24 Şubat 2026 Salı

LAİKLİK HEYULASI KOL GEZİYOR

Komünist Manifesto, “Avrupa’da bir heyula dolaşıyor: Komünizm heyulası. Avrupa’nın bütün güçleri bu heyulayı def etmek üzere kutsal bir ittifak içine girdiler.” cümlesiyle başlar. Karl Marks ve Friedrich Engels, Manifesto’nun bu cümleyle başlayan ilk bölümünde, burjuvazinin komünizm korkusuyla komünistler hakkında uydurdukları yalanları ve iftiraları, komünizmle mücadele için nasıl kirli bir savaş yürüttüklerini anlatırlar.

Marks ve Engels AKP Türkiye’sini görseler, Laiklik Manifestosu adlı bir kitap yazmaya kalksalar, sanırım “Türkiye’de bir heyula dolaşıyor: Laiklik heyulası” diye söze başlarlardı. Sonra, ümmetçi ırkçı iktidar ortaklarının laiklik yanlıları hakkında uydurdukları yalanları ve iftiraları, laikliği gözden düşürmek için nasıl kirli bir kampanya yürüttüklerini anlatırlardı. Laiklikten ne anlaşılması gerektiğini vurgulamayı ve Türkiye’nin gerçekten laik olup olmadığını sorgulamayı da ihmal etmezlerdi.

***

Türkiye’nin modernleşmeyle başlayan ve hiç bitmeyen laiklik tartışması ve kavgası, “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” başlıklı bildiriyle ivme kazandı. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, bildirinin imzacılarını “hezeyan içinde azgın güruh” diye karalayıp hedef gösterdi. Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin de bildiri sahiplerini İslam düşmanı ilan etti ve mahkemeye gideceğini söyledi. İslamcı ve liberal kanaat önderleri ise, bildiriye imza atanları halkın inançlarına savaş açmakla, elitist vesayeti hortlatmaya çalışmakla suçluyorlar. Öyle ki, bildirinin sadece İslam’ı değil Hıristiyanlığı da hedef aldığını bile söylüyorlar.

Tepkiler beklenmedik şaşırtıcı değil. Ramazan boyunca ve sonrasında süreceği, 12 Eylül dönemindeki Aydınlar Dilekçesi davasına benzer bir dava açılırsa daha da sertleşeceği muhakkak. Tepkiler daha da sertleşir, çünkü laiklikten korkuyorlar; din ve laiklik konularında halkın çoğunluğunun kendileriyle aynı düşüncede olmamasından korkuyorlar.

***

Laiklikten korkuyorlar. Çünkü özetin de özeti ifadeyle laiklik, ilahî egemenlik alanı ile beşerî egemenlik alanının ayrılması; kamu yönetiminin, hukukun, eğitimin, akıl, bilim ve sanatın dinî kurallara değil dünyevî ve rasyonel esaslara dayandırılmasıdır. Laiklik, dinin devlete, devletin dine karışmadığı; devletin bütün inanç ve inançsızlık gruplarına eşit mesafede durduğu rejimi ifade eder. Bu bağlamda devlet kamu yönetiminde hiçbir dini ya da dinsizliği referans almaz, bir dinin ya da dinsizliğin savunuculuğunu ve propagandasını yapmaz, bir dine ayrıcalık sağlamaz. 

Bir yönetim ilkesi olarak da laiklik, dini inanç ya da inançsızlık özgürlüğüdür; kişilerin inanç ya da inançsızlıktan dolayı kınanmamaları, ayrıma tabi tutulmamaları, başkalarına zorla dayatmamak koşuluyla diledikleri gibi ibadet edebilmeleridir. Öğretide devlet, din ve inanç özgürlüğünü korumakla yükümlüdür; bu özgürlüğe ancak kamu düzeniyle çatışma durumunda sınır koyabilir.

Bu içeriğiyle laiklik Batı dünyasında Kilise’nin siyaset ve toplum üzerindeki egemenliğine, dinsel dogmaların felsefe, bilim, sanat, bireysel-sosyal hayat üzerindeki baskısına karşı gelişen Rönesans ve Aydınlanma sürecinde somut gerçeklik kazandı. Laiklik, yönetim erkinin halka geçmesinin yani demokrasinin de önkoşulu haline geldi. 

Laiklik aynı zamanda ezilen sınıfların mücadele bayrağıdır. Batı’da laiklik Kilise desteğindeki aristokrasiye karşı burjuvazinin bayrağı oldu. Ne var ki, burjuvazi kendisi egemen sınıf olduktan sonra laikliğe sırtını çevirip Kilise’ye yaslandı. Burjuvazinin yere attığı laiklik bayrağı artık, dini araçsallaştıran burjuvaziye karşı emekçi sınıfların elindedir.

***

Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde iki yüzyıla yaklaşan modernleşme sürecine karşın Türkiye gerçek anlamda laikleşemedi. Modernleşme sürecinde yapılan reformlar (Saltanat ve Hilafet’in kaldırılması, “devletin dini İslamdır” hükmünün anayasadan çıkarılması ve yerine laikliğin konması, eğitim öğretimde birlik, medreseler tekke ve zaviyelerin kapatılması vs) Türkiye’yi laikleştirmeye yetmedi. Türk tipi laiklikte din ve devlet birbirlerinden hiçbir zaman ayrılmadılar. Devlet, İslam’ın Sünni–Hanefi yorumunu resmî din olarak kabul etti. Yasalarda devletin dininin Sünni İslam olduğuna ilişkin açık bir hükme yer verilmese de devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla, hutbelerin içeriğine varıncaya kadar bütün dinî faaliyetleri Sünniliğin çerçevesine sıkıştırıp denetim altına aldı. Denetim, Sünnilik dışındaki inanç gruplarının asimilasyonu boyutuna vardırıldı. 

Türkiye tarihinin en köklü irtica hareketi olan 12 Eylül darbesinden sonra asimilasyon iyiden iyiye zorbalaştırıldı. Diyanet eliyle yapılan kitlesel din eğitimi, imam okulları, ilahiyat fakülteleri ve devlet okullarında zorunlu din dersleriyle tahkim edildi. Etnik düzlemde Kürtlük ve Kürtçe yasaklandı, Alevi köylerine öğretmen yerine imam, okul yerine cami politikası uygulandı. Şimdi devletin bir mezhebe sağladığı ayrıcalık ve üstünlük de yeterli sayılmamakta, teokrasiye giden yolun taşları “aşırılığa ve ifrata kaçmadan” döşenmektedir. AKP Genel Başkanı Erdoğan, 25-28 Kasım 2019 tarihleri arasında Ankara’da toplanan 6. Din Şurası’nda şöyle demişti: “Dinimiz İslam, hayatın tüm alanlarını kuşatan, ihata eden kurallar, yasaklar manzumesidir. Ticaretimizden beşeri münasebetlerimize, eğitim öğretimden evliliğe, temizlikten kılık kıyafete, yaşantımızın her safhasını düzenleyen bir dine inanıyoruz. Zaman ve şartlar değişse de, İslam’ın nasları değişmeyecektir. İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz. Nefsimize ağır gelse de hayatımızın merkezine dönemin koşullarını değil, dinimizin hükümlerini yerleştireceğiz. Bu süreçte aşırılığa, ifrata ve tefrite kaçmayacağız.” 

Ülkemiz neredeyse çeyrek yüzyıldır NAS zihniyetiyle yönetiliyor. Türkiye, tarihinde hiç olmadığı kadar dindarlaştı ama o ölçüde yozlaştı, yarım yamalak da olsa var olan aklını ahlakını yitirdi. NAS adına tarikatların girmediği, işgal edilmemiş kamusal alan neredeyse kalmadı ama yolsuzluk hırsızlık dolandırıcılık, magandalık, kadın cinayetleri, çocuk istismarı, siyasi zorbalık, iki yüzlülük, hemen her türden ayrımcılık ve nefret o ölçüde sıradanlaştı.

AKP kurucularından eski TBMM Başkanı Bülent Arınç bile (takiye ile ya da samimi olarak) insanların dindarlardan kaçmasından yakınmaya başladı: “Dindarlık herkesin kaçtığı bir noktaya geldi. Takkeli takkesiz bir sürü şarlatan konuşmaya başladı; hangisine inanacak insanlar? Bunların söylediği yalanlar yanlışlar yüzünden millet Müslümanlığı bıraktı, başörtüsünü, namazı terk ediyor. Erdem kayboldu, etik değerler kayboldu.

“Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisi, şeriatçı dayatmalara, ülkeyi Talibanlaştırma baskısına ve pratiğine karşı çığlık olarak görülmelidir.


8 Şubat 2026 Pazar

KAPİTALİST DİSTOPYA OLARAK EPSTEİN ADASI

Distopya her şeyin kötü olduğu toplum ve devlet hayali demek; Thomas More’un her şeyi iyi olarak tasarladığı ütopyanın zıttı anlamına geliyor.

Erkek egemen sınıflı toplumların tarihinde vahşet, zalimlik, cinsel sapıklık ve iğrenç iktidar ilişkilerine dair nice öyküler var; Jeffrey Epstein ve sapıklık adasının öyküsü, kapitalist distopya olarak hepsine rahmet okuttu. En taş kalpli duygusuz kanaat önderleri için bile okuması iğrenç, izlemesi mide bulandırıcı, psikolojik olarak çok yorucu bir öykü.

Epstein, üniversite eğitimini bitirememiş bir Amerikalı; kısa süren öğretmenlik mesleğinde başarısız; finans sektörüne girmiş; sıradan bir finans aktörüyken 1980’lerde İngiliz medya patronu Robert Maxwell ve kızı Ghislaine Maxwell ile tanışmış. Robert Maxwell 1991’de şüpheli şekilde öldükten sonra Epstein / Ghislaine ikilisinin yolları CIA, MI6 ve MOSSAD ile keşişmiş. Bunca güçlü destek ve işbirliği sayesinde kapitalist dünyanın kaymak tabakasını kapsayan sömürü, iktidar ve sapıklık çarkı kurulmuş. Sapıklık pratiğinde çocuk yaştaki kızlar her türlü istismara maruz bırakılmış. Epstein çarkın merkezinde görünse de aslında ABD başkanları ve patronlar ile kurduğu ilişkilerin tutsağı. Özel uçağı Lolita Express ile Karayipler’deki özel adasına götürmediği devlet başkanı kalmamış. Sonunda, adadaki sapıklıkların kurbanı bir kadının ifşaatı üzerine soruşturma başlamış. Sapıklıktan hüküm giyen Epstein, 2019’da New York’ta tutulduğu cezaevinde kameraların çalışmadığı, gardiyanların ortalıkta görünmediği bir anda intihar etmiş! Ghislaine Maxwell ise halen hapiste. ABD iç siyasetinin dengelerinde Epstein dosyası kısmen de olsa açıldı; kapitalist düzenin foseptiği tüm iğrençliğiyle fışkırmaya başladı.

***

Öykünün hayli kırpılmış ve süzgeçten geçmiş bölümü bile kapitalist dünyanın kaymak tabakasının dünyayı nasıl yönettiklerini; nasıl bir iktidar, sömürü ve sapıklık çarkı çevirdiklerini göstermeye yeterli. 

Görülmesine izin verilen milyonlarca sayfa, yüzbinlerce resim ve binlerce videoya göre, Epstein adasına yolu düşenler arasında ABD’nin önceki başkanları W. Bush, Bill Clinton, Barack Obama, şimdiki Başkan Trump. Yanları sıra ABD müesses nizamının siyasetçileri, generalleri; İngiltere’den kraliyet ailesinin üyeleri ve siyasetçiler; kara Avrupa’sından bakanlar başbakanlar; İsrail’in liderleri; Suudi Arabistan ve körfez ülkelerinden krallar şeyhler emirler; teknoloji devi şirketlerin patronları Bill Gates, Elon Musk; medya tekellerinin sahipleri, dilbilimci Noam Chomsky... Kapitalist dünyada sermayeyi, devleti, medyayı, teknolojiyi yöneten ne kadar aktör varsa hemen hepsinin yolu Epstein’ın Karayipler’deki adasına ya da Manhattan’daki evlerine düşmüş.

***

Kapitalist dünyanın ana akım medyası ve kanaat önderleri, Epstein iğrençliğini ahlaki sapkınlık olarak yorumluyorlar, sisteme yönelik eleştiriden uzak duruyorlar. Türkiye’de de iktidar beslemesi medya rezaleti sapıklık ekseninde magazinleştiriyor, ek olarak Epstein’in etnik kimliğinden hareketle Yahudi (antisemitizm) düşmanlığı üretiyor. Etkisi sınırlı muhalif medyada ve siyasi çevrelerde ise, iğrenç öykünün sınıfsal boyutu vurgulansa da eleştiriler ahlaki sapıklık parantezine sıkışıp kalıyor. Rezaletin Türkiye’yi kapsayan boyutu gerek iktidar beslemesi medyada gerekse muhalif medyada öne çıkmıyor. 

Vurgulamalı ki, Epstein öyküsü her zaman rastlanabilecek ahlaksızlık ve sapıklıktan çok daha öte bir rezalet. Başta da belirttiğim üzere, erkek egemen sınıflı toplumların tarihinde sapıklık ve iğrenç iktidar ilişkilerine dair nice öyküler var; Epstein hepsine rahmet okuttu.

Türkiye de Epstein öyküsünden azade bir yer değil. Ne de olsa, egemen sınıfın dilinde burası Küçük Amerika. Tersinden benzetmek gerekirse, orası da Büyük Türkiye! ABD’de ne gibi rezaletler olursa daha beteri Türkiye’de olur.

Epstein öyküsü bağlamında Türkiye’de de nice nice Epstein var. Amerika’daki arkadaşları kadar dünya çapında söz sahibi değiller ama Küçük Amerika’da hayli etkili ve kalabalıklar. Çocuk yaşta, 7 yaşında nikâh kıyılabileceğine fetva veren ilahiyatçı kınanmak şöyle dursun, ülkenin en saygın üniversitesinde konferansa çağrılıyor. O yaşta bir çocuğu nikâh altına aldığı için hapse atılan tarikat şeyhini dinci medya sahipleniyor. Tarikat yurtlarında çocukların tacize uğraması iktidar milletvekillerinin oylarıyla örtbas ediliyor. Kızılay çadırları depremzedelere parayla satılıyor. Emekçinin emeklinin nafakası istatistik oyunlarıyla kırpılıyor. Daha nice günahlar işleniyor...

***

İktidar beslemesi gazetede, “Epstein’in amacı pedofiliyi meşrulaştırmaktı” başlıklı haber/yorum benzeri bir içerik yayımlandı. (Sabah, 7 Şubat 2026) Doğru olabilir. İster istemez, çok uzak olmayan bir tarihte, aynı gazetede yazan soldan dönme Gülay Göktürk’ün pedofiliyi, yani sübyancılığı (hem de düşünce özgürlüğü bağlamında) meşrulaştırmaya çalıştığı yazısını anımsadım. Naçizane Devşirmeler Dönekler başlıklı kitabımda anlatmıştım. Aynen şöyle yazmıştı dönek: “Biz büyüklerin çocuk pornosunu neredeyse ‘insanlığın tanıdığı en büyük suç’ haline getirişimizin altında yatan psikolojiye dikkatle bakmamız lazım. (...) Mevcut cinsel ahlak çocuk bedeninin arzulanmasını en büyük cinsel suç olarak görüyor. Ben, arzunun bu lanetlenişini haklı bulmuyorum. Yani, insanların çocuklara zarar vermedikleri sürece ‘sübyancı olma hakkı’nı savunuyorum.” (Gülay Göktürk, Sabah, 9 Ocak 2002)

Sübyancılığın hak ve özgürlük kapsamına sokulması, ahlaki liberalizmin son sınırında gezinen kalemleri bile isyan ettirecek iğrençlikte bir skandaldı; ama skandalın kraliçesi yalnız değildi. Köşe yazılarına cinsel içerikli fıkralar serpiştiren Çetin Altan da Tayyip Erdoğan’ın ABD Başkanı George W. Bush ile yapacağı görüşmede ele alınacak konulara değindiği yazısında, sözüm ona sübyancı fıkrası anlatmıştı ki, Gülay Göktürk’ün skandalından aşağı kalır yanı yoktu. Kıdemli döneğin mizah niyetine yazısına aldığı metni merak edenler, bağlantı adresindeki yazıya bakabilirler. 

Epstein, pedofiliyi meşrulaştırma fikrini Türkiye’deki döneklerden, liberal/İslamcı ahlak fukaralarından almış olabilir mi? Ya da Kur’an ayetinden kim ne anlıyor? Diyanet ve Elmalılı meallerinde ayet aynen şöyle: “Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır.” (Talâk 4)

***

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’da, burjuvazinin kendi suretinde bir dünya yaratmakta olduğunu yazmışlardı. Epstein adası, kapitalist distopya olarak tarihe geçti. Epstein adasının burjuva medyasında skandal ve sapıklık olarak resmedilmesine aldanmamalı. Kapitalist dünyanın kaymak tabakası, gücünün yettiği her yeri Epstein adasına benzetmeye çalışır.

Çare: Rosa Luxemburg’un deyişiyle “Ya sosyalizm ya barbarlık!”

Karl Marx, Friedrich Engels ve Rosa Luxemburg’un anılarına saygıyla.