Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gazze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ekim 2025 Pazartesi

TERÖRSÜZ TÜRKİYE TERÖRSÜZ FİLİSTİN!

İslami Direniş Hareketi HAMAS’ın 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı saldırısının ardından Siyonist İsrail faşizminin Gazze şeridine sıkışmış Filistin halkına yönelik soykırımına Trump Planı ile mola verildi.

HAMAS’ın ve İsrail hükümetinin kabul ettikleri Trump Planı’na göre, ilk aşamada tüm esirler serbest bırakılacak, Gazze'ye tam kapsamlı insani yardım gönderilecek. Esirlerin iadesinden sonra Hamas silah bırakacak, silahlarını teslim eden Hamas üyeleri affedilecek; Gazze’den ayrılmak isteyen Hamas üyelerine güvenli geçiş imkânı tanınacak. İsrail, Gazze’yi ilhak etmeyecek; İsrail ordusu belirlenen takvime göre geri çekilecek.

Gazze, Trump başkanlığında geçici bir komite tarafından yönetilecek. İngiltere’nin eski başbakanlarından Tony Blair’in başkan yardımcısı olacağı bu komite, Gazze’nin yeniden inşası için çerçeveyi ve finansmanı belirleyecek. Hamas ve direnişçi diğer gruplar Gazze’nin yönetiminde yer almayacak. Gazze yeniden inşa edilirken Filistin halkının kendi kaderini tayin ve devlet kurma hakkı yönünde bir yol haritası oluşturulacak...

Trump planı özetle böyle. Daha da özeti, Gazze’ye süresi belirsiz yetkisi sınırsız manda yönetimi, yani bir tür işgal yönetimi dayatılıyor. Filistin halkı kendi kaderini tayin hakkından mahrum bırakılıyor, bağımsız devlet hakkı rafa kaldırılıyor.

Bu haliyle Trump planı aslında barış belgesi değil, teslimiyet senedi ama Hamas kabul etti; İsrail ordusu Gazze’den birazcık çekildi. Gazzeliler evlerine işyerlerine dönmeye başladı. Harabelerin arasında tozun toprağın içinde yalınayak ya da bir kamyonetin kasasında çoluk çocuk yaşlı genç on binlerce insanın yüzlerindeki sevinç anlatılacak gibi değil. Oysa kalıcı bir barış yok ama viraneye dönmüş evlerine dönüş sevinci içindeler. Bunca katliam ve acı sonrasında yaşanan bu sevinci ancak benzer acıya katliama maruz kalan halklar bilir.

***

Hamas, kuruluş bildirgesinde İsrail devletinin ortadan kaldırılmasını ve yerine İsrail, Batı Şeria ve Gazze’yi kapsayacak tek bir Filistin devletinin kurulmasını savunan bir örgüt. Bu amaç doğrultusunda terör eylemlerine de başvuruyor. Bu bağlamda Hamas’ın kendisi için teslimiyet ve intihar anlamındaki planı kabul etmesi, birebir olmasa da “Terörsüz Türkiye” sürecini anımsatıyor.

Hemen belirtelim, Türkiye’deki İslamcılar ve Tayyip Erdoğan Hamas’ı Kuva-i Milliye ile bir tutsalar da, Hamas sadece İsrail tarafından değil, çok sayıda Müslüman ülke tarafından da terör örgütü olarak görülüyor. Bu nedenle Hamas Arap ülkelerinde barınamıyor, sadece Katar’da yer bulabiliyor.

Trump Planı’nda Filistin’in manda yöntemine girmesi, kendi kaderini tayin hakkının belirsizleştirilmesi, Hamas ve diğer direniş örgütlerinin tasfiyesi öngörülüyor ya, say ki, “Terörsüz Filistin” süreci. 

Terörsüz Türkiye” adıyla anılan süreç de benzer bir perspektife sahip. Kürt halkının kendi kaderini serbestçe tayin hakkı yok, ana dili kabul edilmiyor. Bu talepler için mücadele edenlere özgürlük yok. Bu defaki sürecin başlamasının üzerinden yıl geçti ama süreçte sadece ırkçı dinci rejime biat, Bahçeli’ye övgü, Erdoğan’a aşk ile bakma ve karşısında el pençe durma, Erdoğan’a ve Bahçeli’ye uzun ömür dileği, “kurucu önder” ya da “Kürt halk önderi” diye yüceltilen kişiye “umut hakkı” vaadi... Süreç başlayalı yıl geçti ama anayasa ve yasa değişikliği gerektirmeyen konularda bile adım atılmadı. Dinci ırkçı iktidarın Selahattin Demirtaş hakkındaki AİHM kararına son dakikada itiraz etmesi de gösteriyor ki, niyet ve amaç Kürt meselesine çözüm getirmek değil, Kürt seçmenin desteğiyle Tayyip Erdoğan’ı tekrar seçtirmek.

***

Kürt sorunu gibi Filistin sorunu da dinci ırkçı iktidar nezdinde siyasi istismar konusu olmanın ötesinde bir değer taşımıyor. ABD emperyalizminin ürünü Trump Planı ortaya atıldıktan bu yana iktidar sözcülerinin açıklamalarında, iktidar medyasında varsa yoksa Erdoğan’ın nasıl bir dünya lideri olduğu, Osmanlı ruhunun canlandığı, Türk ordusunun Filistin’de kurulacak uluslararası görev gücüne katılacağı, böylece asırlık aradan sonra Osmanlı’nın Filistin’e döneceği propagandası. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un eşbaşkanı olmanın gerektirdiği vıcık vıcık bir hamaset. Nasıl olsa inanan milyonlarca seçmen var. Onca katliama zulme karşın İsrail’le süregiden ticareti sorgulamayan bir seçmen kitlesi. İsrail aleyhine Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne neden Türkiye’nin değil de Güney Afrika’nın dava açtığını da sorgulamıyor.

*** 

Gazze halkı harabeye dönmüş evlerine işyerlerine dönmenin sevinci içinde. Bilinmeli ki, Siyonist İsrail rejimini ve Amerikan emperyalizmini durduran anlaşma, Filistin halkının destansı direnişi ve dünya halklarının vicdanı ile geldi. Gazze’de kadını erkeği, yaşlısı genci, tüm Filistinliler onca ablukaya, katliama direnmese, dünyanın dört bir yanında vicdanlı insanlar ayağa kalkmasalar Filistin’de ateş kesilmezdi.

Filistin’de katliama mola verilmiş olsa da tekrar başlamayacağının garantisi yok. “Terörsüz Türkiye” süreci nasıl her an kesintiye uğrayacak kırılganlıkta ise “Terörsüz Filistin” süreci de öylesine iğreti. Gerek Hamas içindeki radikallerin gerekse İsrail’deki fanatik ırkçıların provokasyonlarına açık bir süreç. Trump’ın Erdoğan’a bahşettiği “meşruiyet” karşılığında Türk ordusunun Filistin’de kurulacak görev gücüne katılması her türlü provokasyona, tuzaklara ve maceraya açık bir proje. Umulur ki, böyle bir macera hevesine karşı duracak siyasi askeri yetkililer hâlâ vardır.

Temenni edilir ki, Filistin halkı da, sadece İsrail zulmünden değil Hamas’tan kurtulmayı da gündemine alır.

Filistin halkının özgürlük mücadelesinin desteklenmesi, Türkiye’deki ve özellikle İslamcı Arap ülkelerindeki emperyalizmin işbirlikçisi iki yüzlü rejimlerin teşhir edilmesini, emek barış demokrasi mücadelesinin yükseltilmesini gerektiriyor.

Filistin’de, dünyanın her yerinde emek barış ve demokrasi için ayağa kalkanlara selam olsun!


9 Ekim 2024 Çarşamba

İSRAİL’LE TİCARET FİLİSTİN’E İHANET!


Filistin’in Gazze şeridine egemen Hamas’ın İsrail’e yönelik AKSA TUFANI saldırısının üzerinden 1 (bir) yıl geçti. Yüzlerce sivilin de katledildiği bu saldırıyı bahane eden İsrail’in Gazze’deki soykırımında çoğunluğu kadın ve çocuk 42 bin kişi katledildi, 2 milyon kişi yerinden yurdundan oldu. HAMAS lideri İsmail Heniye de Tahran’ın göbeğinde öldürüldü.

İsrail vahşeti Gazze ile sınırlı kalmadı, Lübnan’a sıçradı. Lübnan’da iktidarı elde tutan Hizbullah’ın Lideri Nasrallah, yeraltındaki çok katlı korunağında sığınak delici bomba saldırısıyla öldürüldü. İsrail Gazze’de olduğu gibi Lübnan’da da askeri hedeflerin yanı sıra sivil yerleşim yerlerini, okulları, hastaneleri bombalamaktan geri durmuyor. Lübnan’da da 1 milyon 300 bin kişi yerini yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

İsrail bir yandan da Suriye, İran ve Yemen’e saldırıyor; ABD-İngiliz emperyalizminin taşeronu olarak savaşı Ortadoğu’nun her yerine yaygınlaştırmaya çalışıyor. Bunu başarabilirse, ABD-İngiliz emperyalizmi, Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) bağlamında bölgeye “barış ve demokrasi” getirmek için doğrudan müdahale, yani askeri işgal fırsatı bulmuş olur ki, bu durumda sadece Ortadoğu değil tüm dünya ateşe sürüklenir... (Bu arada, başta Mehmet Altan olmak üzere “demokratik emperyalizm” teorisyenlerinin ve BOP eşbaşkanlarının Allah belalarını versin!)

***

Bu gibi durumlarda öncelik elbette silahların susturulmasına verilir. Yangına körükle gidilmez, insani ve diplomatik çabalarda yangının kontrol altına alınması, akan kanın durması amaçlanır. 

Vicdan ve ahlak bunu emretse de sermaye devletlerinin sağcı ırkçı ümmetçi liderleri, akan kanı siyasi ranta çevirmenin gayreti içindeler. Hemen her ülkede sağcı liderler, İsrail’in Filistin’e Lübnan’a ve gözüne kestirdiği bölge ülkelerine yönelik vahşetini kendi iç siyasetleri için araçsallaştırmakta birbirleriyle yarışıyorlar. AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın deyişiyle, “Sahne önünde ateşkesten bahsedenler, sahne arkasında İsrail’e destek vermeye devam ediyor. Bu ABD’de böyle, Almanya’da böyle. Tüm Batı ülkelerinde aynı. Al birini vur ötekine. Hiçbirinin farkı yok.” (9 Ekim 2024, AKP Meclis Grubu toplantısında yaptığı konuşma.)

Gerçekten de al birini vur ötekine! Erdoğan böyle diyor ama kendisi de bu eleştiriden muaf değil. Hatta eleştirinin daha ağırını hak ediyor. Çünkü, Filistin’deki vahşeti iç siyaset malzemesi yapmanın en utanılası deneyimi belki de Türkiye’de yaşanıyor. Malum, 2000’li yıllara değin Türkiye, İslam ülkeleri ve Arap devletleri arasındaki anlaşmazlıklarda, Ortadoğu’da baş gösteren çatışmalarda dengeli uzlaşmacı bir dış politika izliyordu. Batı emperyalizminin yörüngesinde dolandığı için etkili olamıyordu ama hiç değilse sıcak/soğuk çatışmalarda taraf olmuyordu. Bu dış politika AKP iktidarıyla birlikte geride kaldı. AKP liderliği, İslam, Arap ve Ortadoğu coğrafyalarında çıkan anlaşmazlıklarda uzlaştırıcı olmak yerine mezhepçi tarafgir bir çizgi izliyor. Gazze’de Sünni Hamas’ı öz kardeş gibi sahipleniyor; buna karşılık Lübnan’da Şii Hizbullah’ı üvey kardeş yerine bile koymuyor; resmi açıklamalarda Şii Hizbullah’ın adını anmıyor. 

Mezhep farklılığı nedeniyle Şii Hizbullah’ı anmasa da Sünni Hamas’ı da öz kardeş gibi görmüyor aslında. Hamas’ı gerçekten öz kardeş gibi görse, Aksa Tufanı sonrasında İsrail’le ticareti sürdürmezdi. Gazze’de soykırım başladıktan sonraki 6 ayda, toplumun tüm kesimlerinin tepkisine karşın AKP iktidarı İsrail ile ticareti kesmeye yanaşmadı. Ne zaman ki, 31 Mart 2024 belediye seçimlerinde AKP ağır bir yenilgiye uğradı, nihayet 9 Nisan 2024’te İsrail ila ticaretin askıya alındığı açıklandı. Ancak bu da kâğıt üzerinde resmi açıklamadan ibaret. İsrail ile ticaret üçüncü ülkeler üzerinden ve Filistin’de kurulan şirketler aracılığıyla sürüyor. “İsrail Resmi İstatistik Kurumu verilerine göre ‘Ticaret yasağı’nın ardından çelik başta olmak üzere Filistin’e ihracat 14 kat arttı. Filistin’e en çok çelik, çimento, demir, elektrik ve elektronik, kimyevi madde, mücevher satıldı. Türkiye’nin işgal altındaki Filistin’le olan ticareti geçen yılın ilk dokuz ayında 91 milyon 276 bin dolarken bu yıl aynı sürede 571 milyon 186 bin dolara yükseldi.” (Karar, 8 Ekim 2024) 

Türkiye’nin Filistin’le ticareti İsrail gümrüğünden geçiyor ve Karar gazetesinin haberinde haklı olarak, ‘Fabrikası, sanayisi olmayan, işgal altındaki ülke bu kadar çeliği ne yapıyor?’ diye soruluyor.

Bu arada İsrail’le ticaretin el altından sürdürülmesini protesto eden topluluklar polis zoruyla dağıtılıyor, İsrail’le ticaret Filistin’e ihanet diye slogan atan protestocular gözaltına alınıyor. 

***

Dediğim gibi, Filistin’deki vahşeti iç siyaset malzemesi yapmanın en utanılası deneyimi belki de Türkiye’de yaşanıyor. AKP iktidarının genel olarak dış politika, İslam dünyası ve Filistin konularındaki ikiyüzlülüğü ciltler dolusu kitap yazılsa anlatmakla bitmez. Güncel ikiyüzlülük olarak kesildiğini iddia etse de İsrail’le ticareti “hülle” yolu ile sürdürüyor; ikiyüzlülüğün taze bir örneği olarak da şimdi İsrail’in Lübnan’dan sonra Türkiye’ye saldıracağını propaganda ediyor. AKP Genel Başkanı Erdoğan TBMM’yi açış konuşmasında dedi ki: “‘Vaat edilmiş topraklar’ hezeyanıyla hareket eden İsrail yönetiminin, tamamen dinî bir fanatizm ile Filistin ve Lübnan’dan sonra gözünü̈ dikeceği yer, açık söylüyorum, bizim vatan topraklarımız olacaktır.” (1 Ekim 2024)

Oysa aynı Erdoğan geçen yıl Nahcıvan’dan dönerken uçakta Netanyahu’nun Türkiye’ye yapacağı ziyarete değinirken, Türkiye ve İsrail olarak birçok alanda işbirliği yapıyoruz demişti. (AA, 26 Eylül 2023) 

Aynı Erdoğan çok değil birkaç ay önce, Rize’de hemşehrilerine konuşurken İsrail’e girmekten söz ediyordu: “Biz nasıl Karabağ'a girdiysek, nasıl Libya'ya girdiysek bunun benzerini aynen onlara da yaparız.” (AA, 28 Temmuz 2024)

Erdoğan’a yanıt İsrail Dışişleri Bakanı Yisrael Katz’dan gelmişti. “Erdoğan, Saddam Hüseyin’in izinden giderek İsrail’e saldırma tehdidi savuruyor. Ne olduğunu ve nasıl bittiğini hatırlamalı.” Siyonist bakan R. T. Erdoğan ve Saddam Hüseyin’in fotoğraflarını yan yana koyarak, “Senin de sonun Saddam gibi olacak” demek istemişti.

Herkes hak ettiği akıbete uğrasın ama kimsenin sonu Saddam gibi olmasın. Böyle derken dini araçsallaştırma ve dinci fanatizm yarışında İsrail yönetimi Türkiye yönetiminin eline su dökebilir mi, bilemiyorum. En basitinden İsrail yönetimi “Nas var nas! Bir Musevi olarak Nas ne gerektiriyorsa onu yapmaya devam edeceğim” diyerek mi ekonomiyi yönetiyor? 

Sorunun yanıtını bilmiyorum. Bildiğim odur ki, İsrail yönetimi ile Türkiye yönetimi arasındaki dinci fanatizm polemiği, dibi kara tencereler arası polemikten ibarettir!

***

“İsrail’in hedefi Türkiye mi?” sorusu başka bir yazıya kalmak üzere bu yazıyı daha fazla uzatmadan vurgulamak gerekirse. 

Bölgenin burjuva anlamda da olsa barışa ve demokrasiye kavuşabilmesi için İsrail’in Siyonist dinci fanatizmden, Filistin’in, Lübnan’ın, İran’ın, Türkiye’nin ve genelde İslam ülkelerinin otokrasiden monarşiden kurtulmaları, laik demokrasiye kavuşmaları şarttır. Din iman denildiğinde aklını iptal eden ahaliyle ne kadar mümkünse artık. Mümkün olsun olmasın, sonuçta her halk müstahak olduğu gibi yönetilir!

23 Ekim 2023 Pazartesi

FİRAVUNLARDAN NETANYAHU’YA VE ERDOĞAN’A


İnsan denilen canlı türünün iyiliğine sınır yok ama kötülüğüne hiç sınır yok. İnsan hem boynu bükük bir mazlum hem de kibirli bir zalim olabiliyor. Bir vakit ezilen horlanan birini ya da topluluğu, gücü ele geçirdiğinde görmeyegörün, nasıl da zalim kesilir, başkalarını ezer. 

Mazlumdan zalime dönüşümün tek değişkeni güçtür. Zalim/mazlum farkı güçten ibarettir. Güçsüzken boynu bükük mazlum, güçlendiğinde ilk fırsatta vicdansız bir zalim olabiliyor.

Mazlum/zalim diyalektiği insanlık tarihinin en ibret verici, en çok acı çektiren trajedilerinden biridir. Tarihte çokça mazlum, kurtulur kurtulmaz en vahşi zulmü yeni mazlumlara uyguladı. 

Mazlumun zalimleşmesinin çağımızdaki en çarpıcı örneği Yahudiler. Mitolojiye göre Davut ve Süleyman peygamberlerin yönetiminde yaşadıkları altın çağdan sonra Yahudiler, sonraki binyıllar boyunca zulme uğradılar, oradan oraya sürüldüler, kalıcı bir yurt edinemediler. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Avrupa’da tarihte rastlanabilecek en vahşi soykırımdan geçtiler. Çok değil, soykırımdan sadece birkaç yıl sonra zalimleşme sırası kendilerindeydi. 

* * *

FİLİSTİN’İN BÜYÜK FELAKETİ

Filistin halkıyla Yahudi halkın kaderleri hayli benzeşik. Filistin diye bilinen topraklar, adını M.Ö. 12. yüzyılda buraya göçen Filistlerden almış. Yahudiler Davut ve Süleyman peygamberler devrinde bağımsız devlet kurmuşlar ama Filistler hiç bağımsız olamamışlar; hep başka kavimlerin (Asuriler, Persler, Roma, Bizans, Arap, Osmanlı, İngiliz) boyunduruğu altında yaşamışlar. Her şeye karşın, İsrail devleti kurulana değin yurtlarından sürülmemişler. 

Filistin'in büyük felaketi, bölgeyi Osmanlı’dan devralan İngiliz manda yönetiminin sona ermesiyle başlamış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere bölgeden çekilirken, Filistin’i bölge halkına devretmek yerine Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırmış, bu paylaşımda Yahudilere nüfusuyla ters orantılı olarak Filistin’in yüzde 56’sını vermiş. Yahudi toplumu paylaştırmanın hemen ertesinde 1948’de İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş. Adaletsiz taksimatı kabul etmeyen Arap Birliği İsrail’e savaş açmış; ancak Mısır, Ürdün, Suriye, Irak karşısında İsrail Batı emperyalistlerinin desteğiyle zafer kazanmış ve Filistin’de yeni yerler işgal etmiş; yüz binlerce Filistinli topraklarından sürülmüş. Bu felakete Nakba (talihsizlik, kadersizlik) diyorlar. (1915 yılında Anadolu Ermenilerinin tehcirini anımsatıyor mu? Onlar da Büyük Felaket anlamında Medz Yeğern diyorlar.)

Nakba sonrasında Filistinliler uzun süre kendilerine gelememişler; ancak 1958’de Yaser Arafat liderliğinde El Fetih’in kurulmasıyla örgütlenmeye başlayabilmişler. Birbirlerinden kopuk örgütler 1964’te Mısır lideri Nasır’ın himayesinde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) şemsiyesi altında toplanmışlar. FKÖ emekleme evresindeyken İsrail 1967’de giriştiği savaşta Mısır, Suriye ve Ürdün karşısında bir zafer daha kazanmış, Filistin’de yeni yerler işgal etmiş, yüzbinlerce yeni Filistinli mülteci yerinden yurdundan olmuş. 

Filistinli mülteciler 1971’de bu kez sığındıkları Ürdün’ün saldırısına maruz kalmış, on binlercesi katledilmiş. 1973 Arap-İsrail savaşında olan yine Filistin halkına olmuş. 

Nihayet 1974’te Birleşmiş Milletler, FKÖ’yü Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının meşru temsilcisi olarak kabul etti. Ancak FKÖ’nün Filistin halkının meşru temsilcisi olarak kabul edilmesi, Filistin’in kendi kaderini tayin etmesine yetmedi. Sürgünde FKÖ, (Tunus hariç) hangi ülkeye sığındıysa, İsrail’in yanı sıra o ülkenin de saldırısına uğradı. Mülteci FKÖ 1988’de Filistin’in bağımsızlığını ilan ettiyse de bağımsızlık kâğıt üzerinde kaldı. 

İslam ülkelerinde kökten dinciliğin etkinlik kazanmasına paralel olarak Filistin’de de İslami Direniş Örgütü (Hamas) 1987’de FKÖ’ye rakip ve alternatif olarak sahneye çıktı. Süreç Hamas’ın lehine gelişti. Yaser Arafat’ın 2004’te ölümünden sonra ayrışma keskinleşti; FKÖ Batı Şeria’ya sıkıştı, Gazze ise 2007’de Hamas’ın denetimine geçti.

***

Gerek Batı Şeria gerekse Gazze, Filistin halkı için yurt olmaktan çok toplama kampları. Her ikisinde de yerli halktan çok mülteciler var. Gazze’de hayat Batı Şeria’dakine kıyasla çok daha berbat. Akdeniz sahilindeki Gazze topu topu 350 km2 genişliğinde. Kıyaslamak gerekirse, Yalova kadar bir yer. Ancak, nüfus olarak dünyanın en kalabalık yeri. Bu kadarcık toprak üzerinde çoğunluğu mülteci toplam 2 milyon 300 bin kişi barınıyor. Barınmak sözün gelişi. İsrail’in izin verdiği kadar bir barınma. İsrail Gazze’ye on beş yıldır (elektrik ve su dahil) insanlık dışı bir abluka uyguluyor. Gazze’nin en ivedi gereksinmeleri bile daha çok yeraltı tünellerinden sağlanıyor. Uluslararası yardım kuruluşları, ağır çekim ölüme mahkûm Gazze’ye binbir güçlükle ulaşabiliyorlar.

İşte bu coğrafya parçası üzerinde radikal İslamcı Hamas, İsrail’e karşı nafile intihar eylemleri düzenliyor. Son “Aksa Tufanı” gibi her intihar eylemi ardından İsrail, acımasızca karşılık verip kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk ayırt etmeden öldürüyor; hastaneleri, camileri, kiliseleri ve okulları bile bombalıyor. İsrail saldırmak için çoğu kez bahaneye de ihtiyaç duymuyor; 1948’de kurulduğundan bu yana, küresel köyün zorba ağası ABD’nin sınırsız desteğinin verdiği cüret ve şımarıklıkla, topraklarına yerleştiği Filistinlileri evlerinden sürüp toplama kamplarına dolduruyor.

Bu trajedide aktörlerin siyasi duruşları ve söylemleri, ümmetçi, milliyetçi, ırkçı, dinci siyasetin ne denli iki yüzlü ve halkların yaşadığı acıyı istismar edici olabildiğini gösteriyor.

Recep Tayyip Erdoğan; din ve mezhep kardeşi olarak sahiplendiği Hamas’ın nafile intihar eylemleri ardından İsrail’in gaddar katliamlarını her defasında “soykırım” olarak nitelendiriyor; İsrail’i “terör devleti” olmakla suçluyor.

İsrail lideri Binyamin Netanyahu, “Kendi ülkesinde Kürt köylerini bombalayan, gazetecileri hapse atan, Gazze dahil teröristlerin masum insanları öldürmesine yardım eden bir liderden ahlâk dersi alacak değilim” diye karşılık veriyor.

 Dibi kararmış tencereler ya da şecaat arz eylerken birbirlerini teşhir eden merd-i kıbtîler arası atışmalar olarak görülse yeridir. Nasrettin Hoca’nın herkesi haklı görmesi de akla gelebilir. Hakikat ise çok daha acıklıdır.

***

"Aksa Tufanı” ardından İsrail bir kez daha Gazze’de hastaneleri, camileri, kiliseleri ve okulları bombaladı. Irkçı dinci faşist bir çete tarafından yönetilen İsrail’in Filistin halkına uyguladığı vahşetin kaçıncı tekrarıdır; uzak olmayan gelecekte kaçıncı kez tekrarlanacaktır, bilinmez.

Vicdan, İsrail’i yöneten ırkçı dinci faşist çeteyle İsrail halkının bir tutulmamasını salık verir. Nafile intihar saldırıları düzenleyen ırkçı dinci Hamas ile Filistin halkının bir tutulmamasını da.

Akıl ve tarih, ırkçı dinci ümmetçi milliyetçi politikaların ve politikacıların halklar arasında düşmanlık ve vahşet dışında bir sonuç üretmediğini, bu politikacıların pençesine düşen halkların gün yüzü görmediklerini, başka ulusları ezen ulusların özgür olamadıklarını söyler. Bu politikacıların birbirlerinden farklı olmadıklarını, topunun birden tarihin çöp sepetine atılması gerektiğini de.

Firavunlar kendi çağlarında tanrı biliniyorlardı. Kimi modern firavunlar da müritlerince “Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplamış lider” biliniyor. Geçmişteki tanrı firavunlar bölge halklarına ne kadar huzur verdilerse, modern firavunlar da o kadar huzur veriyorlar! Firavunları hortladıkları yerlere iade etmeden bölgede barış ve huzur sağlanamaz. Barış ve huzur, halkların eşitliği, kardeşliği ve kendi kaderlerini tayin hakkına saygıyla mümkündür. En sade mantık ve izan bile, İsrail’in işgal ve ilhak ettiği topraklardan çekilmesinin, İsrail’in ve Filistin’in bağımsız komşu devletler olarak yapılanmalarının sorunun tek çözümü olacağını kavramaya yeter.