18 Ocak 2021 Pazartesi

HRANT’IN KATİLLERİ VE DOSTLARI

Hrant’ın katilleri

Birbirine düşman edilmiş,“biri travma diğeri paranoya” içindeki iki halk arasında geleceğin barışı için çırpınan, travma ve paranoyayı Türkiye’ye yönelik emperyalist senaryoların etkisinden azade bir çözüme kavuşturmak için mücadele eden, kalbi solda atan Hrant Dink yok artık. 

Türkiye, Hrant gibi bir evladının yokluğunu duyumsadığında çok acı çekecek.


Daha önemlisi, eşi ve çocukları artık sabah kahvaltısında, akşam yemeğinde en sevdikleriyle birlikte olamayacaklar. Karısı kocasına, çocukları babalarına sarılamayacaklar. Doğup büyüdükleri ülkenin sokaklarında “güvercin ürkekliği” içinde de olsa, yağmur altında birlikte ıslanmayacaklar. Karısı ve çocukları, tabanı delik ayakkabıyla dolaşan Hrant’tan özel günlerde çam sakızı yetim armağanı hediye alamayacaklar. Gerçek dostları Hrant’la yarenlik edemeyecekler artık.

İnsanların, emekçilerin, halkların dostu Hrant Dink, artık toprak altında. 

Hrant, etnik kimliğinden ve iki halk arasında geleceğin barışını inşa etmeye çalışmasından ötürü hedef seçilmiş, bu yüzden Türk ve Ermeni ırkçılarının boy hedefi haline gelmişti. 

Bir özelliği daha vardı Hrant’ın, kalbi solda atıyordu. 12 Eylül döneminde işkenceden geçmiş, hapis yatmıştı. 

Hrant’ı daha dün anne kucağındaki bir yeni yetmenin vurduğu açıklandı. Ne ki, katil cinayeti tek başına işlemedi. Hrant kolektif bir cinayete kurban gitti.

Hrant, yıllara yayılan kolektif bir çabayla, her gün yavaş yavaş hedef yapılarak öldürüldü.

Kolektif cinayette herkesten fazla dahli olan kimi failleri tek tek sıralamak gerekirse:

- Gençlik yıllarında birlikte askere gittiği arkadaşları yedek subay çıkarken, sabıkası olmadığı halde omuzlarına rütbeyi çok görüp “sakıncalı piyade” yapanlar. 

- Sabiha Gökçen’le ilgili haberinden sonra Dink’i makamına çağırarak hem ihtar eden hem gözdağı veren yetkililer. 

- Yasalardaki 301 ve benzeri maddelerle demokrasiye tuzak kuran devlet ve hükümet. 

- Kurulan tuzaklara “Avrupa’da da var” demagojisiyle sahip çıkan muhalefet.

- Ermeni sorunu konusunda farklı görüşleri “Milleti arkadan hançerliyorlar” diye karalayarak toplumsal linç provalarına çanak tutan hükümet üyeleri.

- Yazdığı yazıyı anlamak acizliği içinde “Türklüğe hakaret” iddiasıyla şikâyetçi olan, bununla yetinmeyip mahkeme kapısında linç etmeye çalışan ırkçı barbarlar.

- Şikâyeti ciddiye alıp Dink’i yargılayan, şikâyetçi güruh gibi yazıyı okuyup anlamaya karşı dirençli, Orhan Pamuk ve Elif Şafak’a gösterdiği esnekliği Dink’ten esirgeyen hukuk sistemi. 

 - Ölümle tehdit edildiğini savcılığa bildirdiği halde, korunması için önlem almayanlar. 

- Tetikçi çocuğun memleketindeki katil üretme çiftliklerine seyirci kalan yetkililer.

- Önceki benzer cinayetleri aydınlatmakta aciz kalan hükümetler.

Liste daha da uzatılabilir. Ne kadar uzatılsa yine de eksik kalır.

Hrant, çok failli bir cinayete kurban gitti. Bu çok failli cinayet vasatında, birçok cinayet hâlâ karanlıkta. Uğur Mumcu cinayetinin aydınlatılması için verilmiş namus sözü de hâlâ ortada duruyor. 

* * *

Hrant’ın “dostları”

Tabanı delik ayakkabılarıyla kaldırıma serilen Hrant artık toprak altında. 

Hrant’ın katilleri belli. Ya dostları?

Meğer ne kadar çok seveni dostu varmış.

Cinayetin ardından “Hrant benim dostumdu, arkadaşımdı, şurada birlikte yemek yedik, burada birlikte keyif çattık” diye yazan ne kadar çok arkadaşı çıktı...

Hrant’ın ardından çok şey yazdılar, bir şeyi özenle gizlediler: Hrant’ın sol kimliği.

Gerçek dostları bağışlasınlar, ne kadarı samimi dost, kuşkuya düşmemek olanaksız.

Günlük hayatı paylaşmışlar, ailecek görüşmüşler. Ama Hrant, on gündür gazetesinde “Beni öldürecekler” diye feryat etmiş. Ölümle tehdit edildiğini onbir ay önce savcılığa bildirmiş. “Sokakta yürümekten ürkecek kadar” bu tehditlerden bunaldığını yazmış. 

Gazetesinde yazdıklarını, savcılığa bildirdiklerini herhalde dostlarıyla da paylaşmıştır. Ne ki, cinayetin ardından yazan “dostları”, Hrant’ın feryadını ancak öldürüldükten sonra köşelerine ekranlarına taşıyorlar. Aralarında genel yayın yönetmenleri de var. Biri bile gazetesinde, ekranında manşete çekmemiş feryadı.

Birçoğunun Başbakan’la, bakanlarla yediği içtiği ayrı gitmez. Anlaşılıyor ki, biri bile Başbakan’a söylememiş Hrant’ın aldığı ölüm tehditlerini. Başbakan şöyle böyle ama Hrant’a yönelik öldürme tehditlerine seyirci kalmazdı herhalde. Ne ki, “dostları” oralı olmamışlar.

Hrant Dink, can derdine düşmüşken ortada olmayan “dostları”, cinayetten sonra başroldeler.  Ne dostlarmış ama!!!

Popülizm diye hep sıradan insanları aşağılarlar. Bu da entelektüel popülizm olsa gerek. Yetmezmiş gibi bir de cinayetin ardından ekranlarda, köşelerde, cenaze kortejinde entelektüel rant devşirmektedirler. Romantik işportacı dostu herhalde yakında belgeselini de çekip pazarlar.

Gerçekten Hrant’ın dostları mıydılar, Hrant mı dostlarını seçmekte pek isabetli davranmadı, yoksa Hrant nesli tükenen türden herkesin dostu muydu? Gerçek dostlarına sormalı bu soruyu.

Oysa yakın dostu olmaları da gerekmiyordu Hrant’a kol kanat germeleri için. Gazetecilerin, aydınların sıkça öldürüldüğü bir ülkede yaşıyor olmanın deneyimiyle, hiç değilse mesleki dayanışma duyarlılığı gösterebilirlerdi. Köşelerinde yazmakla kalmayıp, on dört yıl önce bir gazetecinin yaptığı gibi doğrudan Başbakan’a da söyleyebilirlerdi.  

* * *

“Aziz Nesin cinayetinin failleri yakalandı mı?”


Henüz Madımak katliamı olmamış. Madımak katliamına dört ay var. Aziz Nesin hayatta ama, hakkında ölüm fetvası çıkmış. “Cuma” isimli bir dergi, fetvayı kapaktan duyuruyor. Aziz Nesin koruma altına alınmadığı gibi silah ruhsatı başvurusu da sümenaltı ediliyor. Uğur Mumcu öldürüleli bir ay ancak olmuş.

Tarih: 28 Şubat 1993

Yer: Başbakanlık

Konu: Başbakan Süleyman Demirel’in aylık olağan basın toplantısı.

Başbakan son bir aylık icraatını anlatmış, sıra soru yanıt bölümüne gelmiş. 

Başbakan’a sorular, bir süredir artık yazılı olarak önceden veriliyor.

Başbakan soruları yanıtlamaktan yana hayli cömert, hiçbir soruyu geri çevirmiyor. Önce soruyu okuyor, sonra yanıtını veriyor.

Gündeme ve Uğur Mumcu cinayetine ilişkin soruları yanıtladıktan sonra Başbakan Demirel, sona sakladığı soruyu okuyor:

“ANKA Ajansı’ndan Rahmi Yıldırım. (Sayın Başbakan, gelecek basın toplantılarınızın birinde muhtemelen ‘Aziz Nesin cinayetinin failleri yakalandı mı?’ diye sormak durumunda kalacağız) diye bir soru var.”

Sorudan rahatsızlığını belli eden Başbakan’dan yanıt:


Valla, fevkalade üzer beni. Ağzınızdaki lafı yel alsın. Tedirgin olmaya gerek yok. Bir cinayet şebekesinin bulunduğu mâlum. Böyle bir şeyi düşünmek bile akıldan geçmez. Siz düşünmezsiniz; ama ya böyle bir şey olursa? Bu faraziyeden hareketle ne tedbir bulabilirsiniz, ne çare? Herkes hukuk sisteminin güvencesi altındadır. Onun için falancayı hedef gösterir gibi bir soruyu yakışıklı bulmadım.”

Yanıt bu kadar ve Başbakan kalkmaya hazırlanıyor. Soru sahibi gazeteci el kaldırarak, “Sorumun tümünü yanıtlamadınız Sayın Başbakan” diye üsteliyor, sorusunu, Başbakan’ın okumadığı sorularla birlikte yineliyor:

“Aziz Nesin’in öldürülmesi için açık çağrı yapılıyor. Bu tehditler karşısında ünlü yazar devletçe koruma altına alındı mı? İran kaynaklı tehditler konusunda İran hükümetinin dikkati çekildi mi?”

Başbakan Demirel hayli sinirli. Manevi evladı Devlet Bakanı Cavit Çağlar, gazeteciye kin ve nefret dolu bir bakış gönderiyor. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de gazeteciye hayli sitemkâr bakıyor. Başbakan Demirel, son sözlerini söylüyor:

“Her ikisine de cevap verme imkânım yok. Filanca adamı korumaya alın diye ben tayin etmiyorum. Güvenlik makamları bir değerlendirme yapmış ve mutlaka gereğine tevessül etmişlerdir. Yalnız, gelecek hafta öldürülürse size ne soralım diyemezsiniz. İnsanın kaderinden de beni sorumlu tutmayın! Türkiye’de her cinayetten hükümet sorumlu olursa işin içinden çıkılmaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Cinayet işlenmişse canisi vardır. Canisini bulur götürürsünüz. Cinayet işlenmemesi için tedbir alınır. Almıştır güvenlik makamları. Daha ilerisini söyletmeyin. Devlet görevlilerinin birçoğuna her gün tehdit mektupları geliyor. Burada durayım. Daha ilerisini söyletmeyin!”

Basın toplantısı bitti. Ertesi gün gazeteler, Başbakan’la gazetecinin tartışmasını ayrı bir haber yaptılar. Bu tartışmanın etkisi oldu mu olmadı mı bilinmez, Aziz Nesin’e silah ruhsatı ve koruma görevlisi verildi. Aziz Nesin iki yıl daha yaşadı. Bu sorudan sonra gazetecinin işyerinde ne gibi bir sıkıntıyla karşılaştığı ise önemli değil. 

Bugün ise “dostları”, Hrant’ın can derdine düştüğünü öldürüldükten sonra köşelerine ekranlara taşıyorlar. Bir de ölüsünün üzerinden entelektüel rant devşirme ahlaksızlığı içindeler.

Hrant cinayeti mukadder değildi. Koruma altına alınması için gazetecilerin yazmalarına, Başbakan’a çıtlatmalarına da gerek yoktu. Başbakan kendiliğinden tedbir alabilirdi; ama almadı. O da, “Koruma talep etmemiş ki” mazeretine sığındı. 

Başbakan başka türlü de konuşabilirdi. Katilin “Cuma namazını kıldıktan sonra vurdum” sözlerine, ilk sorgudan sonra cebindeki bayrağı öpmesine takılıp, “Bana ‘Müslümanlar ve milliyetçiler cinayet işliyor’ dedirtemezsiniz” savunmasına da geçebilirdi. 

Hrant cinayeti durduk yerde işlenmedi.

Hrant’ın katilleri yukarıda sayılanlarla mı sınırlı?

Türkiye, Hrant’ın öldürülmesiyle kalbine saplanan zehirli hançerin farkında mı?

Türkiye, Hrant(lar)’ı yitirmekle neleri tükettiğini duyumsayacak mı?

Rahmi Yıldırım

26 Ocak 2007

Not: DEVŞİRMELER DÖNEKLER / Türk Medyasından Portreler adlı kitaba da giren bu yazı ilk olarak aşağıdaki adreslerde yayımlanmıştı.

http://www.gaxxi.com/medyaz/yazi/hrant%E2%80%99in-katilleri-ve--dostlari

http://www.suvaridergi.org/content/view/622/2/


6 Ocak 2021 Çarşamba

EKSİK SÖYLEDİN FİKRİ SAĞLAR

“Sen ne söylersen söyle, söylediğin, karşındakinin anladığı kadardır” derler ya, kırk yılın siyasetçisi Fikri Sağlar’ın düştüğü durum da o hesap.

Katıldığı televizyon canlı yayınında Fikri Sağlar ne söyledi, medya nasıl servis etti, ırkçı ümmetçi mahalle nasıl anladı; aynı mahallenin siyasetçileri kanaat bezirgânları ve trolleri nasıl linç ediyorlar? Hepsi gözler önünde.

Fikri Sağlar’ın söyledikleri üzerinde tepinenlerin söz konusu programı izlediklerini ya da sonradan merak edip internetten baktıklarını sanmıyorum. Çünkü nasıl anlamak istiyorlarsa öyle anladılar; mahalle ahalisine öyle tercüme ediyorlar ve üzerinde tepiniyorlar. Fikri Sağlar’ın tam olarak ne söylediği umurlarında değil?

***


Programın ilgili bölümünü internetten bulup izledim. Fikri Sağlar o programda özetle, kamusal alanda hizmet verenle alan arasında güven ilişkisi olması gerektiğini belirtmiş; bu bağlamda, kendi tecrübesinden yola çıkarak, “türbanlı bir hâkimin karşısına gittiğimde haklarımı koruyacağı ve adaleti yerine getireceği konusunda kuşkum var, bunu aşabilmemiz lazım” demiş. Sonra, iktidara geldiklerinde inancından dolayı örtünen kadın yargıca saygı duyacaklarını vurgulamış; başörtüsünün militanlaşmanın ve ideolojik siyasal mücadelenin kılıfı olmasını eleştirmiş. Bu kadar…

Yargının ve diğer devlet kurumlarının siyasal İslam’ın işgaline uğramasına yönelik bu kadarcık eleştiri bile öylesine fırtına kopardı ki, Fikri Sağlar’ın ne din düşmanlığı bırakıldı ne de başörtüsü üzerinden cinsiyet ayrımcılığıyla suçlanması. Sonunda Sağlar hakkında soruşturma bile açıldı. (Mafya liderlerinin muhalif siyasetçilere ve kanaat önderlerine yönelik ölüm tehditlerine duyarsız kalan yargının Fikri Sağlar’a hemen soruşturma açmasına… Neyse, dilimin ucuna geleni yazmayayım.)

***

Yargıya hiçbir zaman güvenmedim

Başörtülü türbanlı bir yargıç tarafından yargılanmış bir yurttaş olarak, o programa katılmış olsaydım, Fikri Sağlar’ı ben de eleştirirdim. Hem de öyle bir eleştirirdim ki…

Öncelikle derdim ki: 

Fikri Bey Fikri Bey, başörtülü türbanlı bir yargıcın baktığı davada mağdur olmuşsunuz. 

Gazeteci yazar Işıl Özgentürk’e cezayı bastıran kadın yargıç da türbanlıymış.

Yargıç kürsüsünde başörtülü türbanlı bir yargıcın oturmasından duyduğunuz endişeyi ben de duydum. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ile hasım olduğum davaya bakan yargıç türbanlıydı. İster istemez soru işaretleri çengellendi zihnimde, ama (aklıma geldiyse de) başörtüsü eksenli bir tartışma açmadım. Düşündüm ki, başörtülü türbanlı kadın yargıç yerine, cübbe içinde kravatlı düzgün traşlı ama süzme siyasal İslamcı bir militan da olabilir. Bu durumda sırf sarık, takke takmadığı için güven mi duymalıyım? Öyle ya, 2010 referandumundan sonra yargı Fetullahçı çete tarafından istila edildi; 15/16 Temmuz darbe girişimi sonrasında da adliye personeli mevcudu ikiye katlandı. Taze personelin AKP ve cemaatler kontenjanından atandığı, büyük çoğunluğunun erkeklerden oluştuğu sır değil. O halde sırf türbanlı başörtülü diye yargıca güvensizlik belirtmem ayıp kaçar… Bu akıl yürütmeyle reddi hâkim talebinde bulunmadım. Sonuçta türbanlı kadın yargıç doğrudan beraat kararı verdi.

Gazeteci Yazar Can Ataklı da, Cumhurbaşkanı’na hakaretten yargılandı. Can Ataklı, bir ceza beklemiş; ama “Bu türbanlı hâkim beni mutlaka cezalandırır” endişesine kapılmamış. “Yargı öyle ya da böyle kısa bir süre sonra üzerindeki yüklerden kurtulacak” diye akıl yürütmüş ve yargıya güvenmek istemiş. Sonuçta türbanlı yargıç beraat kararı vermiş.

Fikri Bey, siz mağdur olmuşsunuz ama, hem de iktidarın (1) ve (2) numaralı sahiplerinin taraf oldukları davalarda böyle kararlar veren başörtülü türbanlı yargıçlar da var. Kılık kıyafeti önemsemediğim sanılmasın. Sizin de söylediğiniz gibi türban siyasal bir duruşun bayrağı. Ama bunun dışına çıkanlar da olabiliyor. Yani genellemek doğru değil, her başörtülü de siyasal İslamcı değil.

Dahası Fikri Bey, benzer bir davada sanık olsanız, kürsüde oturan erkek yargıç sarık sarmadığı veya takke giymediği için rahat mı olacaksınız? Dini kıyafet giymeyen Fetullahçı yargıç ve savcıların hukuku nasıl katlettiklerini, nasıl zalimane davrandıklarını görmedik mi?

***

Dahanın da dahası Fikri Bey, varsayalım ki siyasal İslam iktidara gelmedi, “Atatürk ilke inkılaplarına bağlı” siyasetçiler hâlâ iktidardalar, adliyede taş fırın Atatürkçüler adalet terazisini ellerinde tutuyorlar. Siz de sanık sandalyesindesiniz. Ne hissederdiniz? Adaletin tecelli edeceğine güvenir miydiniz yoksa türbanlı başörtülü yargıç karşısındaki gibi tedirgin mi olurdunuz?

Ne hissederdiniz bilemem. Ben o yargıç ve savcılar tarafından da sorgulandım yargılandım. Kırk yıl önce, 12 Eylül 1980 darbesinden sonra kurulan sıkıyönetim mahkemelerinde yani. Yargıçlar savcılar işkence ile sorgulanmamıza kayıtsız kaldılar, cezaevinde işkence altında yargılamaya kalktılar. Ayrıntısına girmeyeyim, tektip cezaevi elbisesi giymediğimiz için duruşmalara almadılar, yazılı savunma verebildim ancak. Yazılı savunmamda, kurum olarak yargıya güvenmediğimi, Türkiye’nin geri kalmışlığında en ağır günahın hukukçulara ait olduğunu belirttim, “Yargıçların görevi işkencecilerin kanlı ellerini yıkamak değildir; sorun, engizisyon hukuku ile hümanist hukuk arasında tercih sorunudur” diye vurguladım. Yargıya onca güvensizlik belirtmeme karşın, sıkıyönetim mahkemesi beraat kararı verdi…

Bu kadar da değil Fikri Bey. AKP’nin iktidardaki ilk yıllarıydı. Rüşvet iddialarına adları karışan generallerle ilgili yazımdan dolayı, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve İkinci Başkan İlker Başbuğ şikâyet ettiler, ünlü 301’inci maddeden yargılandım. Devir, kuvvet komutanlarının devir teslim törenlerinin naklen yayımlandığı, her an askeri darbe beklendiği bir devirdi. Duruşmalarda kurum olarak yargıya güvenmediğimi bir kez daha vurguladım. Yargıç, beni tekzip edercesine beraat kararı verdi. Devrin Başbakanı Tayyip Erdoğan, hakkımdaki beraat kararını dış dünyadan gelen eleştirilere karşı kalkan olarak kullandı.

Demem o ki Fikri Bey, eksik söylediniz. Eksik söylediğiniz için de başörtüsü türban üzerinden cinsiyet ayrımcılığıyla, dahası din düşmanlığıyla suçlanmaya kapı araladınız. Sorun, yargıya başörtülü türbanlı savcı ve yargıçların da atanmasının ötesinde. Türbanlı hâkimden kuşkunuzu belirtmek yerine “Akp hukuk sistemini parti üyeleri ile doldurdu, bu yargıya nasıl güveneyim?” deseydiniz şimdiki gibi lince tabi tutulmazdınız.

***

Asıl sarıksız erkeklerden kuşku duyulmalı

Tekraren belirteyim Fikri Bey, sizin de söylediğiniz gibi türban siyasal İslam tarafından bayraklaştırıldı; ama türban, başörtüsü aynı zamanda siyasal İslamcı erkeklerin aslında eve hapsetmeye çalıştıkları kadınların özgürlüğü. Bu sayede evden çıkabiliyorlar sosyal siyasal hayata katılabiliyorlar. Kendilerine atfedilen siyasal İslamcı militan kimliğinin dışına da çıkabiliyorlar, hayat buna zorluyor. Erkek hastaya bakmayan türbanlı sağlıkçılar geneli temsil etmiyorlar. Yani, genellemek doğru değil, her başörtülü türbanlı kadın siyasal İslamcı değil. İlla kuşku duymak gerekiyorsa, sırf sarık sarmadıkları, takke takmadıkları, cüppenin içindeki pantolon gömlek ve kravatla kürsüye çıktıkları için laik rejimin hukukçuları sanılan erkeklerden endişe edilmeli!


Bu vesileyle belirteyim, “Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz savunucusu” generallerin ve siyasetçilerin iktidar yıllarında yargılanan Deniz, Yusuf, Hüseyin kendilerini idama mahkûm eden yargıya güvenmiyorlardı. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında Teğmen Ömer Yazgan’ı, Erdal Eren’i, Veysel Güney’i darağacına gönderenler değil başörtüsü takmak, kadın da değillerdi…

Muhterem Fikri Bey, gerçek laik rejimi görür müyüz, emin değilim; gerçek laik rejimde başörtülü kadın yargıç ve savcılardan endişe etmeyiz diye düşünüyorum. Kim bilir, belki de gerçek laik rejimde inanç sahibi yargıç ve savcılar dini siyasi kıyafetle mahkemeye çıkma gereği duymazlar, İngiliz yargısında olduğu gibi peruk takarlar. Bilmem anlatabildim mi?

Konu, kitaplar yazılsa bile bir şeylerin eksik kalacağı kadar derin. Bu yazıyı noktalarken iki soru da (içtenlikle yanıtlanması koşuluyla) siyaseten Müslümanlara ve gerçek dindarlara olsun:

“İnancın şahitliğini yarım, vârisliğini yarım, aklen ve dinen eksik saydığı, evinde oturmaya memur ettiği kadının hâkimliği tam kabul edilir mi?”

Başörtülü türbanlı kadın başka partideyse “vitrin mankeni” diye ötekileştirmek aşağılamak siyasi ve dini ahlakın neresine sığar? 


3 Ocak 2021 Pazar

BELBUKA KARAKOLUNA MASA SANDALYE ALALIM!


Van Kato Jirka bölgesinde yaklaşık 3 bin rakımda bulunan Belbuka Kalekol Üs Bölgesi Komutanlığı’nda görevli askerlerimizin masa ve sandalyelerinin olmadığını öğrenince nasıl üzüldüm nasıl üzüldüm bilemezsiniz! Fotoğrafı siz de görmüşsünüzdür, karakolun yoksulluğuna siz de üzülmüşsünüzdür tahmin ederim.

Koskoca İçişleri Bakanı karakola gelmiş, yeni yılı askerlerle birlikte karşılayacak. Ne güzel bir hassasiyet değil mi! Gelgör ki, o karakolda koskoca bakanın altına verecek bir sandalye bile yok. Yemek saati gelmiş, mecburen hep birlikte yer sofrasına bağdaş kurmuşlar. Karakol personeli nasıl üzülmüştür nasıl mahcup olmuştur. Yer sofrasındaki orgeneralin (Jandarma Genel Komutanı olsa gerek) yüz ifadesi nasıl da mahcup. Buna karşılık, İçişleri Bakanı Süleyman Soylu nedense hiç de mutsuz görünmüyor.

Jandarma kumandanının gizleyemediği o mahcubiyeti çok iyi bilirim. Ben de 1981-1982 yıllarında Suriye sınırında Urfa Suruç Harapnaz Bölük Komutanı idim. Göreve başlayalı henüz bir hafta olmuş. Bölük gerçekten yoksulluk içinde. Bölük komutanı makamındaki masa nuh nebiden kalma, sandalyeye giydirilmiş vinleks deri orasından burasından yırtılmış, sünger yırtıklardan fırlamış. Makam odası bu haldeyken, koğuşta, yemekhanede, karakollarda durum nasıldır, siz tahmin edin artık. O yıllarda Alparslan Türkeş’e en yakın generallerden biri olarak bilinen Tugay Komutanı Tuğgeneral Fazıl Bayraktar bölüğü denetlemeye geldi. Bölükteki sefaleti görünce “Bu bölüğü üsteğmen mi idare ediyor, çavuş mu?” diye hakarete yeltendi. Emrimdeki askerlerin de duyduğu bu ifade karşılıksız bırakılacak gibi değildi. “Sayın komutanım ileriki bir tarihte teftişe geldiklerinde, üsteğmen mi idare ediyor çavuş mu? Daha iyi müşahede edeceklerdir!” diye karşılık vermiştim. Denetleme bittiğinde Tuğgeneral Fazıl Bayraktar, alay komutanı ile tabur komutanına “Siz biraz uzaklaşın, üsteğmen ile yalnız konuşacağım” diye emir verdi. Alay Komutanı Ömer Koçyiğit ile Tabur Komutanı Ahmet Yıldırım uzaklaştılar, Fazıl Bayraktar ile başbaşa kaldık. Fazıl Bayraktar sosyalistliğimi kast ederek, “Bak üsteğmen, senin kim olduğunu sen de biliyorsun ben de biliyorum. Defterini düreceğim, ona göre!” dedi. Bu sözlere yanıt vermemeyi tercih etmiştim. Aradan üç ay geçti. Bölükte sefalet geride kalmıştı, askerler artık haftada bir gün, Suruç Halk Eğitim’in desteğiyle film bile seyrediyorlardı. Fazıl Bayraktar tekrar teftişe geldi. Gördüğü manzara karşısında gözleri yaşardı, “Harapnaz Bölüğü’nün makus talihini değiştiren üsteğmene takdirlerimi sunuyorum” diyerek takdirname verdi. Aradan birkaç ay daha geçti, bu kez Ankara’dan tutuklama emri geldi, defterim dürüldü…

Anlatmak istediğim Harapnaz anıları değildi, Belbuka Üs Bölgesi’ndeki masa sandalye yokluğunu görünce ister istemez Harapnaz anılarım depreşti. Hey gidi günler hey!

***

Tekrar Belbuka’ya dönelim. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun üs bölgesinde askerlerle yer sofrasında yemek yemesi özellikle sosyal medyada gündem oldu, tepkilere yol açtı. 

Sözcü Gazetesi yazarı Yılmaz Özdil, “38 yıldır bu memlekette gazetecilik yapıyorum, terörün en saldırgan dönemlerinde sınır karakolları gördüm, Türk askerinin postalını çıkarıp yerde yediğini ilk defa görüyorum” diyerek fotoğrafları eleştirdi.

Emekli Tuğamiral Türker Ertürk, “Gerçekten masa yok muydu? Yoksa halkı kandırmak ve istismar etmek için pazarlama tekniği midir?” diye sordu.

Gazeteci Zafer Arapkirli de olayı şov ve rezalet olarak nitelendirdi, “Hudut karakolundaki yer sofrası şov değil gerçekse, askerine adam gibi masada yemek yemeyi layık görmeyen karakol komutanı, alay tugay komutanı her kimse görevden alınsın!” dedi. Arapkirli, sorumlulara istifa çağrısında da bulundu.

Benzer başka eleştiriler de var. Bu eleştirilere Süleyman Soylu, “Belbuka Üst Bölgesi sadece PKK’nın değil, PKK yardakçıları Yılmaz Özdil ve medya faresinin de psikolojisini bozmuş anlaşılan... Bizim köyde şöyle söylerler; İt ürür kervan yürür!” diyerek yanıt verdi.

Walla, bu yanıtın karakoldaki masa sandalye yokluğuyla ne ilgisi var, anlayamadım. İt ürür kervan yürür ne demek? Böyle demek yerine, karakolda neden masa sandalye bulunmadığını açıklaması gerekmez miydi? Ayrıca Üst Bölgesi değil, Üs Bölgesi diye yazmalıydı. Neyse, Türkçe dersinde değiliz.

Başta da dediğim gibi, mezkûr karakolda masa sandalye yokluğuna, mecburen yer sofrasına bağdaş kurulmasına yüreğim sızladı! Muharebe sahası olsa anlarım, mecburen mevzide yer sofrası kurulur; ama fotoğraf muharebe sahasına ait değil. Karakol binasındalar ama ortada masa sandalye yok. Ne acı! Kırk yıl önce Harapnaz Bölüğü’nde bile kırık dökük de olsa masa ve sandalye vardı.

Eski bir zabit olarak kafam karışık, yüreğim kırık. Malum fotoğraftaki orgeneralin ve askerlerin koskoca İçişleri Bakanı’na oturacağı bir sandalye, dirseğini dayayacağı bir masa bile gösterememeleri moralimi çok bozdu! Fotoğraftaki orgeneralin mahcup yüz ifadesi gözümün önünden gitmiyor! Ne yapsam ne etsem? Belbuka Karakolu’na masa sandalye temini için kampanya mı başlatsam? Böyle bir kampanya başlatsam kanuna uygun olur mu?

“Allah'ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan” Cumhurbaşkanı liderliğinde Türkiye şahlanmışken ben de nelere kafa yoruyorum! Kayyum belediyelerine ziyaretler sırasında kimlere ne hediyeler ikram edildiği tartışmasına hiç girmeyeyim!

Bu vesileyle; 2021 barış ve sağlık yılı olsun desem, çok mu şey istemiş olurum?


23 Aralık 2020 Çarşamba

ÇIPLAK ARAMANIN TÜZÜĞÜ

İnsan denilen mahluk nasıl da zalim, nasıl da vahşi; özellikle kendi türüne kendi hemcinsine karşı. 

Bu vahşet ve zalimlik çok çeşitli şekillerde olabiliyor. İşkence ,cinayet, tecavüz insanın insana zulmünün akla ilk gelenleri. Son günlerde insanın insana zulmünün çok bilinmeyen bir türü de konuşulur hale geldi. Bazı polis ve cezaevi uygulamalarında insanların soyundurularak arandıklarına ilişkin haberler, insan tabiatındaki vahşiliğin nerelere varabileceğini bir kere daha gösterdi.

Bir kere daha gösterdi diyorum; çünkü (en azından benim için) yeni bir şey değil. 12 Eylül 1980 darbesi döneminde gözaltına alınan 650 bin dolayında insan çırıl çıplak işkence tezgâhlarına yatırıldılar. Kürt illerindeki köy baskınlarında erkekler çırıl çıplak soyularak hakaretlere uğradılar. Diyarbakır cezaevinde erkek tutsaklar, cinsel organlarından birbirlerine bağlanıp trencilik oynamaya, birbirlerinin ağzına işemeye, birbirlerinin kıçına yakılmış sigara sokup sönmesini beklemeye zorlandılar. Bunca zulüm arasında çıplaklık ayrıntı gibiydi.

Zulüm Diyarbakır cezaeviyle sınırlı değildi. Ülkenin diğer cezaevlerinde ve sorgu merkezlerinde de zulüm kol geziyordu. Tutuklu ve hükümlülere eziyet etmemek karşılığında mahpus yakınlarından rüşvet alan cezaevi komutanları vardı. İdam cezası vermemek karşılığında sanık yakınlarından rüşvet sızdıran yargıçlar türemişti. Teğmen Ömer Yazgan, rüşvetçi hâkimin kararıyla asılmıştı. Darbe, her şeyin piyasalaştırıldığı neoliberal kapitalizmin darbesiydi; insan hayatı ve işkence görmeme hakkı da pazara düşmüştü. Bunca zulüm arasında çıplaklık ayrıntı gibiydi. 

Ayrıntı gibiydi çıplak arama ve teşhir. Metris cezaevinde duruşmaya, avukat veya ziyaretçi görüşüne, revire gidiş gelişlerin olmazsa olmazıydı çıplaklık. Fonda Müşerref Akay ve İbrahim Tatlıses’in pespaye şarkıları türküleri eşliğinde soyunmaya zorluyorlardı. Soyunmayı kabul etmeyenleri dayaktan geçirip koğuşa sokuyorlar; ziyaretçilere ve avukatlara, kendimizin çıkmak istemediğimiz yalanını söylüyorlardı. Mahkemeye çıkarmaları gerektiğinde ise zorla soyuyorlardı. Soymakla kalmıyorlar, vücut derinliklerine de el atıyorlardı. Elbette direniyorduk zulme. 

Çıplaklık zulmü kadın tutsakları da kapsıyordu. Barış Davası sanıkları arasında, yaşı 60’ı geçmiş (İstanbul Belediye Başkanı Ahmet Isvan’ın eşi) Reha Isvan da vardı. Reha Isvan, bu ahlaksızlığı şöyle anlatmıştı:

“Beni ilk soyacakları gün polis odasında en az sekiz kişi vardı, polis ve gardiyan. Arama bahane. Görüşe çıkarken ve dönerken arıyorlar. Beni bir günde altı kez soydular. Ama görüşte önü iki camlı kutu gibi bir şeyin içine giriyorsunuz. Oradan telefonla diyelim eşinle konuşuyorsun. Arkanda askerler var. Görüşmecinle aranda iki kat camdan başka demir parmaklık var. Bir yanda polis de telefonu dinliyor. Tüm telefonlar dışarıda bir komisere bağlı. Her an kesebilirler konuşmayı. Yani kısaca, görüşmede, karşındakiyle en ufak bir temas olanağı yok. Bu görüşten sonra yine polis odasına alınıp ‘soyun’ diyorlar. Bana ilk ‘soyun’ dediklerinde şöyle düşündüm: Amaçları tepkimi görmek. Öfkelenip direneceğim, onlar da zapta geçirecekler. Odadakilere bakıp güldüm. ‘Tam striptiz yapılacak hava ama müzik uygun değil’ dedim. Çünkü hoparlörde arabesk çalıyordu. Çok seviyorlar arabesk müziği. ‘Hafif batı müziğiyle daha iyi olur’ dedim. ‘Nereye kadar isterseniz soyunayım. Çünkü benim için hiçbir anlamı yok’ dedim. Bu bana hakaret gibi gelmiyor. Gençlerin buna tepki göstermelerini anlıyorum, saygı duyuyorum. Ama 60 yaşında bir kadın soyunsa ne olur, soyunmasa ne olur?..” (Milliyet, 24 Şubat 1986.)

***

Aradan onca yıl geçmiş, yine çıplaklık zulmü konuşuluyor. TBMM’deki bütçe görüşmelerinde HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu “Uşak’ta gözaltına alınan 30 üniversite öğrencisi kadının çıplak aramaya maruz bırakıldığı” iddiasını gündeme getiriyor. İktidar partisi AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin, Gergerlioğlu’nu Meclis’i terörize etmekle suçluyor, “Çıplak arama yoktur; ne münasebet çıplak arama, hem de bahsettiği kadınlar mütedeyyin kadınlar” diye karşılık veriyor. 

Uşak Emniyeti, Milletvekili Gergerlioğlu hakkında suç duyurusunda bulunmuş; Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da çıplak arama zulmünü teşhir edenler hakkında soruşturma başlatmış. Şaşırtıcı değil bu tepkiler. 12 Eylül darbecileri de işkence haberlerini yalanlıyorlar, “İşkence resmi politikamız değildir” diyorlardı. İşkencenin resmi politika sayılması için illa anayasada veya yasalarda düzenlenmiş olması gerekirmiş, işkenceyi resmi politika olarak benimseyen devlet varmış gibi, kendilerince hokkabazlık yapıyorlardı.

Özlem Zengin’in 12 Eylül faşistlerinden miras yalanlamasıyla çıplak arama zulmü örtülmüş olmuyor elbette. Çıplak arananlar konuşuyor, Gezi Parkı davasında beraat eden TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şube yöneticilerinden Mücella Yapıcı anlatıyor: “Çıplak arama yok öyle mi? Siz de hiç utanma arlanma yok mu? Bir parkı savundum diye beni 60 yaşımda aşağılayıcı bir şekilde çıplak aramaya maruz bıraktınız ve bunu başka kadınlar yaşamasın diye açık açık ifşa etmek zorunda kaldım...Açtığım dava hâlâ devam ediyor...Susun bari...”

Sadece Mücella Yapıcı ve Uşak’taki üniversite öğrencileri çıplak aranmadılar. AKP iktidarı döneminde çıplak aramaya ilişkin nice haberler ekranları ve sayfaları kapladı. 

***

Bu anlatımlar, bu yalanlamalar bir yana, arama motoru google’a “çıplak arama mevzuat tüzük yönetmelik” diye yazın, görün karşınıza ne çıkar!

İlk olarak, “TC Cumhurbaşkanlığı Mevzuat Bilgi Sistemi” başlıklı sayfa açılır. Bu sayfada “CEZA İNFAZ KURUMLARININ YÖNETİMİ İLE CEZA VE GÜVENLİK TEDBİRLERİNİN İNFAZI HAKKINDA TÜZÜK” vardır. 


Bu tüzük 20 Mart 2006 tarihlidir; yani Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki Bakanlar Kurulu tarafından çıkartılmıştır.

Bu tüzüğün “Arama, güvenlik tatbikatı ve sayım” başlıklı 46’ncı maddesinde çıplak aramanın nasıl yapılacağı, beden çukurlarına nasıl müdahale edileceği anlatılmaktadır. 

Bu tüzük, 29 Mart 2020 tarihli Resmi Gazete’de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kararıyla yayımlanan yönetmelikle ayrıntılandırılmıştır. Ayrıntılarını ben aktarmayayım; merak eden, zahmet edip google’a sorsun lütfen! 

Bilinsin ki, işkence resmi politika olarak düzenlenmemiş olsa da, bir çeşit işkence olan çıplak arama resmi politikadır!!! Resmi politikada çıplak aramaya detaylı arama da deniliyor!

***

Çıplaklık zulmü insanlık tarihi kadar eskidir. O kadar geriye gitmeye ne hacet! Vahşi kapitalizmin darbesi 12 Eylül’ün üzerinden 40 yıl geçti, yine çıplaklık zulmü konuşuluyor. Hem de başörtüsünü hem ibadet hem siyaset hem de özgürlük belleyenlerin iktidarında.

Örtünmek, başını örtmekten çok daha eskidir, insanın tarihiyle başlar. Teolojiye göre cennette örtünme yok. Cennetin ilk sakinleri Adem ile Havva örtünmüyorlardı, utanç nedir bilmiyorlardı. Ne zaman ki cennetten kovuldular, çıplak olduklarını fark edince utançtan ilk önce örtünmek istediler, incir yaprağıyla örtündüler.

O gündür bugündür, insan hep örtülü olmak istiyor, özellikle avret yerlerini saklıyor. Hatta örtünmeyi abartan Müslüman kadınlar, saçlarının görünmesine bile tahammül edemiyorlar; “Baş kesilir, o zaman açılır” diyorlar. 

Ve bugün, başını örtmeyi ibadet, siyaset ve özgürlük sayanların iktidarında çoğunlukla başörtülü kadınlar çıplak aramaya maruz kaldıklarını ifşa ediyorlar. 

Bu ne yaman çelişkidir? 

Bu ne zalimliktir?

Hiç mi utanmazlar?

Dünyevi iktidar ve çıkar, bu kadar mı tatlıdır?


20 Aralık 2020 Pazar

DAMAT BERAT NEREDE?

Ekonomist Emin Çapa, sosyal medyada “Berat Albayrak’ın nerede olduğunu merak eden benden başka kimse yok mu?” diye sormuş.

Olmaz olur mu Emin Bey, olmaz olur mu? Merak eden çok kişi var. Şahsım olarak bizatihi ben de merak ediyorum. Hem gazeteci olarak meslek icabı hem de Berat Bey’in aldığı kararlardan fena halde etkilenmiş vatandaş olarak merak ediyorum. Ben de soruyorum “Damat Berat nerede?” diye.

Çok kimse soruyor “Damat Berat nerede?” diye ama nerede olduğunu bilen yok. En son 8 Kasım 2020 tarihinde, Instagram hesabından yayımladığı mesajla istifa ederken varlığından haber alınmıştı. Öyle bir istifa mesajıydı ki, “At izinin it izine karıştığı, Hak ve batılı ayırt etmenin zorlaştığı böyle çetin bir zamanda Allah sonumuzu hayreylesin” demiş; bu sözleri kayın babasına posta koyduğu yorumlarına bile yol açmıştı…

O günden beri Damat Berat ortalıkta yok. Oysa Hazine Bakanı iken öksürse haber olurdu. Bugün de artık bakan olmasa bile, tuvalete giderken görüntülense haber değeri taşır ama kimse nerede olduğunu bilmiyor ya da bilmezlikten geliyor.

Latife bir yana işin en acıklı tarafı da bu; yani medyanın yüzde 90 kadarının Berat Bey’in nerede olduğunu kurcalamaması. Sözüm ona medya dördüncü kuvvettir; yani halk adına iktidarları gözetler, eleştirir. Sözüm ona medya bekçi köpeğidir, bekçi köpeğinin bir tehlike sezinlediğinde havlayarak çobanı ve sürüyü uyarması gibi iktidarın yanlışlarını halka duyurur. Medyanın yüzde 90 kadarı bu görevini yapmıyor. Berat Albayrak’ın istifasını bile talimat gelmediği için 27 saat duyuramamıştı. (Bu anda aşağıdaki adreste kayıtlı yazıyı da okumanızı öneririm: http://rahmi-yildirim.blogspot.com.tr/2017/11/fahiseler-ve-gazeteciler.html)

İşin daha da acıklı tarafı, Cumhur İttifakı seçmenlerinin de olan biteni merak etmemesi; Hazine Bakanı’nın istifasını duyuramayan mecraları haber medyası zannetmesi. Ne demeli; öyle tencereye böyle kapak, öyle seçmen kitlesine böyle medya. Sahi ne demişti Damat Berat: “Cumhurbaşkanımız Ay’a 4 şeritli yol yapacağım dese inanacak seçmenimiz var.”

***

Gerçekten Damat Berat nerede? Medyanın yüzde 90’ı kurcalamadığına göre belki Google bilir diyerek, internete girdim. Meğer Google’ın 2020 trendlerine göre Berat Albayrak ismi bu yıl en çok yapılan “aramalarda” ikinci sırada imiş. 

Berat Albayrak araması ikinci sırada imiş ama bir buçuk aydır nerede olduğunu Google da bilmiyor. Google da bilmeyince ortalıkta komplo teorilerinden geçilmiyor haliyle.

Bir rivayete göre, kaybolmuş filan değil, babasının Trabzon’daki evinde dinleniyor. 

Madem dinleniyor, şöyle kapıdan çıkarken ya da balkonda keyif çayı içerken görünse kıyamet kopmaz değil mi? Ama yok.

Gazeteci Murat Ağırel, Tanzanya’ya gidip döndüğünü söyledi ama öyle olsa bunun saklanacak nesi var ki? Ne doğrulanıyor ne de yalanlanıyor. Sahi Tanzanya’ya gittiyse, niçin gitmiş olabilir?

Başka bir komplo teorisine göre Kuveyt’e ekonomi danışmanı olmuş. Atılır da bu kadar atılmaz hani. Belki de doğrudur, kim bilir?

Odatv’ye göre İstanbul Nakkaştepe’de kendisine ofis kiralamış, çalışmalarını oradan yürütecekmiş. Bunun da saklanacak bir yanı yok değil mi? Ama ne doğruluyor ne yalanlıyor.


KRT Tv’de “Taşınmaz Hukuku”  programcısı Avukat Afşin Hatipoğlu, “Adam sağ mı, hasta mı, dövüldü mü, saklanıyor mu, bu adamın son durumu nedir?” diye sormuş, yanıt alamamış. (https://www.erguncel.com/berat-albayrak-nerede--133395)

Halk TV’de Ayşenur Arslan’ın Medya Mahallesi programına konuk olan anket şirketi MAK Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Ali Kulat, Berat Albayrak’ın ekonomik gidişattan dolayı değil, aile içi meseleden dolayı istifa ettiğini öne sürmüş. (https://www.cumhuriyet.com.tr/haber/berat-albayrakin-istifasi-aile-ici-mesele-1793231)

Aile içi mesele? Allah allah! Ne olabilir ki? Çarşı pazar alışverişinde mi ya da mesela (Allah bağışlasın) Hamza Salih’in altını kimin değiştireceği meselesinde mi anlaşamadılar acaba? Damat bundan dolayı istifa ettiyse cidden ayıp etmiş!

Fetullahçı Ekrem’e göre de, “Bir daha yapmayacağım” diye tövbe ettiği bir kabahati işlediği için aile içinde Berat’a format atılmış, format işleminin yüzde neden olduğu tahrişler henüz silinmemiş, Berat o yüzden görünmüyormuş… 

Walla Ekrem Dumanlı’ya inanmıyorum açıkçası. Cemaat arkadaşlarından Erkam Tufan’ın “Berat, konuşmaması için ev hapsine alındı” iddiasına da! 

Ekrem Bey, Erkam Bey, kendinize gelin! Osmanlı döneminde değiliz, “demokratik laik” Türkiye Cumhuriyeti’ndeyiz. Damatların (üstelik en güçlü oldukları günlerde) dilsiz cellatlar eliyle boyunlarına ipek kementlerin dolandığı ya da kafalarının kesildiği, şehzadelerin kafes arkalarına hapsedildikleri devirler geride kaldı. Siz hangi çağda yaşıyorsunuz? Kendinize gelin! Biraz da Pennsylvania’daki şatoda neler dönüyor, onu bildirseniz ölür müsünüz?

(Osmanlı tarihe karıştı diye biliyorum ama ya tarih bilgim doğru değilse ya da Osmanlı hortladıysa?)

Dediğim gibi, Damat Bey’in nerede olduğunu bir tek Emin Çapa merak etmiyor, ben de merak ediyorum. 

Gerçekten Damat nerede?


Not: Esra ile Berat'ın Düğünü başlıklı yazıyı da okuyabilirsiniz. Baki selamlar.


19 Aralık 2020 Cumartesi

“HAYATA DÖNÜŞ” KATLİAMI


Cezaevlerinde 20 yıl önce “Hayata Dönüş” adıyla katliam yapılmıştı. Mahkûmlarla görüşmelerde çözüme yaklaşıldığı saatlerde 20 cezaevinde birden başlatılan katliamda cezaevi duvarları dozerlerle yıkılmış, gaz bombaları ve zırh delici silahlarla gerçekleştirilen katliam canlı yayınlarla izlettirilmişti. Gazete manşetlerinde ise, katliam kurbanlarının ömür boyu unutmayacakları başlıklar atılmıştı.

Koğuş sisteminden F-tipi cezaevlerine geçişi protesto için başlatılan ölüm oruçlarına son vermek gerekçesiyle yapılan katliamda 32 kişi öldürülmüş, yüzlerce tutuklu ve hükümlü yaralanmıştı. Katliam, kendisi de defalarca hapse girmiş çıkmış Bülent Ecevit’in siyasi sorumluluğu altında yapılmıştı. Katliam öncesinde tutuklu ve hükümlüler ile siyasi yetkililer arasındaki görüşmelerde arabuluculuk yapan Zülfü Livaneli diyor ki: “1996 ölüm oruçlarında tutukluların isteklerini Refah Partisi hükümetine bile kabul ettirebilmiştik ama 2000’de Ecevit hükümeti kabul etmedi.”


Derin bir iradenin eseri katliamdan üstlerinin emirlerini uygulayan erler sorumlu tutuldular. F tipi cezaevlerinin mimarlarından olan ve Operasyon sırasında Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü görevinde bulunan Ali Suat Ertosun’a ise 2004 yılında AKP hükûmetinin kararıyla 'Devlet Üstün Hizmet Madalyası' verildi.

Aşağıdaki yazı katliamın 6’ncı yıldönümünde kaleme alınmıştı.

***

“İNSANIN ZULMÜNE DAYANMAZ YÜREK”

İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır. Ne anlatılırsa anlatılsın, dinleyene inandırıcı gelmez. İçeriye dair yazılı metinlerde ve sanat yapıtlarında anlatılanlar da inandırıcı bulunmaz, en iyimser yorumla abartılı bulunur.

Cezaevleri, toplumda suçlu duruma düşen kimselerin ceza olsun diye toplumdan koparılıp kapatıldıkları yerler.

Hukuk dilinde, ceza suçun bedelidir; cezadan amaç, suçlunun topluma kazandırılmasıdır. Yasalar, anayasalar, uluslararası sözleşmeler, kimsenin insan onuruyla bağdaşmayan cezaya tabi tutulamayacağını, mahkûma ve tutukluya işkence ve eziyet edilmeyeceğini söyler.

Ne ki, yasaların, insan hakları sözleşmelerinin diğer hükümleri ne kadar geçerliyse, cezaların infazı ile ilgili hükümleri de o kadar geçerlidir.

Çünkü, cezaevi, toplumun gerçek aynasıdır; sömürü düzeni ve yabancılaşmanın tortusu cezaevlerinde dibe çöker. Cezaevinin dışı nasılsa içi ondan beterdir. Egemen sınıfın diğer sınıfları sömürmesi ve ezmesiyle nitelenen kültürlerde toplumsal çelişkiler, içeride insanın yaşama hakkını tanımamaya varan ölçülerde vahşileşmiş biçimler altında yaşanır.

Toplumun varsılları soyluları, içeri düşmemenin yollarını bilirler; kazara düşseler bile, içeride de bir elleri yağda bir elleri balda olurlar ve ne yapar eder, dışarı çıkmanın yollarını bulurlar.

Cezaevi koğuşlarını, dışarıda en temel maddi-manevi gereksinmelerini karşılama olanağından yoksun yurttaşlar, işçiler, köylüler ve mevcut kültürü aşmak isteyen muhalifler doldururlar.

Birçok benzerleri gibi ülkemizde de cezaevleri ve cezalandırma politikası ilkel bir öç alma ve hınç güdüsüne dayalıdır. Verili kültür, dışarıda insan yerine koymadığını içerde hayvan yerine bile koymaz. Mademki içeri düşmüştür, serbestliğini elinden almak, kapatmak yetmez. Mademki içeri düşmüştür, ezilmelidir, aşağılanmalıdır, ıslah bahanesiyle dövülmelidir, havasından – güneşinden – sağlığından – kültürel gelişme olanaklarından yoksun bırakılmalıdır. Hatta, kötü muamele görmeme ya da en basit ihtiyaçlarını karşılama bedeli olarak sömürülmelidir.

Hele bir de sermaye düzenine karşı gelmişse, sömürüye – zulme karşı sesini yükseltmişse, çok daha ağır suçludur; mümkünse öldürülmeli, öldürülemiyorsa ölmekten beter edilmelidir. Sanki düzenin kaymağını hapishane personeli yemekte, içeri düşenler bu kaymağı ellerinden almaya kalkışmışlardır; öylesine ezilmeli ki, ya “ıslah” olur ya “geberir” ya da “gebertilir”. Nitekim çok “geberttiler”.

***

Mamak, Metris, Diyarbakır


Oysa çok şey istememişti 12 Eylül tutsakları. İnsan olarak muhatap alınmak, özel yaşamına ve kişiliğine saygı, yeterince beslenebilmek, hastalandığında tedavi edilmek, yatacak bir yatağı olması, kitap gazete, yeterince havalandırma, savunma hakkının kısıtlanmaması, yakınları ve avukatı ile görüşebilmek ve haberleşebilmek, keyfî ceza ve nakillere ve işkenceye maruz bırakılmamak…

Bunlar olanaksız şeyler değildi. Faşist Mussolini’nin cezaevlerinde bile mahkûmlar bundan daha ileri koşullarda yaşamışlardı. 12 Eylül buldozerinin ezdiği Türkiye’de Mussolini faşizminin pençesindeki İtalya’ya bile rahmet okundu.

 “Gebertme” politikası Türkiye’de 12 Eylül faşizmi döneminde kurumsallaştı. Devir, ABD’nin “our boys” diye sırtını sıvazladığı yerli Pinochet’nin “asmayıp da besleyecek miyiz?” dediği devirdi. ABD’nin Guantanamo, Vietnam’da  Paulo Condor, Irak’ta Ebu Garip cezaevleri modeli, Türkiye’de ilk, 12 Eylül döneminde uygulandı; Diyarbakır, Mamak ve Metris zindanları, en çok göze batan merkezler oldu. Amaç, siyasi tutsakları kişiliksizleştirmek, onursuzlaştırmak, ideallerinden vazgeçirmek, arkadaşlarına ihanete zorlamak, son çare olarak da punduna getirip fiziken yok etmekti.

Rutin hale gelen işkence ve dayak, açlık grevindeyken bile öldüresiye dövmek, havalandırmaya ve görüşe çıkarmamak, kitap ve gazeteden yoksun bırakmak, savunma hakkını kısıtlamak, kulakları sağır edercesine günün her saatinde marş dinletmek, arama adı altında tahrip ve yağma, muhbirliğe ve itirafçılığa zorlamak…

İnsan olanın aklına gelmeyecek aşağılık zulümler olarak, sırayla foseptik çukuruna indirip yedirmek, cinsel organlarından birbirlerine bağlayıp trencilik oynatmak, kıçına sokup çıkardığı copu arkadaşına yalatmak, birbirlerinin ağzına işemeye zorlamak, birbirlerinin kıç deliklerine yakılmış sigara sokturup sönmesini beklemek, kadın tutuklulara cinsel taciz…

Sonuç, ölüm oruçlarında ya da “operasyon” adı verilen katliamlarda ölen öldürülen onlarca tutsak. Sağlığını, ruhsal dengesini, yaşama enerjisini yitirmiş on binlerce insan kalıntısı. Yanı sıra, “Zincirin zulmün kâr etmediği, kırbacın kâr etmediği büyük tahammül” (Enver Gökçe) ile zulme teslim olmayıp birbirlerine ve ideallerine tutunarak hayatta kalabilen binlerce devrimci insan. Diyarbakır’daki zulmün, dışarıya adımını atar atmaz dağa çıkmak dışında seçenek tanımadığı binlerce militan…

12 Eylül faşizminin Mamak, Metris, Diyarbakır zindanları mazide kalmadı. İzleyen “sivil” iktidarlar döneminde, cezaevlerinde pasifikasyon politikasının dozunda eksilme olmadı; Ulucanlar ve Diyarbakır cezaevlerinde 12 Eylül dönemindekini aratmayacak nitelik ve nicelikte katliamlar yapıldı, onlarca insan öldürüldü. Hem de kendileri de cezaevinde yatmış Başbakanlar döneminde.

Diyarbakır Cezaevi’nde 1996 yılında 10 kişinin demir çubuklarla öldürüldüğü tarihte Başbakan Necmettin Erbakan’dı.

Ulucanlar Cezaevi’nde 1999 yılında 10 kişinin vahşice katledildiği tarihte Başbakan Bülent Ecevit idi. Oysa Ecevit, defalarca hapse girip çıktığı 12 Eylül döneminde diyordu ki: “Türkiye'de yönetimler istese de istemese de öteden beri 'geleneksel' olarak işkence yapılır. Açık rejimlerde yönetimler kararlılıkla üstüne yürürlerse işkence azalır. Kapalı rejim dönemlerinde ise büsbütün yaygınlaşır. Bu gerçekler bilinmezlikten gelinemez...” (Arayış Dergisi, sayı: 7)

***

Şimdi de F Tipi

Cezaevlerindeki katliamlara Başbakan sıfatıyla siyasi sorumlu olarak onay verirken ne Erbakan hatırladı bir zamanlar kendisinin de hapis yattığını ne de Ecevit.


Bülent Ecevit, bir zamanlar kendisinin de hapis yattığını unutmanın da ötesine geçti. Ömrünün son deminde son kez Başbakan olur olmaz ilk aklına gelen, “Hayata Dönüş” operasyonu oldu. Operasyonun hazırlığı bir yıl sürdü. Nihayet, 19 Aralık 2000 tarihinde 20 cezaevine birden baskın yapılarak, 32 tutuklu ve hükümlü öldürüldü; sağ kalanlar F tipi cezaevlerine dolduruldu. Ölüm oruçlarında ölenlerle birlikte ölü sayısı 122’yi buldu.

Mamak, Metris ve Diyarbakır’ın ilhamı ABD’den alınmıştı. F tipinin ilhamı ise daha çok AB’den. AB’nin ilhamı da ABD’den. F tiplerinin atası sayılan cezaevi modeli ilk, ABD’de bağımsızlığın hemen ardından 1778 yılında uygulanmış, sonra Avrupa’da daha çok geliştirilmişti. Kapitalizmin ihtiyaç duyduğu insan modeli, bireyci insandı. İki yüz yıl sonra Türkiye rotasını Avrupa’ya çevirdiğinde, tutuklu ve hükümlüyü, birey olarak diri diri mezara koyan F tipi cezaevi modeline en büyük desteği AB verdi.

Yasada “yüksek güvenlikli kapalı ceza infaz kurumları” olarak adlandırılan F tipi cezaevlerinin en önemli özelliği, tutuklu ve hükümlünün yasadaki ifadesiyle “teknik, mekanik, elektronik ve fizikî engellerle donatılmış, oda ve koridor kapıları sürekli kapalı tutulan (…) bir veya üç kişilik odalarda” barındırılması. “Barındırılacak” olanlar devletin güvenliğine veya anayasal düzene karşı suç işleyenler. Bir mitinge veya yürüyüşe katılmak, afiş asmak, yazı yazmak, bu suçu işlemek için yeterli sayılıyor. Bu “oda”ya kapatılmak için hüküm giymek de şart değil, henüz yargılanırken tutuklanmak yeterli. Dava beraatla sonuçlanırsa da geçmiş olsun.

Devlete sorulursa, “otel odası” konforunda. Soğuk, havasız, bir parça gökyüzünün bile yasaklandığı, içinde tuvalet, bir ranza ve masa-sandalye dışında hiçbir şeyin olmadığı, kapalı demir kapısıyla, ışığı bile geçirmeyen  mazgalıyla, kapının altında köpeğe verilir gibi ayakla itilen yemek tepsisiyle, “otel odası” ...

Sayıma gelen gardiyan ve yemek dağıtımında kapıdaki ızgarayı açan görevliden başka kimse yok. Yani, insan yok. Yine de, “iyileştirme” programına katılana, haftada beş saat süreyle, ortak mekânlarda en çok on kişiyle bir araya gelme hakkı(!). Kapının hangi saatlerde açılacağının keyfe bağlı olduğu bir hak. “İyileştirme” programları, bireyi köleleştirme, görüş ve ideallerinden vazgeçirmeye yönelik. Bedensel işkenceye açık, eziyet amaçlı aramalar, sürekli yanan lamba, tercih ya da reddetme olanağı olmayan dahili “müzik” yayını, sınırlı sayıda çamaşır, en fazla üç kitap…

Ortaçağ’da da vardı böyle “otel odası”. Ölmeden mezara koyarlardı, çürümeye terk ederlerdi. Feodalizm tarihe karışsa da, kapitalizmin senyörleri atalarının mirasını devraldılar. Düzen karşıtları ya yola gelecekler ya da intihar ederek veya çürüyerek ölecekler. Ölmeseler bile ölmekten beter olacaklar.

***

“Büyük tahammül” ve direnmenin onuru

Sermaye düzeninde cezaevlerinde amaç, cezayı çektirmek ve suçluyu topluma kazandırmak değil, intikam almak, siyasi tutukluları, hem kişilik olarak hem de fiziki olarak yok etmek. Dün Mamak, Metris ve Diyarbakır idi, bugün F tipi. Ama, zalimin zulmü varsa, direnmenin de onuru var.

İnsanları ölümü tercih etme noktasına getirecek derecede vahşi zulme karşı direnişte ölenler artık 100’lerle sayılıyor. F tipi zulme karşı direnişte ölenlerin sayısı 122’yi buldu. Sırada, tutuklu Sevgi Saymaz, tutuklu annesi Gülcan Gözoğlu ve Avukat Behiç Aşçı var; 270 gündür, F tipi zulme karşı ölüm orucundalar. Ömürlerini eksiltmeye koydukları direnişlerinde artık 30’lu kilolardalar.

Çok şey istemiyorlar. İtalya’da 19 yıl yattıktan sonra 8 ay önce Türkiye’ye gelen, cezaevinde sadece 29 gün kalan, hep hastanede yatan ve şimdi de 3 ay izinle evinde istirahat eden mafya ağası Oflu Süleyman’a tanınan türden ayrıcalık istemiyorlar. Tek istedikleri, BM Minimum Cezaevleri Standartları’nın kabul edilmesi, cezaevlerinin sivil izlemeye açılması, F tipi cezaevlerinde “tek kişilik ve 3 kişilik odalarda yatan 4 bin tutuklu ve hükümlünün birbirlerini daha çok görebilmesi için 3 kapı ve 3 kilidin gün içinde açık tutulacağına dair bir söz”. Hepsi bu.

Kabul edilmeyecek istekler değil. Ama, iktidarın vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış, kabul etmiyor. Yolsuzlukları ve yoksulluğu yenmek, emperyalizme bağımlılığı ortadan kaldırmak,  demokratikleşmek konusunda kararlılık sergilemek yerine IMF’ye, ABD ve AB’ye teslim olmuş, gücünü yalnızca cezaevlerine yetirebiliyor.

Sermaye iktidarının vicdanı çoraklaşmış, kalbi taşlaşmış. Ama, toplum da sessiz.

Suskunluk toplumu sarmalasa da, bilinmeli ki, geçmişteki ölümler herkes için bir sınavdı, yaklaşan ölümler de öyle.

Ölüme koşanlara tıkalı kulaklar hiç değilse Yaşar Kemal’in çığlığını duymalı.

“Türkiye F tipiyle mücadele etmeli. Hapishaneye adam koyuyorsun, ikinci kez zulüm etmeye gerek var mı? Zaten zulümdür hapishane. Bu kadar zulümle Türkiye ayakta kalamaz! Türkiye insanoğluna karşı çok yanlış yapıyor. Türkiye daha merhametli, hoşgörülü, demokrat olmalı. Bana Kozan Hapishanesi'nde kara ekmek veriyorlardı yine de bugünkü hapisanelerden daha iyiydi. Hiç olmazsa arkadaşlarım beni görüyordu.” (Radikal, 18 Aralık 2006)

İçinde yatmamış olana cezaevini anlatabilmek olanaksızdır, ancak yatanlar bilir. Düzenin aktörü, figüranı, kemik yalayıcıları ise Başbakan olsalar bile bilmezler.

Bilinmeli ki, cezaevleri toplumun gerçek aynasıdır. İçerde ve dışarda ölüme yatanların anlattığı öykü, herkesin öyküsüdür.

Cezaevlerinde insanlar hâlâ ölüme yatacaklarsa, ölüme yatanlar ölecekse, ne yeni yıl kutlu olsun ne de Kurban Bayramı!

Rahmi Yıldırım

29 Aralık 2006


8 Aralık 2020 Salı

TANK PALET’İN ALTINDA EZİLEN AHLAK

Tank Palet Fabrikası’yla ilgili tartışmanın seyrine düzeyine bakıp ülkenin bugünü ve geleceği adına endişelenmemek mümkün değil. Bir konu ancak bu kadar saptırılır, olayın aslı kamuoyundan ancak bu kadar gizlenir ve bir tartışmada düzey ancak bu kadar düşer.


Tartışmanın düştüğü düzeyi biliyorsunuz. CHP Mersin Milletvekili Ali Mahir Başarır, bir televizyon programında, Sakarya Arifiye’deki Tank Palet Fabrikası’nın “50 milyon dolarlık yatırım ihtiyacı” nedeniyle Katar’a satılmasını eleştirirken, “Cumhuriyet tarihinde ilk kez devletin ordusu Katar’a satılmış” dedi. Ali Mahir Başarır daha sözünü bitirir bitirmez fabrikanın Katar’a satılmasını kastettiğini söyledi ama işitmediği laf, uğramadığı hakaret kalmadı. AKP Genel Başkanı’ndan başlayarak iktidarın her kademedeki yetkilisi yetkisizi, “Milletin ordusuna milletin önünde hakaret edilmiştir, bunun hesabı sorulacaktır” diye ucuz kahramanlık taslıyor. 

İktidara biat etmiş TOBB, TESK, TİSK, Hak-İş, TÜRK-İŞ, Türkiye Kamu-Sen, Memur-Sen gibi işçi, memur, esnaf, patron örgütlerinin genel başkanları Milli Savunma Bakanı’nı ziyaret ederek, milletvekilini hedef alan sosyal siyasi linç kampanyasında kendilerine düşeni yerine getirdiler. Radyo Televizyon Üst Kurulu RTÜK, anında karar verip, programın yayımlandığı Habertürk’e 5 kez yayın durdurma cezası kesti. Savcılık da sıcağı sıcağına inceleme başlattı. Görünen o ki, milletvekili hakkında ünlü TCK 301. Maddeden, TSK’ye hakaret suçlamasıyla dava açılacak.

(Reklama girmesin, 301. Madde konusunda uzman sayılırım. Cumhuriyet tarihinde bu maddeden TSK’ye hakaret suçlamasıyla yargılanıp beraat eden ilk kişiyim. Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök adına İkinci Başkan Orgeneral İlker Başbuğ’un şikâyeti üzerine 2005 yılında yargılandığım davanın duruşmalarında yaptığım açıklamalar SERMAYENİN PAŞALARI adıyla 318 sayfalık bir kitap olarak yayımlandı. Dönemin Başbakanı Erdoğan, eleştirilere, hakkımdaki beraat kararını gösterip yanıt veriyordu. Hey gidi günler hey!)

***


Eşşek gibi saf tutacak generaller!

Ali Mahir Başarır hakkındaki soruşturma nasıl seyreder bilemiyorum. Bu konuda bildiğim, emin olduğum şey, tartışmanın ahlaki düzeyinin düşüklüğü; milletvekilini “orduya satılmış dedi” diye suçlamanın haksızlığı, insafsızlığı. 

Türk Dil Kurumu (TDK) sözlüğüne göre, satmak “Bir malı değeri karşılığında alıcıya vermek”. Mecaz olarak da, “Bir çıkar karşılığında bir şeyi gözden çıkarmak, feda etmek”, “kendini veya başkasını olduğundan daha önemli ve değerli göstermek” anlamlarına geliyor. Satılmanın mecaz anlamı da “Para veya çıkar karşılığı, gizlice karşı tarafa hizmet etmek” olarak ifade ediliyor.

Tartışılan konu, bir fabrikanın özelleştirilmesi, yani satılması. Milletvekilinin bu tartışmada kastı da açık; fabrikanın satışından söz ederken “Cumhuriyet tarihinde ilk kez devletin ordusu Katar’a satılmış” deyivermiş, saniyesinde sözünü düzeltmiş, fabrikanın satılmasını kastettiğini söylemiş ama nafile. İktidar yetkilileri, “satılmış” sözcüğünden, “Para veya çıkar karşılığı, gizlice karşı tarafa hizmet etmek” anlamını çıkartıyorlar, tepindikçe tepiniyorlar. Aslında hepsi de Ali Mahir’in kastının hakaret olmadığını biliyorlar ama yavuz hırsız misali çarpıtmaktan geri durmuyorlar. Çünkü, Tank Palet Fabrikası’nda her ne halt döndüyse, değil tartışılmasına, anımsatılmasına bile tahammül edemiyorlar. Gerçekten gizlemek istedikleri haltlar olmasa, böyle bir kaşık suda adam boğmaya kalkmazlar.

Tepki gösterilen ifade bu ise, bu iktidar döneminde TSK’ye edilen hakaretlerin yanında Ali Mahir’in sürçü lisanı gerçekten çok masum kalır. 


Örneğin, AKİT Tv Haber Müdürü Murat Alan; alenen “O hizaya gelmeyen omzu çatal bıçak seti apoletli generalleriniz var ya, hepsi Erdoğan’ın arkasında eşşek gibi saf tutacaklar” diyerek hakaret etti. Aradan bir buçuk yıl geçti, hakkında iddianame yazılıp dava açıldığını duymadım; kuvvet komutanlarının kişisel tazminat davası açmalarıyla kaldı. “İyi ki bu generallerle savaşa girmemişiz” aşağılamasına karşı tazminat davası bile açılmadı. Bu iktidar döneminde askere daha nice hakaretler edildi ki, anımsatması bile züldür. Vatan uğruna can verdiği varsayılan şehitlerden “kelle” diye söz edildi, daha ötesi yok!

***


Kumpas davalarındaki satış

Hadi hakaret tartışmasını bırakalım; satmak sözcüğünün öteki anlamıyla, yani karşı tarafa hizmet etmek anlamıyla kimin kimi sattığına gelelim. Örneğin kumpas davalarına. Bugün kaç kişi anımsar kumpas davalarını? Sözüm ona Türkiye’nin kanlı provokasyonlarla yüklü geçmişiyle hesaplaşılacaktı; ipi ve kökü dışarda darbeci faşistlerden hesap sorulacaktı. O palavrayla asıl olarak bağımsızlıkçı, cumhuriyete ve demokrasiye bağlı askerler tasfiye edildi; sahte delillerle tutuklanıp hapislerde tutuldular, sonra da sokağa atıldılar. Evet, sahte delillerle kotarıldı bu davalar. Muhalif bir kaynak yerine resmi kaynağa bakalım. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı resmi internet sitesinde, “10 Soruda 15 Temmuz Darbe Girişimi ve Fetullahçı Terör Örgütü” başlıklı bir belge var. Bu belgede “Kumpas Davaları” başlığı altında “Ergenekon, Balyoz, Selam-Tevhid, Tahşiye, Askeri Casusluk davalarında sahte delil ve kurgu mahkemeler ile rakiplerini tasfiye ettiği ortaya çıktı” deniliyor.  Peki bu kumpas davalarının savcısı kimdi? Yanlış anlamayın, Zekeriya Öz’ü sormuyorum; millet adına savcı olduğunu söyleyen siyasetçiyi soruyorum. O siyasetçi ki, emperyalizmin taşeronu Cemaat’e ne istediyse verdi, karşılığını 17/25’te gördü. TSK’de de ne istediyse verdi, karşılığını 15/16 Temmuz gecesi gördü…

***


Tank Palet’in gizli kararnamesi nerede?

Tekrar fabrika konusuna gelelim. Aslında ortada bir satma satılma, ticari alış veriş olup olmadığı bile tam olarak bilinmiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan 21 Eylül 2019’da Amerika ziyareti öncesi gazetecilerin sorularını yanıtlarken Fox TV muhabirinin sorusu üzerine önce Fox Tv’yi yalan yayın yapmakla suçlamış, ardından Sakarya’daki fabrikanın 25 yıllığına 50 milyon dolarlık yatırım ve geliştirme amacıyla kiralandığını açıklamıştı. AKP Genel Başkanı da bugün aynı şeyi tekrarlayıp duruyor; fabrikanın satılmadığını, mülkiyeti Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı kalmak üzere işletmesinin Türk şirketi BMC’ye 25 yıllığına devredildiğini, BMC’nin de Katarlı yatırımcılarla ortaklık ilişkisi kurduğunu söylüyor.


AKP Genel Başkanı herhalde doğruyu söylüyordur. Benim bildiğim savunma sanayiine, hiçbir surette “yabancılar”ın karıştırılmaması gerektiğidir. El testeresiyle ne kadar marangozluk yapılırsa el silahıyla da vatan o kadar savunulur değil mi?

Hem Katar’ın askeri veya sınai teknoloji birikimi nedir ki, ulusal savunmanın çok önemli bir projesine ortak ediliyor?

Devlet o kadar mı meteliksiz kaldı da Katar’ın 50 milyon dolarına muhtaç oldu?

Özelleştirme, satış, işletme hakkı devri… Hangisi ise, BMC/Katar ortaklığı TSK’ye 250 Altay tankı üretecekmiş. Tanklar nerede, fabrika yerinde duruyor mu?

Bir de, AKP yetkilileri ve medyası, fabrikanın 19 Aralık 2018 tarihli 481 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile özelleştirme kapsamına alındığını, 14 Mayıs 2019 tarihli 1105 sayılı Cumhurbaşkanı kararı ile işletme hakkının devredildiğini, her şeyin şeffaf olduğunu ve bütün sürecin kamuoyu ile paylaşıldığını söylüyorlar. 

Madem her şey şeffaf, 1105 sayılı karar nerede? Resmi Gazete’de yayımlanmadı da ondan soruyorum. Şeffaflığın eksik bırakılan bu kısmı ne anlama geliyor? Bir yazar epeydir ısrarla “Türkiye 15 yılda 2 trilyon dolarlık ihale yaptı. Komisyon alınmadan tek bir ihale yapılmadığı biliniyor. Uzmanların yaptığı hesaplamalara göre 15 yılda asgari 200 milyar dolarlık komisyon alındı. Bu paralar, Katar, Malezya ve Singapur bankalarına yatırıldı.” diye yazageliyor. Şeffaflığın eksik kalan kararnamesi yazarın vurguladığı komisyonlarla ilgili olabilir mi?

Yazının girişinde Tank Palet Fabrikası tartışmasındaki ahlaki düzey düşüklüğünden endişe duyduğumu söylemiştim. Bitirirken (medya için “bekçi köpeği” denir ya, bekçi köpeklerinden özür dileyerek), Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ndeki dizeyi anımsamadan edemiyorum: “Köpektir zevk alan sayyad-ı bi insafa hizmetten!”

Tank Palet Fabrikası satıldı mı satılmadı mı? Tartışma bitecek gibi görünmüyor. 

Bir de sözcüğün ticari anlamıyla satılık, kiralık, ihraç malı ordulardan söz ediliyor ki, yazsam mı acaba?