16 Kasım 2017 Perşembe

HANGİSİ VATANSEVER? VAHDETTİN Mİ, ATATÜRK MÜ?

Bir 17 Kasım günü İngiliz zırhlısıyla ülkeyi terk eden Padişah Vahdettin'in hain olup olmadığı tartışmasını Bülent Ecevit başlattı. Vahdettin’le uzaktan akraba olduğunu söyleyen Ecevit’e göre, “Vahdettin, Kurtuluş Savaşı’na açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul’dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. ” (Zaman, 16 Temmuz 2005)
Vahdettin’i hiçbir zaman “hain” olarak görmediğini söyleyen Ecevit, “Atatürk, padişahın ve sadrazamın bilgisi ve onayı olmasaydı Ankara’ya gidemezdi” (Milliyet, 19 Temmuz 2005) diyerek sözlerini pekiştirdi;  “Vahdettin olmasa Kurtuluş Savaşı başlamazdı” demeye getirdi.
Ecevit’in bu çıkışından sonra kanaat önderleri işi gücü bıraktı, Vahdettin’i tartışmaya başladı. Hâlâ da Vahdettin tartışılıyor.
İslamcı çevreler sevinçli, “80 yıllık bir tabuyu yıktı” diye Ecevit’e alkış tutuyor; Türkiye’nin tarihiyle yüzleşmesine ve barışmasına Ecevit’in büyük hizmet ettiğini yazıp çiziyor.
Sözüm ona laik medya ve yönetici elit ise çoğunlukla, Atatürk’e sahip çıkıyor.
Beni asıl şaşırtan da, medyanın ve yönetici elitin Atatürk’e sahip çıkması oldu.
Şaşırtıcı! Çünkü, zaman makinesi gerçek olsa ve mütareke günlerine gidebilsek, hiç kuşkusuz, bugünün yönetici eliti ve sermaye medyası, Mustafa Kemal’in ve Kurtuluş Savaşı’nın karşısında, Vahdettin’in yanında yer alırdı.
Bir çelişkiden söz etmiyorum.
Fikrimde ısrarlıyım. Bugünün yönetici eliti ve sermaye medyası, Mustafa Kemal’in ve Kurtuluş Savaşı’nın karşısında, Vahdettin’in yanında yer alırdı. Çünkü, zaman makinesi gerçek olsa Vahdettin de bugünlere gelebilse, ülkeyi aynen bugünkü gibi yönetirdi.
Yani, o günlerde ülkeyi İngiliz mandasına sokmak istediği gibi bugün de Avrupa Birliği’ne sokmaya çalışırdı.
O günlerde işgalcilerle işbirliği yaptığı gibi bugün de ülke topraklarını ABD’ye üs olarak verirdi; ABD’nin Irak’taki cinayetine ortak olmak isterdi; Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş anlaşmasını imzalamayan ABD ile sözüm ona stratejik ortaklık peşine düşerdi.
Birinci Dünya Savaşı koşullarında kaldırılan kapitülasyonları yeniden kabul ettiği gibi bugün ekonomiyi IMF’ye teslim ederdi; kamu malı işletmeleri yerli yabancı özel sermayeye peşkeş çekerdi.
Türkiye bugün Vahdettin kafasıyla yönetiliyor; ama, yönetici elit ve sermaye medyası Vahdettin’i değil Atatürk’ü bayrak ediniyor. Çünkü, Ecevit’in yaptığı gibi henüz açıktan açığa Vahdettin’i vatansever ilan edecek  moral güce sahip değil. Bir süre daha (Süleyman Demirel’e göre 100 yıl daha) Atatürk’e ihtiyaçları var. İhtiyaç kalmadığında asıl hainin Vahdettin değil, Atatürk olduğunu da söyleyecekler.
İhtiyaçları kalmadığında Atatürk’ü hain ilan edeceklerinden kuşku duymuyorum. Nitekim, eşine az rastlanır bir takiyye ile Atatürk’e sahip çıkan sermaye medyası, Vahdettin’in dürüst ve namuslu olduğunda, İngilizlere sığınırken Hazine’yi talan etmediğinde, böyle dürüst ve namuslu bir padişahın hain değil, olsa olsa aciz olabileceğinde ağız birliği etti. Böylece, ilerde Vahdettin’in vatansever olduğunu söyleyebilmenin ön hazırlığını yaptı.
 ***

“Dürüst ve namuslu” hain
Söylendiği gibi Vahdettin dürüst ve namuslu olsa bile, Kurtuluş Savaşı karşısındaki tutumu hiç de dürüst ve namusluca değil.
Doğru, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderen Vahdettin ama Kurtuluş Savaşı vermesi için değil, kendi mülkü saydığı devleti kurtarması için.
Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderen Vahdettin ama gerçek niyeti ortaya çıkıncı peşinden idam fermanı gönderen de Vahdettin.
Kuvayı Milliye’yi “bir avuç eşkıya” diye niteleyip karşısına Kuvayi İnzibatiye’yi çıkartan, iç savaş yoluyla binlerce kişiyi kırdıran da Vahdettin.
Mustafa Kemal ülkeyi işgalden kurtarmak için savaş verirken, işgalcilerle işbirliği yapıp ülkeyi İngiliz mandasına teslim etmek için teklifte bulunan da Vahdettin.
Nihayet, Kurtuluş Savaşı başarıya ulaşınca, işgalciye sığınıp ülkeden kaçan da Vahdettin.
Tarih, elbette galipler tarafından yazılır ve galiplerin yazdığı tarihte birçok nokta karanlıkta bırakılır. Bu bakımdan kurtuluştan sonra yazılan resmi tarihte her şeyin yüzde yüz doğru anlatıldığı savunulamaz. Ama, tarihin karanlık bölgesi aydınlatılsa bile, Vahdettin’in Kurtuluş Savaşı karşısındaki konumunu değiştirecek bilgi belge çıkmaz. Hangi bilgi belge gizlenmiş olursa olsun, Vahdettin’in Kurtuluş Savaşı karşısındaki reel tutumu sadece galiplerin tarihinde değil, mağlup işgalcilerin tarihinde de böyle kayıtlıdır.
Anlaşmazlık, bu tutumun nasıl adlandırılacağında çıkar. Taraflar, kendi dünya görüşlerine göre adlandırırlar. Sınıfsal ve ulusal pencereden, sosyalizm ve yurtseverlik penceresinden bakarak sormak gerekir: Ülkeyi, halkın ortak evini işgal eden zorba ile işbirliği yapmak ihanet değilse nedir?
 ***

Vahdettin’e neden “vatansever” diyorlar?
Peki bunca yılın politikacısı devlet adamı Ecevit birden bire neden bu çıkışı yaptı?
Sermaye medyası ve yönetici elite göre, Ecevit yazmakta olduğu tarih kitabına şimdiden müşteri çekmek için böyle bir çıkış yapmış olabilir.
Ecevit’in ahir ömründe bile siyasetten kopamadığını, İslamcı çevrelere şirin gözükmek için Vahdettin meselesini ortaya attığını söyleyenler olduğu gibi, yaşlılıktaki zihinsel performans düşüklüğü nedeniyle böyle dediğini söyleyenler de oldu.
Bana sorulursa, Ecevit’in Vahdettin’le ilgili çıkışı bir acizler dayanışması.
Vahdettin ve Ecevit, fiziki benzerliğin yanı sıra karakter olarak da benziyorlar.
İkisi de birey olarak kibar, ürkek, kararsız, dürüst, namuslu, ama aciz.
Aciz oldukları için ülkeye kötülük etmekte birbirlerinden geri kalmadılar.
Vahdettin zamanında dış zorbalar ülke topraklarını paylaşmaya giriştiler, başaramadılar. Ecevit zamanında dış zorbaların uzantısı iç zorbalar ülke ekonomisini talan etmeyi başardılar.
İkisi de acizliklerini kabul etmeyip, memleketi batırma pahasına koltuğa yapıştılar. Vahdettin Damat Ferit’in hainliğini fark edemedi; iki yıl birlikte çalıştığı Kemal Derviş’in tıynetini fark edemeyen Ecevit de yolsuzluk suçlamasıyla Yüce Divan’a en çok bakan kaptıran başbakan oldu.
Sonuçta Ecevit, bilinçli ya da bilinçsiz, belki de ilerde Vahdettin muamelesi görmemek için, acizlerin dayanışması refleksiyle akrabası Vahdettin’i aklama çaresine sarıldı.
Dinci çevreler Ecevit’e müteşekkir.
Yönetici elit ve sermaye medyası mütereddit; Vahdettin’in dürüst ve namuslu olduğunu söylüyor, “vatanseverdi” demeye hazırlanıyor.
Peki, neden dürüst davranıp, Vahdettin’e şimdiden  “vatansever” demiyorlar?

Yanıt: Mustafa Kemal’e henüz “hain” diyemedikleri için!
Rahmi Yıldırım
 29 Temmuz 2005

Not: 12 yıl önce bir televizyon programında Bülent Ecevit'in "Bana göre Vahdettin hain değildi" demesiyle başlayan tartışma üzerine kaleme alınmıştır.

14 Kasım 2017 Salı

ATATÜRKÇÜ TAYYİP’TEN MARKSİST TAYYİP’E!

Ne günlere kaldık ey gazi hünkâr? Olmaz denilen oldu, AKP Reisi Atatürk açılımı da yaptı.
Atatürk’ün koltuğunda oturan AKP Reisi’nin “Atatürk'ü, söylemi Marksist ruhu faşist marjinallere, amorf CHP’ye bırakmayacağız” demesi yandaşlarını nasıl da şaşkına çevirdi. Sadece yandaşları değil taş fırın Atatürkçüler de aynı şaşkınlık içindeler.
Öyle ya, AKP Reisi Atatürk adını telaffuz etmekten özenle inatla kaçınıyordu, Gazi Mustafa Kemal diyerek geçiştiriyordu. Reis ve ortakları Cumhuriyet Bayramı ve 10 Kasım Atatürk’ü anma törenlerine katılmamak için hastalanıp duruyorlardı. Atatürk’ün ruhu mu çarptı nedir, AKP Reisi son haftalarda her fırsatta, parti grubunda, muhtarlar toplantısında, ekranlarda Atatürk’ü sayıklayıp duruyor. Reis’in talimatıyla AKP örgütleri Anıtkabir turları düzenliyorlar.
Reis’teki bu söylem değişikliği haliyle en başta yandaşlarını şaşırttı. Öyle ki, bir sosyal medya kullanıcısı “Reis, yavaş dön, millet ayak uyduramıyor” diye feryat etti.
Şaşkın yandaş ayak uydurmakta zorlansa da medyaya çöreklenmiş Reis dalkavukluğunu meslek edinmiş kanaat bezirgânları vaziyetten vazife çıkarmakta bir an bile duraksamadılar. Liboş Memet derhal “Atatürk’ü sevmek milli ibadettir” başlıklı bir yazı kaleme aldı. Diğer köşe kadıları ve cadıları da Atatürk’ün ortak değer olduğunu, mütedeyyin kitleyi Atatürk’e düşmanlaştırmanın millete düşmanlıktan başka bir şey olmadığını ilan ettiler; “siyasal partilerin yeni politikalar geliştirmeleri normal” diyerek Reis’in değişen söylemini gerekçelendirmeye çalıştılar.
Adı anılmaya değmez bir köşe yaratığı hepsinden baskın çıktı; “Atatürk’ü babam gibi severim” diye yazdı. Kütahyalı olduğu bildirilen yaratığın Atatürk’ü babası ilan etmesi sosyal medyayı öyle bir heyecanlandırdı ki, artık o kadar olur. Kimileri bu yaratığın geçmişte Fetullah Gülen’e de methiye yazdığını, Bank Asya’dan çektiği krediyle yalı sahibi olduğunu, Fetullahçı hukuk celladı Zekeriya Öz’ü de evine heykelini koyacak kadar sevdiğini filan yazarak ciddiyetlerini bozmadılar ama mizah şerbeti içmiş çoğunluk dalga geçme fırsatını dibine kadar değerlendirdi. Yaratığa verilen yanıtlara şapka çıkarmamak mümkün değil. İşte bazıları:
Atatürk’ü babası gibi severmiş, yalancıyı eşşekler kovalasın mı?
Evlat olsa sevilmez.
Atatürk yaşasa, seni eldivenle severdi herhalde.
Baban olaydım kahrımdan ölürdüm.
Babasını bilse böyle konuşur yazar mı acaba?
Bukalemun bile bu kadar hızlı değişmez.
Yalama olmuş, vida tutmuyor.
Babası her kimse bilmiyor, herkesi babası sanıyor.
Ahmet Özal babasının katilini, bu dansöz de babasının kim olduğunu bulamadı yıllardır.
Babası kim bu dansözün, bulup tanıştırın babasıyla, bitsin bu kâbus.
Hırsını alamayan bir sosyal medya mensubu ise Rasim Öztekin’e saydırmış, sinkaf etmiş; Rasim Öztekin de “Kime küfür edeceksen, adını öğren öyle küfret, anladığım kadarıyla Kütahyalı adaşım ile derdin var” diye karşılık vermiş!
***

Dediğim gibi, AKP Reisi’nin Atatürk diye sayıklamaya başlaması yandaşlarını olduğu kadar Atatürkçüleri de şaşkına çevirdi. Sadece şaşkınlık değil bir parça panik durumu da söz konusu. O gündür bu gündür, Atatürkçü bilinen yazarlar, kanaat önderleri AKP Reisi’nin neden söylem değiştirdiğini anlamaya çalışıyorlar. Ortak kanaatleri, AKP Reisi’nin 2019 Başkanlık seçimini kazanabilmek için Atatürkçü bilinen seçmen kitlesinden de oy devşirmeye ihtiyacı olduğu, bu nedenle Atatürk’ü diline doladığı yönünde.
Sadece Atatürkçü yazarlar yapmıyorlar bu değerlendirmeyi. Reisçi kimi yazarlar da 2019 seçimini kazanabilmek için toplumun tamamını kucaklamanın zorunlu olduğunu, AKP Reisi’nin bu nedenle Atatürkçü kitleye de mesaj vermeye başladığını söylüyorlar.
Peki Atatürk açılımının AKP Reisi’ne faydası olur mu? Atatürkçü yazarlara bakılırsa, hiçbir faydası olmaz. Zira, Atatürkçü seçmen kitlesi solaktır sağlaktır ama salak değildir; Atatürk’ün adını telaffuz etti diye Reis’e oy vermez...
Bana sorulursa o kadar iddialı olunmamalı. Alevi açılımı, Kürt açılımı AKP Reisi’ne kayda değer oy kazandırdı. Aynı ölçüde olmasa da Atatürk açılımı da özellikle sağlak Atatürkçülerden bir miktar oy kazandırabilir ki, zaten AKP Reisi’nin amacı da bütün Atatürkçülerin oylarını almak değil.
***

Peki Atatürk açılımının prim yaptığı bu süreçte sosyalistlere komünistlere düşen bir görev yok mu? Olmaz olur mu? Naçizane derim ki, Atatürk açılımı yaparken “söylemi Marksist” diyerek aşağılayan AKP Reisi bir gün bakarsınız Marksizm açılımı da yapıverir. Marksizm açılımına kanacak sosyalist sağlaklar da mutlaka çıkar; 2010 referandumunda çıktığı gibi. O yüzden sosyalistler komünistler son derece uyanık olmalı, Marks’ı Engels’i Lenin’i AKP Reisi’ne kaptırmamalı! Stalin’i Mao’yu versek de almaz zaten!

Netice-i kelâm, ömrü boyunca Atatürk’e “put” deyip, “ayyaş” deyip, bilmem ne deyip küfrettikten sonra siyaset icabı huzuruna çıkıp şefaat dilenenlerin şerrinden Hakk saklasın amin!

6 Kasım 2017 Pazartesi

DEVRİMLERİN DEVRİMİ

İnsanlık tarihindeki en büyük devrim, 7 Kasım 1917 (Jülyen takvimine göre 25 Ekim) günü Rusya’da gerçekleşti. En büyük devrimin 100’üncü yıl dönümüdür, anısı önünde saygıyla eğilme ve yeniden ayağa kalkma vaktidir!!!
***

Anlık yerel girişimler dışında üretim araçlarının mülkiyeti tarihte ilk kez 1917 Ekim Devrimi ile emekçi sınıfların eline geçti. Ekim Devrimi, dünyanın 6’da 1’inde geçmişin sömürülen, aç ve cahil bırakılan emekçi sınıflarını iktidara getirmekle kalmadı, “halklar hapishanesi” olarak bilinen Çarlık Rusyası’nda halklar ve uluslar arasında eşitliğin ve kardeşliğin yolunu da açtı. Geçmiş politik ve sosyal devrimlerin egemen sınıflar içi hiyerarşiyi değiştirmesine karşılık Ekim Devrimi sınıflar hiyerarşisinde ezilen sınıfları tepeye çıkarması nedeniyle Devrimlerin Devrimi oldu.
Devrimci barutunu tüketerek Çarlık Rusyası’nın otokratik geleneklerine ve emperyalist kuşatmaya yenik düşse de Ekim Devrimi bugün de emekçi sınıfların ve ezilen halkların kurtuluş mücadelesinin en büyük ilham kaynağıdır. Bu yüzden, ezilen sınıf mücadelesinin en cılız döneminde bile küresel burjuvazi ve ideolojik sözcüleri, Ekim Devrimi’ni önemsizleştirme, itibarsızlaştırma, gözden düşürme ve nihayet insanlığın belleğinden silme çabalarından geri durmamaktadır.
Ekim Devrimi’ni gözden düşürme amaçlı önermelerden en çok bilineni, devrim değil “darbe” olduğu tezidir. Ekim Devrimi’nden hemen sonra dolaşıma sokulan “Ekim Darbesi” tezi devrimin mirasına konan bürokratik diktatörlüğün 1991’de çökmesi ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra daha da yaygınlaştı. İddialı burjuva düşünürlerinin ardından sol liberaller ve kâbesini yitiren eski “komünistler” de kervana katıldılar. Kervana katılmakla kalmayıp, “Bana göre ‘anti-kapitalizm’ değil, bugün ‘alternatif-kapitalizm’ konsepti doğrudur” diye yazacak ölçüde alçalabildiler, devrimci düşünceye düşman kesildiler.[1]
İddiaya göre gerçek devrim Ekim’de değil, Şubat’ta yapıldı. Şubat Devrimi demokratik-parlamenter bir rejim getirecekti. Ancak bir avuç darbeci Bolşevik, 25 Ekim’de ayaklanarak iktidara elkoydular ve diktatörlüklerini kurdular.
Komünistler, devrimciler ve dürüst bilimadamları hemen her dönemde ısıtılan bu tezi her defasında bilimsel inceleme ve kitaplarla çürüttüler. Bu kitaplardan biri de Devrimlerin Devrimi adıyla kaleme alındı.[2]
Sorbonne Üniversitesi’nden öğretim üyesi Jean Elleinstein’ın imzasını taşıyan kitabın özelliği, sofistike teorik polemiklerin dışında son derece sade bir dille kaleme alınmış olması. Devrimlerin Devrimi bu özelliğiyle, sözcük ve terminoloji şehvetinin “tavan yaptığı” kitaplara düşkün entelektüellerden çok devrimci mücadelenin asli öznesi ve nesnesi olması gereken emekçilere hitabeden yalınlıkta.  
Elleinstein, devrimin öyküsünü 1914’te başlatıyor, anlık geriye dönüşler yaparak Birinci Dünya Savaşı arifesinde Rus İmparatorluğu’nun ekonomik, politik, kültürel, sınıfsal haritasını çıkarıyor. 
21 milyon 784 bin kilometre karelik alanda 174 milyon nüfus. Yüzde 85’i kırsal kesimde yaşıyor. Tarım ilkel yöntemlerle yapılıyor, saban bile lüks. Toprağın dörte biri topu topu 140 bin ailenin mülkiyetindedir. Köylü başına düşen toprak bir buçuk hektardan azdır. “Rus köylüsü, yani mujik ‘toprağa açtır’, yoksul köylülerin sayısı 85 milyondur.” (s:13)
Okuması yazması yoktur ama inanç sahibidir muijk, kadercidir. “Tanrı ve Çar öyle istiyor diye açlığa, savaşa, salgın hastalıklara ve sefalete genellikle rıza gösterilir. Savaşlarda da genellikle devşirmeci çavuşların köylerden topladığı köylüler kullanılır.” (s: 15)
Yoksul ve kırsal bir ülke görünmesine karşın Rusya’da modern bir kapitalizm gelişmiştir. Rusya o tarihte dünyanın beşinci büyük sanayi devletidir. Ne ki şirket sermayelerinin yüzde 40’ı yabancı kökenlidir, yani “Batı kapitalizminin bir tür ekonomik sömürgesidir Rusya.” (s: 17)
Rus kapitalizminin bir özelliği de belli merkezlerde yoğunlaşması ve tekelci karakteridir: 1914’te işletme başına 157 işçi çalışmaktadır. İşçi sınıfı 174 milyon nüfus içinde 3 milyon dolayındadır, devrimi yapacak olan da bu sınıftır.
Düzinelerce halkın boyunduruk altında tutulduğu imparatorluk hiçbir özgürlüğe geçit vermeyen otokrasiyle yönetilmektedir. Çarlık rejimi, polis, ordu ve kilise ile ayakta durmaktadır.  1905’te açılan Duma, vesayet altında parlamentodan başka bir şey değildir.
1914’te Rusya artık eskisi gibi yönetilememektedir, devrime gebedir. Elleinstein’ın deyişiyle “İmparatorluk, yüksek tansiyonun her an ölüme götürebileceği bir kalp hastası gibiydi.” (s: 49)
* * *

Devrimin ünlü yasasıdır, ya devrim savaşı önler ya da savaş devrime yol açar. Rusya’da da öyle olur. Elleinstein da kitabın ikinci bölümünde Şubat ve Ekim devrimlerinin öyküsünü anlatır.
Bolşevikler dışında tüm politik örgütler ve gruplar savaş istemekte ve savaş kapıya dayanınca Duma’yı hatırlayan Çar’ı alkışlamaktadır. Ne ki savaş, kalp hastasını komaya sokar. “Savaş yüzünden ağırlaşan Rusya’nın durumu, devrimci durum yaratır. Devrim ama hangi devrim. 1789 mu, Komün mü? Önce biri sonra öteki mi?” (s: 62)
Elleinstein bu tarihsel anda sınıfların ve temsilcisi bireylerin rolüne dikkat çekiyor; 1916 Aralık ayında sayıları sadece birkaç bin olan Bolşeviklerin topu topu bir yıl sonra, çürüyen rejimin haleflerine karşı zafer kazandıklarını vurguluyor.
Çünkü, savaş Rusya’yı bitirmiştir. Yoksul köylülerin toprak açlığına mutlak açlık eklenmiştir. Ordu bile doğru dürüst beslenememektedir. Asker kaçaklarının sayısı 1 milyonu geçmiştir. Açlık, kentlerdeki işçilerin de kâbusudur. Barış ertelenemez bir ihtiyactır. Rusya’nın savaşı sürdürecek takati kalmamıştır. Nihayet, (eski takvime göre) 1917 Şubat ayının sonunda “ekmek ve barış” sloganıyla ayağa kalkan kitlelerin eylemi Çarlığın sonunu getirir.
Şimdi ortada ikili bir iktidar vardır. Devletin yönetiminde soyluların ve burjuvaların Duması; sokaklarda ise işçi, köylü ve asker Sovyetleri. Devrimin kaderini ikisi arasındaki mücadele tayin edecektir. Bu anda Sovyetler içinde Bolşevikler henüz azınlıktadır.
Soyluların ve burjuvaların geçici hükümeti, halkın “ekmek ve barış” taleplerini karşılamak yerine, emperyalist savaşı sürdürme ve giderek Bolşeviklerin denetimine geçen Sovyetleri tasfiye etme peşindedir. Geçici hükümetin başkomutan atadığı General Kornilov’un komplosu maskeyi düşürür. Bolşevikler Sovyetlerde çoğunluğa geçerler. Lenin’in ısrarla savunduğu “Bütün iktidar Sovyetlere” sloganı gündelik sorun haline gelir. Bunun için silahlı ayaklanma gerekir, hem de çabucak. Çünkü meyve olgundur, devşirmekte geç kalınmamalıdır. Yoksa geçici hükümetin Petrograd’ı Almanlara teslim etmesi ve kitlelerin geç kalan Bolşeviklerden de kopması söz konusudur.
Bolşevikler geç kalmazlar. 25 Ekim sabahı (Batı takvimine göre 7 Kasım) Petrograd’ın kilit noktaları ele geçirilir. Öğleden sonra toplanan Petrograd Sovyetinde Lenin, “işçi ve köylü devriminin” zaferini duyurur. Akşam Tüm Rusya Sovyetleri Kongresi toplandığında, Kerensky hükümetinin üslendiği Kışlık Saray hâlâ düşmemiştir. Kışlık Saray sabaha karşı düşer ve Sovyet Kongresi’nde yeni bir çağın doğuşunu müjdelemek üzere Enternasyonal Marşı söylenir.
Ekim Devrimi darbe değil, işçi, köylü ve asker emekçilerin bağrından doğan Sovyetlerin eseri bir devrimdir. Elleinstein da, Lenin’in dirayetli liderliğine karşılık, Stalin ve Troçki’nin de aralarında olduğu liderlerin tutarsızlıklarına, tereddütlerine dikkat çektiği devrimin öyküsünü anlatırken, “Hiçbir şey 7 Kasım ayaklanmasını basit bir darbe gibi görmekten daha yanlış, tarihsel gerçeğe daha zıt olamaz.” diye not düşer. (s: 104)
* * *

Üçüncü bölüm, iç savaşın ve sosyalist iktidarın kurulmasının öyküsüdür. Elleinstein bu bölümde, Bolşeviklere yöneltilen “diktatörlük” suçlamalarına da yanıt veriyor.
Devrimi fırsat bilen Almanya saldırıya geçmiştir. “Alçaltıcı ama zorunlu bir barış” olarak Brest-Litovsk imzalanır. Bolşevikler iktidardadır; ama, “Devrime hasım olanların basını dilediğini yazmakta özgürdür. Siyasi partiler varlıklarını sürdürür. Geçici Hükümet’in birkaç eski bakanı ile birkaç eski Çarlık polisinden başka cezaevinde kalan pek yoktur.” (s: 135)
Ne ki, ilk kararnamesiyle halklara kendi kaderlerini tayin hakkını tanıyan, savaşı sona erdiren, üretim araçlarını ve toprağı kamu mülkiyetine geçiren, kadınları özgürleştiren Bolşevik iktidar rahat bırakılmayacaktır. Devrimci iktidar sayısız hasımla kuşatılır. Emperyalist müdahale, ayrıcalıklarını yitirmek istemeyen sınıfların örgütlediği beyaz ordular ve çeteler. Lenin’i öldüresiye yaralayan suikast… “Devrim sayısız hasma karşı koymak zorundadır, şiddetin kaçınılmaz gerekliliği buradan kaynaklanır. Duraksamak ölmek demektir. Bundan dolayı, Lenin’in kararlı itkisiyle (bir gün Kamenev ya da Zinoviyev, öbür gün Troçki ya da Stalin’in olmak üzere, birilerinin birçok duraksamalarına karşın) Bolşevikler duraksamadılar. Aralık ayından başlayarak, sağdaki partilerin çalışmaları yasaklanır ve kimi yöneticileri hapse atılır.” (s: 139)
Bolşevikler iki yıl süren iç savaşı da kazanırlar. Ne ki, iç savaştan geriye “tarlaları Moğol göçebelerce bozulmuş, fabrikaları yıkılmış, taşımacılığı işlemeyen, halkı cahil, açlık ve hastalığın kırıp geçirdiği bir Ortaçağ Rusyası” kalmıştır. (s: 162)
Sosyalizmin kurulması hiç de kolay olmayacaktır. 1913 yılının üretim rakamlarına 1927 yılında ancak ulaşılacaktır.
Elleinstein üçüncü ve son bölümde, Marx, Engels ve Lenin’in proleter devleti hiçbir zaman “diktatörlük” olarak tasarlamadıklarını, Rusya’da baskıcı devlet aygıtının iç savaşın zorlamasıyla ve Rusya’nın geleneklerine göre oluştuğunu da vurgulamaktadır.
Üstelik, uğradığı suikast Lenin’in sağlığını elinden almıştır. Parti işleri ve ülke yönetimiyle ilgilenememektedir. “Çok hoyrat” Stalin ve “ölçüsüzce kendine güvenli” Troçki’nin yanlışlıkları konusundaki uyarılarını bile dinletemez. Sağlığı yerindeyken de defalarca azınlıkta kalmış, ayaklanma sürecinde kimi mektupları aralarında Stalin’in de olduğu parti yöneticilerince sansürlenmiştir.
Elleinstein Devrimlerin Devrimi öyküsüne, “yol hâlâ uzun” uyarısıyla 1922 yılında ara veriyor.
Devrimlerin Devrimi, adını hak eden dolgunlukta ve sadelikte bir kitap.
***

Fotoğraftan da anlaşılacağı üzere, 14 Kasım 2009 tarih ve 65 sayılı BirGün Kitap’ta “Devrim ama hangi devrim?” başlığıyla yayımlanan yazıdır.
1990’lı yıllarda özel haber ajansı ANKA’da çalışırken, ajansın emekçileri Erdem Gül, Sedat Bozkurt, Adnan Keskin ve Rahmi Yıldırım olarak, en büyük devrimin yıldönümünde Sakarya Caddesi emekçileriyle buluşurduk! Bugünle kıyaslandığında ne güzel günlermiş meğer!..



[1] Nabi Yağcı, Alternatif Siyaset ve Kontra Siyaset, Taraf, 14 Eylül 2009.
[2] Jean Elleinstein, La Revolution Des Revolutions,  Editions Sociales, Paris 1967; Devrimlerin Devrimi, Çev. Kerem Kurtgözü, Başak Yayınları, Ankara 1986.