12 Mart 2018 Pazartesi

DARBEZEDE ASKERLERDEN SURİYE'DE SAVAŞA HAYIR BİLDİRİSİ


12 Mart ve 12 Eylül darbeleri mağduru askerler, Türkiye’nin Suriye’deki savaşa katılmasına karşı olduklarını açıkladılar.

ADAM-DER: “Türkiye, bölge ülkelerinde iç savaşları körüklemek yerine bölgesel ve küresel barışa sahip çıkmalıdır”



İSTANBUL (ADAM Ajans)- 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından sol görüşlü oldukları gerekçesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılan askerlerin örgütü Askeri  Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER, Türkiye’nin Suriye’deki savaşa katılmasına karşı olduğunu açıkladı. ADAM-DER, AKP iktidarını “ Yurtta barış dünyada barış” ilkesinden uzaklaşmakla suçlayarak, “Türkiye, bölge ülkelerinde iç savaşları körüklemek yerine bölgesel ve küresel barışa sahip çıkmalıdır” diye görüş belirtti.

12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında ordudan atılan askerleri temsil eden Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER üyeleri, 12 Mart darbesinin 47’nci yıldönümünde, işkencelerin simgesi Zihni Paşa Köşkü’nün bulunduğu yerde dikili İşkence Kurbanlarına Saygı Anıtı’nda toplanarak basın açıklaması yaptılar. Basın açıklamasına, 70'e yakın eski asker katıldı.

Darbezede askerler adına konuşan ADAM-DER Başkanı Emekli Üsteğmen Kudret Ünal, geçmişteki darbelerle hesaplaşılmadığı için Türkiye’nin 15 Temmuz darbe girişimine maruz kaldığını söyledi. Tüm darbeler gibi 15 Temmuz darbe girişimini de lanetlediklerini vurgulayan Kudret Ünal, darbecilerin adil şekilde yargılanarak cezalandırılmasını beklediklerini belirtti. Kudret Ünal, AKP iktidarını da 15 Temmuz’u bahane ederek devleti parti devleti haline getirmeye ve tüm muhalif sesleri bastırmaya çalışmakla suçladı.
Törende konuşan Avukat Ömer Kavili, 12 Eylül darbecileri hakkındaki davanın tiyatro olarak kurgulandığını anlattı. 12 Martzede askerlerden Orhan Altan ve Kazım Şaroğlu ise, bugün 12 Mart ve 12 Eylül darbelerini de aşan bir baskı ve diktatörlük yaşandığını vurguladılar.
Konuşmaların ardından ADAM-DER adına hazırlanan bildiri, 12 Martzede asker ve ADAM-DER Başkan Yardımcısı Kemal Çakıroğlu tarafından okundu.


Suriye’de Savaşa Hayır!
ADAM-DER tarafından yayımlanan “DARBEYE DİKTAYA SAVAŞA HAYIR” başlıklı bildiride, Türkiye’nin AKP iktidarı döneminde, Amerikan emperyalizminin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin ortağı sıfatıyla Afganistan, Irak ve Libya’daki cinayetlere katkıda bulunduğu, Suriye’de iç savaşı körüklediği, nihayet, Suriye’deki savaşa doğrudan katıldığı ifade edildi. Eski Başbakan Yardımcısı Numan Kurtulmuş’un “Türkiye’nin Suriye politikası başından itibaren yanlışlıklarla doludur” sözlerinin anımsatıldığı bildiride, şöyle denildi: “Bu itirafa karşın, iktidar, yanlışta ısrar etmektedir. Amerikan emperyalizminin bölgeye ilişkin projelerine ortaklık gereği Afganistan, Irak, Libya gibi Müslüman ülkelerde iç savaşı körüklemek, nihayet Amerikan ve Rus emperyalistlerinin izniyle bir bölgeyi cihatçı örgüte teslim etmek üzere Suriye’ye asker göndermek, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı ile kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışmamaktadır. Kuruluş anısına saygı gereği Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen görev, emperyalist güçlerin taşeronu sıfatıyla bölge ülkelerinde iç savaşları körüklemek değil, bölgesel ve küresel barışa sahip çıkmaktır. Tüm yabancı güçler Suriye’den çekilmeli, Suriye halkı kendi kaderini kendisi tayin etmelidir.”

Bildirinin tam metni şöyle:

DARBEYE DİKTAYA SAVAŞA HAYIR!

12 Mart 2018
Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER çatısı altında toplanmış,
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından sol görüşlü olduğumuz için Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılmış askerler olarak,
Solkırımcı 12 Mart 1971 darbesini 47’nci yıldönümünde bir kez daha lanetliyoruz.
Kırk yedi yıl önce, “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” gerekçesiyle darbe yapıldı, sol muhalefet sıkıyönetim balyozuyla ezildi. Devrimci gençler, aydınlar, sanatçılar zindanlara dolduruldu, işkencelerden geçirildi, kurşuna dizildi, asıldı; sol yayınlar yasaklandı, yakıldı.
Ülke çapındaki solkırım, kışlaya da yansıdı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde 600 dolayında subay, astsubay ve öğrenci asker, işkenceden geçirilerek, işsizler ordusunun saflarına atıldı.
12 Mart faşizminin ülkenin pek çok yerinde açtığı işkence merkezlerinden biri de İstanbul Erenköy’de Zihni Paşa Köşkü’nde kurulmuştu. Bu köşkte ve Ankara Mamak Muhabere Okulu yerleşkesindeki Keçikıran villasında çok sayıda yazar ve sanatçının yanı sıra darbeci cuntanın kıydığı askerler de işkenceden geçirildi.
Ne yazık ki, darbecilerden hesap sorulmadığı için ülkemiz tarihinde darbeler eksik olmadı. Nihayet 15/16 Temmuz 2016 gecesi ülkemiz Cumhuriyet tarihinin en kanlı askeri darbe girişimine sahne oldu. Darbeciler TBMM’yi bombalamakla kalmadılar, darbeye karşı sokağa çıkan halkı, hatta kendilerine karşı çıkan meslektaşlarını bile katlettiler.
15 Temmuz askeri darbe girişiminin bastırılmasıyla ülkemiz iç savaşın eşiğinden döndü. Ne yazık ki, askeri darbe girişimi “Allah’ın lütfu” sayılarak, bu kez sivil darbe yapıldı, olağanüstü hal ilan edildi, tek adam diktatörlüğü kuruldu.
***

Ülkemiz bugün geçmiş darbe dönemlerindeki gibi kanun hükmünde kararname adı altında fermanlarla yönetilmektedir. Temel hak ve özgürlükler askıdadır. TBMM ve mahkemeler hak arama kapısı olmaktan çıkmıştır. TBMM kendi üyelerine bile sahip çıkamaz haldedir. Yargı organları tek adam diktatörlüğünün tam denetimi altındadır. Üniversitelerde geçmiş darbe dönemlerindekini kat kat aşan sayıda akademisyenin görevine son verilmiş; hiçbir idari soruşturma olmaksızın 130 bin dolayında kamu görevlisi işten atılmıştır. OHAL darbesine biat etmeyen yüzlerce medya kuruluşu kapatılmış, cezaevlerindeki gazeteci yazar sayısı 100’ü geçmiştir.
12 Mart 1971 darbesi “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” gerekçesiyle yapılmıştı.
12 Eylül 1980 darbesinin ardından patron sendikasının başkanı, “Yirmi yıldır işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde” diyerek sevinmişti.
Bugün de AKP Genel Başkanı, “OHAL'i iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Grev tehdidi olan yere OHAL'den istifade ederek anında müdahale ediyoruz. Diyoruz ki, iş dünyamızı sarsamazsınız. Bunun için kullanıyoruz OHAL'i.” demektedir. 
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından sol görüşlü olduğumuz için Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılmış, işkence edilerek sorgulanıp yargılanmış, işsizliğe ve açlığa mahkum edilmiş askerler olarak, patronları güldürmek için yapılmış darbeleri lanetlediğimiz gibi patronları rahat ettirmek için gerçekleştirilmiş OHAL darbesini de tel’in ediyoruz!
***

Geçmiş darbelerden farklı olarak OHAL darbesi döneminde Türkiye’miz ne yazık ki sınırlarımız dışında bir savaşa da sürüklenmiştir. Amerikan emperyalizminin “Büyük Ortadoğu Projesi”nin ortağı sıfatıyla Afganistan, Irak ve Libya’daki cinayetlere katkıda bulunan iktidar, yine Amerikan emperyalizminin taşeronu olarak komşu ülke Suriye’de körüklediği iç savaşa nihayet doğrudan katılmıştır. Emekçi yoksul aile ocaklarına hemen her gün, “şehit” veya “etkisiz hale getirilen” haberlerinin ateşi düşmektedir.
Hatırlatmalı ki, halen hükümette görevli bir Başbakan Yardımcısı’nın ifadesiyle “Türkiye’nin Suriye politikası başından itibaren yanlışlıklarla doludur.” Bu itirafa karşın, ülkemizin kaderine hükmeden iktidar, yanlışta ısrar etmektedir. Çünkü, iktidardaki zihniyetin saygısı ve muhabbeti, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi niteliğindeki “Yurtta barış dünyada barış” ilkesine değil, “Keşke Yunan galip gelseydi, ne hilafet yıkılırdı ne de şeriat kaldırılırdı” zihniyetinedir. Tarih ise, o devirde emperyalist güçlerin kışkırtmasıyla Anadolu’yu işgal eden Yunan ordusunun rezilliğinden söz ettiği kadar, işgale karşı çıkan Yunan komünistlerinin onurundan söz etmektedir.
Darbelerin her türlü zulmünü gadrini yaşamış, savaşın nasıl bir felaket olduğunu bilen eski askerler olarak vurgulamak istiyoruz: Amerikan emperyalizminin bölgeye ilişkin projelerine ortaklık gereği Afganistan, Irak, Libya gibi Müslüman ülkelerde iç savaşı körüklemek, nihayet Amerikan ve Rus emperyalistlerinin izniyle bir bölgeyi cihatçı örgüte teslim etmek üzere Suriye’ye asker göndermek, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşı ile kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışmamaktadır. Kuruluş anısına saygı gereği Türkiye Cumhuriyeti’ne düşen görev, emperyalist güçlerin taşeronu sıfatıyla bölge ülkelerinde iç savaşları körüklemek değil, bölgesel ve küresel barışa sahip çıkmaktır. Küresel emperyalistler “Türkiye’nin en iyi ihraç malı askeridir” diye rol vermiş olsalar bile, savaş ve terör borsalarında satılacak bir tek askerimiz yoktur.
Tüm yabancı güçler Suriye’den çekilmeli, Suriye halkı kendi kaderini kendisi tayin etmelidir.
***

Darbelerin temel hak ve özgürlüklere, emek barış ve demokrasi güçlerine verdiği zararın bilinciyle, her türlü askeri/sivil darbeye, diktatörlüğe, savaşa karşı olduğumuzu, siyasal İslamcı faşizmin karanlığına teslim olmayacağımızı bildiriyoruz.
ADAM-DER olarak, kültürler ve halklar coğrafyası ülkemizin gerçekten demokratikleşmesi ve barışa kavuşması için, tüm emek barış ve demokrasi güçleri ile birlikte mücadeleyi sürdüreceğiz.
Saygılarımızla.
Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği
ADAM-DER YÖNETİM KURULU

12 Şubat 2018 Pazartesi

ŞARK CEPHESİNDE YENİ BİR ŞEY YOK!

Saldırı karşısında evini, köyünü, kentini, ülkesini, onurunu savunma dışında savaş cinayettir; insanın kendi doğasına yabancılaşmasının en vahşi pratiğidir; birbirini öldürmesi ve ölmesidir.
Savaş, mülk sahiplerinin hırsızlık ve talanla biriktirdikleri mülklerini korumak ve arttırmak için birbirlerinin gırtlağına sarılmaları ve bu uğurda mülksüzleri birbirlerini öldürmeye göndermelerinin ekonomisi ve siyasetidir.
Savaşta ilk önce gerçekler vurulur; gerçeklerin yerini almak üzere sahte gerçekler üretilir, yani vatan millet ümmet uğruna alenen yalan söylenir!!!
Talan ve yalan boğazlaşmasının cephe gerisinde, yani psikolojik harp cephesinde en önemli görev tapınak ve medya esnafına düşer. Tapınak esnafları savaşta ölmeyi öldürmeyi Tanrıya vekaleten kutsarlar; medya esnafı ise vurulan gerçekler yerine vatan millet ümmet uğruna yalan  uydururlar.
***

Ateş altındaki ve masa başındaki “gazeteciler” talan ve yalan boğazlaşmasının en vahşisine, savaşa ve adrenaline bağımlı olurken, şairler ve romancılar farklı şeylerden söz ederler.
Garp Cephesi’nde Yeni Bir Şey Yok adlı romanında Eric Marias Remarque, Birinci Dünya Savaşı’nda cephedeki hayatı ve ölümü sanatçı duyarlılığıyla betimler. Dönüş Yolu adıyla kaleme aldığı eser ise cepheden sağ dönebilenlerin romanıdır. Bu romanda kara bahtlı gazilerden Albert, savaş bitip eve döndüğünde karısını bir savaş vurguncusunun kollarında görür. Cepheden kalma alışkanlıkla silahını ateşler... Tutuklanır, mahkemeye çıkar. Mahkemedeki sorguyu Remarque şöyle anlatır:
-       “Bir adam öldürdün” dedi başkan, kelimelerin üstüne basa basa.
-       “Ben çoook adam öldürdüm” dedi Albert, umursamaz bir tavırla.

Savcı ayağa fırladı. Kapının yanında oturan jüri üyesi tırnağını kemirmeyi bıraktı. Başkan, soluğu kesilmiş gibi,
- Ne yaptın, ne yaptın?
Ben hemen, “Savaşta” diye araya girdim.
Savcı “O başka” dedi. Hayal kırıklığına uğramıştı. O sırada Albert başını kaldırdı:
- Nasıl başka? diye sordu.
Savcı ayaklandı:
- Yoksa burada yaptığınla vatan uğrunda savaşmayı bir mi tutuyorsun?
“Hayır” diye karşılık verdi Albert:
- O zaman öldürdüklerimin bana hiçbir kötülüğü dokunmamıştı…
* * *

Bölgesel ya da küresel,
Savaşların hemen hepsinde...
Mülk ve iktidar sahiplerinin evlatları ya bedelli ya da çürük raporludur;
Askere bile gitmezler.
Başkalarının evlatları ise ölüme gönderilir.
Ne için?
Vatan uğruna!
Ne için?
Millet uğruna!
Ne için?
Ümmetin hayrına, ilayı kelimetullah uğruna!...

Cepheden ölüsü gelenler de Müslüman ise “şehit”,
Hıristiyan ise “martyr”,
Musevi ise “kedoşim” diye kutsanır.
“Ne mutlu ki şehit oldu, Peygamber’e komşu oldu” derler.

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Fransız edebiyatçı Anatole France demişti ki:
- Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler ve zenginler uğruna ölünür!
Bin yılların deneyimiyle bilgeleşen halkımız da der ki:
- Sefer yolu çamurdandır / Karavana bakırdandır / Zenginimiz bedel öder / Şehidimiz fakirdendir!
***

Dün, bugün, yarın...
Fani dünya iktidarlarının bekası için ölüme gönderiyorlar.
Zenginimiz bedel veriyor,
Müslüman fakirimiz şehit düşüyor,
Müslüman değilse martyr, kedoşim oluyor...
Alevi ise şehit, martyr, kedoşim bile olamıyor!!!

Şark Cephesinde Yeni Bir Şey yok!!!

2 Şubat 2018 Cuma

AFRİN AFRİN!

Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan’ın “İlk hedefiniz Afrin’dir, ileri!” komutu üzerine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin başlattığı Afrin harekâtı sürüyor.
Harekâtın 14’üncü gününde “stratejik” Burseya Dağı’ndan sonra “stratejik” Darmık Dağı zivesine de Türk bayrağı dikilmiş.
***

Birinci husus:
Afrin / Kilis arası yaklaşık 40 kilometre.
Ordu, harekâtın 14’üncü gününde 14 kilometre ilerleyebilmiş.
Oysa karşısında düzenli ordu yok.
İstiklal Harbi sırasında, Mustafa Kemal Paşa komutasındaki Türk ordusu,
26 Ağustos’ta başladığı taarruzu 14 günde tamamlamış;
400 kilometre uzaktaki İzmir’e varabilmişti.
Afrin harekâtında ise 14’üncü günde menzilin yarısına ancak gidilebilmiş!
Afrin varoşlarına kaç günde gidilebileceği belli değil.
Yarın Afrin varoşlarına varıldı diyelim...
***

Diğer bir husus:
14 günde 823 “terörist” öldürülmüş, pardon etkisiz hale getirilmiş.
“Yerli ve milli” savaş teknolojisi "akıllı mühimmatlar", “terörist” ile sivil halkı kılı kırk yararcasına ayırt edecek derecede gelişmiş olmalı!
Harekâtta yüzlerce sivilin katledildiğini söyleyen Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mariya Zaharova,
“Terörist” diye sivil halkın katledildiğini yazan Robert Fisk hasetten çatlasınlar!
***

Diğer bir husus:
“Başkomutan” Recep Tayyip Erdoğan dedi ki:
“Hamdolsun, teröristlerden 800 tanenin işi bitti, ila cehenneme zümera. Akşama kadar bu sayı daha da artacak. Bizim de 20 civarında, 25 kadar şehidimiz var.” 
Yani “şehit” sayısı 20 civarında, 25 kadar!
İşi bitirilen “terörist” sayısındaki kesinliğe karşı,
“Şehit” sayısındaki belirsizlik niye ki?
***

Son bir husus da,
“Şehit” olan iki TSK askerinin naaşlarına ulaşılamadığı açıklanmıştı.
Ulaşılabildi mi o iki şehidin naaşlarına?
***


Bu arada SAVAŞA HAYIR!!!