akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
akp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2023 Cuma

BARIŞ DA DÜŞMAN CEZA HUKUKUNUN KURBANI

Okur yazar herkes Barış Pehlivan’ı bilir herhalde.

Şahsen tanışmak kısmet olmadı; ben de meslektaşı olarak haberlerinden programlarından tanıyorum, biliyorum. Umarım bir gün yüz yüze de tanışırız.

Barış Pehlivan gazeteci. Mensubu olduğum 78 kuşağına göre genç sayılır; sadece 40 yaşında. Genç yaşına karşın, çokça manşetlik haberler üretmiş, araştırmacı gazetecilik ürünü kitaplar yazmış. Gazetecilik meslek örgütlerinin ödüllerine layık görülmüş. Barış Terkoğlu ile birlikte; Sızıntı: Wikileaks’te Ünlü Türkler, Mahrem, Metastaz, Cendere, SS Süleyman Soylu adlı araştırma kitaplarına imza atmış. Haberleri ve kitapları nedeniyle çok kez yargılanmış, tutuklanmış. 

Şu sıra beşinci kez cezaevinde; sekiz ay daha cezaevinde kalacak.

***

Barış’ın beşinci kez cezaevine girmesi ve denetimli serbestlikten yararlandırılmaması, Türkiye’deki ceza yargılaması ve infaz sisteminin vicdan ve adaletten ne denli uzaklaştığını gösteriyor. Öyle bir uzaklaşma ki, 12 Eylül faşizminin infaz hukukuna bile rahmet okutur.

12 Eylül faşizmi döneminde tutukluydum. O dönemde bile infaz hukukunda kâğıt üstünde de olsa denge ve eşitlik kaygısı vardı. “Bir sağdan bir soldan” idam ediyorlardı. Asılmayacakların infazında adli/siyasi ayrımı yoktu. Hükmedilen cezanın yarısını, hatta 2/5’ini cezaevinde geçiren mahpus, meşruten tahliye olabiliyordu. Adli/siyasi ayrımı uygulamadaydı. Siyasi mahpuslar hücre cezası, ziyaretçi ve avukat yasakları, işkence, gazete ve kitaptan mahrum bırakma gibi cezalara maruz kalırken mafya babaları, uyuşturucu tüccarları ev gibi döşedikleri koğuşlarında hizmetlerine bakan adam bile tutabiliyordu. Ayrımcılık yasağı kanunun lafzındaydı sadece.

İnfaz hukukunda 12 Eylül faşizmi döneminde bile gözetilen denge ve eşitliğin yerini, izleyen Turgut Özal iktidarı döneminde düşman ceza hukuku aldı. Terörle Mücadele Kanunu’nda, siyasi mahkûmların infazında ¾ kuralı getirildi. Yani, adli mahkûmlar hükmedilen cezanın ½’ini cezaevinde yatarken, siyasi mahkûmlara ¾ dayatıldı; halen de böyle uygulanıyor. Dahası, disiplin cezaları uygulanarak infaz yakılıyor ve siyasi mahpusun meşruten tahliye olması da engelleniyor.

***

Meşruten tahliyenin bugünkü karşılığı koşullu salıverme. Buna göre adli suçlarda cezanın yarısını cezaevinde geçiren iyi halli mahpusun kalan cezası koşullu salıverme şeklinde infaz ediliyor. Adli mahkûm, bir daha suç işlememe koşuluyla tahliye ediliyor. Amaç, mahkûmun topluma uyum sağlaması ve kazandırılması, iyi halinin sürmesini teşvik etmek. Koşullu salıverme döneminde yeni bir suç işlerse, kalan cezanın infazı için tekrar tutuklanıyor. 

Koşullu salıverme için cezaevinde geçirilmesi gereken süre, 15 Temmuz’dan sonra 2/3 olarak değiştirildi. Ancak infazın mahkûm aleyhine ağırlaştırılması, adli mahpusun daha fazla yatacağı sonucunu doğurmuyor. Malum İslam kolaylık dinidir, yaparsa AKP yapar! Nitekim yapıyor da.

***

AKP iktidarı, adam öldürenler ve devlet aleyhine suç işleyenler (siyasi suçlular yani) hariç olmak üzere, adli suçlular için infaz hukukuna denetimli serbestlik kurumunu ekledi. 5275 Sayılı Kanun’la getirilen düzenlemeye göre, koşullu salıverme için cezaevinde yatılması gereken sürenin bir kısmı denetimli serbestlik şeklinde sosyal hayat içinde geçiriliyor. Amaç, mahkûmun ailesi ile bağlarını sürdürebilmesi ve toplum ile daha hızlı bir şekilde uyum sağlayabilmesi. Hükümlü koşullu salıverilmesine belli bir süre kalınca tahliye ediliyor ve sosyal hayat içinde denetimli serbestlik müdürlüklerinin gözetimi altında tutuluyor. Denetimli serbestlik döneminde iyi halini korumuş ve toplumla uyum sağlamış ise, kalan ceza için koşullu salıverme dönemi başlıyor. 

Denetimli serbestlikte en önemli ölçüt, devlet aleyhine suç işlememek. Yasadaki ifadeyle:

* Devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar

* Anayasal düzene, milli savunmaya, devlet sırlarına karşı işlenen suçlar

* Terörle mücadele kanunu kapsamına giren suçlar

* Örgütlü suçlar, koşullu salıverilme hakkı geri alınan hükümlüler

Oysa Recep Tayyip Erdoğan, 2018 yılında MHP’nin ısrarla istediği af düzenlemesi kendisine sorulduğunda, şu yanıtı vermişti: "Kader mahkûmları meselesini anlamış değilim. Kime kader mahkûmu denir çok çok önemli. Benim bir ilkem var. İlkem de şudur: Devlete karşı işlenen suçlarda devlet affedici olabilir. Ama kişilere karşı işlenen suçlarda devletin af yetkisi yoktur." (5 Eylül 2018, Kırgızistan’dan dönerken uçakta yaptığı açıklama.)

Erdoğan’ın bu sözleri yüzde yüz doğruydu ama söylendiğiyle kaldı. O günden bugüne infaz yasasına geçici maddeler eklenerek nice “kader mahkûmu” (!) katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, IŞİD ve Hizbullah katilleri, uyuşturucu tüccarları, mafya babaları salıverildiler. Tahliye edilen mafya şefleri Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz, Sedat Şahin, soluğu MHP genel merkezinde aldılar, Devlet Bahçeli’nin elini öptüler.

***

KALEM MAHKUMLARINA DÜŞMAN CEZA HUKU

İnfaz düzenlemelerinden yararlanmayan “kader mahkûmu” kalmadı, bir tek kalem mahkumları yararlandırılmadı; yani devlete karşı suç işlediği iddia edilenler. Selahattin Demirtaş, Mücella Yapıcı, Can Atalay, Çiğdem Mater, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, Kobani davası sanıkları, gazeteciler. Güncel esirler olarak da Merdan Yanardağ, Barış Pehlivan.

Merdan Yanardağ, “terör örgütü propagandası yapmak” ile suçlanıyor. Barış Pehlivan ise Libya’dan gelen “şehit” cenazeleriyle ilgili haberinde "istihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek" suçlamasıyla 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkûm edilmiş; başka bir haberi bahane edilerek infazı ve denetimli serbestlik hakkı yakılıp tutuklandı.

Kalem mahkumlarına düşman ceza hukuku; “kader mahkûmu” (!) katillere, tecavüzcülere, hırsızlara, uyuşturucu tüccarlarına, mafya babalarına, Hizbullah ve IŞİD katillerine ise açık cezaevi, denetimli serbestlik ve koşullu salıverme. Hukuku vicdandan adaletten insandan bu denli uzaklaştırmak, İslamcı iktidara nasip oldu. Bir kere daha anlaşıldı ki, cehalet ve kötülük ittifakı iktidar, aydınları, yazarları, gazetecileri, mafya babalarından, uyuşturucu baronlarından, ihale çetelerinden, kadın ve çocuk tecavüzcülerinden daha tehlikeli görüyor!

Barış Pehlivan son yazısında, “Siyah kölelerin yargılandığı bir düzen bu. Beyaz olsaydım, zengin olsaydım, dalkavuk olsaydım içeride olmazdım” demiş.

Emekten emekçiden yana bir gazeteci olarak bildiğim Barış, inanıyorum ki nasıl girdiyse öyle çıkacak, kalemini şeriatçı faşizmin hizmetine vermeyecek.

Biat etmeyen, “herkesin yüreğine baharın gelmesi için yazan” kalem savaşımcılarına selam olsun!


9 Ağustos 2023 Çarşamba

İSLAMİ MAGANDALIK

"Türkiye maganda liginde şampiyon” başlıklı haber vesilesiyle "Maganda politik" başlığı altında Türkiye’de magandalığın toplumsal hayata ve siyasete sindiğinden söz ediyorduk. 

Magandalaşmanın lümpen kapitalizmle başladığını vurgulamış; AKP iktidarı döneminde nasıl bir seyir izlediği sorusunu birlikte yanıtlamayı önermiştik.

Basitçe yanıtlamak gerekirse; AKP iktidarıyla birlikte magandalaşma daha da hızlandı, hızlanmakla kalmadı İslamileşti. İslamcı mahallenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç’ın ifadesiyle AKP iktidarı döneminde “Müslüman magandalar” türedi. Belki de zaten varlardı.

* * *

Çünkü, AKP iktidarıyla birlikte (hatta yerel yönetimlerin RP tarafından ele geçirildiği 1994 yılından itibaren) toplumsal artık değerin ana muslukları Anadolu Kaplanları veya Yeşil Sermaye olarak adlandırılan, MÜSİAD’ta örgütlü İslamcı sermaye kesimine çevrildi. Tersi, yani muslukların emekçilere çevrilmesi, parti programında söz verildiği üzere yolsuzluklarla, yoksullukla, yasaklarla mücadele söz konusu değildi. Çünkü, İslami soslu popülist söylemine ve programına karşın, AKP neoliberal kapitalizmin en gözü kara partisidir; bu niteliği, MÜSİAD’ın önceki başkanlarından Ali Bayramoğlu’nun “AKP’nin ampulünü biz yaktık” sözleriyle itiraf edilmişti. (Aktaran Eylem Türk, Milliyet, 6 Nisan 2004)

Yolsuzluklarla, yoksullukla, yasaklarla mücadele söz konusu değildi. Tayyip Erdoğan’ın Ecevit hükümetinden miras İMF reçetesini devralmasından sonra, özellikle kamu ihaleleri yoluyla “mütedeyyin” sermaye kesimine devasa ölçüde servet transferi gerçekleşti. Muhalefet döneminin mücahitleri iktidarda müteahhitliğe terfi ettiler. Servet olarak parmakta tek yüzük ve Harun söylemiyle siyasete atılanlar Karun oldular. Öyle ki, Türkiye, dünyada en çok dolar milyarderi olan ülkeler listesinde 6’ncı sıraya yükseldi.

Ne var ki, çok kısa sürede sağlanan servet birikimi burjuva kültürünü değil, çok hızlı bir çürümeyi ve magandalaşmayı beraberinde getirdi. Çünkü doğru düzgün bir feodalizmi bile görmemiş Anadolu eşrafından paraya kavuşur kavuşmaz burjuvalaşması beklenemez. Anadolu eşrafının böyle bir yücelmeye elverecek ne kültürü vardır ne de sosyal yaşamı. Kaldı ki, TÜSİAD’ta örgütlü Beyaz Sermaye’nin bile (onca kuşak gelip geçtiği halde) modern anlamda burjuvalaşıp burjuvalaşmadığı tartışmalıdır. Anadolu eşrafının kasaba kabasabalığı içinde kaldığı ise kesindir. 

Sonuç, Ali Bulaç’ın ifadesiyle: Tüketimi gösterişe döken, her gün kıyafet değiştiren, eskiden Akbil’le gezebilirken artık ‘Dabbetül Arz’ tipi ciplerle dolaşan, sonradan görme, kısa yoldan zengin olmuş, hiçbir ilkesi değeri kalmamış Müslüman magandalar! (Ali Bulaç, Sevda Alkan ile Söyleşi, Haftalık Dergisi, Mayıs 2006)

Bu saptamaya pek çok şey eklenebilir. En başta itibardan tasarruf etmemek. (İtibarı batsın!) Yanı sıra (madem Müslümandır) kadere rıza göstermek yerine bir tabur koruma ile dolaşmak. Yazlık ve kışlık evlerin sarayların eşya ve dekorunda, günlük yaşamda, düğün merasimlerinde, çeşitli toplantılarda görülmemiş lüks, israf ve sefahat; ama yaşama ilişkin estetik kaygı eksikliği, zevksizlik... Siyasette ise yoksulların dini inancını araçsallaştırmak, yoksulluğu ve cehaleti kutsamak, yaşanan çürümeyi meşrulaştırıcı ayet ve hadis bulma telaşı, faşizan saldırganlık, siyasi ahlak ve tutarlılık eksikliği...

* * *

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’da, burjuvazinin kendi hayalindeki gibi, yani kendi suretinde bir dünya yarattığını yazmışlardı.

Bu saptamaya uygun olarak, siyasette ve devlet yönetiminde onlarca yıldır süren İslami magandalaşma pratiğinde nasıl bir toplum inşa edildi?

Soruyu “Erdoğan sebep mi sonuç mu?” başlığı altında Zülfü Livaneli yanıtlamış olsun:

“Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü koruna peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığının Anadolu Müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lümpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.

AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur.

Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu. Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı.

Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakâr değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur. Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Ve sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir.” (3 Kasım 2014)

Sadece Zülfü Livaneli değil, İslamcı mahallenin yazarlarından Atasoy Müftüoğlu da benzer şekilde dini inancın politik propaganda ve duygusal sömürü aracı haline getirildiğinden yakınmış ve eklemiş: “Toplum büyük bir kültürsüzlük ile maluldür. Toplum büyük ölçüde maganda, maço toplumuna dönüşmüştür. Her gün kadın cinayetlerinin işlendiği bir toplumda Anadolu irfanı diye bir şeyden söz edilemez. Böyle bir irfan yok. Toplum ciddi bir şekilde lümpenleştirilmiştir.” (9 Ekim 2022 tarihli söyleşi)

Bu saptamaları çok daha önce, daha zarif şekilde Nazım Hikmet “Akrep gibisin kardeşim” başlıklı şiirle edebileştirmişti. Nazım’dan bu yana değişen sadece lümpenleşme ve magandalaşmanın İslam ile ambalajlanması oldu. 

İslami lümpenleşmenin ve magandalaşmanın en acı sonucu kadınlara, çocuklara ve doğaya yönelik saldırganlıktır ki, ne yazılsa eksik kalır. Emek, barış ve demokrasi güçlerine yönelik vahşet acımasızlık ise genetik mirastır.

İslamcı maganda faşizmine teslim olmayanlara direnenlere selam olsun!


25 Nisan 2023 Salı

ECEVİT YAŞASA AKP’YE OY VERİR MİYDİ?

Necmettin Erbakan Atatürk ve laiklik karşıtlığı söz konusu edildiğinde “Atatürk yaşasaydı Milli Görüşçü olurdu” diyerek üste çıkmaya çalışırdı. Bugün de DSP Genel Başkanı Önder Aksakal, “Bülent Ecevit, Deniz Gezmiş yaşasalar, Cumhur İttifakı’na oy verirlerdi” demiş.

Sağcı siyasetçilerin klasik demagojileridir; ne zaman mantıklı bir açıklama getiremeyecekleri duruma düşseler bu gibi absürt çarpıtmalara başvururlar. Sadece Türkiye’de değil Almanya’da da öyle. Almanya’da 2021 seçimleri öncesinde faşist AfD’nin adayları da Türklerin oyunu alabilmek için Atatürk resimli afiş yapıp “Atatürk de AfD’ye oy verirdi” diye yazmışlardı.

Önder Aksakal bir de eski solcuymuş, yani dönek. Öyle çok ki dönekler. İçlerinde Şahin Alpay, Çetin Altan gibi kaliteli olanları var. Önder Aksakal ise ciddiye almaya değmez. Deniz Gezmiş’i dönekliğine malzeme yapması da cevap vermeye değmez. Aşağıdaki yazı, “Bülent Ecevit yaşasa Cumhur İttifakı’na oy verir miydi?” sorusuna yanıt yerine geçsin.

***

KARAOĞLAN’DAN UZUN ADAM’A

Bülent Ecevit, Türkiye’nin soldan aydınlandığı 1960’lı 70’li yıllarda, ezilenlerin, işçilerin ve köylülerin çıkarlarını seslendiren söylemiyle “halkçı lider” imajı edinmiş, Karaoğlan lakabıyla anılır olmuştu. “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen”, “Toprak işleyenin su kullananın” derken, ezilenlerin susamışlığına tercüman oluyordu. Çelişkilere ve tutarsızlıklara karşın icraatı da “halkçı lider” imajını güçlendiriyordu. Sendikal haklar, Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in çabasıyla işçilerin dünyasına girmişti. On yılların devletçi bürokrat partisi CHP, Ecevit’in liderliğinde sola açılmıştı. Ecevit özel hayatında da sade bir yaşam sürüyor, adı yolsuzluklarla birlikte anılmıyordu.

Recep Tayyip Erdoğan da “fakir fukaranın, garip gurebanın, öksüz yetimin babası, işçilerin emekçilerin abisi” imajıyla biliniyor. Partisi AKP daha çok işçilerden köylülerden, kentlerin dar gelirli varoş sakinlerinden oy alageldi. Yani normalde sol partileri destekleyeceği umulan bir seçmen kitlesi. Araştırmalar AKP seçmenlerinin diğer partilerin seçmen kitlesine göre, özellikle CHP seçmenlerine göre daha düşük gelirli, eğitim düzeyi daha düşük, daha dindar, temel hak ve özgürlüklere daha az duyarlı olduğunu gösteriyor. Bu seçmen profilinin yol açtığı siyaset algısı da belli: CHP burjuva partisi, AKP dar gelirli ve emekçi partisi! Sosyalistler ise uzaydan gelmiş tuhaf kılıklı yaratıklar!

Bu algı içinde Recep Tayyip Erdoğan seçmenlerinin gözünde ezilenlerin lideri! İktidarının ilk yıllarında kendisinden Uzun Adam diye söz ediliyordu.

Uzun Adam, Necmettin Erbakan ile yolunu ayırdıktan sonra partisinin kuruluş toplantısını bir sendikanın genel merkez binasında yapmıştı. Partisini bir sendikanın genel merkezinde kuran liderin iktidara gelir gelmez, işçiler ve sendikalar lehine işler yapması beklenir değil mi? Peki, Başbakan olur olmaz Tayyip Erdoğan’ın TBMM’den geçirdiği ilk yasayı hatırlayan bir işçi veya sendikacı var mıdır? Herhalde yoktur. Naçizane hatırlatayım.

***

ECEVİT “İŞ GÜVENCESİ YASASI” ÇIKARDI, ERDOĞAN KUŞA ÇEVİRDİ

Karaoğlan Ecevit, son başbakanlığı döneminde çok günahlar işledi. Her bir icraatı, Meclis’ten geçirdiği her bir kanun, ‘halkçı’ Ecevit’in tabutuna çakılan birer çivi oldu. Her şeye karşın gider ayak, kendisini Karaoğlan yapanları anımsadı, İş Güvencesi Yasası’nı Meclis’ten geçirdi. Yasa, 10 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde işçinin haklı bir neden olmaksızın işten atılamayacağını öngörüyordu. Mesela patron sendikal faaliyet nedeniyle işten atamayacaktı. Atılan işçi mahkemeye başvurduğunda patron haklı bir nedenle işten attığını kanıtlayamazsa işçiyi yeniden işe almak ve tazminat ödemekle yükümlü olacaktı. 

Taslak olarak 2000 yılında yola çıkan yasanın işçiler için taşıdığı önem apaçıktı. Patronlar tasarıya karşı çok sert direniş göstermişlerdi. TÜSİAD ve MÜSİAD, aralarındaki pasta paylaşım kavgasını bırakmışlar, tasarıyı engellemek için kampanya yürütmüşlerdi. Patron örgütlerine göre tasarı vatana ihanet kabilinden felaket tasarısıydı. Medyada üslenmiş devşirmeler ve dönekler de tasarının piyasa gerçeklerine ne denli aykırı düştüğünü propaganda ediyorlardı. Tasarı 9 Ağustos 2002’nin ilk saatlerinde Meclis’ten geçerek yasalaştı. Patronlar, yasanın altı ay sonra, yani 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe girmesi şartıyla direnişten vazgeçtiler. Herhalde, o tarihe kadar kim öle kim kala hesabı yapmışlardı. Nitekim öyle oldu. Meclis bir daha toplanamadı; Kasım 2002 seçimlerinde AKP anayasayı değiştirmeye yeter çoğunlukla iktidara geldi. 

Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesi önlendiği için AKP’nin ilk hükümeti Abdullah Gül başkanlığında kurulmuştu. Nihayet, Deniz Baykal’ın himmetiyle Tayyip Erdoğan 9 Mart 2003’te Siirt milletvekili olarak Meclis’e girdi; 14 Mart’ta Başbakanlık koltuğuna oturdu.

O tarihlerde Türkiye’nin başında ABD’nin Irak’ı işgal belası da vardı. Ecevit hem bu işgale razı olmadığı hem de İş Güvencesi Yasası’nda ısrar ettiği için iktidardan düşürülmüştü. 

Bu şartlar altında iktidara gelen Erdoğan’ın savaştan bile öncelik verdiği konu, İş Güvencesi Yasası’nı budamak oldu. Güven oylamasını ve 20 Mart’ta başlayacak işgali bile beklemedi. “İş Güvencesi psikolojik rahatsızlık ve baskı yarattı. Kriz ve savaş ortamında işveren kesimi bundan çok rahatsız. Rahatlatıcı bir karar almamız lazım” diyerek, tek cümlelik bir kanunu 16 Mart’ta Meclis’ten geçirdi. Kanun, İş Güvencesi Yasası’nın yürürlüğünü 30 Haziran 2003 tarihine erteliyordu. Patronlar sevinçliydi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, sevincini “AKP bizi çok mutlu etti” sözleriyle dile getirdi. 

Ne ki Çankaya Köşkü’nde farklı bir Cumhurbaşkanı vardı. Ahmet Necdet Sezer, “sosyal hukuk devleti” ilkesiyle bağdaşmadığı, “işsizliği önleyici ve ulusal gelirin adaletli biçimde dağıtımını sağlayıcı önlemler almanın sosyal hukuk devletinin görevleri arasında olduğu” gerekçesiyle erteleme yasasını geri gönderdi. 

Ancak “garip gureba, işçi köylü hamisi” Erdoğan pes etmedi; İş Güvencesi’ni 10 Haziran 2003’te yürürlüğe soktuğu 4857 sayılı İş Kanunu’na dahil ederek içini boşalttı. Ecevit’in bıraktığı yasa 10 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerliyken, Erdoğan’ın çıkardığı yasa 30 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerli oldu. Böylece işçilerin yarısından fazlası iş güvencesi kapsamı dışına çıkartıldı. İşe iade durumunda ödenecek tazminat tutarı da azaltıldı. 

***

İşte böyle! Erdoğan’ın iktidarında İş Güvencesi’ni yitirmekle kalmadılar işçiler. AKP’nin 21 yıllık iktidarında özelleştirme adı altında sokağa atıldılar; sendikaları güçsüzleştirildi. TEKEL özelleştirilip işçiler sokağa bırakılırken Uzun Adam, işçileri çalışmadan aydan aya maaş almakla suçluyor, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kimseye yedirmem!” diyordu. Tarihe geçen direnişlerinde TEKEL işçilerine sosyalist partiler, CHP’li belediyeler ve Sakarya Caddesi emekçileri yardım elini uzatmışlardı. 

Uzun Adam’ın iktidarı döneminde emekçilerin kazanılmış hakları sosyal güvenlik reformu adı altında kuşa çevrildi; ezilenler, emekçiler, AKP hükümetlerinin programlarında ancak sadaka bağlamında yer bulabildiler. Erdoğan, emperyalist patronlarla buluşmalarında “Grev tehdidi olan yere anında müdahale ediyoruz” diyerek, Türkiye’ye yatırım çağrısında bulundu. Buna karşın hâlâ işçilerden oy alabiliyor; “Biz işçinin, emekçinin aleyhine hiçbir adım atmadık” diyebiliyor.

Sözü uzatmayalım. Halkçı Ecevit’in katili Milliyetçi Ecevit oldu. İktidarının son deminde Karaoğlan olduğunu anımsadı; ama kendisini affettiremedi, 2002 seçiminde sadece yüzde 1,5 oy alabildi. Ecevit seçim sandığına gömülürken kimse kalmamıştı yanı başında.

Peki, Karaoğlan’ın ihanetini affetmeyen dar gelirli, yoksul, emekçi, O’nun kadar temiz ve dürüst olmayan, temiz ve dürüst olmak bir yana kendisine dilenci muamelesi yapan Uzun Adam’ı nasıl oluyor da peygambermiş gibi sahiplenebiliyor?

Emekçiler Karaoğlan’ın da Uzun Adam’ın da kendilerini kurtarmadığını, kurtarmayacağını, kendilerini kurtaracak olanın sadece kendileri olduğunu ne zaman fark edecekler?

Karaoğlan yaşasa Uzun Adam’a oy verir miydi? Yanıt okuyucunun takdirine.


8 Aralık 2022 Perşembe

TARİKATLARIN VE SARAYIN ÇOCUK GELİNLERİ

Gün geçmiyor ki insanım diyen herkesi yerin yedi kat dibine sokacak, dehşete düşürecek, kan donduracak bir utancın haberiyle sarsılmayalım.

Son haber, BirGün Gazetesi yazarı Timur Soykan’ın imzasıyla geldi. Habere göre, Nakşibendi Halidiye koluna bağlı İsmailağa Cemaati’nin bir lideri, 6 yaşındaki kızını 29 yaşındaki müridiyle ‘imam nikahıyla’ evlendirmiş. Kızcağız, gelinlik giydirilip saçı taranarak müridin evine gönderilmiş; evcilik oyunu diye tecavüze uğramış; 13 yaşındayken nişan ve düğün yapılmış; 14 yaşında buluğa erip kanamaları düzensizleşince hastaneye götürmüşler; doktor polise haber verince, adliye olaya el atmış, kemik yaşı tespiti istenmiş; gerçek yaşı ortaya çıkmasın diye 21 yaşındaki başka bir kadın kemik testine sokulmuş; 18 yaşındayken resmi nikâh kıyılmış. Talihsiz kız/kadın sosyal medyaya girdiğinde başına gelenlerin farkına varmış; şikâyetçi olmuş. Şikâyeti değerlendiren İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturmayı 30 Ekim 2022 tarihli iddianameye dönüştürmüş, sanıkların 27 yıla kadar hapislerini istemiş…

***

MÜNFERİT DEĞİL VAKA-İ ADİYE

İnsanın inanası gelmiyor gerçekten. Bir anne baba nasıl olur da bebeğini çocuğunu böyle bir iğrençliğe kurban eder? Anne baba, yaşlı genç, evli bekâr, inançlı inançsız, bu haber karşısında kanı donmayacak, dehşete düşmeyecek kişi var mıdır?

İyimser ruh haliyle, “Bu olay karşısında kanı donmayacak kimse olamaz” denilebilir. Ne var ki hayat, bu kadarcık iyimserliğe bile izin vermiyor. Çünkü böyle bir olayı kan dondurucu iğrençlik olarak görmeyen devasa bir güruh var. Çünkü ne yazık ki bu iğrençlik, kimilerinin hafifletmeye çalıştığı gibi “münferit, sıra dışı, bireysel, tekil” bir olay değil; topyekûn yüzleşilmesi gereken vaka-i adiye, yani sıradan bir olay. Aynen böyle yaşanmasa da benzer nice olay haberlere konu oldu. 

Ensar Vakfı’na bağlı yurtlarda kalan yaşları 8-10 arasında değişen 45 çocuğun cinsel istismara uğramasının ve olayı denetlemesi soruşturması gereken görevlilerin terfi ettirilmesi belleklerde taptaze. Dönemin ilgili bakanı Sema Ramazanoğlu “Bir kere rastlanmış olması, hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumu karalamak için gerekçe olamaz” diyerek olayı hafifletmeye çalışmıştı.

Sakarya’nın Akyazı ilçesinde Halvetiye tarikatı bünyesindeki Uşşaki Cemaati şeyhinin 12 yaşındaki kız çocuğuna cinsel istismardan 10 yıl 5 ay hapis cezasına çarptırılması geçen yılın haberi. Rezalet ortaya çıktığında utanmaz şeyh olayı örtbas edebilmek için kendisini Hz. Muhammed yerine koyup kızın babasına “Ebubekir olmak istemez misin?” diye sormuş.

Antalya’da Akdeniz Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü öğrencisi Mehmet Sami Tuğrul’un Nakşibendilerin İskender Paşa koluna bağlı ALİM-Der’e ait kaçak tarikat yurdunda aşçı tarafından başı kesilerek katledilmesinin; cenaze töreninde baba Halil Tuğrul’un “Bugün bizim Şeb-i Aruzumuz, bunu düğün gecesi olarak düşünüyoruz. Önü vahşet gibi biz arkasındaki rahmete talibiz” diyerek cinayeti tevekkülle kabullenmesinin üzerinden bir yıl geçti. Cinayete ilişkin dava (nedense) basına kapalı olarak sürüyor.

Elâzığ Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi 2. sınıf öğrencisi Enes Kara’nın cemaat yurdunda yaşadığı baskılardan dolayı yaşamına son vermesinin üzerinden aylar geçti.

Erzurum’da yatılı Kur’an kursunda 7 çocuğu istismar eden kişinin 119,5 yıl hapis cezasına çarptırılması iki ay öncesinin haberi.

Bunlar deyim yerindeyse, buz dağının su üstündeki kısmı. Altta daha feci bir rezalet var. Rezaletin bir boyutu da, belki de en önemli boyutu, iktidar ve medyasının bu gibi rezaletlere ve vahşete konu olan tarikatları cemaatleri himaye etmesi, vahşet ve rezaletleri önemsizleştirmesi. 

***

İĞRENÇLİĞE POLİTİK MEDYATİK HİMAYE

Yerli yersiz her vesileyle Allah, Peygamber, Kur’an, din iman sömürüsü yapan AKP iktidarının tutumu malum; ülkeyi hukuk devletine değil din devletine sürüklüyor. Tarikat cemaat oylarına tamahkârlıkla İstanbul Sözleşmesi’nden çıktı. AKP iktidarı altı (6) yıl önce de çocuk yaşta evlilikleri meşrulaştırmak için bir af tasarısını Meclis’e sunmuş; ancak tepkiler üzerine geri çekmek zorunda kalmıştı. O tasarı yasalaşmış olsaydı, bugün konuşulan sapık da aftan yararlanmış olacaktı. İktidarın zihniyetinde bir değişiklik yok, sık sık “erken yaşta evlilik” diye nabız yokluyor. Milli Eğitim Bakanlığı MEB’in öğrencilere yönelik yaz okulu, yaz kampı, okuma yarışması, gezi ve seminerler, sosyal, sportif, mesleki ve teknik kurslar düzenlemek üzere protokol imzaladığı dinci vakıf ve kuruluşlar, TÜGVA, TÜRGEV, Ensar Vakfı, Türkiye Diyanet Vakfı, Hayrat Vakfı, İnsan Vakfı, İlim Yayma Cemiyeti vs. olarak sıralanıyor. Bunlar bilinenleri. Bilinmeyen kim bilir başka hangi dinci kuruluşlar vardır.

Egemen medyada ve akademi dünyasında da iktidarınkine paralel bir görmezlikten gelme, önemsizleştirme, daha vahimi sahiplenme ve mazur gösterme çabası var.

Örneğin “saltanat teknesi” Hürriyet’in GYY Ahmet Hakan’a göre 6 yaşındaki kız çocuğunun evlendirilmesi “sıra dışı bir sapıklık, pedofili vakası” imiş. En radikalinden en ılımlısına, İslamcı mahallede böyle bir olaya cevaz yokmuş.

Ahmet Hakan’ın rezaleti kendi mahallesinden tarikatlardan uzaklaştırmaya çalışması (kabul edilemez olsa da) anlaşılır, AKİT’in sergilediği iğrençlik karşısında saygıya değer bir savunma refleksi. Hiç değilse, “İnsanlığımdan utandım, kanım dondu” diye cümle kurmuş.

AKİT ise iğrenç olayı “iftira” olarak görüyor. Yazı İşleri Müdürü Ali Karahasanoğlu, Cüppeli adlı şarlatanın bile iğrençliği lanetlemesine tepkili; Cüppeli’yi artık Atatürkçü takılmakla eleştiriyor, din kardeşine atılan iftiraya ortak olmakla suçluyor ve “Bu nasıl İslam kardeşliği?” diye azarlıyor.

AKİT’in iğrençliğe ortak olması, “iftira” demesi şaşırtıcı değil. İnsanlık dışı nice katliamlara, cinayetlere sahip çıktı. Çocuk istismarcısı suikastçı Hüseyin Üzmez bu gazetenin köşe yazarıydı…

İğrençlikte ortaklık AKİT ile sınırlı değil ne yazık ki. İslamcı mahalle okumuş yazmışlarının manşetinde her gün neredeyse sadece, hangi yaşta evlenileceği, hangi şartlarda nasıl cima yapılacağı konuları var. Evlilik akdi ile fiili evliliğin bir olmadığını, çocuklar arasında da nikâh, büyük küçük arasında da nikâh kıyılabileceğini söyleyen İslamcı inanç önderlerinden geçilmiyor. Kadınların giyimine kuşamına kafayı takmış olmaları başlı başına bir akıl ve ruh sağlığı sorunu. Sapıklıkları yüzlerine vurulunca “İslami değer ve yargılara sahip insanları tahkir etmeye yönelik iftiralar” diyerek üste çıkıyorlar. Öyle ki, iki yıl önce 41 kişinin öldüğü Elâzığ depremini çocuk yaşta evliliğin yasaklanmasıyla açıklayan prof unvanlı ilahiyatçı bile çıktı. Adı batasıca bir prof, “Gayretullaha dokunmak edebiyat değildir. AIDS, ebola virüsü… Avustralya, Çin gayretullaha dokundu azap geldi. Maazallah, biz de zinayı, livatayı yasallaştırarak, Allah’ın helal kıldığı yaşta evliliği tecavüz sayarak, mutlu yuvaları bozarak gayretullaha dokunmayalım” diye ahkam kesti.

(Ara not: Allah’ın evi Kâbe de, depremler ve başka afetler nedeniyle sanırım 50/60 kez yıkıldı, yeniden yapıldı. Bu kafaya göre neden acaba?)

***

OSMANLI SARAYINDAKİ BEBEK ÇOCUK GELİNLER

Dediğim gibi, hayat “Bu olay karşısında kanı donmayacak kimse olamaz” iyimserliğine izin vermiyor ne yazık ki. Çünkü bu iğrençlik, “münferit, sıra dışı, bireysel, tekil” bir olay değil. Tersine, topyekûn yüzleşilmesi gereken sosyolojik teolojik bir dram, akıl ve ahlak tutulması var ortada. Rezaletin tarihsel arka planı da var. Ecdat ecdat diye bağırıyorlar böğürüyorlar ya, ecdatları da böyleydi.

Ecdat belledikleri Osmanlı’nın saraylarının tarihi, buluğ çağına ermeden evlendirilen veya nişanlanan kız çocuklarının bebeklerin dramatik öyküleri ile doludur. Osmanlı sarayında nice bebek çocuk yaşta kızlar, vezirler ve paşalarla evlendirilmişti. 

Bebek yaşta başlayan evlilik rekoru, (1603-1617 yılları arasında halife padişah olan) Sultan Ahmet’in kızı Ayşe’ye aittir. Sultan Ahmet’in Kösem Sultan’dan doğma kızı Ayşe (ki Dördüncü Murat ve Deli İbrahim’in ablasıdır), 3 (üç) yaşındayken Sadrazam Nasuh Paşa ile evlendirilmiş; kocası idam edilince daha altı (6) yaşındayken dul kalmış; sonrasında yedi (7) kere daha evlendirilmiş ve nihayet 50 yaşındayken vefat etmiş.

Ayşe Sultan, Osmanlı sarayındaki bebek çocuk yaşta evlilik geleneğinin ilkiydi ama sonuncusu değildi. Kardeşi Padişah Halife İbrahim’in kızı Fatma Sultan, iki buçuk yaşındayken Yusuf Paşa ile evlendirildi. Vezirliğe terfi eden Yusuf Paşa düğün merasiminden sonra Girit Adası’nı fethetmekle görevlendirildi. Yusuf Paşa kış ortasında donanmayı sefere çıkarmanın makul olmayacağını izah etmeye başlamıştı ki, sözünü bitiremeden İbrahim Han, Girit Serdarı’nı cellâtlara teslim etti. Cellâtlar işini bitirir bitirmez Halife Padişah pişman oldu, damadının cansız bedenine kapandı; “Ne güzel kırmızı elma gibi yanakları varmış, yazık ki kıydım” diye ağladı. 

Halife Padişah’ın kızı kocasız kalmazdı elbette. Dört yaşındaki dul Fatma Sultan, bu kez Musahip Fazlı Paşa’yla evlendirildi; 15 yaşında bir kere daha dul kaldı. 

Halife Padişah İbrahim’in diğer kızı Beyhan, iki (2) yaşındayken Vezir-i Azam Ahmet Paşa ile evlendirildi. Bir yıl sonra Halife Padişah sarayın sefahat harcamalarını karşılamak için samur ve amber vergisi koyunca isyan çıktı. Halkın tepkisini öfkesini çalan Yeniçeriler “Kelle isterüz” diyerek saray kapısına dayandılar. Damat Vezir-i Azam Ahmet Paşa, meşhur cellat Kara Ali tarafından boğularak idam edildi. Cesedi uyuz bir beygire bağlanıp Atmeydanı’nda çınar altına atıldı. Paşa’nın cesedi Yeniçeriler tarafından parça parça edildi; Ahmet Paşa tarihe “bin parça” anlamına gelen “hezarpare” lakabıyla kaydedildi. Kocası öldürülünce üç (3) yaşında dul kalan Beyhan Sultan, önce İbrahim Paşa ile, onun ölümünden sonra Bıyıklı Mustafa ile evlendirildi. On yıl süren evlilik Bıyıklı Mustafa’nın ölümüyle sona erdi; çok geçmeden Beyhan Sultan da öldü…

***   

Yinelemek uygun düşerse, okula başlama yaşındaki bir kız çocuğunun hayatı karartılmış. Ne yazık ki bu iğrençlik, “münferit, sıra dışı, bireysel, tekil” bir olay değil. Tersine, kimileri için ecdat yadigârı bir gelenek, vaka-i adiye, sıradan bir olay; sosyolojik teolojik bir dram. Bu iğrenç gelenek ve zihniyetle, sosyolojik teolojik dramla, akıl ve ahlak tutulmasıyla topyekûn yüzleşip hesaplaşmadıkça, yerin yedi kat dibinde utanmaktan acı çekmekten kurtuluş yok!


Not: AKP iktidarının çocuk yaşta evlilikleri meşrulaştırmak için af tasarısını gündeme getirdiği günlerde kaleme alınmış “DAHA ÇOCUK MU?” başlıklı yazının da okunmasını öneririm.

http://rahmi-yildirim.blogspot.com.tr/2016/11/daha-cocuk-mu-tecavuze-mi-ugramis.html


19 Kasım 2022 Cumartesi

AKP’NİN SÜNNİ AÇILIMINA TEPKİ

Alevi Katılım Partisi AKP’den seçimler öncesinde Sünnilere mavi boncuk 

- Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde 'Sünni Kültür ve Cami Başkanlığı' kuruldu.

- Camilerdeki hizmetlerin maliyeti devlet tarafından karşılanacak.

- Hoparlörle ezan yasağının kaldırılması, Ramazan Bayramı’nın resmi tatil ilan edilmesi planlanıyor.

- Cumhurbaşkanı Haydar Zülfikâr: “Herkesten daha fazla Sünniyiz!

- Sünni paketine şeyhlerden ve imamlardan tepki: “Hükümet samimi değil. Çözüm eşit yurttaşlıkta, laiklikte ve demokraside!

ANKARA (SÜNAJANS)- İktidardaki Alevi Katılım Partisi AKP’nin Sünniliği folklorik kültürel miras sayan, camilere Kültür Bakanlığı bünyesinde statü öngören icraatı Sünni cemaati tatmin etmedi. Cumhurbaşkanı Haydar Zülfikar’ın “Herkesten daha fazla Sünniyiz, Ramazan Bayramı’nı resmi tatil ilan edeceğiz” vaadine Sünni imamlar şeyhler ve inanç önderleri, “Hükümet samimi değil. Laikliğe uygun adımlar atılsın, zorunlu din dersi kaldırılsın, Diyanet lağvedilsin, Dede Okulları kapatılsın!” diye karşılık verdiler.

SÜNAJANS muhabirinin AKP ve hükümet çevrelerinden derlediği bilgilere göre, bir kamuoyu anketinde 25 milyon dolayında tahmin edilen Sünnilerin yalnızca yüzde 12’sinin seçimlerde AKP’ye oy verdiği saptandı. AKP, Sünnilerden aldığı oyu artırabilmek ve iktidarda kalabilmek için Haziran 2023 seçimleri öncesinde yeni bir açılım paketini gündemine aldı. Alevi Diyanet İşleri Başkanlığı camilere ‘ibadethane’ statüsü verilmesine ve Diyanet’te Sünnilerin de temsil edilmesine sıcak bakmıyor. Diyanet’in ibadethane ve temsil formülüne sıcak bakmaması nedeniyle hükümet ve AKP çevrelerinde Sünni meselesine çözüm için Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesinde 'Sünni Kültür ve Cami Başkanlığı' kurulması kararlaştırıldı. 

Bu karar doğrultusunda, Resmi Gazete’de yayımlanan 112 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığının görev ve yetkileri arasına "Sünni kültürünün araştırılması ve camilerle ilgili iş ve işlemleri yürütmek" ibaresi eklendi; bu görevi yerine getirmek üzere bakanlık bünyesinde 'Sünni Kültür ve Cami Başkanlığı' kuruldu. Kararnameye göre başkanlık, Sünnilik hakkında araştırmalar yapacak, akademik çalışmaları destekleyecek, camilerin ihtiyaçlarını belirleyecek, camilerdeki hizmetlerin etkin ve verimli yürütülmesini koordine edecek. 

Sünni Kültür ve Cami Başkanlığı’nın görev alanındaki çalışmalarını değerlendirmek ve önerilerini Başkanlığa bildirmek üzere Danışma Kurulu kurulacak. Danışma Kurulu başkan ve üyeleri, Sünnilik yolunda araştırmaları ve çalışmalarıyla temayüz etmiş kişiler arasından Cumhurbaşkanınca üç yıllığına seçilecek. Danışma Kurulu üyelerinin ve toplantıya davet edilen kişilerin ulaşım ve konaklama giderleri Bakanlık bütçesinden karşılanacak.

***

Cumhurbaşkanı Haydar Zülfikar: Herkesten daha fazla Sünniyiz!

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Haydar Zülfikâr, ALHABER ekranında gelişmeleri değerlendirirken, Sünni açılımını bu kez başaracaklarını, camilerde hoparlörle ezan yasağını kaldıracaklarını, camilerin elektrik ve suyunun belediyelerce karşılanacağını söyledi. Haydar Zülfikar, Ramazan Bayramı’nı resmi tatil ilan edeceklerini, Alevi İlahiyat fakülteleri bünyesinde Yüksek Sünni Enstitüleri açılacağını ve imamların bu enstitülerde eğitileceğini, okullarda zorunlu din dersi müfredatında Sünniliğin de anlatılacağını belirterek “Biz herkesten daha fazla Sünniyiz” dedi. 

***

Sünnilerden Tepki: Çözüm Laiklikte ve Eşit Yurttaşlıkta!

Sünni inanç önderleri şeyhler ve imamlar ise Cumhurbaşkanı Haydar Zülfikar’ı ve AKP hükümetini samimiyetsizlikle suçladılar. 

Şeyhler ve İmamlar adına bir açıklama yapan Prof. Dr. Ahmet Mahmut Ünlü, Sünni meselesinin ancak eşit yurttaşlık, laiklik ve demokrasi ile çözülebileceğini vurguladı. Camilere bütçeden kaynak aktarımını, imamlara maaş bağlanmasını rüşvet sayıp reddedeceklerini bildiren Ünlü, devletten iane değil özgürlük istediklerini belirtti. Alevi Diyanet’te temsil ve imamların Yüksek Sünni Enstitülerinde eğitilmesi önerisini de eleştiren Ünlü, “Devlet zahmet etmesin. Biz kendi kendimizi eğitiyoruz. Devlet eliyle din eğitimi ve hizmeti olmaz. Çözüm eşit yurttaşlıkta, laiklik ve demokrasidedir. Zorunlu din dersi kaldırılmalı, Dede Okulları ve Diyanet lağvedilmelidir. Devlet bütün inançlara ve inançsızlara aynı uzaklıkta olmalıdır; inkâr asimilasyon ve baskıdan vazgeçmelidir.” dedi. 

***

AKP Sünniliği sapkınlık olarak görüyor

Ensar Vakfı Başkanı Hayrettin Toraman da, hükümetin her seçim öncesinde Sünni açılımı ilan etmesini samimi bulmadıklarını belirterek şu görüşleri dile getirdi: “Sünnilerin sorununu bilmeyen yok. Temel sorun AKP’nin Sünniliği sapkın bir mezhep olarak görmesidir. Tartışılacak bir şey yok. Sorunu çözmek istiyorsa, zorunlu din dersini kaldıracak, Diyaneti lağvedecek, camileri ibadethane olarak tanıyacak, Sünni vakıf mallarını iade edecek, ayrımcı tutumdan vazgeçecek, Sünniliği tanıyacak. Ama Cumhurbaşkanı samimi değil, Sünnileri oyalama derdinde; Sünniliği resmi olarak tanıyan şahsiyet olarak tarihe geçmek istemiyor. Herkesten daha fazla Sünni olduğunu söylüyorsa biz de soruyoruz. Kaç Sünni milletvekilin var? Kaç Sünni valin var? Ayrımcılık pratikte çözülerek aşılır.


Not: Sekiz yıl önce aşağıdaki adreste yayımlanan yazının güncellenmiş tekrarıdır; elbette asparagastır!!! Empati denemesi sayılması rica olunur!

http://rahmi-yildirim.blogspot.com/2014/11/hoparlor-ile-ezan-yasagina-son-akpden.html


19 Ağustos 2022 Cuma

ERDOĞAN 2023 SEÇİMİNİ DE KAZANIR MI?


AKP 21’inci yaşını kutluyor. Türkiye AKP iktidarında, daha doğrusu Recep Tayyip Erdoğan yönetiminde 20 yılı geride bıraktı. Erdoğan 20 yılda yapılan milletvekili, belediye ve cumhurbaşkanı seçimleriyle referandumların tamamını (toplam 15 seçim) önde bitirdi, sadece 2019 İstanbul belediye seçimini yitirdi.

Siyasette bilinir ki, tek başına kesintisiz 20 yıllık iktidar bir partinin devletleşmesi için yeterlidir. Erdoğan ve partisi devletleşmekle kalmadı, kurduğu tek adam rejimiyle Türk siyaset tarihinde istisnai bir konum edindi. 

İktidarının 20’nci yılında Erdoğan’ın yaklaşan 2023 seçimlerini de kazanıp kazanmayacağı tartışılıyor. Uzun süren iktidar deneyiminin yol açtığı yıpranma, metal yorgunluğu ve ekonomik kriz koşullarında Erdoğan’ın seçimleri yitireceği ciddi olarak öne sürülüyor. Bununla birlikte seçimlerin yapılıp yapılmayacağı, seçimler yapılır da Erdoğan yitirirse iktidarı devredip devretmeyeceği daha ciddi olarak konuşuluyor.

***

Fiyatları yükselten Allah, düşüren Tayyip!


Bugün ekonomi 2001’dekinden daha derin bir kriz içinde. Kriz, en başta kişi başına milli gelire yansıyor. Resmi verilere göre, kişi başına milli gelir sekiz yıldır düşüyor; 2013 yılında 12 bin 582 dolar idi; 2021 yılında 9 bin 539 dolar’a geriledi. Kişi başına gelir, Cumhuriyet tarihinde ilk kez sekiz yıl aralıksız azaldı. Yani enflasyona bağlı fiktif artışa karşın aslında gelir azalıyor, emek sömürüsü artıyor, emekçiler daha yoğun yoksullaşmaya maruz kalıyor. 

Sömürü artar gelir azalırken, açlık sınırı ilk kez asgari ücretin üzerine çıktı. Asgari ücret temel ücret haline geldi; çalışanların yarısı asgari ücrete talim ediyor. Dört kişilik bir ailenin tüm bireyleri asgari ücretle çalışsa bile ailenin toplam geliri yoksulluk sınırına ulaşamıyor. 

Reel işsizlik yüzde 20’lerin üzerinde. Gençlerde ve kadınlarda bu oran yüzde 30’larda. Nüfusun 4’te 1’i sosyal yardımla ayakta durabiliyor. Resmi verilere göre, sosyal yardım yapılan hane sayısı 2019’da 3 milyon 282 bin 975’ten 2020’de (salgının da etkisiyle) 6 milyon 630 bin’e yükseldi. TÜİK verilerine göre Türkiye’de bir hanenin ortalama 3,3 kişiden oluştuğu göz önüne alındığında sosyal yardım alan nüfus 22 milyona dayanıyor. 

Ekonomide krizin en önemli göstergelerinden biri de enflasyondur, yani fiyatlarda artıştır. Ülkenin 2001 krizine sürüklendiği süreçte yıllık enflasyon Tüketici Fiyatları Endeksi’nde yüzde 39, Toptan Eşya Fiyatları Endeksi’nde yüzde 32,7, idi. Bugün (inanılırlığını yitirmiş) TÜİK’in açıkladığı oranlar bile sırasıyla yüzde 79,6 ve 144,6’dır. Bağımsız araştırma kurumu ENAG’a göre ise Tüketici Fiyat Endeksi’ndeki 12 aylık artış yüzde 176,04’tür.

Ekonomide kriz ülkenin dış ödemeler dengesini de olumsuz etkiler. Dış ödemeler dengesindeki facia gözler önünde. Merkez Bankası döviz rezervi eksi 55 milyar dolar civarında. Türkiye’ye yatırım sermayesi gelmiyor; Yunanistan yüzde 1, Türkiye yüzde 10 faizle borç alabiliyor.

***

Demokrat mı diktatör mü?

Ekonomideki krizle birlikte Türkiye demokrasi limanından daha da uzaklaşıyor. 


Demokrasinin tanımı malum. Diktatörlüğün de öyle. Türk Dil Kurumu Sözlüğü’ne göre diktatör “Bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış kimse” demek. Diktatörlük de “Egemen ve mutlak siyasi gücün, bir veya birçok kişinin oluşturduğu bir yürütme organınca, denetimsiz olarak yürütüldüğü siyasi düzen.” Yine TDK Sözlüğü’ne göre demokrasi “Halkın egemenliği temeline dayanan yönetim biçimi.

Resmi sözlüğün ve siyaset biliminin bu terimlerine göre Türkiye’nin rejimi demokrasi olarak adlandırılabilir mi?

Tayyip Erdoğan bütün siyasi yetkileri kendinde toplamadı mı? Anımsanmalı ki mutlakıyette bile padişah tek egemen görünse de iktidarı sadrazam ile paylaşıyordu. Bugün ise ancak 12 Eylül darbesi dönemindeki Danışma Meclisi kadar etkili(!) olabilen TBMM’nin yürütme gücünü denetlediği söylenebilir mi? Yargı, medya ve üniversiteler darbe dönemlerindeki kadar baskı altında değil mi? Temel hak ve özgürlükler ne kadar kullanılabiliyor? En basitinden düşünce ve ifade özgürlüğü. Diktatör siyaset biliminin ve resmi sözlüğün hakaret içermeyen bir terimi ama “bütün siyasi yetkileri kendisinde toplayan” Erdoğan (adı anılsın anılmasın) kendisinden diktatör diye söz edilmesine katlanamıyor; diktatör diyenler hakkında absürt soruşturmalar açılıyor, hatta hapse atılıyor… 

Ekonomideki kriz, ülkenin demokrasi limanından çok uzaklara sürüklenmesine yol açmakla kalmıyor, sınıflar arası ilişkilere de yansıyor. 1980’li yıllarda patron sendikasının başkanı, grevleri yasaklayan, özgürlükleri rafa kaldıran darbeci faşistlere şükranını “Eskiden işçiler gülüyordu, biz ağlıyorduk; şimdi gülme sırası bizde” sözleriyle dile getirmişti. Bugün de Erdoğan, “Grev tehdidi olan yere anında müdahale ediyoruz” diyerek yerli yabancı sermayedarlara güvence veriyor.

***

Erdoğan 2023 seçimini kaybeder mi?

Erdoğan’ın 20 yıllık iktidarında ülkenin sürüklendiği ekonomi, rejim, dış politika ve kültürel krize ilişkin ne söylense eksik kalır. Siyasal İslam’ın devleti ele geçirmesine, halkın inanç ve hayat tarzı üzerinden kutuplaştırılmasına, eğitimin dinileşmesine, yaptırımsız kalan yolsuzluklara, Kürt ve Alevi sorunlarına, yargıya güvenin sıfırlanmasına, dış politikada yalpalamalara, sanata ve kültüre düşmanlığa, çevrenin tahribatına değinmedik bile. 

Her biri bir partiyi ve liderini yerin dibine geçirmeye yetecek bu sorunlar yumağına karşın AKP ve Erdoğan siyaset kulvarında en yakın rakibinin açık farkla önünde. Anketlere göre oy oranı yüzde 30’larda; Devlet Bahçeli ve Doğu Perinçek’in desteğiyle yüzde 40’ı buluyor. Ekonominin bu kadar kötü yönetilmesine, yoksulluğun can yakmasına, baskıcı rejime karşın çok yüksek bir oran. Siyasetin ve ekonominin bilinen şablonları, Erdoğan’ın hâlâ bu oranda bir oy potansiyeline sahip olmasını, hele de en çok yoksullar tarafından desteklenmesini açıklamaya yetmiyor. Ne yapalım ki Türkiye’nin ekonomik, siyasi, kültürel, dinsel dinamikleri siyaset biliminin bilinen kuramlarıyla açıklanamayacak kadar karmaşık…

Tekrar başlıktaki soruya dönersek. Asgari demokrasiyle yönetilen, (yani düşünce ifade ve basın özgürlüğü ile düşünceleri doğrultusunda toplanma ve örgütlenme hakkının kullanılabildiği, dürüst ve adil seçimlerin yapıldığı, yargının bağımsız olduğu) ülkelerde, ekonomi iyi yönetilmiyorsa, insanlar geçim sıkıntısı çekiyorsa, iktidarın seçimi yitirmesi kaçınılmazdır. Hatta, bu kadar demokrasi olmasa bile ekonomiyi iyi yönetemeyen iktidarlar dürüst bir seçimde sandıktan çıkamazlar. Türkiye’de bile bugüne değin böyle olageldi. Süleyman Demirel’in “Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur” aforizması bunun ifadesiydi. Nitekim, ülkeyi 2000/2001 ekonomi krizine sürükleyen Ecevit hükümeti 2002 seçimlerinde sandıktan çıkamadı, AKP tek başına iktidara geldi.

Bugün ekonomi 2001’dekinden daha derin bir krizde; Erdoğan’ın oy yüzdesi de yüzde 40 dolayında. Bu oran seçimi kazanmasına yetmez ama seçimi yitireceği kesin bir dille söylenemiyor. Erdoğan 20 yılda 15 seçimin tamamını kazanmış olsa da yenilmez değil; asgari dürüstlük koşullarıyla seçim yapılabilirse, İstanbul seçimini kaybettiği gibi genel seçimi de kaybeder.


3 Ağustos 2022 Çarşamba

DARBE YARGISINDAN AK YARGIYA

Gezi davalarının üçüncüsünde verilen mahkûmiyet ve tutuklama kararının üzerinden 100 gün geçti. Önceki davalardan beraat eden Mücella Yapıcı, 100’üncü günde, kendisi ve tutuklu arkadaşları adına “Daha kaç kere beraat etmemiz gerekiyor?” diye sormuş.

Öte yandan, kriminal bir yaratık, covid19 salgınında bilimsel açıklamalarıyla tanınan Prof. Dr. Esin Davutoğlu Şenol’u ölümle tehdit etmiş ve ofis kapısı önündeki basamaklara dana dili bırakarak tehdidini güçlendirmiş. 

Yaratık, usulen ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılmış; bu kez “Adliyeye davet edildik. Gereğini yaptık ve kaldığımız yerden durmak yok, yola devam” diyerek Türk Tabipler Birliği Başkanı Şebnem Korur Fincancı ile gazeteciler Zafer Arapkirli ile Ayşenur Arslan’ı da hedef tahtasına yerleştirmiş. Zafer Arapkirli, yaratığın öldürme planı yaptığını açıkça ilan etmesine karşın serbest bırakıldığına dikkati çekerek, “İşi tamamlaması mı isteniyor?” diye sormuş.

Bunlara benzer nice olayla her gün her saat karşılaşmak mümkün. Doğu Perinçek adlı yaratığın “devlet adına bin operasyon” yapan Mehmet Ağar’a kefil olması, Necip Hablemitoğlu cinayetinin faili olarak aranan Albay Levent Göktaş’ın sekiz haftadır yakalan(a)maması da bu tablonun parçası olarak görülebilir. Daha açık bir ifadeyle; bu tablo, yargı, güvenlik ve ciheti askeriyedeki çürümenin resmidir. 

Elbette bilinir ki, bir toplumda devlette, hiçbir kurum tek başına çürümez. 

Yine bilinir ki, sınıflı toplum düzeninde çürüme ezelidir; dünden bugüne mirastır.

AKP döneminin sözüm ona ileri demokrasisi de 12 Eylül faşizminin torunudur.

Bu vesileyle, 12 Eylül faşizminin “hukuk” düzeni ile AKP devrinin hukuk düzenini kıyaslayan eski tarihli bir yazıyı paylaşmadan edemedim.

Okuyucunun sabrına saygıyla.

***

12 EYLÜLDE BİLE…

Başlıktaki ifadeyi, yani “12 Eylül’de bile…” ifadesini son yıllarda ne çok duyuyoruz değil mi?

Medyada bu ifadeyle başlayan bir cümleyle karşılaştığımda duygu ve düşüncelerim karmakarışık oluyor.

 “Sen 12 Eylül’ü yaşadın mı ki böyle konuşuyorsun!” diye ağzının payını mı vereyim, yoksa hak mı vereyim, tereddüt ediyorum.

O tereddüt içinde nefesim daralıyor, acı acı iç çekiyorum.

Bir de görüyorum ki, bu cümleleri kuranlar 12 Eylül felaketini yaşamış insanlar.

Mesela Ahmet Türk. 12 Eylül faşizmini Diyarbakır Cezaevi’nde yaşamış. Gördüğü işkenceyi anlatmaya kalemin ve belagatin gücü yetmez. Neredeyse günün her saatinde dayak ve hakaret, çırıl çıplak soyulup cop ve kalasla dayak, foseptik çukurunda pislik banyosu, banyo yetersiz görülmüşse tekrar dayak… Kendi kendine “Ya rabbi, canımızı al da, bu işkenceden kurtulalım” diye dua etmiş. İşte o Ahmet Türk, “Geçmişi de yaşadım, bugünü de yaşadım... O dönemin işkence ve zindan tarifi mümkün değil.” demiş ve eklemiş: 

Hukuk açısından, sıkıyönetim olmasına rağmen inanın ki, bugünkü hukuksuzluk o dönemde yoktu. Tutukluluk süresi o dönemden çok uzun. Hukuk açısından geçmişle bugünü karşılaştırdığımız zaman çok daha kötü bir noktada olduğumuzu ifade etmek istiyorum.” (Vedat Çetin, Hukuksuzluk 12 Eylül’ü aştı, Özgür Gündem, 31 Ocak 2012.)

Sadece Ahmet Türk değil böyle düşünen. KCK davası tutuklusu akademisyen Deniz Zarakolu da aynı düşüncede. 12 Eylül zorbaları ülkenin üstüne çullandıklarında Deniz henüz 6 yaşında. Annesi Ayşe’yi Metris Cezaevi’ne kapatmışlar. Deniz çocuk duyarlığıyla dışarıdan tünel kazıp annesini Metris’ten kaçırmayı düşlemiş. Aradan 30 yıl geçmiş, Deniz’i de Metris’e kapatmışlar. Deniz, “Komik, ironik, öğretici” başlığı altında o günden bugüne geliyor: 

Otuz yıl önce bizimkiler Metris’teydi ve ben ziyaretçiydim, otuz yıl sonra yine Metris’teydim ve bu kez tutukluydum. Hiçbir şeyin değişmediğini görmek üzücü. Fakat ailemin yollarının nereden geçtiğini bizzat görmek açısından da öğretici.” (12 Eylül Ve 28 Şubat “yargılanıyor” Bir Recep şakası, Express Dergisi, Sayı: 128, Mayıs 2012.)

***

Ahmet Türk ve Deniz Zarakolu dışında da 12 Eylül’ü yaşamış olup da “Hukuksuzluk 12 Eylül’de bile bu kadar değildi” diye düşünen çok sayıda insan var.

Hak mı vereyim, yoksa “abartmayın arkadaşlar” mı diyeyim, tereddüt ediyorum.

O tereddüt içinde yüreğim kanıyor, derin derin soluklanıyorum.

12 Eylül faşizmini yaşamış biri olarak ben ne söylemeliyim?

12 Eylül felaketini önce teğmen rütbesiyle Çanakkale’nin Çan ve Yenice ilçelerinde sıkıyönetim komutanı olarak yaşadım. Ne mutlu ki kimsenin canını yakmadım.

Sonra 1982 yılında üsteğmen rütbesindeyken önce Ankara İstihbarat ve Dil Okulu’nda; sonra sırasıyla Bursa, İstanbul ve Ankara emniyet müdürlüklerinde toplam 150 gün süreyle işkenceyle sorgulandım. Sanıklarının dörtte üçü askerlerden oluşan THKP/C Üçüncü Yol soruşturması kapsamında, anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçlamasıyla tutuklandım. 

İşkence altında sorguyu işkence altında yargı süreci izledi. Ünlü Metris Cezaevi’nde iki yılım geçti. Cezaevindeki zulüm ve direniş tektip elbisede simgeleşmişti. Zulmün ve onursuzlaştırmanın simgesi olarak dayatılan tektip elbiseyi reddediyorduk... Kış ortasında koğuşlarımıza baskın yapıldı, tüm giysilerimiz alındı, koğuşlarda atlet külot bırakıldık. Avukat ve yakınlarımızla görüşemediğimiz için kamuoyunu haberdar etmemiz mümkün değildi. 



Rastlantı bu ya, ilk duruşma tarihimiz baskından üç gün sonrasıydı. İşkenceyle tektip elbise giydirildikten sonra Metris yerleşkesindeki duruşma salonuna götürüldük. Saniyeleri hesaba katan bir zamanlama yapmak gerekiyordu. Salonda zincirler ve kelepçeler çözüldükten sonra, izleyicileri, avukatları, mahkeme heyetini beklemeden tektip cezaevi elbisesini yırtıp atmak, sesini duyuramamakla sonuçlanacaktı. Bu durumda, yeniden koğuşlara ve hücrelere götürülecektik. İzleyiciler, avukatlar ve gazetecilerin salona alınmalarından sonra, tam mahkeme heyeti salona girerken tektip elbiseleri yırtıp attık, atlet külot kaldık. Mahkeme heyeti yerini aldığında yırtma işlemi tamamlanmıştı. Cumhuriyet gazetesi muhabiri Deniz Teztel o sırada fotoğraf çekmeyi başardı, ama fotoğrafa yayın yasağı kondu. Yine de zulme ve tektip elbiseye karşı direniş ilk kez kamuoyuna duyurulmuş oldu. 

Tutuklu yoldaşlar, cezaevinde olan bitenleri anlatma görevini bana vermişlerdi. Duruşma yargıcı tutanağı yazdırmaya başladığında elimi kaldırıp söz istedim. Mahkeme başkanı Albay’ın emriyle inzibatlar beni karga tulumba salondan çıkarttılar. Tam mahkeme heyetinin önünden geçerken parmağımı sallayarak “İşkence altında sorguladınız işkence altında yargılayamazsınız” diye bağırdım. Tutuklu arkadaşlar da “Kahrolsun Faşizm”, “İnsanlık onuru işkenceyi yenecek” diye slogan attılar. Ocak ayının ortasında hep birlikte cezaevi avlusuna atıldık. İkinci duruşmada aynı sahne yinelendi ve bir daha da duruşmaya alınmadık. 

Gerek sorgulanırken gerekse yargılanırken, cunta lideri Kenan Evren, asker sanıklar olarak bizi vatana ihanetle suçluyor, açıkça hedef gösteriyordu. Evren “Evvela silahlı kuvvetlerden atılmışlardır, ondan sonra da adaletin pençesine teslim edilmişlerdir. Cezalarını göreceklerdir. Ama, ben onlara hainlik lafını bile az bulurum.” diyordu. 

Cunta lideri ve devlet başkanının bu açık suçlamasına ve hedef göstermesine karşın, bizi yargılayan sıkıyönetim mahkemesi, 123 sanıktan 116’sı hakkında berat kararı verdi. 

Sıkıyönetim mahkemesinin gerekçeli kararında, “Kanıtların Değerlendirilmesi” başlıklı bir bölüm var ki, olabilecek en geniş şekilde fotokopi çekip bugünün mahkemelerine kapak yapmalı. 

Düşünebiliyor musunuz, sanıklar iddianamede birçok silahlı bombalı eylemle suçlanmışlar; suçlandıkları eylemleri, emniyet ve savcılık sorgularında, yer gösterme tatbikatında kabul etmişler. Ama sıkıyönetim mahkemesi bunları delil olarak kabul etmemiş. Çünkü sanıkların eylem tarihinde olay yerinde olmadıkları ortaya çıkmış; hatta eylem tarihinde gözaltında oldukları anlaşılmış… Mahkeme bu gibi çelişkileri tek tek analiz ettikten sonra şu hükme varmış: “Yukarıda açıklanan duruma göre kanıtların değerlendirilmesi sırasında sanıkların zora dayalı olduğunu belirttikleri ve İstihbarat ve Dil Okulu’nda alındığını söyledikleri ifadeleri ile emniyet ifadelerinin ve iradeleri dışında düzenlenen yer gösterme tutanaklarının yalnız başına yeterli kabul edilmesi mümkün görülmemiş ve kuşku yaratır nitelikte bulunmuştur.”

***

DARBE YARGISINDAN AK YARGIYA

Tarihin hangi döneminde, hangi rejimde olursa olsun o rejim için en önemli ölçütlerin başında adalet sistemi gelir. Adalet sistemi de somut olarak mahkemelerin işleyişinden ve hapishanelerdeki durumdan anlaşılır. 

Bugün sözüm ona “ileri demokrasi” devrindeyiz. Cezaevleri ancak darbe devrinde rastlanabilecek şekilde dolu. Elbette darbe devrinin zindanı ve zulmüyle kıyaslanamaz. Böyle derken darbe devrinden çok sonra “sivil” hükümetler döneminde yapılan Ulucanlar katliamını, Hayata Dönüş katliamını anımsıyorum. Bugünkü iktidarın cezaevlerinde de tedavisi engellendiği için ailesine cenazesi teslim edilenler, sevk sırasında cezaevi aracında diri diri yananlar, çocuk koğuşlarında tecavüze uğrayanlar geliyor aklıma. 

Her şeye karşın bugünün cezaevleri darbe devrinin zindanı ve zulmüyle kıyaslanamaz. Peki ya mahkemeler ve kanunlar?

Erdoğan’a ve taklacı (eski) İçişleri Bakanı’na göre “Resim yaparak, şarkı besteleyerek, şiir yazarak da terörist olunabilir! Kitap ise, bombadan daha etkili bir silahtır.

Ucube zihniyet, ucube yasalar ve özel yetkili mahkemeler marifetiyle en barışçı muhalif her eylem ve söz bile terör olarak görülüyor; darbe devrini aratmayan operasyonlarla on binlerce insan tutuklanıyor. 

Tutukluluk peşin cezaya dönüşmüş. 

Milletvekilleri tutuklu. 

Onlarca gazeteci tutuklu. 

Parasız eğitim isteğiyle pankart açmak dışında eylemi olmayan yüzlerce öğrenci tutuklu.

Hatta oğlu İbrahim Kaypakkaya’nın mezarını ziyaret eden anneden bile suçlu üretilebiliyor. 

Mahkemeler, avukatları jandarma zoruyla salondan attırıyorlar: delilleri değerlendirmeye gerek görmeden, kim oldukları belirsiz gizli tanıkların ifadesiyle akıl almaz mahkûmiyet hükmü kuruyorlar. 

***

SÖZÜN BİTTİĞİ YER

Darbelerle hesaplaşma retoriğiyle açılan davalar, sermayenin iç savaşında tiksindirici bir oportünizmle harcanıyor, torba operasyonlar zorba operasyonlara dönüşüyor, darbeci faşistlerin yanında çok ama çok sayıda masumun da canı yakılıyor. 

Yine de “12 Eylül’de bile” ifadesiyle başlayan bir cümle kurmak gelmiyor içimden. 

Böyle bir cümle kurmuyorum; ama, “İyi ki, 12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemesinde yargılanmışım” demekten de kendimi alamıyorum. 

Düşünüyorum da, darbe devri olmasına karşın, emniyetten adliyeye çıkarılanlar gelişigüzel tutuklanmıyordu.

Sıkıyönetim mahkemesinde yargılamanın nasıl gelişeceğini, hangi duruşmada tahliye kararı çıkacağını, kararın ne yönde olacağını neredeyse tam isabet öngörebiliyorduk.

Cunta lideri ve devlet başkanının açık suçlamasına ve telkinlerine karşın beraat etmiştik.

Sıkıyönetim mahkemesinin beraat kararı verdiği iddianameyle bugünün özel yetkili mahkemesinde yargılansam, duruşmada tektip elbiseyi yırtıp attığım için iyi hal indirimi de olmayacağından, 15 yıl hapis cezasına çarptırılırdım herhalde. Hatta, suç vasfı değişikliğinden ağırlaştırılmış müebbet de mümkündür.

“12 Eylül’de bile bu kadar değildi” diye düşünen çok sayıda insan var.

Hak verip vermemekte tereddüt içindeyim.

Şaşırma refleksimi yitireli o kadar çok zaman geçti ki. 

İki yıl önce bir gazetenin birinci sayfasındaki haberi okuyunca ben bile şaşırdım. 

Gazetecilerin gözaltına alınmalarıyla ilgili haberin başlığı aynen şöyleydi: “Medyada gözaltı tartışması: Yargı sürecini beklemeden zanlıları suçsuz ilan etmek doğru değil” (abç)

Ben bile şaşırdım, “12 Eylül’de bile bu kadar değildi” diye düşünmekten kendimi alamadım.

(Gazetenin adını yazmak gelmedi içimden. Merak eden kütüphanelerin efendisi bir arama motoruna sorup bulabilir.)


Rahmi Yıldırım

Nisan 2013  

Not: Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa (Güney Marmara) Şubesi'nin yayın organı Çağdaş'ın Nisan 2013 sayısında yayımlanan yazıdır.