Ortadoğu’nun gariban halkları Kürtler ve Filistinliler nicedir kan ve ateşle sınanıyorlar, ölüm kalım savaşı veriyorlar.
Rojava Kürtleri (yani Suriye’deki Kürtler), Esad rejimi döneminde değil etnik kültürel haklara sahip olmak, vatandaş bile sayılmıyorlardı; çok büyük bölümünün nüfus kaydı bile yoktu. Buna rağmen Esad rejimine karşı ciddi bir isyana kalkışmadı Kürtler. Ne zaman ki, ABD emperyalizmi Irak’tan sonra Suriye’yi de çökertmeye yeltendi, Kürtler kıymete bindi.
Suriye’de 2011 yılında ABD ve bölgesel ortağı Türkiye’nin eğit-donat projesiyle silahlandırdıkları cihatçı çeteler iç savaşı başlattılar. Irak’tan sonra Suriye’de de merkezi yönetim ülke genelinde otoriteyi yitirdi. Merkezi otoritenin çöktüğü ortamda, Irak-Şam İslam Devleti (yaygın bilinen adıyla IŞİD), 2014’te Suriye ve Irak’ta neredeyse Ürdün genişliğinde bir alanı ele geçirdi. Vahşi katliamlar gerçekleştiren IŞİD’in Kürt kenti Kobani’yi kuşatması dönüm noktası oldu. Tayyip Erdoğan “Kobani düştü düşüyor” derken memnuniyetini saklamıyordu. ABD’nin havadan bombardımanı ve silah yardımı, yanı sıra Barzani peşmergelerinin Türkiye’den geçerek savunmaya katılması sayesinde Kobani düşmedi. IŞİD püskürtüldükten sonra ABD, Kürtleri hem IŞİD’e hem de Esad rejimine karşı yerel müttefik olarak silahlandırdı. PKK’nin Suriye’deki uzantısı PYD ve askeri kanadı YPG, bölgesindeki Arap aşiretleriyle birlikte Demokratik Suriye Güçleri (DSG) adıyla yapılandı.
Bu arada Rusya da Suriye’deki hesaplaşmaya dahil oldu, bu sayede Esad rejiminin ömrü uzadı. Ne var ki, Ukrayna ile savaşa tutuştuktan sonra Rusya’nın Suriye’de etkinliği kalmadı. ABD ve Türkiye’nin eğitip donattığı cihatçı çeteler ittifakı HTŞ direnişle karşılaşmadan Şam’ı ele geçirdi. Beşar Esad’ın 8 Aralık 2024’te ülkesini terk etmesiyle BAAS rejimi sona erdi.
***
BAAS rejiminin sona ermesine yakın Ekim 2024’te Türkiye’de Cumhur İttifakı’nın “Terörsüz Türkiye”, muhatabı PKK lideri Abdullah Öcalan’ın “Barış ve Demokratik Toplum” süreci başladı. Sürecin akıbeti Suriye’deki gelişmelere endekslendi. Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, PKK’nin kendisini feshedip silah bırakmasının yetmeyeceğini, SDG’nin de kendisini feshedip Şam’da oluşan HTŞ yönetimine entegre olmasını istediler. HTŞ yönetimiyle SDG arasında ABD’nin eşgüdümünde 10 Mart 2025’te entegrasyon mutabakatı imzalandı. Mutabakat, SDG’nin Şam yönetimine katılmasını öngörüyordu.
10 Mart 2025 mutabakatı hayata geçmedi. Nihayet HTŞ yönetimi yine ABD’nin eşgüdümünde İsrail ile Paris’te 6 ocak 2026’da anlaşmaya vardı. Hemen ardından HTŞ ordusu Halep’te Kürt mahallelerine saldırdı. SDG yönetimi Halep’ten çekilme yanlısıyken PKK direniş destanı yazma hevesine kapıldı ama olmadı. SDG Halep’i yitirmekle kalmadı, Fırat’ın doğusunda da tutunamadı. HTŞ, 18 Ocak’ta Fırat’ın doğusunda da kontrolü ele geçirdi. SDG’nin elinde kala kala Kobani ve Haseke kaldıysa da SDG’nin kendisi de tarihe karıştı. Arap aşiretleri SDG’den ayrılarak HTŞ yönetimine entegre oldu.
Özetin de özeti bu sürecin dönüm noktasında ABD Rojava Kürtleri ile yolunu ayırdı. Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Thomas Barrack, SDG’nin IŞİD’le mücadelede en etkili kara gücü olduğunu, ancak gelinen noktada tablonun değiştiğini, Suriye yönetiminin (HTŞ’yi kastediyor) IŞİD’le Mücadele Küresel Koalisyonu’na 90’ncı üye olarak katıldığını, dolayısıyla ABD-SDG ortaklığının dayanağının kalmadığını; bu durumda SDG savaşçılarının bireysel olarak Suriye ordusuna katılmalarını; petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları gibi kritik altyapıyı Şam’a bırakmalarını tebliğ etti. Barrack’ın bildirimi, ABD Başkanı Trump’ın HTŞ lideri Colani ile telefon görüşmesiyle teyit edildi.Dengelerin pozisyonların saat başı değiştiği koşullarda SDG’den geriye kalan PYD ve YPG’nin Kobani ve Haseke’de tutunup tutunamayacağı da belirsiz. Rojava Kürtleri, ABD tarafından terk edilmenin hüznü içindeler, kendilerine koşulsuz teslimiyet dayatıldığını düşünüyorlar. Her ne kadar Colani yönetimi, Kürtlerin Suriye halkının parçası olduğuna, Kürtçenin seçmeli ders olarak okutulabileceğine, Newroz’un ulusal bayram ilan edileceğine ilişkin bir kararname yayımladıysa da Kürtler bu kararnamenin anayasal güvence olmadığını, kendilerine 2011 öncesi koşulların dayatıldığını söylüyorlar ki, haklılar.
Rojava Kürtlerinin bir anda ortada kalmakla kapıldıkları hayal kırıklığı, başta Türkiye olmak üzere Kürt coğrafyasında ve Kürt diasporasında infiale yol açtı. PKK yöneticisi Murat Karayılan’ın ABD, İngiltere, Fransa, Almanya dörtlüsüne “Ne oldu da müttefikinizi yüz üstü bırakıyorsunuz?” sorusu mevcut ruh halinin ifadesi. DEM Parti’nin eş başkanı Tuncer Bakırhan’ın “Rojava’da Kürtlerin statüsüz yaşamasını dayatıyorlar. Kürtler kendi anadiliyle eğitim görmesin; Kürtler kazanımlarından vazgeçip teslim olsun istiyorlar” sözleri de öyle.***
Suriye’de ve Rojava’da olan biteni bir tek yazıda değerlendirmek olanaksız. Değerlendirilmesi gereken çok başlık var.
Erdoğan/Bahçeli iktidarının Suriye ve Rojava’daki gelişmeleri zafer sayıp, “Terörsüz Türkiye” sürecini “Terörsüz Suriye” süreciyle taçlandırmak istemeleri.
Kürtler söz konusu olunca Türkiye’deki sözüm ona seküler/laik ulusalcı/ulusolcu muhaliflerin Erdoğan/Bahçeli iktidarı ile aynı çizgide hizalanmaları; hizalanmakla kalmayıp, Ortadoğu’daki can pazarında çaresiz Kürtlere antiemperyalizm dersi vermeye yeltenmeleri.
Son yüz yılda ateşle imtihanda defalarca ortada bırakılmalarına karşın Kürtlerin ABD ve İsrail’in kurtarıcı olmadıklarını bilince çıkarıp çıkarmayacakları; KCK’nin bildirisindeki “Kürtler saldırılar karşısında öz güçlerine güvenmelidirler” ifadesinin bir aydınlanma ve özeleştirinin işareti olup olmadığı... Kürt halkının Abdullah Öcalan’ı, PKK’yi ve DEM Parti’yi de sorgulayıp sorgulamayacağı...
Daha pek çok başlık sıralanabilir. Bitirirken vurgulamalı ki, emperyalist devletler kendi çıkarlarını korumak için ezilen halkları bekçi olarak kullanırlar, birbirlerine kırdırırlar. ABD Rojava Kürtlerini yalnızca IŞİD’le mücadele bahanesiyle himaye etti. IŞİD’le savaşta Kürtler binlerce evladını yitirirken bir tek Amerikan askeri bile ölmedi. IŞİD’le mücadele bahanesi kalmayınca ABD tercihini Erdoğan ve Colani’den yana kullandı, IŞİD artığı HTŞ’nin devletleşmesine giden yolu açtı.
Suriye’de ve Rojava’daki baş döndürücü gelişmelerin Türkiye’deki sürece etkisinin ne olacağına gelince. Erdoğan/Bahçeli ikilisi süreci başlatırken ne söyledilerse aynı noktadalar; yani “kardeşlik” kandırmacasıyla Kürtlere diz çöktürmeyi hedeflediklerini saklamadılar. Kendilerini kandıranlar, “Barış ve Demokratik Toplum” hayaline kapılanlar oldular. Mevcut sürecin de öncekilerle aynı akıbete uğrayacağını söylemek kâhinlik gerektirmiyor. Dilek ve temenni odur ki, öncekiler gibi yeniden kanlı bir sürece girilmesin.