hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hukuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Kasım 2024 Salı

HUKUK İKTİDARIN NESİDİR?

Türkiye geçmişte de iyi yönetilmiyordu. Siyaset geçmişte de kirliydi rezildi ahlaksızdı ama kabul etmeli ki, bugünkü kadar akıl ahlak vicdan yoksulu değildi. 12 Eylül faşizminin mirasçısı Turgut Özal bile rüşvet skandalına adı karışan bakanını Yüce Divan’a göndermişti. Yani o dönemde bile utanma belası denen bir toplumsal ahlak güdüsü vardı. Bu dönemde ara ki bulasın. Kalmadı!

Akıl ahlak vicdan olmayınca hukuk da olmaz tabii. Türkiye eskiden de hukuk devleti değildi, demokrasiyle yönetilmiyordu ama hukuktan, demokrasiden bugünkü kadar uzaklaşmamıştı. Belki askeri darbe dönemlerinde bugünkü ölçüde hukuktan uzaklaştığı düşünülebilir ama 12 Eylül faşizmini Diyarbakır zindanında geçiren Ahmet Türk’e sorulursa: “Hukuk açısından, sıkıyönetim olmasına rağmen inanın, bugünkü hukuksuzluk o dönemde yoktu.” (Özgür Gündem, 31 Ocak 2012.)

Ahmet Türk 12 yıl önce böyle söylemiş. Böyle söyleyen böyle düşünen sadece Ahmet Türk değil. Söylemeye dilim varmaz ama şahsen ben de aynı kanaatteyim. Toplam beş ay Bursa, İstanbul, Ankara emniyet hücrelerinde işkenceyle sorgulandım; ömrümün iki buçuk yılı Metris cezaevinde geçti. Buna karşın, fiziki işkence dışında, bugünkü hukuksuzluk keyfilik o dönemde yoktu. Ümmetçi ırkçı faşizmin hukuksuzluğu 12 Eylül faşizmini bile geride bıraktı.

***

Askeri darbe dönemini bile geride bırakan bugünkü hukuksuzluğun kurbanları olarak Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala, Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı ve benzeri on binlerce kişi güdümlü yargının kararlarıyla cezaevlerinde ömür tüketiyorlar. “Silivri soğuktur!” ifadesi, ümmetçi ırkçı faşizmin korku sloganı olarak belleklere yerleşti. Gün geçmiyor ki, hatta gün içinde saat başı bir keyfilik ve hukuksuzluk haberiyle sinirlerimiz tepemize çıkmasın.

Hukuksuzluğun keyfiliğin en taze örneği Nasuh Mahruki. “Kar leoparı” Nasuh Mahruki, elektronik oylama için hazırlık yapan Yüksek Seçim Kurulu YSK’ye güvenmediğini belirtmesinin ardından tutuklandı. Gerekçe, Türk Ceza Yasası’na iki yıl önce eklenen dezenformasyonla mücadele maddesine muhalefet. Yani “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak.”

Hakkaniyetle söyleyeyim, seçimleri yönetmekle görevli YSK’ye güvensizlik belirtmeyi suç saymak, 12 Eylül faşistlerinin bile aklına gelmezdi. Aynı zarftan çıkan dört oydan üçünü geçerli sayıp dördüncüsünü iptal etmeyi 12 Eylül darbecilerinin YSK’si bile akıl edemezdi. Yani bütün 200 TL değerinde banknotun 150 TL kısmını kabul edip 50 TL kısmını kabul etmemek gibi bir ayıp. AK faşizmin YSK’si böyle bir ayıba imza attı. Rejim değişikliğine yol açan referandumda kanuna aykırı olarak mühürsüz oyları geçerli saymak, Anayasa’ya aykırı şekilde Tayyip Erdoğan’ın üçüncü kez cumhurbaşkanı adaylığını kabul etmek vs... Bunlar da YSK’nin ayıpları. Bu ayıpları işleyen YSK ama tutuklanan, bu YSK’ye güvenmediğini belirten Nasuh Mahruki.

Bu arada Nasuh Mahruki YSK’ye güvenmediğini söylemekle suç işlemiş olsa bile, yürürlükteki infaz rejimine göre, bu suçtan, yani “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçundan mahkumiyetin yatarı yok; tutuklanması gerekmiyor. Ama AK yargı, 12 Eylül yargısına rahmet okuturcasına tutukluyor.

***

Benzer nice hukuksuzluk örnekleri var. Gazeteci Furkan Karabay geçen yıl bir mafya davasının tutanaklarını haberleştirdiği için tutuklanmıştı. Oysa sözkonusu dava dosyası için gizlilik kararı yoktu ama Furkan Karabay tutuklandı, bir ay kadar cezaevinde kaldı. 

Furkan Karabay geçenlerde Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanması ve belediyeye kayyum atanması ile ilgili haberleri nedeniyle bir kez daha tutuklandı, on gün kadar cezaevinde kaldı. Gerekçe, Nasuh Mahruki’nin tutuklanmasındaki gerekçeyle aynı. Yani “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak.

(Ara not: Ahmet Özer’in tutuklanma nedenlerinden biri de 13 yıl önce hısım akraba ve siyaset ilişkileri bağlamında söyledikleriymiş. O yıllarda Fetullah Gülen için övgü yarışına girenler Allah’ın affına(!) havale edildi; Ahmet Özer’in sözleri ayaklarına pranga oldu. İslami adalet böyle bi şey mi?)

(Bir ara not daha: Madem, halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak suç. Recep Tayyip Erdoğan, 2023 seçim kampanyasında, Kemal Kılıçdaroğlu’nu PKK Kandil ile ittifak halinde gösteren videoyu yaymakla ne yapmış oldu? Kendisi de kabul etmişti videonun sahte montaj olduğunu.)

***

Gazeteciler İsmail Saymaz ve Fatih Altaylı hakkında da bu maddeye muhalefet suçlamasıyla soruşturma açılmış. Gerekçe, MHP’den istifa ettirilen üç milletvekilinin adlarının altın kaçakçılığına karıştığı iddiasını dillendirmiş olmaları. Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı (CİB) bünyesindeki Dezenformasyonla Mücadele Merkezi (DMM) İsmail Saymaz ve Fatih Altaylı’nın dillendirdikleri iddianın, yani Recep Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin buluşmasında konunun görüşüldüğü iddiasının doğru olmadığını açıkladı ama gazeteciler hakkında soruşturma açıldı. Umarım başlarına tutuklanma filan gibi bir hal gelmez.

Sahi sözkonusu milletvekilleri neden istifa ettiler? Sorunun yanıtını bulmaya çalışan gazetecilere soruşturma açan savcılar, milletvekillerinin adlarının karıştığı söylenen olayı neden soruşturmuyorlar? Nasıl oluyor da MHP bu gibi kaçakçılık, mafya, suç örgütü haberlerinin öznesi nesnesi oluyor? Suç örgütü şefleri cezaevinden bırakılır bırakılmaz neden MHP’ye koşup Devlet Bahçeli’nin elini öpüyorlar? İktidar beslemesi medyada bu konuda neden tek satır haber yok?

Kötülük iktidarından bu sorulara ahlaki, vicdanı bir yanıt gelmez. Çünkü, öyle bir dönemdeyiz ki, ümmetçi ırkçı iktidarın hukuksuzluğu 12 Eylül faşizmini bile geride bıraktı.

Anlaşılıyor ki, Cumhur İttifakı denen ümmetçi ırkçı kötülük iktidarının muhalefeti baskılama sindirme pratiğinin gözde kanun maddesi önümüzdeki dönemde TCK 217 olacak. Yani “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak.” “Halkın bir kesimini aşağılama veya kin ve düşmanlığa tahrik” maddesi her zaman emre amade (TCK 216).

Söylenecek yazılacak çok şey var. Şimdilik bu kadarlar kalsın. 

Yazıyı noktalarken, iktidar/hukuk ilişkisine dair “hukuk iktidarın...” özdeyişiyle tarihe geçen Mihail Aleksandroviç Bakunin'i saygıyla anıyorum.

Hukuk siyasetin köpeğidir” diyen Doğu Perinçek’i ise AK yargıya havale ediyorum! Hani “Yargı altın çağını yaşıyor” demişti ya!

3 Şubat 2023 Cuma

HAK HUKUK GAK GUGUK

R. T. Erdoğan, seçim süreciyle ilgili olarak dedi ki, “Hukuk farklı bir şey. Ama bunun yanında guguk, o da farklı bir şey. Şu anda seçimle ilgili yetkinin kimde olduğunu bilmeyecek kadar cahillerin eline kaldık.

Böyle derken RTE, Cumhurbaşkanı sıfatıyla başında bulunduğu yönetim sisteminin nasıl bir sistem olduğu sorusuna en sade yanıtın anahtarını vermiş oldu aslında. Yani Türkiye’de hukuk düzeni mi geçerlidir yoksa guguk düzeni mi?

Hukuk düzeni nedir, guguk düzeni nedir? RTE’nin konuşmasında bu sorunun yanıtı yok, olması da beklenmemeli. Gündelik siyasetin süfli polemiklerinden uzak bir tanım gerekirse: Hukuk, üretim araçlarının sahibi sınıfın egemenliğini koruyan, bu arada emekçilere de kısmi haklar tanıyan, böylece mülk sahibi sınıfın egemenliğini meşrulaştıran kurallardan ibarettir. Anayasa, kanun, tüzük, yönetmelik vs… Yani devlet yönetimi kurallara bağlıdır, kurallar herkes içindir…

İnsan denilen canlı türünün tarihinde hukuk düzenine kolay ulaşılmadı; yüz yıllar süren kanlı mücadeleler ile mümkün oldu; esas olarak burjuvazinin feodaliteye karşı “özgürlük, eşitlik, kardeşlik, mülkiyet” sloganıyla yürüttüğü mücadelenin eseridir. 

Hukuk devleti egemen sınıfın iktidarını meşrulaştırırken, bu iktidara karşı bireyleri çeşitli güvencelere kavuşturur. Emekçi sapiensler için önemli olan da budur. Bu anlamda, bir gün muhtaç olunduğunda “hukuk herkese gerekir!”

***

Hukuk, egemen sınıfın iktidarının kâğıt üzerinde sınırlar ama sonuçta üretim araçlarının sahibi kimse hukuk da onun hukukudur. Hukuk emekçilerin silahı olarak burjuvaziye çevrildiğinde hukuk devletinin yerini polis devleti alır, kurallar kâğıt üstünde kalır. Siyaset bilimindeki adı faşizm, diktatörlük, tiranlık, istibdat olarak sıralanır… Günlük konuşma dilinde ise guguk devleti.

Guguk kuşu neden insanın vahşi siyasal sisteminin simgesi olmuştur? Türünü sürdürmek için uyguladığı asalaklıkla ilgili olsa gerek. Guguk kuşu, kuluçkaya yatma zahmetine katlanmıyor. Yuva yapıp kuluçkaya yatmak yerine yumurtalarını gözüne kestirdiği başka kuşların yuvalarına bırakıyor. Bunu yaparken de hile yapıyor. Yumurtasını hangi kuşun yuvasına bırakacaksa, oradaki yumurtaya benzetiyor; hilesi anlaşılmasın diye, yuvanın sahibi kuş yem bulmaya gittiğinde yuvadaki yumurtalardan bazılarını dışarı atıyor, kendi yumurtalarını bırakıyor. Daha ilginci, kuluçka dönemi sonunda yumurtadan çıkan yavru guguk kendisini büyüten kuşun huyunu kapmak yerine kendi biyolojik ebeveynine çekiyor, yuvadaki diğer yavruları dışarı itekliyor. Nasıl bir bencillik, acımasızlık, gücü yeten yetene ve hırsızlık düzeni değil mi! RTE “Hırsızlık babadan evlada geçer, evlattan babaya değil. Yönetimlerde hırsızlık da yukarıdaki üst yöneticilerden altta ki yöneticilere, oradan da halka yansır” derken galiba tam da böyle bir guguk düzenini kast etmişti.

***

Özetle guguk düzeni demek, hukuk tanımazlık, hilekârlık, tahripkârlık, hırsızlık, başkasının emeğine yuvasına çökmek demek.

Guguk düzeni böyle tanımlanınca, ülkemizin haline bakıp gördüklerimi yazmayayım. Şu kadar ki, ne kadar çok guguk var değil mi? En çok da hukuk insanı geçinen sapiens kılıklı guguklar. Öyle çoklar ki! Adliyelerde, avukat bürolarında, kamu kurumlarının hukuk birimlerinde. Meslek ahlakına sahip hukukçuyu ara ki bulasın.

Sadece hukuk insanı geçinen sapiens kılıklı guguklar yok. Sosyal hayatın her alanında kendini aslan kaplan zannedenler, zannetmenin ötesinde bukalemunlar, pervane böcekleri, örümcekler, yılanlar, akrepler, çakallar, sırtlanlar, kurtlar, domuzlar, tilkiler, maymunlar, atlar, eşekler… En çok da köpekler, koyunlar ve öküzler… Bir de tardigrada denilen omurgasızlar. Özellikle siyasette, medyada, üniversitelerde ve entelektüel camiada. 

AnaBritannica’ya göre tardigrada, yeryüzünün hemen her yerine dağılmış, yaklaşık 350 tür içeren omurgasızlar grubunun ortak adıdır. Evrim tablosunda halkalı solucanlar ile eklembacaklılar arasında yer alırlar, serbest yaşarlar. Çoğunun boyu 1 mm’yi aşmaz. Bulundukları ortamlar çok çeşitlidir. Yosunlar ya da kumlar arasında tatlı ya da tuzlu sularda yaşayan türleri vardır. Sindirim kanalı vücutlarının bir ucundan öbür ucuna kadar uzanır. Bilinen hiçbir özel dolaşım ve solunum organları yoktur. Bitkiyle beslenen türleri, ağızlarının çevresindeki dikensi yapılarla deldikleri bitki hücrelerinin içini emer. Birkaç türü ise etçildir. Tardigradalarda erkek dişi ayrımı belirsizdir. Çok düşük sıcaklıklara ve su yitimine karşı son derece dirençli olan bu hayvanlar çevre koşulları kötüleştiğinde tüm etkinliklerini askıya alarak bekleme evresine girerler. Vakum altında sekiz gün, helyum gazında ve -272°C’de saatlerce bekletilen örnekler oda sıcaklığında yeniden canlanmıştır. Tardigradalar su ve rüzgârla kolayca yayılabilirler.

Özetle tardigrada her şeyden önce omurgasızdır. 

Dolaşım sistemi olmadığına göre kansızdır, yüreksizdir.

Solunum sistemi olmadığına göre ciğersizdir. 

Cinsiyeti belirsizdir. Tardigrada neredeyse sindirim sisteminden ibarettir, üremesi dışkılamaya benzemektedir. 

En çetin koşullarda canlı kalabilmekte, akan suya esen rüzgâra göre yer değiştirebilmektedir.

Omurgasız, kansız, yüreksiz, ciğersiz, cinsiyetsiz…

Sülük gibi besleniyor.

Rüzgâr nereye savuruyorsa, 

Su nereye götürüyorsa oraya gidiyor.

***

Tardigrada, guguk, bukalemun, köpek, koyun, öküz vs…

Sonuçta doğal canlı türleri. Peki, sosyal hayatta fikri ve siyasi omurgasızlık, akan suya esen yele göre pozisyon değişikliği, ezilenler karşısında kalpsizlik, muktedirler karşısında ciğersizlik, fırdöndülük, hilekârlık ve tahripkârlık, gelen ağam giden paşam oportünizmi, zalimlere köpeklik, zulüm karşısında öküz duyarsızlığı ve koyun gibi uysallık da doğal mıdır? 

Yuh olmasın mı böylelerine?

Yuh olsun derken türümüze o kadar da haksızlık etmeyeyim. Dünya dönüyorsa, vicdan ve ahlak sahibi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor; onca kötülüğün yanı sıra bunca iyilik varsa, vicdan ve ahlak sahibi insanların gayretiyle var.


3 Ağustos 2022 Çarşamba

DARBE YARGISINDAN AK YARGIYA

Gezi davalarının üçüncüsünde verilen mahkûmiyet ve tutuklama kararının üzerinden 100 gün geçti. Önceki davalardan beraat eden Mücella Yapıcı, 100’üncü günde, kendisi ve tutuklu arkadaşları adına “Daha kaç kere beraat etmemiz gerekiyor?” diye sormuş.

Öte yandan, kriminal bir yaratık, covid19 salgınında bilimsel açıklamalarıyla tanınan Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol’u ölümle tehdit etmiş ve ofis kapısı önündeki basamaklara dana dili bırakarak tehdidini güçlendirmiş. 

Yaratık, usulen ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmış; bu kez “Adliyeye davet edildik. Gereğini yaptık ve kaldığımız yerden durmak yok, yola devam” diyerek Türk Tabipler Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı ile gazeteciler Zafer Arapkirli ile Ayşenur Arslan’ı da hedef tahtasına yerleştirmiş. Zafer Arapkirli, yaratığın öldürme planı yaptığını açıkça ilan etmesine karşın serbest bırakıldığına dikkati çekerek, “İşi tamamlaması mı isteniyor?” diye sormuş.

Bunlara benzer nice olayla her gün her saat karşılaşmak mümkün. Doğu Perinçek adlı yaratığın “devlet adına bin operasyon” yapan Mehmet Ağar’a kefil olması, Necip Hablemitoğlu cinayetinin faili olarak aranan Albay Levent Göktaş’ın sekiz haftadır yakalan(a)maması da bu tablonun parçası olarak görülebilir. Daha açık bir ifadeyle; bu tablo, yargı, güvenlik ve ciheti askeriyedeki çürümenin resmidir. 

Elbette bilinir ki, bir toplumda devlette, hiçbir kurum tek başına çürümez. 

Yine bilinir ki, sınıflı toplum düzeninde çürüme ezelidir; dünden bugüne mirastır.

AKP döneminin sözüm ona ileri demokrasisi de 12 Eylül faşizminin torunudur.

Bu vesileyle, 12 Eylül faşizminin “hukuk” düzeni ile AKP devrinin hukuk düzenini kıyaslayan eski tarihli bir yazıyı paylaşmadan edemedim.

Okuyucunun sabrına saygıyla.

***

12 EYLÜLDE BİLE…

Başlıktaki ifadeyi, yani “12 Eylül’de bile…” ifadesini son yıllarda ne çok duyuyoruz değil mi?

Medyada bu ifadeyle başlayan bir cümleyle karşılaştığımda duygu ve düşüncelerim karmakarışık oluyor.

 “Sen 12 Eylül’ü yaşadın mı ki böyle konuşuyorsun!” diye ağzının payını mı vereyim, yoksa hak mı vereyim, tereddüt ediyorum.

O tereddüt içinde nefesim daralıyor, acı acı iç çekiyorum.

Bir de görüyorum ki, bu cümleleri kuranlar 12 Eylül felaketini yaşamış insanlar.

Mesela Ahmet Türk. 12 Eylül faşizmini Diyarbakır Cezaevi’nde yaşamış. Gördüğü işkenceyi anlatmaya kalemin ve belagatin gücü yetmez. Neredeyse günün her saatinde dayak ve hakaret, çırıl çıplak soyulup cop ve kalasla dayak, foseptik çukurunda pislik banyosu, banyo yetersiz görülmüşse tekrar dayak… Kendi kendine “Ya rabbi, canımızı al da, bu işkenceden kurtulalım” diye dua etmiş. İşte o Ahmet Türk, “Geçmişi de yaşadım, bugünü de yaşadım... O dönemin işkence ve zindan tarifi mümkün değil.” demiş ve eklemiş: 

Hukuk açısından, sıkıyönetim olmasına rağmen inanın ki, bugünkü hukuksuzluk o dönemde yoktu. Tutukluluk süresi o dönemden çok uzun. Hukuk açısından geçmişle bugünü karşılaştırdığımız zaman çok daha kötü bir noktada olduğumuzu ifade etmek istiyorum.” (Vedat Çetin, Hukuksuzluk 12 Eylül’ü aştı, Özgür Gündem, 31 Ocak 2012.)

Sadece Ahmet Türk değil böyle düşünen. KCK davası tutuklusu akademisyen Deniz Zarakolu da aynı düşüncede. 12 Eylül zorbaları ülkenin üstüne çullandıklarında Deniz henüz 6 yaşında. Annesi Ayşe’yi Metris Cezaevi’ne kapatmışlar. Deniz çocuk duyarlığıyla dışarıdan tünel kazıp annesini Metris’ten kaçırmayı düşlemiş. Aradan 30 yıl geçmiş, Deniz’i de Metris’e kapatmışlar. Deniz, “Komik, ironik, öğretici” başlığı altında o günden bugüne geliyor: 

Otuz yıl önce bizimkiler Metris’teydi ve ben ziyaretçiydim, otuz yıl sonra yine Metris’teydim ve bu kez tutukluydum. Hiçbir şeyin değişmediğini görmek üzücü. Fakat ailemin yollarının nereden geçtiğini bizzat görmek açısından da öğretici.” (12 Eylül Ve 28 Şubat “yargılanıyor” Bir Recep şakası, Express Dergisi, Sayı: 128, Mayıs 2012.)

***

Ahmet Türk ve Deniz Zarakolu dışında da 12 Eylül’ü yaşamış olup da “Hukuksuzluk 12 Eylül’de bile bu kadar değildi” diye düşünen çok sayıda insan var.

Hak mı vereyim, yoksa “abartmayın arkadaşlar” mı diyeyim, tereddüt ediyorum.

O tereddüt içinde yüreğim kanıyor, derin derin soluklanıyorum.

12 Eylül faşizmini yaşamış biri olarak ben ne söylemeliyim?

12 Eylül felaketini önce teğmen rütbesiyle Çanakkale’nin Çan ve Yenice ilçelerinde sıkıyönetim komutanı olarak yaşadım. Ne mutlu ki kimsenin canını yakmadım.

Sonra 1982 yılında üsteğmen rütbesindeyken önce Ankara İstihbarat ve Dil Okulu’nda; sonra sırasıyla Bursa, İstanbul ve Ankara emniyet müdürlüklerinde toplam 150 gün süreyle işkenceyle sorgulandım. Sanıklarının dörtte üçü askerlerden oluşan THKP/C Üçüncü Yol soruşturması kapsamında, anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklandım. 

İşkence altında sorguyu işkence altında yargı süreci izledi. Ünlü Metris Cezaevi’nde iki yılım geçti. Cezaevindeki zulüm ve direniş tektip elbisede simgeleşmişti. Zulmün ve onursuzlaştırmanın simgesi olarak dayatılan tektip elbiseyi reddediyorduk... Kış ortasında koğuşlarımıza baskın yapıldı, tüm giysilerimiz alındı, koğuşlarda atlet külot bırakıldık. Avukat ve yakınlarımızla görüşemediğimiz için kamuoyunu haberdar etmemiz mümkün değildi. 



Rastlantı bu ya, ilk duruşma tarihimiz baskından üç gün sonrasıydı. İşkenceyle tektip elbise giydirildikten sonra Metris yerleşkesindeki duruşma salonuna götürüldük. Saniyeleri hesaba katan bir zamanlama yapmak gerekiyordu. Salonda zincirler ve kelepçeler çözüldükten sonra, izleyicileri, avukatları, mahkeme heyetini beklemeden tektip cezaevi elbisesini yırtıp atmak, sesini duyuramamakla sonuçlanacaktı. Bu durumda, yeniden koğuşlara ve hücrelere götürülecektik. İzleyiciler, avukatlar ve gazetecilerin salona alınmalarından sonra, tam mahkeme heyeti salona girerken tektip elbiseleri yırtıp attık, atlet külot kaldık. Mahkeme heyeti yerini aldığında yırtma işlemi tamamlanmıştı. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Deniz Teztel o sırada fotoğraf çekmeyi başardı, ama fotoğrafa yayın yasağı kondu. Yine de zulme ve tektip elbiseye karşı direniş ilk kez kamuoyuna duyurulmuş oldu. 

Tutuklu yoldaşlar, cezaevinde olan bitenleri anlatma görevini bana vermişlerdi. Duruşma yargıcı tutanağı yazdırmaya başladığında elimi kaldırıp söz istedim. Mahkeme başkanı Albay’ın emriyle inzibatlar beni karga tulumba salondan çıkarttılar. Tam mahkeme heyetinin önünden geçerken parmağımı sallayarak “İşkence altında sorguladınız işkence altında yargılayamazsınız” diye bağırdım. Tutuklu arkadaşlar da “Kahrolsun Faşizm”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” diye slogan attılar. Ocak ayının ortasında hep birlikte cezaevi avlusuna atıldık. İkinci duruşmada aynı sahne yinelendi ve bir daha da duruşmaya alınmadık. 

Gerek sorgulanırken gerekse yargılanırken, cunta lideri Kenan Evren, asker sanıklar olarak bizi vatana ihanetle suçluyor, açıkça hedef gösteriyordu. Evren “Evvela silahlı kuvvetlerden atılmışlardır, ondan sonra da adaletin pençesine teslim edilmişlerdir. Cezalarını göreceklerdir. Ama, ben onlara hainlik lafını bile az bulurum.” diyordu. 

Cunta lideri ve devlet başkanının bu açık suçlamasına ve hedef göstermesine karşın, bizi yargılayan sıkıyönetim mahkemesi, 123 sanıktan 116’sı hakkında berat kararı verdi. 

Sıkıyönetim mahkemesinin gerekçeli kararında, “Kanıtların Değerlendirilmesi” başlıklı bir bölüm var ki, olabilecek en geniş şekilde fotokopi çekip bugünün mahkemelerine kapak yapmalı. 

Düşünebiliyor musunuz, sanıklar iddianamede birçok silahlı bombalı eylemle suçlanmışlar; suçlandıkları eylemleri, emniyet ve savcılık sorgularında, yer gösterme tatbikatında kabul etmişler. Ama sıkıyönetim mahkemesi bunları delil olarak kabul etmemiş. Çünkü sanıkların eylem tarihinde olay yerinde olmadıkları ortaya çıkmış; hatta eylem tarihinde gözaltında oldukları anlaşılmış… Mahkeme bu gibi çelişkileri tek tek analiz ettikten sonra şu hükme varmış: “Yukarıda açıklanan duruma göre kanıtların değerlendirilmesi sırasında sanıkların zora dayalı olduğunu belirttikleri ve İstihbarat ve Dil Okulu’nda alındığını söyledikleri ifadeleri ile emniyet ifadelerinin ve iradeleri dışında düzenlenen yer gösterme tutanaklarının yalnız başına yeterli kabul edilmesi mümkün görülmemiş ve kuşku yaratır nitelikte bulunmuştur.”

***

DARBE YARGISINDAN AK YARGIYA

Tarihin hangi döneminde, hangi rejimde olursa olsun o rejim için en önemli ölçütlerin başında adalet sistemi gelir. Adalet sistemi de somut olarak mahkemelerin işleyişinden ve hapishanelerdeki durumdan anlaşılır. 

Bugün sözüm ona “ileri demokrasi” devrindeyiz. Cezaevleri ancak darbe devrinde rastlanabilecek şekilde dolu. Elbette darbe devrinin zindanı ve zulmüyle kıyaslanamaz. Böyle derken darbe devrinden çok sonra “sivil” hükümetler döneminde yapılan Ulucanlar katliamını, Hayata Dönüş katliamını anımsıyorum. Bugünkü iktidarın cezaevlerinde de tedavisi engellendiği için ailesine cenazesi teslim edilenler, sevk sırasında cezaevi aracında diri diri yananlar, çocuk koğuşlarında tecavüze uğrayanlar geliyor aklıma. 

Her şeye karşın bugünün cezaevleri darbe devrinin zindanı ve zulmüyle kıyaslanamaz. Peki ya mahkemeler ve kanunlar?

Erdoğan’a ve taklacı (eski) İçişleri Bakanı’na göre “Resim yaparak, şarkı besteleyerek, şiir yazarak da terörist olunabilir! Kitap ise, bombadan daha etkili bir silahtır.

Ucube zihniyet, ucube yasalar ve özel yetkili mahkemeler marifetiyle en barışçı muhalif her eylem ve söz bile terör olarak görülüyor; darbe devrini aratmayan operasyonlarla on binlerce insan tutuklanıyor. 

Tutukluluk peşin cezaya dönüşmüş. 

Milletvekilleri tutuklu. 

Onlarca gazeteci tutuklu. 

Parasız eğitim isteğiyle pankart açmak dışında eylemi olmayan yüzlerce öğrenci tutuklu.

Hatta oğlu İbrahim Kaypakkaya’nın mezarını ziyaret eden anneden bile suçlu üretilebiliyor. 

Mahkemeler, avukatları jandarma zoruyla salondan attırıyorlar: delilleri değerlendirmeye gerek görmeden, kim oldukları belirsiz gizli tanıkların ifadesiyle akıl almaz mahkûmiyet hükmü kuruyorlar. 

***

SÖZÜN BİTTİĞİ YER

Darbelerle hesaplaşma retoriğiyle açılan davalar, sermayenin iç savaşında tiksindirici bir oportünizmle harcanıyor, torba operasyonlar zorba operasyonlara dönüşüyor, darbeci faşistlerin yanında çok ama çok sayıda masumun da canı yakılıyor. 

Yine de “12 Eylül’de bile” ifadesiyle başlayan bir cümle kurmak gelmiyor içimden. 

Böyle bir cümle kurmuyorum; ama, “İyi ki, 12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmışım” demekten de kendimi alamıyorum. 

Düşünüyorum da, darbe devri olmasına karşın, emniyetten adliyeye çıkarılanlar gelişigüzel tutuklanmıyordu.

Sıkıyönetim mahkemesinde yargılamanın nasıl gelişeceğini, hangi duruşmada tahliye kararı çıkacağını, kararın ne yönde olacağını neredeyse tam isabet öngörebiliyorduk.

Cunta lideri ve devlet başkanının açık suçlamasına ve telkinlerine karşın beraat etmiştik.

Sıkıyönetim mahkemesinin beraat kararı verdiği iddianameyle bugünün özel yetkili mahkemesinde yargılansam, duruşmada tektip elbiseyi yırtıp attığım için iyi hal indirimi de olmayacağından, 15 yıl hapis cezasına çarptırılırdım herhalde. Hatta, suç vasfı değişikliğinden ağırlaştırılmış müebbet de mümkündür.

“12 Eylül’de bile bu kadar değildi” diye düşünen çok sayıda insan var.

Hak verip vermemekte tereddüt içindeyim.

Şaşırma refleksimi yitireli o kadar çok zaman geçti ki. 

İki yıl önce bir gazetenin birinci sayfasındaki haberi okuyunca ben bile şaşırdım. 

Gazetecilerin gözaltına alınmalarıyla ilgili haberin başlığı aynen şöyleydi: “Medyada gözaltı tartışması: Yargı sürecini beklemeden zanlıları suçsuz ilan etmek doğru değil” (abç)

Ben bile şaşırdım, “12 Eylül’de bile bu kadar değildi” diye düşünmekten kendimi alamadım.

(Gazetenin adını yazmak gelmedi içimden. Merak eden kütüphanelerin efendisi bir arama motoruna sorup bulabilir.)


Rahmi Yıldırım

Nisan 2013  

Not: Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa (Güney Marmara) Şubesi'nin yayın organı Çağdaş'ın Nisan 2013 sayısında yayımlanan yazıdır.