğan iktidarının şakşakçısı. En önemlisi, ABD çıkarlarının savunucusu.

Döneklik, kendisine ait bir kimliği olmamak, çıkarcılık, ilkesizlik, omurgasızlık ve kendisini dost bilenlere sınırsız ihanettir, aldatmada ve tuzağa düşürmede sınır tanımamaktır. 12 Mart 1971 darbesinden sonra parti kararıyla Filistin’e giderken, ölümüne kader birliği ettiği arkadaşlarıyla arasına sınır çekmiştir. Kamplarda eğitim gördüğünü söylemesine karşılık aynı dönemde Filistin’de bulunan Faik Bulut, Çandar’ın Şam’da apartman dairesinde oturduğunu yazmıştır. Parti üyesi 9 devrimcinin öldürüldüğü operasyona Çandar’ın yardımcı olup olmadığı sorusu Faik Bulut ve o tarihte Filistin’de bulunan devrimcilerin zihnini sürekli meşgul etmiştir.

1987 Temmuz ayında Başbakan Turgut Özal’ın Suriye gezisine katılır. Ekipte Özal’ın MİT’e müsteşar yapmak istediği Hiram Abas da vardır. Dönüşte Çandar’ın gezi izlenimlerini anlattığı yazılarında Hiram Abas göklerdedir. Çandar-Abas yakınlaşmasıyla ilgili olarak ANAP’lı eski bakanlardan Hasan Celal Güzel’in, “Bir gün Hiram Abas bana Cengiz için ‘Bizim teşkilattandır’ demişti” sözleri arşivlerdeki yerinde durmaktadır.

***

1991 yılında Yüzyıl dergisi “Gerillacılıktan MİT’e, MİT’ten Pentagon’a” başlığıyla Cengiz Çandar’ın hayat çizgisindeki kırılmaları kapak konusu olarak işler. O tarihte, Cengiz Çandar, birlikte Okluk Koyu’nda kulaç atacak derecede Turgut Özal’a yakındır. Özal, Kürt lider Celal Talabani ve Abdullah Öcalan’a gizli mesajlarını Cengiz Çandar aracılığıyla iletmektedir. Bu denli koruma altında olmasına karşın derginin haberi üzerine ölüm korkusuna kapılır. Çalıştığı Güneş gazetesindeki köşesinde “Katilimle göz göze geldim” diye yazar; can telaşıyla ABD’ye kaçar, yakın arkadaşı gazeteci Turan Yavuz’un evinde 35 gün gizlenir.

Kimsenin kendisini öldürmeye değer bulmayacağına kanaat getirmiş olmalı ki, Türkiye’ye döner, Sabah gazetesine transfer olur. Bir süre sonra Sabah ile Milliyet arasında şiddetli bir promosyon savaşı patlar. İki gazete, promosyon olarak Larousse ansiklopedisinin değişik versiyonlarını vereceklerdir. Gazetelerin köşe yazarları, kendi ansiklopedilerini parlatmak için birbirlerine girerler. Cengiz Çandar can telaşıyla evine sığındığı arkadaşı Milliyet yazarı Turan Yavuz’a pusu kurar. Telefonla sohbet ederken sözü ansiklopedi savaşına getirir ve arkadaşından Sabah’ın ansiklopedisini övücü cümleler koparır. Teybe kaydettiği sözler ertesi gün Sabah gazetesinin sayfalarındadır.

Milliyet, olayı “Ahlaksız tuzak” başlığıyla duyurur. Haberde Cengiz Çandar’ın resminin altında, “Gazeteci mi, komplocu ajan mı?” yazılıdır. Turan Yavuz uğradığı ihaneti şöyle değerlendirir: “Arkadaşım sandığım, ölüm korkusuyla Türkiye’den ABD’ye kaçtığında 35 gün evimde misafir ettiğim birinin konuşmalarımı banda kaydetmesi bir yana, gazeteciliğimi lekelemeye yönelik bir harekette bulunması beni çok şaşırttı.” (Milliyet, 21 Aralık 1993.)

Çandar ise arkadaşına kurduğu tuzağın gerekçesini şöyle açıklar: “Benim de bir gönül borcum vardı, bana ilk defa bir talepte bulunulmuştu.” (Yeni Yüzyıl, 1 Ocak 1995.) Yani, Sabah’ın patronları “sat” demişler, Çandar da gözünü kırpmadan arkadaşını arkadan vurmuş ve satmıştır.

***

Küçücük bir menfaat karşılığında can dostunu bile satabilen döneğin hayatta gerçek bir dostunun olabileceği düşünülemez. Kendi yazdığına göre, bir tek, “Türkiye Cumhuriyeti’nin Anadolu devşirmesi ilk padişahı” Turgut Özal’a sadakatle bağlanmıştır: “Birbirimize ‘mecbur’ olmadığımız için, aramızda hiçbir ‘çıkar bağı’ bulunmadığı ve oluşmadığı için, enfes bir ilişkimiz vardı, bu ilişki ‘eşit’ti, eşitler arasında idi. (…) Turgut Bey, hayatımda gerekçesini hiçbir zaman sorgulamadığım ve sorgulamayı reddettiğim bir kör sadakatle kendimi bağlı hissettiğim tek ve kuşkusuz son siyasetçi ve en önemlisi ‘insan’dı.” (Sabah, 17 Nisan 1994.)

Turgut Özal’la arasında ‘çıkar bağı’ bulunmadığı savı doğru değildir. Kuryesi ve danışmanı olduğu Özal tarafından Yatırım Finansman A.Ş.’nin yönetim kurulu üyeliğine atanmıştır. Elbette Turgut Özal’a ihanet etmemiştir. Belki de en doğrusu, can dostunu sattığı gibi, 1993’te ölen Özal’ı da satmaya vakit ve fırsat bulamamıştır.

***

Kendi anlatımına göre, Çandar ABD’yi “gerçek kimliğiyle” kavramaya 1980’lerin ortalarında başlar; “anti-Amerikan duyguların zerresi bile kalmaz.” (Sabah, 4 Ağustos 1998.) 1999 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı’na bağlı USIP (United States Institute of Peace)’te burslu olarak çalıştırılır. Ardından Pentagon ve CIA’ya yakın Wilson Vakfı’ndan yeni burs verilir. Artık ruhuyla ve bilinciyle Amerika’ya aittir; en yakın arkadaşları Beyaz Saray ve Pentagon bürokratları, CIA’nın mutemetleri, ABD’nin Ankara elçileridir. Türkiye’nin iç ve dış politikasına ilişkin yazılarını, istisnasız, Amerikan bakış açısıyla kaleme alır. Afganistan ve Irak işgallerinin Türkiye’deki en gözü dönmüş savunucuları arasında Ertuğrul Özkök’le birlikte öne çıkar. Savaşlarda milyonlarca kişinin öleceğinden söz edilmesini “demagoji” diye karalar, ABD’nin Irak’ı demokratikleştireceğini öne sürer; işgal ordusuyla birlikte heyecanlanır, sevinir, üzülür. Bağdat işgalcilerce teslim alındıktan sonra talan ve yağma edilirken “Canım Bağdat’ta olmak istiyor” diye yazarak, zafer coşkusunu kayda geçirir.

***

Döneklik, çıkarcılık, ilkesizlik ve omurgasızlıkta sınır tanımamaktır. Gün geldi, Cengiz Çandar da çıkarını Recep Tayyip Erdoğan şakşakçılığında buldu. Erdoğan’ı “Gönül adamı, Atatürk’ten beri Türkiye’nin gördüğü en büyük siyaset ustası” olarak nitelendirdi; “Tüm cumhurbaşkanlarını başbakanları silip geçti. Erdoğan’ın liderlik yetenekleri, kapasitesi, karizması, tarihi önemi tartışma dışı” diye yazdı. Erdoğan’ın sahte anti militarizm ve askeri vesayeti kırma gözbağcılığıyla uyguladığı siyasal İslamcı dönüşüm projelerine destek verdi. Erdoğan yeterince güçlendikten sonra artık ihtiyaç duymadığı liberallerle yollarını ayırdığında ise Çandar bu kez Erdoğan’ı “zalim” olarak nitelendirdi ve sözüm ona özeleştiri yaptı: “Türkiye adım adım faşizme ve iç savaşa gidiyor, bir hayli de yol aldı. Siyasi İslam’ın Erdoğan otokrasisine evrilebilme özelliğini göremedik, görmeliydik.” (Hazal Özvarış, T24, 12 Nisan 2016.)

Özeleştiri değil, dönek “liberal aydın” ihanetinin itirafıdır. Birinci çoğul şahıs öznesiyle “görmeliydik” demesi, diğer liberallerle suç ortaklığının itirafı sayılabilir. Çandar(lar), siyasal İslam’ın değirmenine su taşımakla kalmadılar, şimdi şikâyetçi oldukları rejimin inşaası için harç kardılar, sıva yaptılar; dinci otokrasinin cehennemine giden yolu döşediler. Erdoğan’ın sahte anti militarizmine ve tramvay demokratlığına dikkati çekip uyaranları ise “Değişimi anlamayan angutlar” diye aşağıladılar…

*** 

Dönek, dostlarını tuzağa düşürmeye açık kişilik zafiyetleri, köksüzlük ve aidiyet eksikliğiyle kıvranır durur. Her zaman en güçlü olana yamanma eğilimindedir. Pentagonize dönek Çandar’ın kendisini ait hissettiği tek liman ABD’dir. İster kiralık veya tapulu ister embedded, nasıl bir dönek olursa olsun, döneklerin ortak güdüsü, sol geçmişe öldüresiye kin ve nefrettir. Cengiz Çandar da sol geçmişinden, Kahrolsun Amerika günlerinden öylesine nefret eder. Bir de kibirlidir. Diğer liberaller dinci otokrasiye hizmet günahını “kandırıldık” diye mazur gösterirken Çandar, (gençlikteki mürşidi Perinçek gibi) kandırıldığını kabul etmez; kandırılmamıştır, Erdoğan’ı demokrasiye teşvik etmiştir!

Kibirlidir, dünya onun etrafında dönmektedir; o dönmeyip yürümektedir: “Her istasyonda durduk işte. Sadece durmadık, yemek de yedik. Sonra yine bindik.” (Yeni Yüzyıl, 1 Ocak 1995.)

Cengiz Çandar şimdi de Yeşil Sol Parti sofrasının konuğu. Başta söylediğim gibi, bu konukluk, kurulduğu günden beri HDP’ye destek vermiş sosyalistlere hakarettir.

Çandar(lar) üzerlerine düşeni yapıyorlar. Peki onları YSP sofrasına çağıranlar?

Not: Aşağıdaki adreste kayıtlı yazı ile birlikte okunması dileğiyle.

http://rahmi-yildirim.blogspot.com.tr/2015/05/hdp-alerjisi-mi-kurtlere-antipati-mi.html


31 Ekim 2022 Pazartesi

TAYYİP ERDOĞAN PATAVATSIZ MI?

Entelektüel mahallenin kıdemlisi Murat Belge, Recep Tayyip Erdoğan’ın “patavatsızlık rekoru” kırdığını yazmış. Gerekçesi, Erdoğan’ın Mehmet Ali Çelebi’ye AKP rozeti takarken, kaç çocuğu olduğunu sorup tek çocuk yanıtı alınca, “Çocuk çok önemli, sayıları artırmak lazım, bak PKK’nin 5 tane, 10 tane, 15 tane var” demesi. (T24, 22 Ekim 2022 tarihli yazısı)

Yazısının devamında Belge, bu sözlerde kastın Kürtler olduğunu, Anadolu Ajansı ve yandaş medyanın bile bu “yakışıksız” sözleri sansürlediğini kaydetmiş; patavatsızlığın Erdoğan için istisna olmadığını, “prompter”a bakmadan konuşuyorsa her an bir “gaf” yapabileceğini vurgulamış…

Ağır entelektüel ile kalem yarıştırmak haddime değil de, bana sorulursa, Erdoğan patavatsız filan değil, gaf maf da yapmıyor. Türk Dil Kurumu’na göre patavatsız “Ettiği lafın nereye varacağını, kime dokunacağını düşünmeden saygısızca konuşan, davranışlarına dikkat etmeyen kimse” demek. Gaf da “Yersiz, beceriksiz, zamansız söz veya davranış, patavatsızlık.”

Eklemek uygun olursa, patavatsızlık veya gaf, kişinin kendisinin de istemediği bir söz ve davranış demektir. Patavatsızlık eden pot kıran kişi, devirdiği çamın, ettiği saygısızlığın farkına vardığında kendisini mahcup hisseder, kızarır bozarır, özür diler, durumu kurtarmaya çalışır vs. Erdoğan’ın ise böyle bir derdi yok! Çünkü Erdoğan, kendisinin ve ait olduğu mahallenin ölçülerine göre çam devirmiyor, patavatsızlık etmiyor. Erdoğan o sözleri gaflet anında ağzından kaçırmadı; aklından geçeni aklına geldiği gibi söyledi.

***

İktidarının ilk yıllarında Erdoğan böyle konuşmuyordu. Devletin dizginleri tümüyle elinde olmadığı için kendisini yeterince güçlü hissetmiyordu Erdoğan; öyle olunca da takiye yapmak, yani olduğundan biraz farklı görünmek ihtiyacındaydı. Öyle ki, ziyaret ettiği bazı Müslüman ülkelere laikliği bile tavsiye ediyordu. O yıllarda hakiki düşünce ve eylemini ağzından kaçırması patavatsızlık veya gaf sayılabiliyordu. Devletin tüm dizginlerini eline geçirdikten bu yana Erdoğan artık takiye yapmıyor, “el alem ne der” kaygısı duymadan aklından geçeni olduğu gibi söylüyor. 

Zaten “içi dışı bir” Erdoğan’ın, halk deyişiyle “delisi dışında”. Yani karşımızda çoktandır rol yapmayan, hakiki harbi Erdoğan var. Öyle olduğu içindir ki, çok rahat bir şekilde, Çelebi’nin doktora çalışması yapan eşine “Olmaz ya… Bu işin kariyeri çocuk doğurmak. Sayıları artırmak lazım. Allah'tan isteyelim” diyebiliyor. 

Çünkü Erdoğan’ın ve mahallesinin kadına biçtiği rol öncelikle çocuk doğurması ve anne olması. Bunu tavsiye etmek, PKK dolayımıyla Kürtlerin çok çocuk yaptıklarını söylemek Erdoğan için patavatsızlık veya pot kırmak değil, o mahallenin bir normalini dile getirmek. Bu sözleri ve devamını patavatsızlık rekoru veya gaf sanıp şaşırma görevi ise, takiye yıllarında Erdoğan’dan demokrasi uman ağır entelektüele düşüyor! 

Oysa ortada şaşılacak bir şey yok. İnsan beklemediği ummadığı bir söze eyleme şaşırır. Ağır entelektüel şaşırdığına göre hâlâ Erdoğan’dan pozitif bir şeyler umuyor bekliyor galiba. Geçmişte de çok şey ummuştu, yazılarıyla destek vermişti. Hayal kırıklığına uğrayınca da kendisini kandırılmış hissettiğini söylemiş, “Daha önce bizim desteklediğimiz, doğru işler yapan adam uydurma bir Tayyip Erdoğan’mış! Biz aklımızı falan kullanmıyorduk” diyerek pişmanlığını dile getirmişti.

(Bu bahsi burada bırakalım, yoksa yazı uzar gider. Dediğim gibi, ağır entelektüel ile kalem yarıştırmak haddime değil!)

***

Erdoğan patavatsız veya değil. Asıl merak ettiğim, Erdoğan’ın felsefe, tarih, coğrafya, teoloji vs. alanlarındaki söylemi ve eylemi. 

En birikimli olduğunu sandığım teoloji alanında örneğin. 15/16 Temmuz 2016 gecesi başından geçenleri anlatırken, yaşadıklarını Hz. Muhammed’in başına gelenlerle kıyaslaması. ATV-A Haber ortak canlı yayınında şöyle anlatmıştı: “Damadım, eşim, kızım, torunlarım... Hep beraber çıktık ve Dalaman'a ulaştık. Meğerse bizden önce Dalaman'a gelmişler, bizim uçağı incelemişler. Fakat çok ilginç şeyler oluyor. Uçağa girmişler, bakmışlar, çıkmışlar. Bizim bu olanlardan haberimiz yok. Biz indik, hemen uçağa geçtik. Daha sonra öğreniyoruz. Hani Nur mağarasındaydı, sevgili Peygamberimiz, Ebu Bekir Sıddîk ile birlikte mağaradaydı. Ama mağaranın kapısını örümcek örüyor. Ve gelip bakıyorlar ki örümcek ağ örmüş. "Burada örümcek ağ ördüğüne göre herhalde buraya girip çıkmış değildir" diyorlar ve müşrikler dönüp gidiyorlar. Bunlar da gelip bakıyorlar. Uçağın içinde kimseyi göremeyince dönüp gidiyorlar. Onların arkasından biz iniyoruz. Tabi bizim üç ayrı noktada bekleyen uçağımız var. Çünkü hedef saptıracağız. Dalaman'daki uçakla beraber hareket ediyoruz.”

O gece Dalaman’da yaşananlar gerçekten Erdoğan’ın anlattığı gibi mi, olmuştur, bilmiyorum. Varsayalım ki Erdoğan’ın anlattığı gibi olsun. İslam tarihine azıcık aşina olanlar bilir. Erdoğan’ın anlattığı hikâye ile İslam Peygamberi’nin başından geçenler eşleşmez. Kur’an’da (Tevbe 9/40) bildirilen hadise, Nur mağarasında değil, Sevr mağarasında geçer. Nur, peygambere ilk vahyin geldiği Hira mağarasının bulunduğu dağın adıdır. 

İkincisi, peygamber ve arkadaşı Mekke’den Medine’ye hicret sırasında Sevr mağarasının içindeyken müşrikler mağaranın önüne gelirler, örümcek ağını görünce içeri girmeden dönerler. Dalaman’da ise Erdoğan, mağara ile kıyasladığı uçağın içinde değildir; eşi, kızı, torunları ve damadı ile Ebubekir arasında ne alaka? Tasası bana düşmez de en birikimli donanımlı olduğunu sandığım dinler tarihini bile çarpıtan bir zihniyet tarafından yönetilmek fena halde ağrıma gidiyor.

Çarpıtma dinler tarihi ile sınırlı değil. Felsefe, tarih, coğrafya, matematik, fen bilimleri vs. her alanda her an bir çarpıtma ile karşılaşmak mümkün. Nice nice vukuatı birikti. Nedense, Osmanlı padişahı II. Abdülhamid’e özel ilgisi var. İstanbul Yıldız Sarayı’nda 20 Mart 2016 tarihinde yaptığı konuşmada aynen şöyle dedi: “Bütün buralar Yıldız Sarayı yapılıp kendisinin hal fermanı da ne yazık ki burada imzalanmış. Ve burada hal edilmek üzere ne yazık ki yola çıkmış. Ve ondan sonrada hal fermanını imzalayarak kendisini ne yazık ki idam etmişler.”

Ortalama genel kültür bilgisi olanlar bilir, Abdülhamid idam filan edilmedi, tahttan indirildikten sonra 76 yaşında kalp yetmezliğinden yatağında öldü ama Erdoğan’a göre idam edildi…

***

Abdülhamit demişken. Erdoğan, 26 Eylül 2022 Pazartesi akşamı kabine toplantısı sonrası “Sultan Abdülhamit 33 sene gram yer kaybetmeden Osmanlı'yı yönetti” dedi. Gerçi arazi ölçü birimi gram değil metrekaredir ama olsun. Peki ama Abdülhamit döneminde bugünkü Türkiye’nin iki katı genişliğinde toprak kaybedilmişken, “gram yer kaybetmedi” demek ne menem bir şeydir?

Dediğim gibi böyle nice vukuatı birikti. Ne menem bir şey olduğunu biliyorum ama yazmak gelmiyor içimden. Belki ağır entelektüel nasıl bir şey olduğunu yazar, ekstradan bilgileniriz!

Ağır entelektüel bir teşhiste bulunur mu bilemem. Devlet Bahçeli yıllar önce ne menem bir hadise ile karşı karşıya olduğumuzu ilan etmişti. Ben Bahçeli’nin teşhisiyle ilgili haberin adresini vermekle yetineyim. (https://www.yenicaggazetesi.com.tr/-47307h.htm)

Bitirirken, Gazeteci Yazar Mehmet Yakup Yılmaz, yazısının başlığında “Bu saatten sonra Erdoğan’a kim inanır?” diye sormuş (T24, 31 Ekim 2022).

Bu da soru mu şimdi? Paylamak gibi olmasın. Ne demişti damat vezir: “Seçmenimiz diyor ki, Cumhurbaşkanımız çıksa, şuradan Ay’a kadar 4 şeritli yol yapacağım dese, Vallahi inanırız!”

Bu palavraya inanacak seçmen kitlesi öyle çok ki? Hüsamettin Cindoruk’un söylediğine göre, Adnan Menderes iktidarı döneminde de “İsmet Paşa asker kaçağı” propagandasına bile inanıyorlarmış.