Ecevit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ecevit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2023 Salı

ŞU ZALİM ZAMCININ ETTİĞİ İŞLER

Yaşın 70 olmasına az kaldı. Alman SPD’nin efsane başkanı Willy Brandt’ın “19’unda komünist olmayanın kalbine, 29’unda kapitalist olmayanın aklına şaşarım” aforizmasına saygım var ama hep 19 yaşımdayım. Yaşımdan memnunum. Böyle desem de hakikat 70’e merdiven dayadığımı söylüyor. Bunca yıllık ömürde pahalılığı enflasyonu hissetmediğim, zamlarla cebimin boşaltılmadığı günler görmedim, bundan sonra da görmem. Olsun, yaşımdan memnunum.

Çocukken hayatı kavramaya başladığımda iktidarda Süleyman Demirel vardı. Ne zaman zam yapılsa büyüklerimiz “Demirel’in zamı...” diye başlayan müstehcen bir cümleyle protesto ederlerdi.

Sonra Ecevit’li yıllar. Bülent Ecevit zam yapmıyordu; fiyatları güncelliyordu.

Tekrar Demirel’li yıllarda, Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde yani, “Süleyman başvekil, işçi köylü aç sefil” diye tepki gösteriyorduk. Bir de “Zam zulüm işkence, işte faşizm” diye slogan attığımızı anımsıyorum.

***

Kenan Evren’li yıllarda zamlar süngü zoruylaydı. Evren, bir garsonun kendisinden daha fazla maaş almasına öfkeliydi. İktidara el koyar koymaz TÜRK-İŞ dışında sendikaları kapattı, grevleri yasakladı; IMF patentli 24 Ocak kararlarını, diğer adıyla istikrar paketini sahiplendi. Zamların gerekçesi ekonominin düze çıkması için katlanılması gereken “acı reçete” idi.

Süngü zoruyla içirilen acı reçeteye karşılık zamlara çare yoktu. İstikrar paketinin faturası emekçilere çıkartıldı. Bir araştırmaya göre, “Milli gelirden 1979’da yüzde 33 pay alan maaş ve ücretliler, 1988’de yüzde 15 pay alır duruma düştüler. Faiz, kira, kârdan gelir alanların, sermayenin payı ise 1979’da yüzde 43 iken 1988’de yüzde 69’a yükseldi. Tarımın payı aynı yıllarda yüzde 24’ten yüzde 16’ya indi.” (Ahmet Akif Mücek, 12 Eylül Askeri Darbesinin Ekonomi Politiği, Gökkuşağı Yayınları, İstanbul 2009, s: 160.)

***

Turgut Özal’lı yıllarda serbest piyasa ekonomisine geçilmişti; gerek kamu işletmeleri gerekse özel sektör patronları dilediklerince zam yapıyorlardı. Özal, “Çankaya’nın şişmanı, işçilerin düşmanı” idi. Bir de “zampiyon” diye lakap takılmıştı. 

Her şeye karşın Özal açık sözlüydü, zamları piyasa ekonomisinin gereği sayıyordu; buna karşın “Seçimden önce zam yapacak kadar enayi değilim” diyordu. Memurların zamlardan bunaldığı eleştirilerine “Benim memurum işini bilir” diye karşılık vermişti. Kanaat önderleri bu sözleri “rüşveti meşrulaştırma” fetvası olarak yorumlamışlardı. Bu tür yorumlar umurunda değildi Özal’ın; memurun gerekirse ikinci bir işte çalışarak ya da çarşıda pazarda limon simit satarak ayın sonunu getireceğini kast etmişti ama nafile. 

Gazeteci büyüğümüz Teoman Erel, memur sözlüğüne ciddi katkılarda bulunmuştu o yıllarda. Buna göre düzenli zam İNTİZAM idi. Zam altından kalkılamayacak kadar ağır ise MUAZZAM olurdu. Piyasanın zamları karşısında ücretlere maaşlara yapılan zam tabii ki düşük kalırdı; Teoman Erel, bu gibi zamları HÜZZAM olarak adlandırmıştı. Nihayet CÜZZAM, yani öldürücü zam... 

***

Turgut Özal, enflasyonu yüzde 10’a düşüreceği vaadiyle iktidara gelmişti; ama yüzde 30’la teslim aldığı enflasyonu yüzde 70 olarak teslim etti. Özal’dan sonra Süleyman Demirel 1990’lı yıllarda bir kez daha hayatımıza girdi. Yanı sıra Tansu Çiller. Zamların fiyat ayarlamalarının artık bir sorumlusu vardı: ENFLASYON CANAVARI.

Sözü uzatmayayım, enflasyon canavarı ve zamlar hayatımızda hiç eksik olmadı; ücretler ve maaşlar hep enflasyonun gerisinde kaldı. Çünkü, kapitalist ekonomide enflasyon, toplumsal artık değeri sermayeye ekleyen yasa dışı ahlak dışı bir vergi politikasıdır. 2000’lerin ilk yılında Ecevit tekrar iktidardaydı, yıllık yüzde 70 enflasyona karşılık çalışanların maaşlarına zammı yüzde 15’te tutmuş, emekliye ise yüzde 5’i reva görmüştü. Bu kadarcık maaş zammı CÜZZAM idi.

***

Talihsizlik buna denir, ömrümün son deminde 21 yıldır devr-i Tayyip’teyiz. Yine zamlar yine enflasyon. Hangi ürüne ne kadar zam geldi, yaşayarak görüyoruz. Fiyatlar günden güne haftadan haftaya değişiyor. Değişmeyen en yalın hakikat, ücret ve maaşların zamlara yetişememesi. Tayyip kendi maaşına yüzde 40 zam yaptı, emeklinin maaşına zammı yüzde 25’te tuttu. Motorlu taşıtlar vergisi de ikinci kez ödenecek.

Değim gibi yine zamlar yine enflasyon. Geçmişten farkı, Tayyip ekonomist olduğunu iddia ediyor; ekonomiyi nas ile (yani Kur’an ve sünnetin lafızları ile) idare ettiğini söylüyor. Diyanet’in de fetvası var zaten: “Şüphe yok ki fiyatları tayin eden, darlık ve bolluk veren, rızıklandıran ancak Allah'tır!” Motorlu taşıtlar vergisinin ikinci kez ödeneceğini de herhalde Allah emretmiştir!

***

Vergiyi ve fiyatları tayin eden Allah olunca, imanı kuvvetli emekçiye şükretmekten başka bir şey kalmıyor. Oysa, imanı kuvvetli emekçi, merkezin solunda sayılan Ecevit’i bir kalemde silip atmıştı. Hatta Demirel bile, “Boş tencerenin devirmeyeceği iktidar yoktur” diyordu. Gel gör ki, bu teori Tayyip Erdoğan’a işlemedi. Onca pahalılık ve enflasyona, “patates soğan güle güle Erdoğan” tepkisine rağmen Erdoğan iktidarını tazeledi, en çok da yoksullardan oy aldı. (Seçimin dürüst adil ve oy hırsızlığından azade olup olmadığı tartışması bu yazının konusu değil.)

Sahi, yoksullar neden böyle davranıyorlar, neden sadaka ekonomisine razı oluyorlar, sağcı ve dinci siyasetçileri cezalandırmıyorlar? Düşünüyorum düşünüyorum, akıl erdiremiyorum. Dünya döndükçe adları rahmetle anılası Marks ve Engels’in buna verecek bir yanıtları vardır herhalde.

Bugünün geçmişten bir farkı da pahalılığa zamlara tepkiye devletin nasıl karşılık verdiğinde. Ecevit’in iktidarında zamlardan bunalanlar gönüllerince protesto edebiliyorlardı. Bir esnaf, Ecevit’in önüne yazar kasa fırlatmıştı. Başka bir esnaf akaryakıt zamlarını protesto etmek için Başbakanlık binası önüne tankerini park etmişti. Bugün böyle protesto eylemleri yürek istiyor. Sonu Silivri ya da Sincan F Tipi’dir. Medyanın ne durumda olduğuna değinmeye kalksam yazının sonu gelmez.

Ben garip, bu gibi durumlarda çoğu kez Marks ve Engels’in yanı sıra “ne ahvaldeyiz” diye Pir Sultan Abdal’a sorarım. Bugünkü ahvali sordum, ulu ozan şöyle karşılık verdi:

Şu zalim zamcının ettiği işler

Garip emekçiyi perişan eyler

Yağmur gibi yağar başıma zamlar

İlle arsızın zamları pareler beni


Zam günümde dost düşmanım belloldu

On vergim var ise şimdi elloldu.

Vergi kemendi boynuma takıldı

Gerek soya gerek döveler beni


Ben garip emekçi can göğe ağmaz

Şahsı emretmezse o zamlar yağmaz

Şu puştların zammı hiç bana değmez

İlle şahsın zammı pareler beni


Netice-i kelam, emek/sermaye kavşağında sermaye yoluna gidenlerin bahçeleri bahar görmesin!


12 Temmuz 2023 Çarşamba

TAYYİP NATO’YU DİZE GETİRDİ!

Siyaset, diplomasi ve medya tarihi nasıl da tiksinç “tekrardan ibaret” hissi veriyor?

Küresel emperyalist jandarma NATO’nun Vilnius zirvesi sonrasında Türkiye’nin yozdaş medyasında çıkan haberler neredeyse birebir ‘tekerrür’den ibaret. Fransızca’dan Türkçe’ye geçen deyişle, “Dejavu”, doğru yazımıyla “Déjà vu.” “Daha önce olmuş görülmüş” anlamında yani.

Vilnius zirvesi öncesinde Recep Tayyip Erdoğan İsveç’i FETÖ’ye ve PKK’ye destek vermekle suçluyor, İsveç’in NATO’ya üye olamayacağını bağırıyordu.

İsveç’te Türkiye büyükelçilik binasının önünde bir provokatörün Kur’an-ı Kerim’i yakmasına karşı Erdoğan yine mangalda kül bırakmıyordu: “Böyle bir kepazeliğe sebebiyet verenler NATO üyeliğinde bizden destek beklemesin.”

Erdoğan böyle bağırırken yozdaş medya erbabı da Erdoğan’ı “ikinci kurtuluş savaşının başkomutanı” diye allayıp pulluyordu.

Aylar yıllar süren bağırtının ardından Vilnius zirvesine bir gün kala ABD Başkanı Biden Erdoğan’ı telefonla aradı. Görüşmenin ardından Erdoğan daha Vilnius’a gitmeden havalimanında “Türkiye’yi Avrupa Birliği kapısında 50 yıldır bekleten ülkelere sesleniyorum. Türkiye’nin AB’de önünü açın, biz de İsveç’in önünü açalım” dedi.

Sonuçta Vilnius’ta Erdoğan, İsveç’in NATO’ya üyeliğine yeşil ışık yaktı. Yeşil ışık karşılığında İsveç Türkiye’nin AB’ye katılım sürecine destek verecek; NATO’da terörle mücadele için özel bir koordinatör görevlendirilecek; ikili ticaret ve yatırımlar arttırılacak; İsveç, FETÖ’ye ve Suriye’de YPG/PYD’ye destek vermeyecek vs...

Gelişmeler yozdaş medyada “Türkiye’nin dediği oldu” başlığıyla yankılandı

***

Dediğim gibi tiksindirici bir tekerrür ya da “Déjà vu.”

Casuslukla suçlanan Rahip Brunson’un ABD’ye iadesi, Cemal Kaşıkçı cinayet dosyasının Suudi Arabistan’a verilmesi ve benzeri olaylarda “bu can bu tende olduğu sürece” diye esip savurduktan sonra tükürdüğünü yalamak değil kastım. NATO zemininde nice tükürükler yalandı.

Strasbourg’da NATO’nun 2009, yani 60’ncı yıl zirvesiydi. Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen’in NATO genel sekreterliğine adaylığı gündemdeydi. Danimarka’da İslam karşıtı karikatürlerin yol açtığı bir gerilim vardı. Ayrıca Kürt kanalı Roj Tv Danimarka’dan yayın yapıyordu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Rasmussen’in adaylığına karşı ateş püskürüyordu. Sonuçta Rasmussen’in adaylığına yeşil ışık yaktı. Yeşil ışık karşılığında şu sözler alınmıştı: 

1- Rasmussen, peygambere yapılan ayıp için İslám dünyasından özür dileyecek.

2- Türkiye’ye NATO genel sekreter yardımcılığı, Afganistan temsilciliği verilecek; NATO’nun askeri kurmay heyetinde Türk subay bulunacak.

3- Roj TV kapatılacak.

Gelişmeler yozdaş medyada “Herkes kazandı, kaybeden yok” gibi başlıklarla yankılandı.

Gelgelelim ABD Başkanı Barack Obama’nın kefil olduğu süreçte ne özür dilendi ne de Roj Tv kapatıldı. Rasmussen “Türkiye’nin endişelerini anlıyorum; Türkiye ve Müslüman dünyası ile iyi ilişkiler kuracağım” demekle yetindi. Obama, AB’ye Türkiye’yi üye olarak alması çağrısında bulundu; bunun İslam dünyasına olumlu sinyal olacağını belirtti. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Türkiye’yi üye yapıp yapmamaya AB’nin karar vereceğini söyleyerek karşılık verdi. 

***

Tiksindirici bir tekerrür ya da “Déjà vu.”

NATO’nun 2010 zirvesi Lizbon’da toplandı. Gündemin en önemli başlığı İran’ı hedef alan (özünde Batı kapitalizminin içine girdiği bunalımı silahlanmayı arttırarak aşmayı amaçlayan) Füze Kalkanı projesiydi. Başbakan Erdoğan İran üzerinden İslam dünyasının hedef tahtasına konmasına tepkiliydi, esip savuruyordu. Esip savurduklarıyla kaldı. “Tehdit olarak İran’ın adının geçmemesi, projenin Türkiye dahil tüm NATO üyesi ülkelerini korumaya alması ve NATO bünyesinde olması” şartıyla projeye evet dedi.

Önceki zirvelerde olduğu gibi Lizbon’da Türkiye’nin “evet” demesi de egemen medyanın tamamında “zafer” olarak duyuruldu. Açık yandaşlardan Sabah gazetesi kararı, “Türkiye’nin dediği oldu” başlığıyla manşetine taşırken, Zaman gazetesi “Türkiye istediğini aldı” başlığıyla manşetten duyurdu. Star gazetesi, “ABD, Türkiye’nin dediğine geldi” başlığını kullandı. Taraf gazetesi de manşetten “NATO kılıç biz kalkan” diye başlık attı.

Hürriyet, övgü yarışında “Kocanızın inadından uyuyamadık” başlığı altında bir de anekdot aktardı. Hürriyet’in yazdığına göre, meğer Rasmussen’in NATO Genel Sekreterliği'ne getirildiği zirve sırasında Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, Hayrünisa Gül’e “Kocanızın inadı yüzünden sabaha kadar uyuyamadık, yorgunluktan mahvolduk. Bu ne inattır!” diye sitem etmiş!

* * *

TÜRK TEZİ İTTİFAKLA!

Vilnius zirvesi sonrasında yozdaş medyada benzer haber ve yorumlar yayımlanıyor. Bu kez ABD Başkanı Biden Türkiye’nin AB’ye üyelik sürecine destek vermiş. NATO Genel Sekreteri Stoltenberg, Türkiye’nin AB’ye üyelik isteğini desteklediklerini söylemiş. AB’nin ağabeyi Almanya Başbakanı Almanya Başbakanı Olaf Scholz ise, Türkiye’nin AB süreciyle İsveç’in NATO üyeliğinin birbirleriyle bağlantılı olmadığını dile getirmiş...

Dediğim gibi tiksindirici bir tekerrür ya da “Déjà vu.” Ayrıntıya girip vaktinizi almayayım. Başta da aktardığım üzere, on üç yıl önce olduğu gibi yine “Türkiye’nin dediği oldu!”

Türkiye’nin dediği olurken(!), arka planda başka neler vardır, bilemiyorum. Örneğin, Reuters’in erişimi engellenen haberindeki iddiaya göre Bilal mahdum rehin düşmüş olabilir mi? Mahdumun yanı sıra babası da zaten rehin midir?

Ben garip, müteveffa gazeteci Bedii Faik’in bir anısını anımsamadan edemiyorum.

İkinci Dünya Savaşı bitmiş. Birleşmiş Milletler’in kurulacağı San Francisco Konferansı’na Türkiye de çağrılmış. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Hasan Saka başkanlığında bir heyet temsil ediyor. Heyette Hüseyin Cahit Yalçın, Falih Rıfkı Atay gibi şöhretli gazeteciler de var. 

Bedii Faik gazeteciliğe meyleden sade bir okuyucu henüz. Tünel’den Karaköy’e inerken, kapı ağzındaki gazete tezgâhında manşetlere bakar:

“Türk tezi ittifakla…”

“Konferans Türk teklifini ittifakla kabul etti.”

“Konferansta Türk heyetinin teklifi ittifakla kabul edildi.”

Bedii Faik, heyecandan titreyen elleriyle cebini yoklar, o telaş içinde bozuk paralarının bir kısmını yere düşürür. Dünyanın en büyük konferansında Türk tezinin ittifakla kabul edilmesinin tesellisiyle, rayların karanlığına yuvarlanan paraların peşinden gitmez. Hemen bir tomar gazeteyle vagona girer, gazetelerin haberlerine dalar. Sonrasını şöyle anlatır: 

“Ah! Yarabbi yazının içeriği yerine sadece başlığının keyfi ve saadeti içinde kalabilseydim ne olurdu ve senin derya-yı izzetinden ne eksilirdi? Halbuki okudum ve maalesef okudum. Neymiş biliyor musunuz Türk heyetinin ittifakla ve alkışlarla kabul edilen önerisi? Konferans bildirisinde San Francisco adı geçiyor ya. Türk diplomatları hemen başkanlığa bir öneri sunmuşlar ve bildirilerde San Francisco kelimesinin başına ille de ‘güzel’ sıfatı konmasını teklif etmişler. İşte bu kadar! Ve tabii konferans başkanlığı, misafir olunan şehrin böyle bir sıfatla anılması isteğini derhal genel kurulun tasvibine sunmaz da ne yapar? O da sunmuş ve alkışlar – bana göre hiç şüphesiz hayli gülüşmeler arasında teklifin kabul edildiğini diplomasi tarihine kaydetmiştir!” (Matbuat Basın derkeen… Medya, Doğan Kitapçılık, Mayıs 2001, C:1, s:12.)

***

DALKAVUK TÜRK MEDYASI

NATO zirvelerinde ya da diplomasi haberlerinde “Türkiye istediğini aldı” palavrası şaşırtıcı değildir. Türkiye’de medyanın iktidar dalkavukluğu, genlerine nakşedilmiş köklü bir gelenektir. Türkiye’nin katıldığı tüm uluslararası toplantılar, medyanın iktidar dalkavukluğuna sahne olmuştur. 1950’lerde Başbakan Adnan Menderes’in Amerika gezisini izleyen Anadolu Ajansı Genel Müdürü’nün haberi(!)  “dalkavukluk başyapıtı” olarak basın tarihine geçmiştir. Genel Müdür’ün yazdığına göre Menderes Amerikalıları öyle etkilemişti ki, “Amerikalılar 'Allahım, bize neden böyle bir devlet adamı nasip etmedin!' diye üzüntüye gark olmuşlardı.” (Anlatan Metin Toker, Milliyet, 19 Eylül 1999.)

Türk medyası önceki başbakanların gezilerinde de dalkavukluktan geri durmadı. 

Başbakan Demirel, 1979’da Londra’da ABD Başkanı Carter ile görüşürken masaya öyle bir yumruk vurmuştu ki, ödü patlayan Amerikan Başkanı neredeyse masanın altına girecekti!

Turgut Özal’ın ABD nezdindeki itibarı çok yüksekti! Özal, ABD’nin akıl hocasıydı, Amerikan Başkanı, Özal’a danışmadan tuvalete bile gitmezdi! 

Devlet adamlığıyla ve mükemmel İngilizcesiyle Amerikalıları kendisine hayran bırakan Başbakan, Ecevit’in ta kendisiydi. Öyle ki, 2002 yılında (ayakta bile duramayacak haldeyken) Beyaz Saray’a gittiğinde, manşetlerdeki deyişle, “Yorgun ama etkileyici”ydi! 

Amerikalıları güzelliğiyle büyüleyen Başbakan da Tansu Çiller. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ise vücut dilini kullanmakta üstüne yok! 

(Arada darbeyle devlet başkanı olan Kenan Evren var ki, Amerikan yönetiminin dilinde zaten “our boys” idi, medyanın ayrıca parlatmasına gerek yoktu.)

* * *

Neden Dalkavukluk?

Halkın gözü kulağı dili sanılan medyanın neden iktidar dalkavukluğu yaptığı, dalkavuklukla kalmayıp neden savaşları ve düşmanlıkları kışkırttığı sorusunun tam bir yanıtı, kısa bir yazıdan beklenmemelidir. Reklam yapmak gibi olmasın, ayrıntılı ve derinliğine analiz bekleyen okuyucu, Dördüncü Ordu Medya kitabını okuma zahmetine katlanmalıdır. (Bulabilirse tabii!)

Kitapta özetle, kapitalizmde haber ve bilginin metalaştığı, kapitalist tacir olarak medya işletmelerinin öncelikli amacının kâr etmek olduğu, kârı azamileştirmek için siyaset kurumuyla simbiyotik ilişki içine girdiği, sonuçta medyanın halkın gözü kulağı dili olmak yerine devletin ve sermayenin ağzı milletin kulağı olduğu üzerinde duruluyor. 

Kitapta bir de deniyor ki, “Her şeye karşın, bedeli ne olursa olsun, şiddet, zorbalık ve savaş kışkırtıcılığı yapmayan; insanlar, topluluklar ve uluslar arasında nefreti, düşmanlığı körükleyici yayından kaçınan; barışı, ulusların ve halkların kardeşliğini ve eşitliğini savunan gazeteciler de vardır ve mesleğin vicdanını onlar temsil etmektedirler.”

Mesleğin vicdanı gazetecilere selam olsun!


6 Mayıs 2023 Cumartesi

KAHROLSUN İNSAN HAKLARI!

Cumartesi Anneleri, her cumartesi günü İstanbul Galatasaray Meydanı’nda toplanarak, gözaltında işkencelere ve siyasi cinayetlere kurban giden yakınlarını arayanlardan oluşan bir topluluk. Esin kaynağı, Arjantin’de faşist cuntanın yok ettiği çocuklarını bulmak için Plaza Del Mayo’da toplanan anneler. 

Türkiye'nin Cumartesi Anneleri ilkin 1995 yılında toplandılar. Başlıca talepleri, kayıpların devlet arşivlerinde kayıtlı akıbetlerinin açıklanması, faillerin yargılanması. 

Toplantıları zaman zaman keyfi olarak engellendi, kesintiye uğradı; ama kayıp yakınları 28 yıldır taleplerinden vazgeçmediler. Recep Tayyip Erdoğan da Başbakan sıfatıyla 5 Şubat 2011’de Cumartesi Anneleri’yle görüşmüş, sorunun çözümü için söz vermişti.

Ne var ki, Erdoğan’ın bu sözü de demokratikleşmeye ilişkin diğer vaatleri gibi kâğıt üstünde kaldı. Ucube başkanlık rejimine geçilir geçilmez, 25 Ağustos 2018’e rastlayan 700’üncü hafta buluşması İçişleri Bakanı SS’in talimatıyla Beyoğlu Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. O günden beri Cumartesi Anneleri, kendileriyle özdeşleşen alanda toplanamıyorlar, toplandıklarında polis tarafından coplanıyorlar, gözaltına alınıyorlar. Anayasa Mahkemesi (AYM), Cumartesi Anneleri’nin toplantısına polis saldırısının toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına aykırı olduğuna oybirliğiyle hükmetti. AYM’nin ihlal kararı geçen 23 Şubat’ta Resmi Gazete’de yayımlandı. Ancak AYM’nin kararına karşın Cumartesi Anneleri haftalardır coplanıyorlar, gözaltına alınıyorlar.

***

Cumartesi Anneleri’ne yönelik resmi terör ve gözaltılar, İnsan Hakları Derneği İHD’nin şubelerinde düzenlenen basın açıklamalarıyla protesto edildi.

İHD Ankara Şubesi’nin bu haftaki gündeminde bir açıklama da cezaevlerindeki hasta mahpuslarla ilgiliydi. Hasta Mahpuslara Özgürlük İnisiyatifi, tam 452 haftadır cumartesi günü şube binası önünde toplanıp bir hasta mahpusun sorununa dikkati çekiyor. Dernek üyelerinin 452’nci buluşması Ankara polisinin keyfi yasağıyla engellendi geciktirildi. Gerekçe? Yok bir gerekçe. 

Şube binası önünde resmi ve sivil kıyafetli onlarca polis. İnisiyatif üyelerinin toplanmasına engel oluyorlar. 

Şube yöneticisi Sevil Turgut, “Hangi gerekçeyle?” diye soruyor. 

Polis amiri “Valilik kararı” diyor.

Sevil Turgut, “Gösterin kararı!” diyor, polis amiri bir karar göstermiyor.

Sevil Turgut, “Toplantı ve gösteri yürüyüşü bu anayasada bile haktır” diyor; polis amiri, bu kez “Seçim yasakları” diyor.

Sevil Turgut “Bizim açıklamamız seçim faaliyeti değil” diyor; polis amiri oralı olmuyor.

Sevil Turgut açıklamayı açık alanda yapmakta kararlı olduklarını vurguluyor.

Kuşatma yarım saat sürüyor. Polisler, inisiyatif üyelerini sokakta taciz ediyorlar. Gerekçe, “Geleni geçeni engelliyorsunuz!”

Jandarma subaylığından emekli olduğumu söyleyerek, yaptıklarının kanun dışı olduğunu ihtar ediyorum ama aldırmıyorlar.

Nihayet, yarım saat süren engellemenin eziyetin yeterli olduğunu düşünerek açık alanda basın açıklamasına izin veriyorlar.

Açık alanda basın açıklamasında ısrarından dolayı Sevil Turgut’u ve diğer şube yöneticilerini içten içe alkışladım.

***

Fotoğrafta görüldüğü üzere bir avuç kişiyiz ama en sade bir basın açıklamasına bile tahammül edemeyecek ölçüde demokratik haklara düşmanlık söz konusu. Nereden bakılırsa bakılsın, keyfi bir uygulama. Ortada bir valilik kararı yok, olsa bile anayasaya aykırı bir karardır. Olan biten, bürokrasinin öteki birimlerine de sinmiş, polis ve askeri bürokrasiye egemen faşizan zihniyetin sahaya yansımasından ibarettir. Balık baştan kokar denir ya; bürokrasinin alt kademelerindeki daha düşük rütbeli otokratlar da durumdan vazife çıkartıyorlar; keyfi yasaklar koyuyorlar.

Özgürlüklere düşman öyle köklü bir kültürdür ki, onca iktidar geldi geçti, hiçbirinde emniyet örgütünün faşizan zihniyetine çare aranmadı. 

***

Tansu Çiller’in iktidar günleriydi; Murat Karayalçın Başbakan Yardımcısı idi. Ben de, koalisyon hükümetinin SHP kanadını izlemekle görevli ANKA Ajansı muhabiriydim. Memur sendikacılığının öncüsü KESK, memur maaşlarına ek zam için gösteriler düzenliyor; polis memurları sivil memurları sopadan geçiriyordu. Nihayet Bakanlar Kurulu ek zam gündemiyle toplandı.

Toplantı saatler sürdü. Başbakanlık binası önünde toplantıdan çıkacak kararı bekliyoruz. Toplantıdan ilk olarak Hükümet Sözcüsü Yıldırım Aktuna çıktı. Hemen karşıladık, ek zam için nasıl bir karar alındığını sorduk. Yıldırım Aktuna, soruyu geçiştirdi; aracına binip gitti. Başbakanlık koruma polisleri hemen biz gazetecilere gelip “Ne olmuş abi, ek zam çıkmış mı?” diye sordular. Biz de “Henüz öğrenemedik” diye karşılık verdik.

Derken, Başbakan Yardımcısı Murat Karayalçın göründü; hemen karşıladık, ek zammı sorduk. Karayalçın “Gerekli açıklamayı Tansu Hanım yapacak” diye yanıtladı. Polisler yine yanımıza gelip heyecanla “Ek zam çıkmış mı?” diye sordular. Gerekli açıklamayı Başbakan’ın yapacağını söyledik, polisler uzaklaştılar.

Nihayet Başbakan Tansu Çiller göründü, kameralar mikrofonlar hazırlandı. Tansu Çiller, ek zam konusunu gelecek Bakanlar Kurulu toplantısına ertelediklerini bildirdi; aracına binip gitti. Polisler bu kez daha heyecanlı yaklaşıp ek zammı sordular. AA Muhabiri Vedat Çuhadar, muzip bir ifadeyle “Ek zam çıkmış, gösterilerde dayak yiyenlere zam var, dayak atanlara yok” diye yanıtladı. Başbakanlık koruma polislerini aldı bir düşünce. Polislerin düşünceli hal ve hareketleri endişe verici bir biçim kazanmaya başlayınca Vedat’ı dirsekledim; “Vedat gerçeği söyle, yoksa şimdi bizi de dayaktan geçirecekler” diye uyardım. Vedat “Şaka şaka! Ek zam konusu gelecek Bakanlar Kurulu toplantısına ertelenmiş” diye açıkladı. Vedat’ın bu açıklaması üzerine bir polis ne dese beğenirsiniz? “Abi ya, İstanbul’daki arkadaşlar da sivil memurları bizim dövdüğümüz kadar dövselerdi, ek zam kesin çıkardı!”

***

Dediğim gibi, özgürlüklere düşman öyle köklü bir kültürdür ki, onca iktidar geldi geçti, hiçbirinde emniyet örgütünün faşizan zihniyetine çare aranmadı. Geçmişte polislerin katıldığı protesto gösterilerinde “Kahrolsun insan hakları!”, “Yetki isteriz, komünistlere yeteriz!” diye slogan atıldığını anımsıyorum. 

Bülent Ecevit’in son başbakanlığı döneminde polisler yine resmi üniformalarıyla sokağa dökülmüşler insan hakları aleyhine sloganların yanı sıra tekbir getirmişler, “Başbakan istifa” diye bağırmışlardı. Ecevit, “Polisler zaman zaman duygularına kapılabilirler, tepki duyabilirler. Fakat izinsiz olarak sokaklara dökülürlerse, asayişten sorumlu oldukları halde asayişsizlik etkeni olurlarsa, işler çığırından çıkar” diye karşılık vermişti.

Dönemin İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ise, “Bu gösterilerin arkasında soyguncular ve eşkıya var” diye açıklama getirmişti.

Sadettin Tantan polis ayaklanmasının arkasında hangi soyguncular ve eşkıya olduğunu açık etmedi. Günümüze gelecek olursak. İçişleri Bakanı’nın, Jandarma Komutanı’nın öyle fotoğrafları çıkıyor ki. Kimler kimlerle beraber!