1 Nisan 2021 Perşembe

TSK CEMAAT PARTİ VEYA ŞAHSIM ORDUSU OLMAMALIDIR!

Harp Okulları Yönetmeliği ile Astsubay Meslek Yüksekokulları Yönetmeliği değiştirildi. 

Bu okullara girişte “irticai, bölücü görüşleri benimsememiş, bu gibi faaliyetlerde bulunmamış veya bu gibi faaliyetlere karışmamış olma” şartı kaldırıldı.

Değişiklik iktidar beslemesi medyada müjde olarak karşılandı.


Emekli generaller ise yönetmelik değişikliğine öfkeliler. Bu öfke, TSK’yi hâlâ “Atatürk ilke inkılaplarının bekçisi” sanan medyaya “Devletin temeline bomba!”, “Askeri Okullarda Gerici Kadrolaşmanın Önü Açıldı” vb. başlıklar altındaki haber yorumlarla yansıdı.

Bu öfke ve endişe haklı olmakla birlikte gecikmiş bir endişe ve öfkedir. Zira TSK kadroları, 12 Eylül 1980 darbesinden bu yana, emperyalizmin Yeşil Kuşak Stratejisi ve ılımlı İslam projesi çerçevesinde, yüzyıllar bin yıllar öncesinde kalmış dinsel dogmaları yaşam ve siyaset rehberi edinmiş personel ile dolduruldu. Dolayısıyla TSK çevrelerinde çok da karşılığı olmayan bir endişe ve öfkedir.

Daha açık bir ifadeyle, devletin temeline yeni bir bomba konmadı; askeri okullarda gerici kadrolaşmaya kapı, bu yönetmelik değişikliğiyle açılmadı. O kapı zaten ardına kadar açıktı. Bilen bilir, 1979 tarihli Harp Okulları Yönetmeliği’nde “irticai faaliyetlere karışmamış olma” koşulu yoktu. Bu koşul, 2001 tarihli Harp Okulları Yönetmeliği ile getirildi. TSK’nin ılımlı İslam projesi çerçevesinde dönüşümü, en çok da 2001 tarihli yönetmelik yürürlükteyken gerçekleşti.12 Eylül 1980 darbecilerinin açtığı, 28 Şubat 1997 darbecilerinin “irtica” koşulu koyarak kapattıklarını sandıkları kapıdan Fetullah Gülen Cemaati başta olmak üzere, cemaat tarikat adlı çağ dışı yapılanmaların mensubu adaylara sorular önceden verilerek tam puanla askeri okullara girmeleri sağlandı.

***

Genelkurmay’ın 2017 tarihli FETÖ ve TSK Raporu’na göre, TSK kadrolarını ele geçirme operasyonu 1980 öncesinde münferit sızma düzeyindeydi; 1980-2000 yıllarında soruların önceden verilmesiyle sistemli sızmaya dönüştü. Örneğin, 1986 yılında Maltepe Askeri Lisesi’nde soruşturulan 250 öğrenciden 30’u Fetullahçı oldukları gerekçesiyle okuldan atıldı; atılmayan öğrencilerin tamamı 15 Temmuz darbe girişimine general veya albay rütbesiyle katıldılar. 


2000-2008 yılları, (üst düzey komuta heyetinin gözleri önünde AKP hükümetinin gözetiminde) Fetullahçı Çete’nin TSK’ye sistemli şekilde yerleşme yayılma dönemidir. Yenilgiyi kabullenen TSK üst düzey komuta heyeti ılımlı İslam rejiminde kendisine nasıl bir yer bulacağı arayışındaydı. Bu arayış, Genelkurmay Başkanı emriyle hazırlanan, Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Nusret Taşdeler imzalı, Eylül 2007 tarihli ‘Bilgi Destek Planı’nda şöyle ifade edilmişti: “Esas mesele, ılımlı İslam veya demokratik İslam olarak nitelendirilen yeni devlet düzeni içinde cumhuriyetin temel niteliklerine bağlı TSK’nın, kendisine nasıl bir yer bulabileceği ve burada nasıl barınabileceğidir.” (Radikal, 27 Ekim 2009.)

Bu dönemde FG Cemaati askeri okullar ve harp akademileri, askeri mahkemeler, savcılıklar, adli müşavirlikler ve GATA’da örgütlenmeye özel önem verdi. “Harp okullarına atanma, askeri okullara öğrenci alımı, sözleşmeli personel temini, yurtdışı ve yurtiçi yükseköğrenime personel gönderme, harp akademilerine personel seçimi, GATA’daki öğretim üyesi atamaları, askeri hâkim ve savcı temini, askeri yüksek yargı üyelerinin seçimi FETÖ yapılanmasının kontrolüne geçti.” (Genelkurmay’ın FETÖ ve TSK Raporu, 2 Şubat 2017, s: 39.)

2008-2014 yılları ise Fetullahçı Çete’nin TSK’yi ele geçirme dönemidir. Bu dönemde Ergenekon, Balyoz, askeri casusluk vs. gibi kumpas davalarının başlamasıyla birlikte FG Cemaati, ordu içerisinde kendisine rakip ya da engel olarak gördüğü personeli tasfiye etmeye başladı. Atatürkçü demokrat laik aile mensubu yurtsever askeri öğrenciler ve başta pilotlar olmak üzere binlerce asker ordudan ayrılmak zorunda bırakıldı ya da sağlık muayenelerinde elendi, davalarda mahkûm edildi. 15 Temmuz Genelkurmay Çatı İddianamesi’nde paylaşılan istatistiki tabloya göre, 2007-2013 yılları arasında harp okullarından ihraç edilen öğrenci sayısı Cumhuriyet tarihi boyunca ilişiği kesilen öğrenci sayısından daha fazladır. 

ÖSYM’nin Askeri Liseler Sınavları (ALS) ile ilgili incelemesine göre ise, tam puanla askeri okullara girenlerin sayısı 2004 yılından itibaren patladı. Matematik testinde tüm sorulara doğru cevap veren aday sayısı rekoru 2010’da kırıldı, tam 1.214 aday 30 matematik sorusunun 30’una da doğru yanıt verdi!

***

Sonuçta örgüt mensupları TSK hiyerarşisinde hızla yükseldiler. Sivil bürokraside olduğu gibi TSK’de de Cemaat ne istediyse verildi. 2011, 2012, 2013, 2014 ve 2015 YAŞ’larında terfi ettirilen personelin çok büyük bölümü, TSK’nin 356 general amiral mevcudunun 166’sı 15/16 Temmuz 2016 gecesi darbe girişimine katıldı. 

Ne mutlu ki darbe girişimi bastırıldı. Ne hazindir ki, darbeyi bastıran Atatürkçü kadrolar, darbe girişimini izleyen YAŞ toplantılarında kapı önüne kondular. 


Bugün de TSK kadrolarının farklı cemaat ve tarikat mensupları ile doldurulduğuna ilişkin haberler medya mecralarında yer almaktadır. General amiral rütbesindeki personelin tarikat evlerinde ayinlere katılımları hiç de şaşırtıcı değildir artık. Öyle ki, Kara Harp Okulu’nda cuma namazını hangi tarikatın imamı kıldıracak kavgasının çıktığı bile haberleştirilmiştir. FG Cemaati’nin gazetelerinde yıllarca yazan kişi, Milli Savunma Üniversitesi rektörüdür. 

Sözün özü, askeri okullara giriş yönetmeliğinde yapılan değişiklik yeni bir duruma işaret etmemektedir. Yönetmelik değişikliği, on yıllardır izlenen politikanın resmileşmesinden ibarettir.

***

TSK kadrolarının 2000’li yıllarda Fetullahçı çete ve dinci cemaat tarikat mensuplarıyla doldurulmasından dönemin bütün üst düzey komuta kademesi sorumludur. Hiçbiri, tam puanla okullara girişleri fark etmemiş olamaz. 

Hulusi Akar’a hakaret iddiasıyla yargılandığım davanın savunmasında ayrıntısıyla vurguladığım üzere, anılan sürecin Kara Harp Okulu Komutanı, Kara Harp Akademileri Komutanı, Genelkurmay İkinci Başkanı, Kara Kuvvetleri Komutanı, Genelkurmay Başkanı ve nihayet Milli Savunma Bakanı olarak Hulusi Akar birinci derecede sorumludur. 

Ülkemiz asgari demokrasi koşullarına eriştiğinde, TSK’nin çağ dışı cemaat ve tarikat mensupları ile doldurulmasının hesabı da sorulacaktır herhalde.

Bir temenni olarak; sermayenin ve NATO’nun değil, geleceğin tam bağımsız demokratik laik sosyal hukuk devletinin ordusu “TSK toplumun her kesiminden insanı barındıran, bu insanların kendilerini hiçbir baskı altında hissetmeden rahatça görev yapabildiği bir kurum olmalıdır. (...) Hain darbe girişiminden çıkarılacak en büyük ders, bedeli ne olursa olsun TSK içerisinde hiçbir siyasi, dini, etnik, mezhepsel vb. herhangi bir yapının barındırılmaması gerektiğidir. TSK içerisinde hiçbir şartta herhangi bir klikleşmeye veya organize gruba müsaade edilmemelidir.” TSK cemaat, parti veya şahsım ordusu olmamalıdır; İslam Ordusu gibi serüvenlerden uzak durmalı, özel şirket ordularına itiraz etmeli, kurulmuş özel şirket ordularının lağvedilmesi için girişimde bulunmalıdır!


20 Mart 2021 Cumartesi

TAYYİP’İN EVDEKİ HESABI ÇARŞIYA UYAR MI?

Ne zaman muhafazakâr milliyetçi seçmen kitlesinin kalbini titreten adımlar atılsa, düzen içi muhalefet hemen “erken seçim” telaşına ve heyecanına kapılıyor, laf üstüne laf üretiyor.

Telaş, heyecan ve laf kalabalığı. Çünkü, muhalefetin erken genel seçime ilişkin ciddi projesi ve hazırlığı yok. Dolayısıyla muhalefet sözcülerinin yarım ağızdan erken seçim çağrıları dostların görmeleri istenen alışverişten ibaret. Öyle olunca da AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çizdiği oyun sahasının dışına çıkamıyorlar.

Geçen yıl da muhalefet saflarında telaş, heyecan ve laf kalabalığı vardı. Düşük faizli kredi muslukları sonuna kadar açılmış, içlerinde Alaattin Çakıcı’nın da olduğu 90 bin dolayında adli mahkûm için af niteliğinde infaz yasası çıkarılmış, hatta siyasal İslam’ın asırlık Ayasofya rüyası gerçekleşmişti. O günlerde de erken seçim beklentileri almış yürümüş, 2020 sonbaharında, en geç 2021 ilkbaharında erken seçim olacağı varsayılmıştı. O varsayımlar artık geri dönüşüm sepetinde.

***


Son bir iki haftada atılan adımlar da aynı ölçüde erken seçim beklentisine yol açmış görünüyor. İnsafsızca şeytanlaştırılan HDP’li vekiller için dokunulmazlık fezlekelerinin TBMM’ye gönderilmesi, insan hakları savunucusu HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun vekilliğinin düşürülmesi, hemen ardından HDP’nin kapatılması için dava açılması… Daha bunlar ağız tadıyla tartışılmadan Taksim Gezi Parkı’nın CHP’li belediyeden alınması, faizleri yükselten Merkez Bankası Başkanı Naci Ağbal’ın kapı önüne konması, en önemlisi de Türkiye’nin bizzat önayak olduğu İstanbul Sözleşmesi’nin çöpe atılması…

Hepsi de Cumhur İttifakı’nın muhafazakâr milliyetçi ırkçı ümmetçi seçmen kitlesinin kalp atışlarını alabildiğine hızlandıran adımlar. Çok geçmez, bu adımların Cumhur İttifakı’na desteği ne ölçüde artırdığına ilişkin anketler de peşinden gelir. Öyle olunca da erken genel seçim tartışmalarından göz gözü görmez olur.

Uzun söze gerek yok. Ekonomide duvara toslamışken, gerçek işsizlik yüzde 30’lardayken, dış politika iflas etmişken, ABD Başkanı Biden’dan gelecek bir telefon heyecanla beklenirken, sekiz yıldır şeytanlaştırılan Mısır diktatörüne bile dostluk eli uzatılıyorken, AKP Genel Başkanı Erdoğan sonu belirsiz erken seçim macerasına girmez. Herhalde Erdoğan aklını bu denli yitirmemiştir. Önünde iki buçuk yıl iktidar süresi varken böyle bir maceraya girmesi beklenmemeli. Zaten Meclis’te böyle bir maceraya, yani erken genel seçime yelken açacak sayısal gücü yok. Cumhurbaşkanı olarak seçimlerin yenilenmesine karar verse, kendisi aday olamayacak. Erdoğan’ın üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olabilmesinin tek koşulu, Meclis’in erken seçim kararı alması. 

Siyaset gündeminde erken genel seçim isteği ve olasılığı laftan ibaret ama şimdi Erdoğan’ın önünde değerlendirmekten geri durmayacağı bir seçim fırsatı var artık. O da, bu yılın sonbaharında milletvekili ara seçimi. HDP’yle ilgili dokunulmazlık fezlekeleri, kapatma davası, faizleri yükselten Merkez Bankası Başkanı’nın kapı önüne konulması, mutaassıp seçmen kitlesi ve kanaat önderlerinin tedavi kabul etmez acısı İstanbul Sözleşmesi’nin feshedilmesi. Bütün bu adımlar ve izleyecek adımlar, muhtemelen Kasım ayında yapılacak ara seçimin kampanyası olarak görülebilir.

Bu yılın sonbaharında ara seçim, fantezi ya da falcı tahmini olarak görülmemeli. Yürürlükteki anayasa uyarınca, TBMM’de 30 sandalye boşalırsa, derhal ara seçim yapılması gerekiyor. Bugün itibariyle TBMM’de 16 sandalye boş. Geriye kalıyor 14 sandalye. HDP’li vekillerin fezlekelerinin işleme konulmasıyla bu sayıyı bulmak çok zor. Çünkü, dokunulmazlıklar kaldırılsa bile yargılamalar uzun sürer, milletvekilliklerinin düşmesi sonbaharda seçim için geç kalır. Ama HDP hakkındaki kapatma davası (2008’deki AKP davası gibi) beş altı ayda sonuçlanır ve yeteri sayıda HDP’li vekil yasaklanırsa ara seçim zorunlu hale gelir. Kasım ayında yapılacak seçimde artık HDP olmayacağına göre, Cumhur İttifakı için gel keyfim gel bir seçim olur. 

(HDP kendini fesheder, dava düşer; HDP aynı adla yeniden kurulur. Vekiller istifa eder, TBMM’de grup sahibi yeni parti kurarlar… Mümkündür de, hukuk/iktidar ilişkisini veciz şekilde tanımlayan Mihail Aleksandroviç Bakunin’in ruhu şad olsun!)

***

HDP’ye oy vermiş seçmenin mayınlı sahada sandığa gidebileceği ara seçim Erdoğan için gel keyfim gel bir seçim zaferi olabilir. Bunun nasıl mümkün olabileceğini görmek için TBMM’de boşalmış, kapatma davasıyla muhtemelen boşalacak sandalye dağılımına bakılmalı.

HDP’den boşalan sandalyeler: 

Selçuk Mızraklı (Diyarbakır), Musa Farisoğulları (Diyarbakır), Ayhan Bilgen (Kars), Bedia Özgökçe Ertan (Van), Leyla Güven (Hakkâri), Ömer Faruk Gergerlioğlu (Kocaeli).

AKP’nin boşalttığı sandalyeler:

Süleyman Soylu (İstanbul), Berat Albayrak (İstanbul), Markar Esayan (İstanbul), Mevlüt Çavuşoğlu (Antalya), Abdulhamit Gül (Gaziantep), Lütfi Elvan (Mersin).

CHP’nin boşalttığı sandalyeler:

Tanju Özcan (Bolu), Fatma Kaplan Hürriyet (Kocaeli), Erdin Bircan (Edirne), Kazım Arslan (Denizli).

Boşalmış 16 sandalyenin dağılımı böyle. Ara seçimde bu sandalyelerin çoğunun Cumhur İttifakı’na gideceği ortada. HDP, bağımsız aday gösterse veya Demokratik Bölgeler Partisi (DBP) ile seçime girse bile kazanacağı sandalye sayısı ikiyi üçü geçmez. En fazla Diyarbakır, Van ve Hakkari’de birer sandalye kazanabilir. CHP de (Millet İttifakı desteğiyle) kazansa kazansa Edirne ve Bolu’yu kazanabilir, belki İstanbul’da da bir sandalye alabilir.

Ara seçim için boşalması zorunlu 14 sandalye de, kapatma davasına bakan Anayasa Mahkemesi kararıyla Antalya, Adana, Mersin, İzmir, Bingöl, Bitlis, Iğdır, Ankara, İstanbul illerine paylaştırılsa. HDP bağımsız adaylarla veya Demokratik Bölgeler Partisi DBP ile; CHP de Millet İttifakı desteğiyle kaç sandalye kazanabilir?

Demokrasi aleyhine en az 20 sandalyeyi Cumhur İttifakı’nın kazanacağı varsayılabilir. Hatta, bu şekilde kazanacağı sandalye sayısı ile Cumhur İttifakı, anayasayı (referandum koşuluyla) değiştirmeye yeterli nitelikli çoğunluğu bile elde edebilir. Bu ise hem iç politikada hem dış politikada Cumhur İttifakı’na 2023’e kadar yetecek taze bir “meşruiyet” kazandırır. Dahası, Erdoğan'ın 2023 veya daha erken tarihte yapılacak seçimde üçüncü kez Cumhurbaşkanı adayı olabilmesini sağlar. Malum, üçüncü kez aday olabilmesi, Meclis'in erken seçim kararı almasına bağlı. Meclis'in erken seçim kararı alabilmesi için de en az 360 oy gerekiyor.

Evdeki hesap bu ise, İstanbul Sözleşmesi’nin çöpe atılması, HDP’nin kapatılması, fezlekeler, ABD ve AB’ye sözde dayılanmalar, Ayasofya’nın açılması vs… Tam da Emevi siyasetinin mirasçısı Erdoğan’a yakışan hamleler…

Evdeki hesap bu olabilir ama ya HDP seçmeni 2019 İstanbul seçiminde yaptığı gibi çarşıda hesabı bozarsa? Bozar mı acaba? Kurulu düzen muhalefetinin aklında böyle bir hesap var mı?


14 Mart 2021 Pazar

DÜZENİN MUTEBER KATİLLERİ

ABD’de 1982’de Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan’ı öldürmek suçundan ömür boyu hapse hükümlü Hampig Sasunyan yakında özgürlüğüne kavuşacakmış. Los Angeles County Yüksek Mahkemesi, 39 yıldır hapis yatan Sasunyan’ı serbest bırakacak bir karar almış; Kaliforniya Valisi kararı temyiz etmeyecekmiş.

Türk Dışişleri Bakanlığı muhtemel tahliye kararına tepkili. Bakanlık, Sasunyan’ın salıverilmesinin terörizmle mücadelede iş birliği ruhuna zarar vereceğini hatırlatmış, “Evrensel hukuk ilkeleri ve adalet anlayışıyla bağdaşmıyor” diye vurgulamış.

Ne kadar dokunaklı değil mi? Dışişleri Bakanlığı, aradan 39 yıl geçse de diplomatının davasının peşini bırakmıyor, “evrensel hukuk ilkeleri ve adalet” peşinde koşuyor!

Peki yabancı birisi de çıkıp sorsa: Evrensel hukuk ilkeleri ve adalet diyorsunuz da sizin ülkenizde evrensel hukuk ve adalet anlayışı ne kadar geçerli?

Soruyu bu kadarla bırakmayıp devam etse. Kemal Arıkan, 28 Ocak 1982’de konsolosluğa giderken trafik ışıklarında duraklayan arabasında öldürüldü, katili 39 yıldır cezaevinde. Peki 1 Şubat 1979 günü aynı şekilde kırmızı ışıkta beklerken katledilen Abdi İpekçi’nin katilini ne kadar tuttunuz içeride? İpekçi’nin katilini neden tahliye ettiniz?

Türk Dışişleri’nin, Adalet Bakanlığı’nın bu soruya verecek yanıtı var mı?

***

Sahi, Türk basın tarihinin onuru Abdi İpekçi’yi bilen anımsayan kaç kişi var? Kemal Arıkan’ın katili 39 yıldır içerdeyken, Abdi İpekçi’nin katili M. Ali Ağca nasıl serbestçe dolaşabiliyor?

Ağca, Abdi İpekçi’yi öldürmekle kalmadı; yurt dışına çıkarıldıktan sonra da tetikçi olarak kullanıldı, 1981 yılında Katolik dünyasının ruhani lideri Papa’ya suikast düzenledi; İtalya’da yargılanıp ömür boyu hapse mahkûm edildi. İtalya’da 19 yıl hapis yatan Ağca, nasıl olduysa 2000 yılında Türkiye’ye getirildi; cezaevinde 6 yıl misafir edildikten sonra 2006 yılında serbest bırakıldı. Tepkiler üzerine yeniden cezaevine kondu ve 2010 yılında tamamen serbest bırakıldı. 

Oysa Papa’yı vurmaktan ömür boyu hapse, Abdi İpekçi’yi öldürmekten idam cezasına, ayrıca gasp suçundan 36 yıl hapse hükümlüydü Ağca. Bunca ağır suçluyken nasıl tahliye oldu da on bir yıldır serbestçe dolaşabiliyor?

Yanıtı basit. İtalya’da kalsa ömrünü cezaevinde tamamlayacak olan Ağca Türkiye’ye getirildikten sonra önce Turgut Özal’ın 1991 yılında çıkardığı infaz yasası affından yararlandırıldı, idam cezası 10 yıl hapse çevrildi. Sonra 2001 yılında çıkan Rahşan affından yararlandırıldı. Sonra 2005 yılında Tayyip Erdoğan’ın yeniden düzenlediği ceza yasasında Ağca’nın işlediği suçların cezası düşürüldü, Ağca bir kere daha affedildi. Nihayet 2010 yılında tamamen affedildi.

***


Ayrıcalıklı suçlu Ağca’dan ibaret değil. Nice ayrıcalıklı suçlu ve katil var adliye tarihimizde. Cumhur İttifakı iktidarının küçük ortağı MHP liderinin “dava arkadaşı” Alaattin Çakıcı da ayrıcalıklı bir suçlu. Mafya-siyaset-devlet ilişkilerinin merkezindeki suçlunun sicili Ağca’nınkinden de kabarık. Sayısız yaralama, cinayete azmettirme, kaçakçılık, Hıncal Uluç’un ve borsacı Adil Öngen’in yaralanması, Karagümrük Spor Kulübü Lokali’ne silahlı saldırı, dönemin Emlak Bankası Genel Müdürü Engin Civan’ın vurulması, eşi Uğur Kılıç’ın ve yeraltı dünyasının ünlü isimlerinden Nurullah Tevfik Ağansoy’un öldürülmesi. Recep Tayyip Erdoğan’a hakaretten 10 ay hapis de cabası… 

Garibim (!) çok bile yattı, Erdoğan’ın çıkardığı infaz affı ile cezaevindeki misafirliği 15 Nisan 2020 günü sona erdi. Cezaevinden çıktığı gün Erdoğan ve Bahçeli’ye özel olarak teşekkür etti. Sonra CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nu bakla kazığına oturtmakla tehdit etti, savcı ifadesini alıp bıraktı. Ayrıcalıklı suçlu olmak böyle bir şey!

***

Galeyana gelen milli hisler!..

Dedim ya, Türk adliye tarihinde böyle nice imtiyazlı suçlu vardır. Her birinin işlediği suç(lar) cinayet(ler) diğerlerininkilerden acıdır, yürek kanatıcıdır. İmtiyazlı katiller arasında en imtiyazlı olanlar da vardır…

Devletin öz evlat gibi sahiplendiği en ayrıcalıklı katillerden biri de Başçavuş Ali Ertekin’dir. Ali Ertekin 1940’lı yıllarda “silah çaldığı” gerekçesiyle ordudan atıldı ama devlet, öz evladını sokağa bırakmadı. Ali Ertekin, Milli Emniyet (yani o zamanın MİT’i) kadrosuna alındı; komünistler ve “iç düşmanlar” ile ahbaplık kurmakla görevlendirildi. Ahbaplık kurduğu iç düşmanlardan biri de Sabahattin Ali’ydi.

Söz Sabahattin Ali’ye geldiyse, boğaza bir şeyler düğümlenmeden yazı bitmez. Soruşturmalar, tutuklamalar davalarla geçen 41 yıllık ömrüne sığdırdığı eserlerle Türk edebiyatının zirvesindeydi Sabahattin Ali. Bugün eserleriyle kalplerde yaşıyor, bestelenen şiirleri dilden dile dolaşıyor. Ama aradan 73 yıl geçmesine karşın devlet, “iç düşman” olarak etiketlediği Sabahattin Ali ile hâlâ yüzleşmedi. Sabahattin Ali’nin nasıl bir cinayete kurban gittiği sorusunun yanıtını devlet bugüne değin vermedi, mezarını bile göstermedi. Mezarsız kurbanlar öyle çok ki; 1981 yılında idam edilen Veysel Güney’in nereye gömüldüğü de hâlâ bilinmiyor…


Sabahattin Ali nasıl öldürüldü? En çok bilinen ve inanılması istenen senaryoya göre Sabahattin Ali’nin çürümüş cesedi, 1948 yılında Türkiye Bulgaristan sınırında Istranca dağları eteklerinde çobanlar tarafından bulundu. Sabahattin Ali, Bulgaristan’a kaçmak isterken, kendisine rehberlik eden Ali Ertekin tarafından başına odunla vurularak öldürüldü. Ali Ertekin duruşmada, Sabahattin Ali’yi “milli hisleri galeyana geldiği için” öldürdüğünü itiraf etti.

İkinci senaryoya göre Sabahattin Ali, sınırı geçmek isterken sağ olarak yakalandı; işkenceyle sorgulandı ancak sorguda öldü. Olayın örtbas edilmesi için Ali Ertekin tarafından sınırda öldürüldüğü mizanseni uyduruldu.

Üçüncü senaryoda ise, Sabahattin Ali, kaçakçılarla çıkan çatışmada kim vurduya gidiyor.

Senaryoların her birinde Sabahattin Ali’nin kanı dönemin üst düzey CHP yöneticilerinin ellerine bulaşıyor. Ellerine kan bulaşanlar arasında 12 Mart 1971 faşizmi döneminde başbakanlık yapan bir siyasetçi de var. Kanlı eller, Ali Ertekin eliyle yıkanıyor…

Hangi senaryo gerçektir, devlet bilir. Kanaatim o ki, Sabahattin Ali, İttihat Terakki iktidarında zuhur edip Cumhuriyet’e miras kalan “muhalif kalem sahiplerini öldürerek susturma” geleneğinin kurbanıdır. Öyle melanet bir gelenektir ki, Nazım Hikmet kaçarak kurtulabilmiştir, iyi ki kaçmıştır. 

***

Sırtı sıvazlanan katiller eliyle nice insanın kalemi kırıldı, hayatı karartıldı. Himaye edilen katiller eliyle Abdi İpekçi’ye, Uğur Mumcu’ya, A. Taner Kışlalı’ya, Hrant Dink’e uzanan cinayetler… 

6/7 Eylül 1955, Kanlı Pazar 1969, 1 Mayıs 1977, Maraş 1978, Çorum 1980, Sivas 1993 ve nice katliamlar... Hepsinde Sabahattin Ali’nin katillerinin ve hamilerinin parmak ve ayak izleri bulunuyor. 

Gelenek bugün iktidara biat etmeyen siyasetçiler ve gazetecilere yönelik saldırılarla sürüyor…

Peki, geleneğin ilk resmi katili Ali Ertekin ne kadar hapis yatmıştır? Sadece 1 (bir) yıl. Yargılamada 4 (dört) yıl hapis cezasına çarptırılmış, ancak aynı yıl çıkan afla tahliye…

Türkiye’nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan’ı öldürmekten 39 yıl hapis yatan Hampig Sasunyan’ın tahliye edileceği haberinden nerelere geldik.

Yineleyerek… Türk Dışişleri Bakanlığı, Sasunyan’ın salıverileceği haberine “Evrensel hukuk ilkeleri ve adalet anlayışıyla bağdaşmıyor” diye feveran ediyor. 

Peki, “Sizin ülkenizde evrensel hukuk ve adalet anlayışı ne kadar geçerli? Siz kendi katillerinizi ne kadar içerde tutuyorsunuz?” sorusuna Dışişleri’nin verecek yanıtı var mı?


26 Şubat 2021 Cuma

GARE FACİASI

PKK’nin elindeki rehineleri kurtarma amaçlı Gare operasyonu, Başkomutan’ın “gel gör ki başaramadık” dediği üzere başarısızlıkla sonuçlandı. Rehineler katledildiği gibi operasyon görev gücünden üç asker de yaşamını yitirdi. Kaç PKK’linin etkisiz hale getirildiği belirsiz. 

Başkomutan her ne kadar “Gare düştü, iş bitti” dediyse de, alan temizliği olarak da operasyonun başarısı şüpheli. Bilen biliyor ki, Gare daha önce de defalarca bombalandı, özel kuvvet askerleri Gare’ye girip çıktılar. Gare operasyonları rutin şekilde yinelenip duruyor. Ama son operasyon öncekilerden çok farklı sonuçlandı. Ortada bir başarı olsaydı, ilk açıklamayı Malatya Valisi’ne bırakmazlardı!

Operasyon başarıyla sonuçlansaydı, yani 13 rehine kurtarılıp sağ salim getirilseydi, haftalarca zafer şenlikleri yapılır, kurtarılan rehineler Başkomutan ile birlikte şehir şehir dolaştırılır, kent meydanlarında kutlama mitingleri düzenlenir, Yenikapı’da muhalefet liderleri de Başkomutan’ın arkasında saf tutarlardı. Ama olmadı, rehineler sağ dönemediler. Rehinelerin sağ salim dönmelerini yıllarca bekleyen annelerin babaların yüreğine ateş düştü. Diyarbakır’da evlat nöbeti tutan annelerin yüreklerine de ateş düştü mü, bilinmiyor. Annelerin acıları yarıştırılmaz, paylaşılır!


Hayatta dayanılması en zor en derin en acı, evlat acısıdır. O anneler babalar evlat acısıyla son nefeslerine kadar ölüp ölüp dirilecekler. Evlat için duyulan acı, dökülen göz yaşı karşısında en taş yürek bile yumuşar, yumuşamasa bile sessizce saygı duyar. En taş yürek sahibi bile evlat acısını “ne mutlu sana ki oğlun peygambere komşu oldu” diyerek siyaseten istismar etmez; ardından şarkıyla türküyle espriyle parti siyaseti gütmez değil mi? Öyle bilinse de bunu da gördük. Yaşadıkça kim bilir daha neler görürüz, nelerle karşılaşırız da şaşkınlıktan ağzımız bir karış açık kalır, söyleyecek söz bulamayız. Kesin olan bir şey var ki, acılı ailelere Peygamber’e komşuluk şerefi bahşedenler, kendilerine o şereften pay almak için hiçbir gayret göstermezler.

***

Demokrasinin asgari kurallarının yürürlükte olduğu ülkelerde, böyle bir facia sonrasında hükümetler düşer, soruşturma açılır, sorumlular yargılanır. Ama burası Türkiye. AKP iktidarı ve küçük ortağı, hesap vermek yerine muhalefeti suçluyorlar. Öyle ki, rehineleri kurtarmadığı için muhalefetteki CHP’yi suçlayan bile çıktı. Tabii muhalefeti suçlamanın en kolay yolu HDP’yi hedef tahtasına koymak. HDP hedef tahtasına yerleştirilince, muhalefet partileri pozisyon alma gereği duyuyor. Cumhur İttifakı iktidarının amacı da muhalefeti ayrışmaya zorlamak. Nitekim, ayrışma gecikmedi. Çok yakın bir gelecekte HDP hakkında kapatma davası açılması da sürpriz olmaz.

AKP iktidarı örtbas etmek için nasıl bir propaganda ve ayrıştırma politikası yürütürse yürütsün, Gare faciası peşini hiç bırakmayacak. Öyle 15 Temmuz gibi “Allah’ın lütfu” (!) zorlama bir destan yok ortada. Aklını ahlakını vicdanını yitirmemiş insanlar, 15/16 Temmuz gecesini sorguladıkları gibi apaçık başarısız böyle bir operasyonu da hep sorgulayacaklar.

Örneğin, Başkomutan operasyonun amacını rehineleri kurtarmak olarak açıkladı ya. Gerçekten amaç rehineleri kurtarmak mıydı? Amaç bu idiyse, bu gibi durumlarda nasıl hareket edileceği edilmeyeceği bellidir. Bilinir ki, rehine kurtarma operasyonlarında istihbarat yetersizse, hava ve arazi koşulları elverişsizse, gizlilik sağlanmamışsa, baskın tarzında hareket edilmemişse, operasyon rehinelerin kaybıyla sonuçlanır. Dünyanın en güçlü ordularından kabul edilen Rusya ordusunun 2002 yılında Moskova Tiyatrosu’na yaptığı operasyonda Çeçen eylemcilerin tamamı öldürüldü ama 130 rehine de katledildi, kalan 700 rehine yaralandı. Amerikan ordusunun 1980’de İran’da büyükelçilik personelini kurtarmak için giriştiği operasyon da fiyaskoyla sonuçlandı.

Tarihte başarıyla sonuçlanmış rehine kurtarma operasyonları nadirdir. Bilinen başarılı operasyonlar, 1976 yılında İsrail’in Uganda’nın Entebbe havaalanındaki operasyonu ile 1977 yılında Somali’nin başkenti Mogadişu’da Almanya’nın operasyonudur. Bu ikisinin dışında başarıyla sonuçlanmış operasyon yok gibidir. Bu operasyonların da Kenya, Uganda ve Somali devletlerinin katkısıyla başarıldığı söylenir.

Yine bilinir ki amaç rehineleri kurtarmak ise, askeri operasyon yapmak yerine arka kapı diplomasisine başvurulur, gizlice pazarlık edilir. Çünkü rehin alan örgütün asıl amacı öldürmek değil, pazarlık etmek ve kazançlı çıkmaktır. Emekli General Osman Aydoğan’ın ayrıntısıyla yazageldiği üzere PKK’nin rehin aldığı onlarca yüzlerce kişi, milletvekilleri, sivil örgütler ve yerel aktörlerin devreye girmesiyle serbest bırakıldı. IŞİD’in 2014 yılında Musul’da rehin aldığı 49 konsolosluk görevlisi ile geçen Ocak ayında korsanların rehin aldıkları 15 denizci de operasyonla değil, gizli diplomasiyle kurtarıldılar.

***

Peki, rehinelerin kurtarılmasında diplomasi esas alınmalıyken, altı yıldır PKK’nin elindeki rehinelerin serbest bırakılması için kim ne yaptı? 

AKP iktidarının rehineleri kurtarmak için gizli diplomasiye başvurup başvurmadığı bilinmiyor. Muhalefet partileri, soru önergeleriyle konuyu TBMM gündemine getirmişler ama, iktidar yanıt vermemiş, oralı olmamış. 

AKP iktidarı, rehinelerin bırakılması için Abdullah Öcalan’dan örgütüne çağrı yapmasını isteyebilirdi, bunu da yapmamış. Abdullah Öcalan’a ve örgütüne prestij kazandırmak istememiş olabilir ama, İstanbul seçimi için ricacı olmakta beis görmemişti.

Peki, rehineleri kurtarmak için gizli diplomasi yerine nasıl oldu da operasyona karar verildi?

Karar sürecinin başlıca aktörleri bellidir: Siyaset, istihbarat, asker. Ortaklaşa durum muhakemesi yapılmış ve operasyona karar verilmiştir. 

Sahada operasyonu uygulayacak olan asker, kendi durum muhakemesini sunarak, çetin kış koşullarında, elverişsiz arazide operasyonla rehinelerin kurtarılamayacağını anlatmıştır herhalde. Mutlaka anlatmış olmalıdır, aksi düşünülemez!

Asker anlattı ve siyasetçi operasyonda ısrar ettiyse, neye güvenerek ısrar etmiş olabilir?

Örneğin, böyle bir operasyon mutlak gizlilik ve baskın tarzında hareket gerektirir. Ama, operasyonun nihai karar vericisi siyasetçiler, “Pençe Kartal-2 Harekâtının dost ve müttefiklerle koordine edildiğini” söylüyorlar. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, G günü S saatinden birkaç gün önce Erbil’de herhalde operasyonu koordine ediyordu! Başkomutan Recep Tayyip Erdoğan da operasyondan iki gün önce “Çarşamba günü Millete Sesleniş konuşmasında güzellikler açıklayacağını” söylüyordu… (Müttefikler ve dostlarla neyi koordine ettiler? Millet Sesleniş konuşmasında nasıl bir güzellik açıklamayı planladılar?)

Anlaşılıyor ki, elverişsiz arazide, dondurucu kış koşullarında zaten başarısızlığa mahkûm operasyon bir de dost ve müttefiklerle koordine edilmiş, gizlilik kalmamış. Gizlilik kalmayınca baskın da olmamış; 41 savaş uçağı dağı taşı bombalamış, uçar birlik harekâtıyla özel kuvvet askeri gönderilmiş. Sonuçta rehineler kurtarılamadığı gibi operasyon görev gücü üç kayıp vermiş… Neresinden bakılsa facia!

Facia taammüden gelmiş ama örtbas etmek, bununla kalmayıp üste çıkabilmek için, “Gücümüzü ve kararlılığımızı gösterdik. PKK’nin ne kadar cani bir örgüt olduğunu bir kere daha gördük” diyorlar. Oysa PKK’nin nasıl bir örgüt olduğunu bir kere daha kanıtlamaya ihtiyaç yoktu. Otuz yıl önceki köy baskınları, daha yakın tarihte Merasim Sokak ve Güvenpark katliamları unutulmadı. Kırk yıldır hatta 100 yıldır istikrarlı şekilde güç ve kararlılık gösterilmesi de annelerin babaların göz yaşını dindirmiyor!

Bitirirken tekrar sormadan edemiyor insan. Gare’de amaç gerçekten rehineleri kurtarmak mıydı? Yoksa rehineleri kurtarmak değil de başka bir amaç mı söz konusuydu? Asıl amaç Roboski faciasına benzer şekilde üst düzey bir PKK yöneticisinin ele geçirilmesi veya öldürülmesi miydi? Rehineler kaybedilirse, Peygamber’e komşu olurlar… Zaten askerlik yan gelip yatma yeri değildir…

Asıl sorulması gereken soru ise, ortak vatanda eşit yurttaşlık çatısı altında, halkların ve inançların eşitliğini kardeşliğini esas alan çözüm çok mu zor? Kimse merak etmesin, böyle bir çözümde ülke bölünmez!

20 Şubat 2021 Cumartesi

KAYIP DAMAT, MAHPUS PRENSES, FİRARİ VALİDE SULTAN

Ülkenin hatta dünyanın en güçlü ve zengin adamı olsan da, bu güç ve zenginlikten sevgi ve mutluluk çıkmıyorsa, etraf ve ülke ahalisi burnundan soluyorsa, bırak etrafı ahaliyi, kendi aile bireylerin bile senden memnun değilse, neye yarar o zenginlik, ne kıymeti var o iktidarın! Hani Kul Himmet “Tüm bedesten senin olsa, Dünya kadar malın olsa, Karun kadar malın olsa ne fayda” diye ünlemiş ya, öyle bir hesap işte!

Söz ülkemizden dışarı, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Devlet Başkan Yardımcısı, Başbakan ve Dubai Emiri Şeyh Muhammed bin Raşid el Maktum’un ailesinde yaşananlar, iktidar ve servetin yanlış kişiler elinde biriktiğinde nasıl mutsuzluk üretebildiğini gösteriyor. Belki de daha doğru bir ifadeyle, iktidar ve servetin mutlu olmaya yetmediğini.

Raşid El Maktum, ülkesinin en güçlü kişisi; milyarlarca dolar servetiyle de dünyanın sayılı zenginlerinden. Sadece Londra’daki 100’den fazla otomobilleri için 6 katlı otopark yaptırmış ki, zenginliğini artık siz düşünün. O kadar otomobille ne yapacaksa. Toplamda altı (6) karısı var, çocuklarının torunlarının sayısı belirsiz. Zenginliği serveti dudak uçuklatıcı ama gel gör ki, bunca iktidar ve servet ne kendisini mutlu ediyor ne de ailesini. Raşid El Maktum’u ailesiyle birlikte gülerken, gülümserken gösteren bir fotoğrafı yok; varsa da ben rastlayamadım. Güldüğü fotoğraflar, kendisi gibi zengin dünya kapitalistleriyle ortak yatırım anlaşmaları sırasında çekilmiş görüntüler.

Ailenin tek mutlu kişisi bunca servetin varisi oğlu Hamdan Al Maktum olsa gerek. Su gibi para harcıyor ama insan içine çıktığı da söyleniyor. Öyle ki, babasını Londra metrosuna bindirmeyi başarmış, selfi bile çekmiş. 

Gel gör ki, diğer aile bireylerinden gelen haberler pek de mutluluk haberleri değil. Onca servetin sahibi Raşid Al Maktum’un kızı Şeyha Latife, artık nasıl bir esaret hayatı ise, ailesinden ülkesinden kaçmayı seçmiş. 2018 yılında fırsat bulup bindiği yat ile denize açılmış ama babasının peşine taktığı muhafızlar Şeyha Latife’yi Hindistan’a 80 kilometre kala yakalamışlar ve Dubai’ye geri getirmişler. O gündür bugündür, Latife kafeste yaşıyor.

Geçenlerde internet ortamına düşen videosunda babasının kendisine nasıl rehine muamelesi yaptığını anlatıyor kadıncağız: “Bunu kilitleyebildiğim tek kapı olduğu için banyodan çekiyorum. Şu an bir villadayım ve rehin durumdayım. Villa hapishaneye dönüştürülmüş durumda. Tüm pencereler demir parmaklıklarla kaplı ve hiçbirini açamıyorum. Dışarıda 5 polis memuru, içeride ise 2 kadın polis memuru bulunuyor. Temiz hava almak için bile dışarı çıkamıyorum. Ne zaman salınacağımı veya salınırsam bile ne koşullarda olacağımı bilmiyorum. Her gün can güvenliğimden endişe ediyorum. Bu durumdan kurtulabilir miyim onu da bilmiyorum. Polis memuru hayatım boyunca hapiste olacağımı ve bir daha gün yüzü göremeyeceğimi söyleyerek beni tehdit etti. Her geçen gün daha da çaresizleşiyorum. Burası bir sirk gibi. Artık çok yoruldum.”

Acınmayacak gibi değil. BBC’nin haberine göre, Şeyha Latife’nin rehineliği BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin de gündemindeymiş. BM Sözcüsü, Şeyha Latife’nin imdat videosunun ardından konuyu BAE ile konuşacaklarını söylemiş. İngiltere Dışişleri Bakanı Dominic Raab da Latife’nin hayatta ve iyi olduğunu görmek istediklerini bildirmiş.

Onca servetin, iktidarın mutsuz ettiği tek aile bireyi Şeyha Latife değilmiş. Dubai Şeyhi Muhammed bin Raşit El Maktum’un 6 eşinden biri olan Prenses Haya da iki çocuğu ile Londra’ya kaçmış. Prenses Haya, açtığı boşanma davasında can güvenliğinin tehlikede  olduğunu belirterek “zorla evlilikten korunma” talep etmiş ve ülkeyi birlikte terk ettiği çocuklarının vesayetini de istemiş. Prenses Haya’nın sığınma talebi reddedilmiş, bunun üzerine kardeşi Ürdün Kralı Abdullah harekete geçmiş ve Prenses Haya’yı Londra’daki Ürdün Büyükelçiliği’ne diplomat olarak atamış…

Bunlar, dünyanın en zengin en güçlü bir hanedan ailesinden dışarıya yansıyabilenler. Kim bilir onca iktidar ve servetin perdelediği başka ne dramlar trajediler vardır. Medyanın haberlerine bakılırsa, Şeyh Muhammed bin Raşid el Maktum, çok başarılı bir yatırımcı, Abu Dabi’ye modern bir kent görünümü kazandırdı ama muhalefete göz açtırmıyor, adli sistemde kadınlara ayrımcılık yapılıyor…

***

Söz ülkemizden içeri olsun artık. 

İyi ki Türkiye’de yaşıyoruz, kendi içinde böyle mutsuz, kadınların köle muamelesi gördüğü bir hanedan tarafından yönetilmiyoruz değil mi?


Bakmayın siz, CHP’nin Damat Berat için “Damat Firarda, wanted” afişleri videoları hazırladığına.

Tamam, Damat Berat aylardır ortalıkta görünmüyor ama Osmanlı döneminde değiliz, “demokratik laik” Türkiye Cumhuriyeti’ndeyiz. Damatların (üstelik en güçlü oldukları günlerde) dilsiz cellatlar eliyle boyunlarına ipek kementlerin dolandığı ya da kafalarının kesildiği, şehzadelerin kafes arkalarına hapsedildikleri devirler geride kaldı. 

Osmanlı tarihe karıştı diye biliyorum ama ya tarih bilgim doğru değilse ya da Osmanlı hortladıysa? Osmanlı hortladı ya da hortlamadı. Damat Berat, kendi kendine verdiği istirahati bitirdiğinde ortaya çıkacaktır herhalde.

Memlekette onca dram, trajedi, komedi varken, ben bu aile içi meselelere niye kafayı taktım ki? Salgın koşullarında laf kıtlığında veya bolluğunda asma budama hakkımı kullandığıma sayın artık.

Baki selamlar.

Not: Aşağıdaki adreste kayıtlı yazıyı da okuyabilirsiniz.

https://rahmi-yildirim.blogspot.com/2020/12/damat-berat-nerede.html


15 Şubat 2021 Pazartesi

SAVUNMA BAKANI VE GENELKURMAY BAŞKANI İSTİFA ETTİLER!

Milli Savunma Bakanı (MSB) ve Genelkurmay Başkanı (GKB) istifa ettiler!

Evet evet! Yanlış okumadınız. Yanlış yazdıysam ekmek Kur’an çarpsın! MSB ve GKB, asilere karşı başlatılan harekâtın fiyaskoyla sonuçlanması üzerine istifa ettiler. İstifa Cumhurbaşkanı tarafından kabul edildi ve yerlerine atamalar yapıldı.

Doğruyu söyleyin, heyecanlandınız değil mi, bu haberden. Haklısınız, heyecan duyulmayacak gibi değil. Sakin olun! İstifa edenler Türkiye’nin MSB ve GKB değil. Haber de Türkiye’den değil Afrika’dan. 30 Mayıs 2014 tarihli habere göre, Mali Savunma Bakanı Soumeylou Boubeye Maiga ile Genelkurmay Başkanı General Mahamane Toure, isyancılara karşı giriştikleri operasyon fiyasko ile sonuçlanınca istifa ettiler. İstifaları kabul eden Cumhurbaşkanı İbrahim Boubabacar Keita, MSB’nin yerine emekli Albay Bah N’dao’yu atadı.

(https://www.haber7.com/afrika/haber/1163821-mali-genelkurmay-baskani-istifa-etti)

***

Bir istifa haberi de Hollanda’dan. 4 Ekim 2017 tarihli habere göre, Hollanda MSB Jeanine Hennis, Birleşmiş Milletler (BM) adına Mali’de görev yapan iki askerin kaza sonucu yaşanan patlamada ölmeleri üzerine, siyasi sorumluluğu bulunduğu gerekçesiyle istifa etti. Hennis ile birlikte Hollanda GKB Tom Middendorp da görevinden ayrıldığını açıkladı.

Hollanda, BM’nin Mali’de siyasi istikrarı sağlamak amacıyla oluşturduğu uluslararası güce asker desteği veren ülkeler arasında yer alıyor. Temmuz 2016’da Kidal kasabasındaki operasyon sırasında, kaza sonucu 60 milimetrelik havan topunun infilak etmesi sonucu iki asker yaşamını yitirmiş, bir asker de ağır yaralanmıştı. Hollanda Güvenlik Araştırma Konseyi’nin (OVV) hazırladığı raporda, görevli birliğin yeterli tıbbi donanıma sahip olmadığı, sorumluluğun siyasi otoriteye ait olduğu vurgulanmıştı. Rapor Hollanda Meclisi’nde görüşülürken MSB Hennis siyasi sorumluluğu kabul ederek istifa etti; GKB General Tom Middendorp da “ihmalkârlık” suçlamalarını içine sindiremediğini belirterek görevinden ayrıldığını duyurdu. 

(https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41493823)

***

Afganistan MSB ve GKB da istifa ettiler. 24 Nisan 2017 tarihli habere göre, Afganistan'da MSB Abdullah Habibi ile GKB Kadem Şah Şahim, Belh vilayetindeki kolordu komutanlığına düzenlenen saldırının ardından istifa ettiler. Asker üniformalı 10 Taliban militanının düzenlediği saldırıda 140 güvenlik görevlisi ölmüştü. Taliban Sözcüsü Zabihullah Mücahit, eylem öncesinde kolorduda görevli 4 asker aracılığıyla bölgede keşif yaptıklarını iddia etmişti. Afganistan Devlet Başkanı Eşref Gani, Habibi ve Şahim'in istifalarını kabul ettiğini bildirdi.

(https://www.trthaber.com/haber/dunya/afganistanda-savunma-bakani-ile-genelkurmay-baskani-istifa-etti-310955.html)

***

Bir istifa haberi de Balkanlar’dan. Hırvatistan Savunma Bakanı Damir Krsticevic, askeri eğitim uçağının düşmesi sonucu iki pilotun hayatını kaybetmesinin ardından istifa etti. 8 Mayıs 2020 tarihli habere göre, istifayı kabul eden Başbakan Andrej Plenkovic, kazada iki pilotun ölmesinin Krsticevic'i derinden üzdüğünü belirterek, “O da eski bir asker, Hırvat ordusunun bir generaliydi. O üzüntüyle istifa etti” dedi. 

(https://www.aa.com.tr/tr/dunya/hirvatistanda-savunma-bakani-krsticevic-istifa-etti/1833971)

***

Tatbikat kazası nedeniyle bir istifa haberi de Fransa’dan. 2 Temmuz 2008 tarihli habere göre, Fransa Genelkurmay Başkanı Bruno Cuche, sivillere açık bir tatbikat sırasında bir askerin kuru sıkı mermi yerine gerçek mermi kullanarak 17 kişinin yaralanmasına yol açması üzerine istifa etti. İstifayı kabul eden Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy, “Tepkim hızlı ve sert olacak... Yalnızca bir kişiden değil, bütün komuta zincirinden açıklama istenecek” dedi.   

(https://www.milliyet.com.tr/dunya/fransa-da-kanli-tatbikat-istifasi-888898)

***

Son istifa haberi Ermenistan’dan olsun. 20 Kasım 2020 tarihli habere göre, Ermenistan ordusunun Dağlık Karabağ’da Azerbaycan ordusu karşısındaki yenilgisinin yankıları sert oldu. Yenilgiyi kabul eden Erivan, peş peşe istifalarla sarsılıyor. Son olarak Ermenistan Savunma Bakanı David Tonoyan görevi bıraktığını duyurdu.

(https://www.trthaber.com/haber/dunya/ermenistan-savunma-bakani-istifa-etti-532568.html)

***

Dünyada bunlara benzer nice onur istifaları, hatta intihar vakaları var. Düşünüyorum da, Tanrı göstermesin, bu gibi olayların onda biri bile bizde olsa neler olur neler. Sadece MSB ve GKB değil Başkomutan bile istifa ederler. Hatta, ağzımdan yel alsın, istifa etmekle kalmazlar, ecdada yaraşır şekilde intihar bile ederler!... 

- Efendim? Ne dediniz duyamadım, tekrarlar mısınız? Alo! Hay aksi, hat kesildi…

Ecdada yaraşır şekilde dedim de, Albay Reşat Bey’i hatırlamadan edemedim. Nur içinde yatsın, ruhu şad olsun. 

Büyük Taarruz’un ikinci günüydü, 27 Ağustos 1922 yani. Taarruzun kaderini etkileyecek en kritik arazi arızalarından biri de Çiğiltepe’ydi. Sincanlı Ovası’ndan Dumlupınar’a kadar tüm yolların önündeki en stratejik engel olan Çiğiltepe’nin düşmandan temizlenmesi gerekiyordu. Çiğiltepe alınamazsa, diğer bazı birlikler sonraki hedeflerine gidemezlerdi. 


Görev, 57. Tümen Kumandanı Albay Reşat Bey’e emredildi. Reşat Bey, emri aldıktan sonra, yarım saat içinde Çiğiltepe’yi zapt edeceğini bildirdi. Ne var ki, bu tepenin önemini bilen Yunan Başkumandanı General Nikolaos Trikopis umulmadık bir direniş gösterdi. Yarım saat sonra Başkomutan Gazi Mustafa Kemal, telefona sarıldı. Telefona Albay Reşat Bey’in Emir Subayı Üsteğmen Kaplangı çıktı: “Komutanım Reşat Bey size bir mesaj bırakarak intihar etti. Okuyorum: Komutanım, yarım saat zarfında bu tepeyi almak için verdiğim sözü tutamamış olmaktan dolayı yaşayamam.”

Çiğiltepe, Albay Reşat Bey’in onur intiharından saatler sonra ikindi vakti ele geçirildi. Soyadı yasası çıktıktan sonra TBMM, Atatürk’ün önerisiyle Reşat Bey’in ailesine Çiğiltepe soyadını verdi. Reşat Bey’in kabri 1988 yılında Ankara’daki Devlet Mezarlığı’na nakledildi. 

Gazetenin haberi doğruysa, Albay Reşat Çiğiltepe’nin adı, Ankara-Mamak’ta bir ortaokulda yaşıyordu; Haziran 2020’de adı okuldan silindi; yerine okula bağış yapan kişinin adı verildi (Sözcü, 28 Haziran 2020.) 

Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nin 14 Aralık 2020 tarihli toplantısında ise, Mamak-Altındağ sınırındaki bir alt geçide Reşat Çiğiltepe adı verilmesi kararlaştırıldı.  

Anısına saygıyla.


13 Şubat 2021 Cumartesi

ASKERLİK YAN GELİP YATMA YERİ DEĞİL

Yeniçağ Gazetesi Ankara Temsilcisi Orhan Uğuroğlu, 11 Şubat günü, ruznamede (yani gündemde) ne var ne yok diye Cumhurbaşkanlığı ve Recep Tayyip Erdoğan Twitter sayfalarına bakmış. Aradığını bulamamış. Sonra Cumhurbaşkanlığı’nın resmi web sayfasına bakmış, aradığını orada da bulamamış. Aradığını bulamayınca da o keder ve üzüntüyle, daktilosunu çekip “Utanç duyulacak korkunç duyarsızlık var” diye sitem etmiş.

Orhan’ın aradığı, Pençe Kartal-2 operasyonunda “şehit” oldukları açıklanan Piyade Komando Yüzbaşı Burak Coşkun, Piyade Komando Yüzbaşı Ertuğ Güler ve Muhabere Astsubay Kıdemli Çavuş Harun Turhan için taziye mesajı olup olmadığı. Orhan üç sitede de taziye mesajı bulamamış. Onun yerine, uzaya çıkma projesi, yeni anayasa temennisi, AKP TBMM Grup İçtiması, Balıkesir, Osmaniye, Tokat ve Tunceli il kongrelerine canlı bağlantı varmış… 

Orhan, “Basın açıklamaları” ve “Cumhurbaşkanlığı Sözcülüğü” bölümlerine de bakmış, oralarda da taziye mesajı görememiş. O yeisle, “Yazıklar olsun…” diye bir kere daha sitem etmiş. 

***


Ah Uğurzade Orhan ah!!!

Sitem etmeye elbette hakkın var da, nasıl diyeyim? 

Ömrüne bereket, 70 yaşındasın, 50 yıldır gazetecilik yapıyorsun ama Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın ruznamesinde hangi başlıkların olup olmayacağını hâlâ öğrenememişsin. Daha doğrusu mutlaka biliyorsun da, o kederle bir an boş bulunup sitem etme gafletine düşmüşsün.

Naçizane arz edeyim. 

Sayın Recep Tayyip Erdoğan kim? 

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı.

Başka?

Başkomutan.

Daha başka?

Dünya Lideri.

Daha daha başka?

Eski Düzce Mebusu Sayın Fevai Arslan’ın ifadesiyle “Allahu Teala’nın bütün vasıflarını üzerinde toplamış bir lider!”

Bilmem anlatabildim mi Orhan!

Eski AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin’in ifadesiyle “O’na dokunmak bile ibadet” sayılırken, sen kiiim, ben kiiim?

Ben, mütekait mülâzım-ı sâni Rahmi Yıldırım.

Sen, ihtiyat mülâzımı Orhan Uğuroğlu.

Haddimize mi Sayın Başkomutan’a akıl öğretmek, sitem etmek!

Hadi Anadolu lügatiyle ifade edeyim: Haddimize mi Ağa’nın lafının üstüne laf etmek!

***


Haddimizi bilmeliyiz Orhan. Sayın Başkomutan mutlaka bizden daha isabetli takdir eder ruznamesinde ne olup olmayacağını! 


Esasen bu mevzuyu, yani askeri harekâtlarda toprağa düşmeyi Başkomutan’ın nasıl takdir ettiği cümlenin malumudur. Sen de hatırlarsın. On beş sene önceydi. Sayın Erdoğan, Balıkesir’de açılış töreninde konuşuyordu. Bir yurttaş “Artık şehit cenazesi istemiyoruz” diye bağırıp sözünü kesmeye cüret etmişti. Sayın Erdoğan ise olanca nezaketiyle “Askerlik herhalde yan gelip yatma yeri değil” diye yanıtlamıştı.

Yine sen de hatırlarsın. Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde çıkan çatışmada Komiser Ahmet Çamur hayata veda etmişti. Ahmet Çamur’un Trabzon Çaykara’daki cenaze törenine Sayın Başkomutan da katılmıştı. Sayın Başkomutan, acılı aileyi “Herhangi bir mevtayı değil, şahadet makamına ulaşmış olan şehidi uğurluyoruz. Ne mutlu onun ailesine, ne mutlu onun tüm yakınlarına” diyerek teselli etmişti.

***


Tekraren arz edeyim Orhan,

Sayın Başkomutan’ın ruznamesinde ne olup olmayacağını takdir etmek haddimize değil. Öyle yüksek seciyeli bir lider ki, lafzı, davranış tarzı tebasına da sirayet etmiştir. Mesela, yanlış hatırlamıyorsam, 2012 senesi Temmuz Ağustos aylarıydı. Şemdinli’den “şehit” ve “ölü ele geçirilen” haberleri geliyordu. CHP, TBMM’nin olağanüstü toplanmasını istemişti. Sayın Erdoğan’ın yardımcısı Hüseyin Çelik, “Birkaç Mehmet şehit oldu diye Meclis’’i toplamayız” diye karşılık vermişti.

Yine hatırladığım kadarıyla, 14 Mayıs 2016 günüydü. Çukurca’dan çatışma ve “şehit” haberleri geliyordu. Ankara’da şehit cenazeleri kalkarken İstanbul’da tatlı bir heyecan vardı. Başkomutan’ın kerimesi Sümeyye’nin nikâh ve düğün merasimi için hazırlıklar tamamlanmıştı. Muhteşem nikâhın şahitleri arasında, Pakistan Başbakanı Navaz Şerif, Arnavutluk Başbakanı Edi Rama, Lübnan Başbakanı Saad Hariri, Bosna Hersek Devlet Başkanlığı Konseyi Üyesi Bakir İzzetbegoviç, Meclis Başkanı İsmail Kahraman, Başbakan Ahmet Davutoğlu, eski Başkomutan Abdullah Gül’ün yanı sıra Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar da vardı.

Bilmem anlatabildim mi Orhan? Yanisi o ki, mütekait mülâzım-ı sâni olarak ben, ihtiyat mülâzımı olarak sen, bu gibi devlet işlerinden, esnekliklerden, duyarsızlıklardan anlamayız!

Sencileyin ancak, “Yazıklar olsun” deriz.

Bencileyin bedel ödemeye bütçesi yetmeyen halkımızın neden “Zenginimiz bedel öder, şehidimiz fakirdendir” diye ağıt yaktığını sorgularız.

 “Mahdum Burak vatani vazifesini niye yapmadı?”, “Mahdum Bilal bedelli askerlik yaparken, Kerem Kılıçdaroğlu niye tam zamanlı askerlik yaptı?” soruları da cabası.

Yanıt olarak, “Allahu Teala öyle takdir etmiş, naim cennetinde Peygamber’e komşu olmalarını münasip görmemiş” diyelim mi Orhan?

İşbu risaleyi bitirirken, Ataol Behramoğlu’nun şiirini gönderiyorum.

Baki selamlar!


TOPRAĞA DÜŞEN 

Ona "Haydi 

Savaşa dediler 

Başkaca bir şey 

Söylemediler.


Aldılar köyünden 

Davulla zurnayla 

Geride üç çocuk 

Bir eş ve bir ana.


Eline bir silah 

Tutuşturdular 

Ve karşılaştı 

Düşman ordular.

 

Vurulup düştü 

İlk çatışmada 

Göğsünde bir oyuk 

Üç delik alnında.


"Ey bu topraklar için 

Toprağa düşen" 

Bir karış toprağın  

Var mıydı yaşarken?