Maraş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Maraş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2023 Çarşamba

ASKER DEPREM BÖLGESİNE NEDEN GEÇ KALDI?

Eski askerim ya; sivil arkadaşlarım (bildiğimi sanarak) askeriyeye dair ne varsa soruyorlar. Deprem için de öyle. Maraş depremi sonrasında asker ilk iki gün ortalıkta görünmeyince, haklı bir öfke ve tepkiyle sordular:

- Komutan, sen bilirsin! Asker deprem bölgesine girmekte neden gecikti?

Ne yanıt vereyim? Benim askerliğim 41 yıl öncesinde üsteğmen rütbesinde kaldı, kalbim solda attığı için 12 Eylül faşizmi döneminde ilişiğimi kestiler. Nerden bileyim bugünkü depremde askerin ilk iki gün neden ortalıkta görünmediğini. Aklımda belleğimde kalan şey, askerlikte emirin demiri kestiği. Demek ki, emir veren olmadı, o yüzden asker ortalıkta görünmedi.

Böyle desem de sivil arkadaşlarım söylediğimi yeterli bulmuyorlar. Haklılar. Çünkü, geçmişteki felaketlerde asker birkaç saate kalmaz, bölgeye intikal ederdi. Gölcük merkezli 1999 depreminde böyle olmuştu; eksik fazla, ordu birkaç saat sonra sahadaydı. Seyyar fırınlar ve mutfaklar kuruluyor, askeri hastaneler helikopterlerle deprem bölgesine taşınıyordu.

Erzincan’ın maruz kaldığı 1992 depreminde askerin nasıl hareket ettiğine ilişkin o tarihte görevli olanların anlatımları da gazete sayfalarında televizyon ekranlarında paylaşılıyor. Deprem olur olmaz alarm verilmiş, asker tüm olanaklarıyla felaket bölgesine intikal etmiş…

***

Biliniyor ki, askerin elinde sivil kamu kurumlarının sahip olmadığı olanaklar var. İstihkam, muhabere, ordonat ve lojistik, levazım, ulaştırma vs. En önemlisi de eğitimli disiplinli personeliyle güvenliği sağlama kabiliyeti. Zaten dünyanın her ülkesinde askerin iki temel görevi vardır: Savaşta cephede düşmanla savaşmak ve ülkeyi korumak, barışta afetlere müdahale etmek.

Cephedeki savaşı bir kenara bırakalım. Asker afetlere nasıl müdahale eder, afet bölgesinde neler yapar? Sorunun yanıtı için asker olmaya gerek yok. Hiçbir şey yapamasa bile güvenliği sağlar. Ama askerin kabiliyeti bununla sınırlı değil. Sahip olduğu istihkam olanaklarıyla arama kurtarma çalışması yapar, hasarlı yolları köprüleri havaalanlarını onarır; levazım ve ordonat olanaklarıyla çadır kentler kurar, seyyar fırın ve mutfaklarla beslenme gereksinmesini karşılar, seyyar tuvaletler açar, sahra hastaneleri ile sağlık hizmeti verir, kara deniz ve hava ulaştırma araçlarıyla hem yardımların yerine ulaştırılmasını hem de felaketzedelerin intikalini sağlar… Bunlar kadar önemli olmak üzere sahada görünmesiyle moral kaynağı olur.

Benim görevde olduğum dönemde, ordunun bu gibi görevleri yerine getirmesi için resmi görev tanımı, yani doğal afetlerle mücadele eylem planı var mıydı, anımsamıyorum. Belki de vardı, rütbem düşük olduğu için var olup olmadığını bilmiyordum. 1980 yılında Çanakkale’de eğitim alayında teğmen rütbesiyle bölük komutanı idim; Çanakkale’nin Anadolu yakasında Kaz Dağları’nın başladığı mıntıkada çıkan orman yangınına müdahale ile görevlendirilmiştim. Orman yangını nasıl dehşetlidir, o gün deneyimledim. Asırlık çamlar nasıl bir anda kökten tepeye alevlere teslim oluyor, anlatamam. Alev alan kozalaklar mermi gibi onlarca metre öteye fırlıyor, yangını daha geniş bir alana yayıyor. O yıllarda yangın söndürme uçakları, itfaiye olanakları hak getire. Elimizdeki alet edevat yetersiz. Emrimdeki 300 dolayında askeri orman içi yollara dizdim, yolun öte yanına fırlayan kozalakların çıkardıkları yangınları söndürmekle görevlendirdim. Yangının yayılmasını önlemenin başka yolu kalmamıştı…

Dediğim gibi, o yıllarda askerin doğal afetlerle mücadele planı vardı ya da yoktu; bir felaket anında ordu ilk saatlerde felaket bölgesine intikal eder ve bu görevleri yerine getirmeye çalışırdı.

Gölcük 1999 depreminden sonra TSK bünyesinde doğal afetlere karşı mücadele eylem planı geliştirilmiş. Devre arkadaşlarım Doğal Afet Yardım Planı, kısa adıyla DAFYAR’ın hazırlanmasına katkıda bulunmuşlar. Kitap hacminde bir plan imiş. Hangi birlik, hangi yerleşim biriminden sorumlu olacak? Afet o birliğin sorumluluk bölgesinde ise dışarıdan hangi birlik takviye edecek? Bütün bunlar planlanmış. Mülki makamlar kendi bölgelerine gelecek birlikleri biliyorlar. Bu işin eğitimi yapılıyor vs...

***

UCUBE BAŞKANLIK SİSTEMİ DEVLETİ DE UCUBELEŞTİRMİŞ

DAFYAR Planı kitapta yazıldığıyla mı kaldı yoksa yürürlükten mi kaldırıldı? Her ne olduysa, Maraş merkezli depremler sonrasında asker ancak üçüncü gün sahada görünmeye başladı, o da güvenlikle sınırlı.

Oysa, askerin sahaya çağrılması için DAFYAR’a ya da bugünlerde çokça anımsatılan (2010 yılında kaldırılan) Emniyet Asayiş Yardımlaşma (EMASYA) Planı’na, olağanüstü hal ilanına gerek yoktu. Yürürlükteki 5442 sayılı İl İdaresi Yasası da askerin göreve çağrılmasına yeterli. Yasa’nın ilgili 11’inci maddesi, il genelinde çıkabilecek olaylarda valiyi askerden yardım istemekle yetkilendirmiş. Yasa valilere böyle bir yetki vermiş ama deprem felaketi sonrasında iki gün boyunca asker sahada yok. Vali bu yetkisini kullanıp askeri göreve çağırsaydı asker gelmez miydi? Demek ki, vali yetkisini kullanmamış, asker de emir almadığı için sahaya çıkmamış. 

Sorun tam da burada, her şeyin her şeyden sorumlu tek adamın talimatına bağlandığı rejimde. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi her şeyi o kadar merkezileştirdi ki tepeden emir gelmeden kimse kendiliğinden harekete geçmiyor. Herhangi bir olayda bile ilgili bakan sözlerine, “Sayın Cumhurbaşkanımın talimatlarıyla...” diye söze başlıyor. İnisiyatif yok yani!

İnisiyatifsizliğin yanı sıra ehliyet ve liyakat sorunu da var. Sistemin görevlileri ehliyet, liyakat, deneyim ve uzmanlık yerine sadakate ve ilahiyata göre seçiliyorlar. Resmi kurumların hali ortada. Kurumlar, talimat almadan harekete geçemeyen vasıfsız ehliyetsiz liyakatsiz görevlilerle doldurulmuş. Güvenliğe ilişkin bir tek makale okumamış kişi İçişleri Bakanı. 15/16 Temmuz gecesi esir düşen kişi Milli Savunma Bakanı. Merkez Bankası, AFAD, TÜİK, YSK, mahkemeler, Kızılay… Resmi kurumları denetlemekle görevli Sayıştay…

Bu liyakatsizliği, inisiyatifsizliği, ataleti kendileri de biliyor. CB yardımcısı Fuat Oktay, sistemin işleyişindeki sorunun bürokrasiden kaynaklandığını tespit ettiklerini söylemişti: “Külliye metaforu var. Yani bir şef ya da daire başkanı kendi alanıyla ilgili inisiyatif almıyor ‘Külliye’ye soralım’ diyorlar. Beyefendi böyle istedi, böyle talimat verdi diyorlar. İnisiyatif almayan, almak istemeyen yöneticiler, bürokratlar var. Sorunun onlardan kaynaklı olduğunu gördük.” (11 Mart 2021; Aktaran Elif Çakır, Karar, 15 Şubat 2023.)

TSK de sistemdeki inisiyatifsizlikten, ehliyet ve liyakatsizlikten payına düşeni aldı. Otuz yıl boyunca, askeri okullar sınavlarında sorular önceden verilerek FG Cemaati’nden eleman devşirildi. AKP iktidarı yıllarında ordu, “darbecilik virüsünden arındırma” bahanesiyle asli görevinden arındırıldı; bu süreçte aşağılandıkça aşağılandı, doğal afetlerle mücadele görevi unutturuldu, hastaneleri okulları elinden alındı. Öyle olunca da en çok ihtiyaç duyulduğu anda sahada yok...

Bu felaketten çıkarılacak derslerden biri de, TSK’nin görevinin yeniden tanımlanmasıdır. TSK, dış düşmana karşı yurdu savunmaya memur edildiği kadar, doğal afetlere karşı mücadele ile de açıkça yükümlü olmalı; DAFYAR Planı güncellenmeli ve Teşkilat Malzeme Kadro’su buna göre yeniden yapılandırılmalıdır. Bu çerçevede TSK’nin sağlık ordusu yeniden kurulmalı, doğal afetlerle mücadele edecek birlikler oluşturulmalı ve her an görev alacak şekilde hazır kılınmalıdır.

Ve elbette savaş tatbikatları gibi doğal afetlerle mücadele tatbikatları da ihmal edilmemelidir.

Bu söylediklerim, bir önceki yazıda vurguladığım (ancak devrimle mümkün olabilecek) zihniyet değişikliğiyle birlikte düşünülmelidir. Yoksa, değişen yine sadece kişiler olur, nasıl geldiyse öyle gider!


11 Şubat 2023 Cumartesi

DEPREM KADER DEĞİL

Bu ülkede siyasetin, devletin ve toplumun kılcal damarlarına hücrelerine sinmiş alaturka dinci faşist zihniyetin on binlerce hayatı söndüren depremlere karşın değişmemesi, değişenin sadece kişiler olması kader midir? 

Ülkemiz dünyanın en tehlikeli deprem kavşağında. Deprem denilince akla ilk gelen Japonya kadar tehlikeli. Ölü Deniz, Doğu Anadolu, Kuzey Anadolu fay hatlarındaki kırılmalar çok geniş bir alanda unutulmayacak kayıplara neden oluyor. 

Kuzey Anadolu fay hattının batı ucunda Gölcük merkezli 1999 tarihli depremin travmasını hâlâ atlatamadık, bu kez Pazarcık ve Elbistan merkezli çifte depremin acısıyla kavruluyoruz. Gölcük depreminde enkaz altında kalan devlet ve toplum bugün de enkaz altında; siyasete devlete topluma egemen zihniyet değişmemiş, sadece kişiler değişmiş.

***

Gölcük merkezli 17 Ağustos 1999 depreminde de devlet felce uğramıştı. Başbakan Bülent Ecevit aynı gün kara yoluyla gidebildiği Adapazarı’nda şöyle feryat emişti:

“Türkiye’nin hiçbir yeriyle telefon bağlantısı yok. Şimdi durumu TRT aracılığıyla Ankara’ya bildiriyorum. Buradan devlet kuruluşlarına sesleniyorum. Çünkü telefonla direktif veremiyorum. Zayiat çok büyük. Vatandaşlar duygusal olarak haklılar ve kızgınlar. Benim tanık olduğum en büyük doğal afet. Allah devletimize milletimize kolaylık versin!”

Dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de Düzce’de felaketzedelere hitap ederken çok tanıdık cümleler kurmuştu:

“Bu Cenab-ı Allah’ın takdiridir. Müslüman ülkeyiz. Doğanın gücü dediğimiz afetler olduğu zaman insan oğlunun ne kadar acze düştüğünü ilk defa görüyor değiliz.”

Devletin en yüce katlarında teşhis böyle konulunca, yani “takdir-i ilahi” teşhisi konulunca tedbir de kendiliğinden gelmişti: “Allah beterinden ve tekrarından saklasın! Amin!”

Teşhis ve tedbir böyle takdir edilince hesap sorulacak mercii kalmamıştı. Öyle ya, “Kimden davacı olunacak, hesap sorulacak? Depremden. Ama depremden davacı olunamaz, hesap sorulamaz. Çünkü Cenab-ı Allah’ın takdiriyle yıkmıştır.”

***

Aradan 24 yıl geçti. Bu kez Ölü Deniz ve Doğu Anadolu fay hatlarındaki depremlere on binlerce insanımızı, kentlerimizi kurban verdik. Devlet yine felç oldu, Gölcük depreminde olduğu gibi insanlar yine çaresizlikleriyle baş başa kaldılar. Devletin tüm erkini kendisinde toplayan Recep Tayyip Erdoğan ikinci gün deprem bölgesine gidebildi, Pazarcık’ta bilinen zihniyeti yineledi:

"Olanlar hep oldu. Bunlar kader planının içinde olan şeyler. Her şeyden önce Müslümanız. Kader planına inanmış insanlarız.”

Ara not: “Kader planı” ama itibarından lüksünden zerre kısıntı yok, deprem bölgesinde bile bir tabur korumayla dolaştı. Bir farkla ki, depremzedelerin başlarına çay poşeti atmadı!

***

Dediğim gibi, onca felaket deneyimine karşın devletin ve toplumun kılcal damarlarına hücrelerine sinmiş ırkçı ümmetçi milliyetçi faşist zihniyette değişiklik yok, değişen sadece kişiler. 

Gölcük depremi sonrasında komşu ülke Ermenistan arama kurtarma timi göndermek istemişti. Ancak koalisyon hükümetinin ortağı MHP, sırf Ermeni olduğu için engel olmuştu. 

Aradan çeyrek asır geçti. Marmara depreminden daha yıkıcı bir depremin enkazı altında kaldık. Ne mutlu ki büyük insanlık kötülüğün yanı sıra iyilik de üretiyor. Dünyanın her yerinen her inançtan her milliyetten devletler yardıma koştular. Kıbrıs Rum Cumhuriyeti de felaketin hemen ertesinde arama kurtarma ekibi göndermek istedi. Ne var ki, 24 yıl önce Ermenistan’a nasıl ret yanıtı verildiyse bugün de Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’ne ret yanıtı verildi. Böyle ağır bir felaketin ortasında bile böyle ağır bir kötülük. İnanılır gibi değil. Düşmanlık da bir yere kadar!

***

Tekraren, devletin, siyasetin, toplumun kılcal damarlarına sinmiş alaturka faşist zihniyette esaslı bir değişiklik yok; değişen kişiler. 

Değişen kişiler ama elbette değişen bir şeyler de var. Değişeni değişmeyeni topluca sıralamak ciltler dolusu kitaba ancak sığar. Ben, önemli gördüğüm bazı farklılıkları belirteyim.

Gölcük depremi sırasında her şeye karşın sosyolojik teolojik ahlaki fay hatları kırılmamıştı. Bugün toplumun devletin bu fay hatları da kırıldı; devletleşen dinci faşist ittifakın zorlamasıyla toplum ve devlet, inanç odaklı bir düşmanlaşmanın uçurumuna savruldu.

Gölcük depremi sırasında egemen siyasi otorite her şeye karşın toplumun ve felaketzedelerin tümünü kucaklama iddiasındaydı. Merkezi hükümet, yerel yönetimleri dışlamıyordu. Bugün ise egemen siyasi otorite, daha doğrusu “Şahsım” sadece kendisine Müslüman! CB sıfatıyla (yalandan da olsa) herkesi kapsayan duruş sergilemesi gerekirken (nasıl bir kibirle malul ise) muhalefet ile diyalogdan kaçınıyor, Tansu Çiller ile görüşüyor. Tansu Çiller’in deprem felaketi konusunda vereceği nasıl bir akıl, bilgi ve tecrübe birikimi varsa…

Gölcük depremi sırasında devletin beceriksizliğine karşı medya tümüyle eleştirel yayın yapıyordu. Bugün ise medyanın yüzde 90 kadarı iktidar tarafından besleniyor; devletin aczini beceriksizliğini mazur göstermeye çalışıyor.

Gölcük depreminde devletin en örgütlü en donanımlı, hareket kabiliyeti en yüksek birimi ordu, felaketin ilk saatlerinde sahadaydı. Bugün ise ordu ancak felaketin üçüncü gününde sahada görünmeye başladı. Maden facialarında deneyimli kurtarma ekipleri de öyle.

Gölcük depreminde merkezi hükümetin en yetkilisi Başbakan Bülent Ecevit, kızgınlıklara eleştirilere karşı nezaketi elden bırakmıyordu, olağanüstü hal ilanına gerek duymamıştı. Öyle ki, ekonomik kriz patladığında kapısının önüne yazar kasa fırlatılabiliyordu… Bugün ise merkezi hükümetin en yetkilisi “Şahsım” hemen olağanüstü hal ilan etti. Afet yönetimindeki eksikleri eleştiriler hakkında “Haysiyetsiz”, “Namussuz”, “Şerefsiz” diyor, sövdükçe sövüyor; “Günü geldiğinde, şu anda tutuğumuz defteri de açacağız” diyerek tehditler savuruyor. 

Ara not: CB olmasa ağzını daha da bozabilirmiş. İyi ki CB olduğunu unutmayıp dilini tutmuş! Dilini tutmasa kim bilir daha neler söylerdi!

Gölcük depremi ve öncesinde de kamu yönetiminde liyakat ve ehliyet kâğıt üstündeydi. Bugün kâğıt üstünde bile ehliyet ve liyakat aranmıyor. Deprem felaketine acil müdahale etmek ve koordinasyonu sağlamak üzere kurulan AFAD’ın Afetlere Müdahale Genel Müdürü’nün eğitimi donanımı nafile ibadetten ibaret. Sadece AFAD’ta değil tüm kamu yönetiminde imam hatip mezuniyeti ya da parti üyeliği istihdam edilmek için yeterli koşul. Öyle olunca da deprem felaketinde ölenler için sela okutmak ve dua etmek dışında bir şey yapılmaz; yapılırsa da toplumsal siyasal baskının zorlamasıyla yapılır. Covid19 salgınında ve ülke tarihinin en dehşetli orman yangınlarında da aynı liyakatsizlik ve ehliyetsizlik vardı.

***

Yazılacak konuşulacak çok ama çok şey var. Bu yazının son sözü olmak üzere:

Depremle baş etmek mümkün olmayabilir. Depremden daha acı olanı, sosyolojik teolojik ahlaki fay hatlarındaki kırılmadır.

Gölcük merkezli 1999 depremi Atatürk ve sözde laiklik ile aldatan zihniyetin iflasıydı.

Maraş merkezli 2023 depremi Allah ve din ile aldatanların iflası oldu: Ekonomide iflas, dış politikada iflas, iç siyasette iflas, nihayet felaketlerde iflas ve ayrımcılık… 

Bu iflas ve ayrımcılık kader değil. Gençliğimdeki heyecan ve idealizmle vurgulayayım. Dileyen hamaset ve slogan saysın: Bu hastalıklı kirli zihniyet ancak devrimle temizlenir!