29 Temmuz 2022 Cuma

“VATAN SAĞ OLSUN!” RİVAYETİ

Rivayet, en sade tanımıyla doğru olup olmadığı bilinmeyen söylenti demek.

Asparagas ise, masa başında uydurulup gerçekmiş gibi yayımlanan yalan haber.


Didim’de Şehit Mustafa Özsoy Parkı’na yolum düşünce, Çanakkale Boğazı’nda batan Dumlupınar denizaltısında mahsur kalan denizcilerin “Vatan sağ olsun!” diyerek son nefeslerini verdikleri rivayetini anımsamadan edemedim.

Türk denizcilik tarihinin en hazin sayfalarından birinde kayıtlıdır Dumlupınar trajedisi. Resmi anlatıya göre, Ege Denizi’ndeki NATO tatbikatından dönen Dumlupınar, 4 Nisan 1953 saat 02.15’te, Çanakkale Nara Burnu açıklarında İsveç bandıralı yük gemisiyle çarpışır ve batar. Mürettebattan o anda köprü üstünde görevli 8 asker suya düşer; 3’ü boğularak ölür, 5’i İsveç gemisi tarafından kurtarılır. Batan denizaltıda 59 asker ilk dakikalarda boğularak ezilerek can verir; kalan 22 asker kıç torpido dairesine sığınır. Denizaltının telefon hattının bulunduğu battı şamandırası otomatik olarak su yüzeyine çıkar.

Emekli Tümamiral Cem Gürdeniz’in anlattığına göre, Dumlupınar’da mahsur kalan denizcilerle ilk temas, 08.20’de battı şamandırasındaki telefon aracılığıyla kurulur. Telefonu çeviren Üsteğmen Suat Tezcan’ı mahsur denizcilerden astsubay Selami Özben yanıtlar. Denizaltının batış yerini ve derinliğini konuşurlar. Üsteğmen Tezcan “Kurtaran gemisi geliyor” diye moral verir.

İkinci kez, 08.55’te bağlantı kurulur. Üsteğmen Tezcan, “Başka dairelerle irtibat var mı?” diye sorar. Olumsuz yanıt alınca, “Sakın sigara içmeyin, uyumayın, 72 saatlik oksijen var” diye talimat verir. Saat 10.20’de Suat Tezcan tekrar telefon eder ama sadece iniltiler duyulur; saat 12.00’de yapılan aramada ise hiçbir karşılık gelmez.

Sonrasında, Kurtaran gemisi kaza yerinde kendini sabitlemeye çalışırken, şamandıranın kablosunu kopartır, Dumlupınar’a ulaşmak olanaksızlaşır; 7 Nisan 15.00’te kurtarma çalışmasına son verilir.

***

AH BİR ATAŞ VER


Dumlupınar’ın acıklı öyküsü bu kadarla kalmaz, militarist hamasete ve romantizme konu olur. Buna göre, kahraman denizciler üç gün boyunca umutla kurtarılmayı beklerler. Kendilerine sigara içebilecekleri, şarkı türkü söyleyebilecekleri söylenince hep birlikte “Ah bir ataş ver” türküsünü söylerler. Kurtarılma umudu ve oksijen tükenince “vatan sağ olsun” diyerek son nefeslerini verirler.

Kara bahtlı denizcilere böyle mitolojik bir ölümün yakıştırılması, peygambere komşu olduklarının söylenmesi geride kalan yakınlarının acısını ne kadar hafifletmiştir? Astsubay Selami Özben’in kız kardeşi Günaydın Tezbulut’un Dumlupınar - Son Söz Vatan Sağolsun belgeselinde söyledikleri, ateşin düştüğü yeri yaktığının ifadesidir: “Kurtulamazsak vatan sağ olsun, Ailemize selam. Bize böyle dediler. Doğru mu yalan mı, gazetelerin şeyi mi bilemiyorum.” (Dakika 40)

Geçerken belirteyim, en akıl dışı asker ölümleri bile böyle mitolojikleştiriliyor. Geçenlerde internette rastladım. Sarıkamış faciası için şöyle bir başlık açılmış: Soğuk demediler, geri dönmeyi düşünmediler, vatan uğruna şehit oldular ve sadece tek bir söz söylediler: “Vatan sağolsun” #Sarıkamış

***

SENİ SEVİYORUM / SONSUZA KADAR

Dumlupınar trajedisinin romantizm sayfasında ise, harp okulundan (ya da astsubay okulundan) mezun genç bir denizci asker ve sevgilisi vardır. Sonsuza Kadar - Dumlupınar adıyla yarım saatlik kısa filmi bile yapıldı. Buna göre taze mezun denizci asker Dumlupınar’a tayin olmuştur, yavuklusu Gelibolu’da oturmaktadır. Denizci asker sevgilisine mors alfabesini öğretir. Böylece denizaltı Çanakkale Boğazı’ndan yüzeyde geçerken birbirlerine sevgilerini iletirler. Genç kız el feneriyle “Seni seviyorum” diye yazar, genç denizci asker “Sonsuza kadar” diye karşılık verir. Bu sevda tüm deniz kuvvetlerine yayılır. O gece, yani 3/4 Nisan 1953 gecesi genç kız heyecanla Dumlupınar’ın geçişini bekler. Heyhat ki, Dumlupınar batmıştır. Peşinden yarım saat sonra İnönü denizaltısı gelmektedir. Genç kız, İnönü’yü Dumlupınar sanarak heyecanla “Seni seviyorum” diye yazar. İnönü’deki askerler, Dumlupınar’da görevli asker adına “Sonsuza kadar” diye yazarak karşılık verirler. O anda Dumlupınar’ın sonsuza kadar denizin dibine gömüldüğünü ne genç kız bilmektedir ne de İnönü’deki denizciler… Ne kadar duygulu ve acıklı değil mi? Yunan mitolojisindeki Hero ve Leandros efsanesine öyle benziyor ki, o kadar olur.

***

MASUM FAKAT GEREKLİ YALAN: VATAN SAĞ OLSUN!

Dumlupınar trajedisini o tarihte Milli Savunma Bakanlığı Temsil Dairesi personeli olarak yakından izleyen Orhan Birgit’in anlattıkları ise bu hamaseti ve romantizmi yalanlıyor. 

Orhan Birgit malum, gazeteci yazar. Solcu Tan gazetesine karşı 1945’te girişilen tahrip ve linç eylemine (kendi ifadesiyle) “seyirci” olarak katılmış; İstanbul’da azınlıklara karşı 6-7 Eylül 1955 pogromunu kışkırtmak suçlamasıyla idam istemiyle yargılanmış; sonra CHP’de siyasete atılmış ve 1974 yılında Ecevit hükümetinde bakan olmuş. Sonrasında uzun süre Cumhuriyet gazetesinde yazmış, Basın Konseyi başkanlığı bile yapmış. 

Orhan Birgit, 1953 yılında Milli Savunma Bakanlığı Temsil Dairesi’nde yedek subay. O devirde Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı’na bağlı. Temsil Dairesi de şimdinin basın ve halkla ilişkiler birimi ya da iletişim dairesi gibi çalışıyor. Babası öldükten sonra Hürriyet gazetesinin patronu olan Erol Simavi de o tarihte Birgit’le birlikte Temsil Dairesi’nde görevli. 

Evvel Zaman İçinde adıyla anılarını kitaplaştıran Birgit’in anlattığına göre Temsil Dairesi’nin o dönemdeki en önemli çalışması Dumlupınar olayını haberleştirmek, kamuoyuna duyurmak. Temsil Dairesi, ilk açıklamasında kurtarma çalışmalarının aralıksız sürdüğünü bildirir. 

Saatler geçer yeni bir bilgi gelmez. Orhan Birgit, Çanakkale’deki komutanlığı telefonla arar, kurtarma çalışmaları hakkında bilgi ister. Çanakkale’den verilen bilgiye göre battı şamandırasındaki telefonla denizin dibindeki askerlerle irtibat kurma çalışmasından sonuç alınamamıştır, sadece boğuk sesler gelmiştir. Birgit, bu bilgiyi resmi bildiriye dönüştürüp ajans ve gazetelere iletir. 

Saatler geçer yeni bilgi gelmez. Bu kez Erol Simavi telefonun ahizesini kaldırır, kendisini Cumhurbaşkanlığı Başyaveri olarak tanıtıp, Cumhurbaşkanı’na sunmak üzere bilgi ister. Çanakkale’den verilen bilgiye göre kurtulan çok azdır, sadece beş denizci kurtulmuştur, seksen bir denizci denizaltıyla birlikte sulara gömülmüştür. Kurtarma çalışmaları canla başla aralıksız yürütülmektedir; ama, denizdeki akıntının şiddeti nedeniyle kurtarma çanının Dumlupınar’ın kapak bölümüne oturması imkânsız görünmektedir. Yine de Allah’tan umut kesilmez... 

Temsil Dairesi bu bilgiyi de ajans ve gazetelere iletir. Ertesi gün Orhan Birgit, Amerikan Haberler Merkezi’nin “Kore Saati” röportajları için verdiği ses kayıt cihazını alarak bulabildiği ilk askeri uçakla Çanakkale’ye gider. Niyeti, denizaltıya inilecek olursa kurtarılacak denizcilerle röportaj yapmaktır. Ancak denizaltıyla irtibat kurulmasının, denizcilerin kurtarılmasının olanaksız olduğunu görünce Ankara’ya döner. Komutanlık kurtarma çalışmalarından umut kesildiğini resmen iletince de acı sonucu kamuoyuna duyuracak resmi bildiriyi hazırlar.

“O bildiri varlığını hemen her 4 Nisan’da yeniden anımsatan masum fakat o gün için gerekli bir yalanı içerecekti. Denizaltıda kalan seksen bir şehidimiz adına Astsubay Selami’nin adı bilinçaltımda öne çıktı. Nara Burnu’ndaki denizin altından gelen sesin sahibi olarak, Barbaros’un çocuklarının son sözlerinin ‘Vatan Sağolsun’ olduğunu, telefonla konuşmanın daha sonra mümkün olmadığını kâğıtlara döktüm.” (Evvel Zaman İçinde, Doğan Kitap, İstanbul 2006, s: 126)

* * *

İşte böyle. Yani bildiğimizin, çocukluğumuzda radyo programlarında dinlediğimizin, bugünlerde internet ortamında sıkça paylaşılanın tersine, talihsiz denizciler ne umutla kurtarılmayı beklerken “Ah bir ataş ver” türküsünü söylemişler ne de su yüzündeki arkadaşları “Aman türkü söyleyip oksijeni boş yere tüketmeyin, hele hiç sigara içmeyin” diye öğütlemişler. Çünkü (Birgit’in anlattığına göre), kendileriyle irtibat kurulamamış, kurulabilen tek irtibatta boğuk seslerden başkası duyulmamış. Türk denizcilik tarihinin en büyük denizaltı faciasında can veren denizcilerin son nefeslerinde “Vatan sağ olsun” dedikleri “masum fakat gerekli bir yalan” imiş.

***

“YALAN HİÇBİR ZAMAN MASUM OLAMAZ”

Orhan Birgit anılarını Evvel Zaman İçinde adıyla kitaplaştırmış. “Masum fakat gerekli yalan”, kitabın adıyla öyle uyumlu ki! Malum bütün masallar “evvel zaman içinde” diye başlar. Bebeklere ninni söylenir, bebeklikten henüz kurtulmuş çocuklara masal anlatılır. Masallar masum ve sevimli yalanlardır. Büyüklere anlatılan masal ise düpedüz kasıtlı yalandır. 

Orhan Birgit, “masum fakat gerekli yalan” fikrini Platon’dan mı almıştır, bilmiyorum. Malum, antik Yunan düşünürü Platon, Politeia’da devleti yöneten filozofların devletin bekası için gerektiğinde yalan söylemelerini önerir. Hannah Arendt de, Siyasette Yalan başlığı altında hakikate sadakatin hiçbir zaman siyasi erdem sayılmadığından, yalanın siyasette her zaman kullanılabilir araç olarak görüldüğünden yakınır. JJ. Rousseau ise Yalnız Gezer’in Düşlemleri’nde şöyle vurgular: “Bir yalan hiçbir zaman masum olamaz. İnsanın kendisinin ya da başkasının çıkarı için yalan söylemesi sahtekârlıktır.”

Bu anda Mustafa Kemal Atatürk’ün tarih yazıcılığına ilişkin sözlerini anımsamak da yararlı olur: “Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.”

Dumlupınar masalcılarının hakikate sadık kalıp kalmadıklarını, Orhan Birgit’in büyüklere anlattığı masalın masum, sevimli ve gerekli olup olmadığını okuyucu takdir etsin. 

Keşke hayatımızdaki ve tarihimizdeki tek “masum fakat gerekli yalan” Orhan Birgit’in itiraf ettiğinden ibaret olsa!


15 Temmuz 2022 Cuma

DEMOKRASİ SİLAH ZORUYLA KURULUR!

Başlığa bakıp heyecanlanmayın lütfen! Yazıyı sonuna kadar okumanızı öneririm.

Demokrasi sözlük anlamıyla halkın kendi kendini yönetmesi. Halk anlamına gelen demos ile egemenlik-güç-iktidar anlamına gelen kratos sözcüklerinin birleştirilmesiyle türetilmiş bir kavram demokrasi. Tarihsel kökeni antik Yunan kent devletlerine uzanıyor.

En sade tanımıyla demokrasi siyasal yönetim ve denetimin doğrudan ya da seçilmiş temsilciler aracılığıyla halkın elinde olduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların özgür ve eşit sayıldığı yönetim biçimidir. 

ABD’nin 16. Başkanı Abraham Lincoln’e atfedilen ifadeyle, demokrasi halkın halk için halk tarafından yönetilmesidir. 

Demokraside egemenlik halka aittir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ifadesiyle “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir!” 

Teokraside ise İslamcıların ifadesiyle “Hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır!”.


Sözlüklerde diktatörlük de, siyasi iktidarın bir kişinin veya birçok kişinin oluşturduğu grup tarafından denetimsiz olarak kullanıldığı siyasi düzen olarak tanımlanıyor. Diktatör de, “bütün siyasi yetkileri kendinde toplamış kimse, zorba” demek. Diktatörlüğün tarihsel kökeni antik Roma’ya uzanıyor. Diktatörlük rejimleri ülkeden ülkeye, krallık, padişahlık, imparatorluk, monarşi, oligarşi, monokrasi, otokrasi, despotizm, faşizm vs olarak adlandırılıyor

Marksizm’e göre siyasetin özünde toplumun sınıflara bölünmüşlüğü vardır. Demokrasi üretim araçlarının sahibi egemen sınıfın diğer sınıflar üzerindeki barışçıl diktatörlüğüdür. Sosyalist demokraside üretim araçlarının mülkiyeti tüm topluma aittir; ihtiyaca göre üretilir, emeğe göre paylaşılır; iktidar aşağıdan yukarıya oluşur, gerçek demokrasiye sınıfsal ayrılıkların ortadan kalkacağı komünizm aşamasında ulaşılır; daha doğrusu devlete ihtiyaç kalmaz.

Hangi tanımlara itibar edersek edelim, şimdilik “halkın kendi kendini yönetmesi demokrasi”, “denetimsiz siyasi iktidar diktatörlük” diyelim. 

***

TÜRKİYE’DEKİ REJİM DİKTATÖRLÜK MÜ DEMOKRASİ Mİ?

Soru böyle damardan omurgadan olunca yanıt vereni çok olur; ilk çağ filozoflarından başlar, çağdaş siyaset felsefecilerine ulaşır. Biz çağdaş siyaset bilimcilerinden Fathali Moghaddam’a kulak verelim. Anımsatmak gerekirse, İran doğumlu Moghaddam Georgetown Üniversitesi’nde psikoloji profesörüdür, Diktatörlüğün Psikolojisi kitabının yazarıdır; 2013 yılında üniversitede konferans veren Emine Erdoğan’a kitabını hediye etmesi Türkiye siyaset çevrelerinde hayli manidar karşılanmıştı.

Diktatörlüğün Psikolojisi, siyasetin sınıfsal özünü görmezlikten gelse ve Marksizm’i aşağılasa da demokrasinin kimi standartlarını vurgulaması nedeniyle göz atmaya değer bir kitap. Özellikle AKP seçmenlerinin kitabı okumalarında yarar var. En azından kime ‘diktatör’ denir, onu öğrenirler. Yazarın İran’da yaşadıklarının Türkiye’de yaşananlara benzerliğini şaşırtıcı bulurlar mı, bilemem.

Fathali Moghaddam’a göre bir ülkenin demokrasiyle yönetilip yönetilmediği dört soruluk bir testle kontrol edilebilir. Test, “Şehir Meydanı” başlığı altında “Bir yurttaş yaşadığı şehrin meydanına çıkıp, tutuklanma, hapse atılma ve fiziksel şiddete uğrama korkusu olmadan özgürce konuşabilir mi?” sorusuyla başlıyor.

Testin ikinci sorusu: Ülkede iktidar seçimle mi değişiyor? Seçimler hür ve adil bir ortamda mı yapılıyor?

Üçüncü soru şöyle: Ülkedeki azınlıklara karşı ayrımcı politikalar uygulanıyor mu? 

Nihayet bir diktatörlüğün en önemli yapı taşına ilişkin soru: Ülkede yargı bağımsız mı?

Bu dört soruluk teste başka sorular da eklenebilir. Parlamento ne kadar etkili, düşünce ifade ve basın özgürlüğü var mı, üniversiteler baskı altında mı, parti içi demokrasi var mı vs…

Buna göre Türkiye’nin demokrasiyle yönetilip yönetilmediği sorusunu yanıtlamak zor olmasa gerek. Görünen köy kılavuz istemez veya arife tarife ne hacet değil mi?

***

DİKTATÖRLÜKTEN DEMOKRASİYE NASIL GEÇİLİR?

Şimdi söz memleketten yani Türkiye’den dışarı; diktatörlükten demokrasiye nasıl geçilir sorusuna yanıt arayalım. Bundan sonrası Platonik düşüncelerdir, okunması şart değildir.

Varsayalım ki ülke oligarşik dikta ile yönetilmektedir, yani küçük ve ayrıcalıklı bir grubun diktatörlüğü altındadır. Oligarşi üyelerine günümüzde oligark denmektedir.

“Oligarşi gelir üstünlüğüne dayanan bir devlet modelidir. Zenginlerin yürüttüğü fakirlerin hiç karışmadıkları bir düzen yani (550d).”

“Zenginler para kazanacak ve harcayacak türlü yerler bulurlar. Rahatça kazanmak ve harcayabilmek için de yasaları bozarlar. Sonunda ne kendileri sayarlar kanunları ne de kadınları. Komşu komşuya özene özene zamanla bütün toplum onlara benzer” (550e)”

“O zaman kendileri daha zengin, daha da zengin olma peşine düşerler; paraya verdikleri değer arttıkça, doğruluğun adaletin değeri düşer. Zenginlikle doğruluk ve adalet öyle ayrı şeylerdir ki, ikisini teraziye koydun mu, zenginlik kefesi hep aşağı iner. Yükselmeye, şana şerefe düşkün insanlar da zamanla para düşkünü, cimri ve açgözlü olurlar. İşte o zaman oligarşide başa geçeceklerin sınırını belirten bir kanun çıkar. Belli bir gelire ulaşamamış insanlar devlet yönetimine giremezler (550e).”

“Böyle bir devlet bütünlüğünü kaybeder ister istemez, ikiye bölünür. Bir yanda yoksullar bir yanda zenginler! Aynı toprak üstünde yaşayan bu iki topluluk boyuna birbirine diş biler (551d).”

“Baştakilerden başka herkes dilencidir hemen hemen. Dilencilerin yanı sıra hırsızlar, yankesiciler, kanlı katiller, eli bıçaklı insanlar, haydutlar…(552e)” 

“Akıl ve yüreğe gelince, sultanın ayakları altındadır (553d).”

“Peki oligarşiden demokrasiye nasıl geçilir? (555b)”

“Bir devlette yurttaşların hem zenginlik peşine düşmeleri hem de ölçülü tokgözlü olmaları mümkün değildir. Bu yüzden oligarşilerde devlet adamları, yurttaşların ölçüsüz para harcamalarına, israflarına göz yumarlar. Sonunda iyi soylu yiğit kişileri beş parasız bırakırlar. Böylece toplumda bir sürü işsiz türemeye başlar. İçlerinde zehir taşıyan bu başıboş insanların bütün düşünceleri devleti yıkmak, düzeni değiştirmek olur. Zenginlerse bu mutsuz insanları görmezler, servetlerini artırmaktan başka bir şey düşünmezler. Onlar sermayelerini büyüttükçe toplumda serseriler çoğaldıkça çoğalır (555d, e; 556a).”

“Bu durumda, cılız bir beden nasıl dışarıdan gelecek küçük bir sarsıntıyla hemen yatağa düşerse, devlet de en küçük sebeplerle sarsılır, iç savaş başlar; ikiye bölünen halkın bir kısmı yabancı oligarşilerden, bir kısmı demokrasilerden yardım ister. Yabancılar karışmadan da kavganın alıp yürüdüğü olur. İşte bu kavgada fakirler galip geldi mi demokrasi kurulur. Zenginlerin kimi öldürülür, kimi yurt dışına sürülür. Geri kalan yurttaşlar devleti ve devlet işlerini eşit şartlarla paylaşırlar. Demokrasi ya böyle silah gücüyle kurulur ya da zenginlerin korkup kaçmalarıyla (557a).”

Özetle, millet zengin-fakir diye bölünüp birbirine girecek, iç savaş çıkacak; ya azınlıktaki zenginlerin kaçıp gitmeleriyle ya da iç savaşta fakirlerin zenginleri yenmeleriyle, yani silah zoruyla oligarşik diktadan veya monarşiden demokrasiye geçilecek.

Dediğim gibi Politeia’ya ilişkin Platonik düşünceler bunlar. Tarihte bu yolla kurulmuş bir demokrasi var mı, bilemiyorum. Nitekim Fathali Moghaddam’ın belirttiğine göre, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana dünyada 316 diktatör gelip geçti; bunlardan sadece 32’si halk ayaklanmasıyla devrildi; 205’ini de aynı azınlık grup içinde başka diktatör adayları devirdi.

Monarşiler, oligarşiler, diktatörlükler nasıl devrilmiş olurlarsa olsunlar, ahım şahım bir demokrasiye geçildiğini okuduğum tarih kitapları kaydetmiyor. Türkiye tarihinde de monarşiden cumhuriyete silah gücüyle geçildi ama demokrasiye geçilebildi mi? Hâlâ tartışıyoruz. Sahi Türkiye demokrasiyle mi yönetiliyor?

7 Temmuz 2022 Perşembe

HIRSIZ TİRANIN GÖNÜLLÜ KULLARI

İşsizler yoksullar sınıfsal kimliklerine neden yabancılaşırlar? Kendilerini ezen ve yoksul bırakan düzene, o düzenin siyasetçilerine neden tepki göstermezler, isyan etmezler? Tepki göstermek, isyan etmek bir yana neden ibadet edercesine sadakatle bağlanırlar? Nazım Hikmet’in sitemiyle, “Gocuklu celep kaldırdığında sopasını, neden sürüye katılıverirler hemen ve adeta mağrur koşarlar salhaneye?...”

Bu sorulara ne zaman kafa yorsam, aklıma Karl Marks’tan önce Etienne de La Boétie gelir.

***

Etienne de La Boétie, on altıncı yüzyılda yaşamış Fransız filozofu. Filozof ama saçı sakalı ağarmış, halim selim bir ihtiyar gelmemeli akla. Topu topu 33 yıl yaşamış; 1530’da doğmuş, hukuk fakültesini bitirdikten sonra parlamentoda danışman olarak çalışmış, 1563’te hayata veda etmiş. Parlamentonun öteki danışmanlarından Denemeler kitabıyla ünlü Montaigne’nin çok yakın dostu.

Devlet memuru Etienne bulabildiği eserleri okumuş, yakın çevresine bakmış, gözlemlemiş; ne görse iyi? İster seçimle oluşsun ister fetih ya da zorbalıkla kurulsun ya da miras kalsın, bütün siyasal iktidarlar halkı eziyorlar soyuyorlar ama insanlar kendilerini ezen soygun düzenine itiraz etmiyorlar; itiraz etmek şöyle dursun, soyguncu düzenin tepesindeki (sesini duymadıkları yüzünü görmedikleri) krallara kuzu kuzu itaat ediyorlar; Etienne’nin deyişiyle gönüllü kulluk ediyorlar.

Gençliğe özgü isyankârlıkla şaşıp kalmış Etienne; sefilce kulluk edilmesine çok üzülmüş ve halka sitem etmiş: “Zavallı sefil insanlar, akılsız halklar! Gözünüzün önünde kazançlarınızın götürülmesine, tarlalarınızın yağmalanmasına, evlerinizin ve eşyalarınızın çalınmasına seyirci kalıyorsunuz. Bu kötülük size düşmanlardan gelmiyor; öylesine yücelttiğiniz, uğrunda cesaretle savaşa gidip kendinizi ölüme atmaktan çekinmediğiniz o kişiden geliyor.”

Tefekküre dalıp, kısacık ömrüne, Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev  adını verdiği bir kitap sıkıştırmış; kitabında şu sorulara yanıt bulmaya çalışmış Etienne:

- Bu kadar insan, bu kadar köy, kent ve bu kadar ulus nasıl oluyor da tek bir tirana katlanabiliyorlar? Kendilerine ait ne malları ne aileleri ve çocukları, hatta ne de yaşamları olan sonsuz sayıdaki insanın boyun eğip kulluk etmesi ne büyük bir felâkettir ne uğursuz bir kötülüktür?

- Neden halklar kendilerini sevenlere karşı kuşkulu, kendilerini ezenlere ve aldatanlara itaatkâr, azıcık pohpohlandıklarında ise hemen teslim oluyorlar?

- İnsanlar tiranlara, soygun düzenine niçin isyan etmezler? Neden tirana, soygun düzenine gönüllü olarak boyun eğerler, kulluk ederler? 

Sorular son derece yaman; ama, Etienne belki de ömrü yetmediğinden, net bir yanıt bulamamış. Kendisinin üzerinde en çok durduğu, en çok önemsediği yanıt şöyle:

“Tiranı destekleyen ve tüm ülkeyi kulluk altında tutan hep 5-6 kişidir. Bu 5-6 kişinin çıkar sağladıkları ortalama 100’er dost ve akrabası vardır.  Bu altı yüz kişi, buyrukları altında 6 bin kişiyi tutar. Bu 6 bin kişi, eyaletlerin ve maliyenin yönetimini ellerinde tutarlar; ganimetten pay alabilmek ve büyük tiranın altında kendilerini küçük tiranlar yapabilmek için çevresinde toplanıp onu desteklemeye başlarlar. Bu zincir böyle sürer gider.”

Yani, filozof, “Yukarıdan aşağıya, tepeden tırnağa hiyerarşik soygun düzeni var, tepedeki tiranın yönettiği örgütlü azınlık örgütsüz çoğunluğa hükmediyor, düzenden azıcık menfaatlenen kişi düzen muhafızı kesiliyor ve kendi çapında tiran oluyor” demeye getirmiş.

Etienne siyasal iktidarın oluşumunu ve hiyerarşik soygun düzenini teşhis ettikten sonra tiranın iktidarını meşrulaştırmak için en çok kullandığı taktiği de şöyle vurgulamış: “Tiranlar bile, insanların kendilerine kötülük yapan birisine katlanabilmelerini çok şaşırtıcı bulurlar. Dini koruyucu olarak ön plana koyarlar ve hatta birkaç tanrısallık örneğinden faydalanırlar. (…) Tiran, uyruklarını birbirlerine kırdırarak kulluklaştırır.”

Dini inancı vurgulamak ve tanrısallık sergilemek, beş altı kişi, uyruklarını birbirlerine kırdırmak… Ne kadar tanıdık değil mi? Siz yine de Etienne de La Boétie’nin bugünkü Türkiye’yi betimlediği gibi bir düşünceyi aklınıza getirmeyin olur mu?

***

TİRAN NASIL DEVRİLİR?

Etienne, insanlığın soygun ve kulluk düzeninden nasıl kurtulabileceği konusunda umutsuz denecek kadar kötümser. La Boétie’ye göre insanların yönetenler / yönetilenler diye ayrıldığı her toplum düzeni kulluk düzenidir. İlk başlarda zor yoluyla boyun eğseler bile zamanla kulluğu içselleştirirler. Boyunduruk altında doğan insanlar, kulluk, kölelik içinde büyütülüp eğitilirler ve artık ileriye bakmadan, doğdukları gibi bir yaşamı sürdürürler, doğumlarındaki durumu doğal durum olarak kabul ederler. “Halk bir kere kulluklaşmaya görsün, özgürlüğü öylesine unutur ki, artık onun uyanıp yeniden özgürlüğünü ele geçirmesi olanaksızdır. Üstelik halk, çok içten ve istekli bir biçimde kulluk eder. Bu durumu gören, onun özgürlüğünü değil de köleliğini kaybettiğini sanır. Özgürlük öylesine büyük ve öylesine hoş bir iyiliktir ki, bir kez kayboldu mu tüm kötülükler arka arkaya sıralanır.”

Hayvanların ve kuşların bile yakalanınca tırnaklarıyla, boynuzlarıyla, ayaklarıyla, gagalarıyla direndiklerine dikkat çeker Etienne ve tiranın nasıl devrileceği, kulluğun nasıl sona ereceği konusunda halka şöyle telkinde bulunur: “Hayvanların bile katlanamayacağı tüm bu kötülüklerden kurtulabilirsiniz. Bunun için kurtulmaya çabalamanız gerekmez. Kurtulmak istemeniz yeterli olacaktır. Kulluk etmemeye karar verdiğiniz an özgürsünüz. Onu itmenizi ya da dengesini bozmanızı istemiyorum. Yalnızca onu desteklemeyin; işte o zaman onun altından kaidesi çekilmiş bir Rodos heykeli gibi tüm ağırlığıyla düşüp parçalandığını göreceksiniz.”

***

Etienne’in topu topu 40 sayfalık kitabının özeti böyle. Filozof, yukarıdan aşağıya hiyerarşik soygun düzeni teorisini Türkiye’nin bugünlerini görüp de mi akıl etti acaba?


Bu soru yanıtını bekleyedursun, kaç zamandır beynimi yoran başka bir soruyu yinelemekten kendimi alamıyorum. O soru Recep Tayyip Erdoğan’ın bir aforizmasıyla ilgili. Erdoğan 1994 yılında belediye başkanı seçilirken diyordu ki, “Hırsızlık, yukarıdaki üst yöneticilerden başlar alttaki yöneticilere, oradan da halka yansır.” (https://www.youtube.com/watch?v=uuaEqT8LZLU)

Yani Erdoğan da tıpkı Etienne gibi yukarıdan aşağıya hiyerarşik hırsızlık ve soygun düzeninden söz etmişti. Benim merakım, Erdoğan acaba Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev kitabını okudu da mı böyle bir cümle kurdu? Ya da tersine Etienne de La Boétie, Recep Tayyip Erdoğan’ın aforizmasından esinlenmiş olabilir mi? 😊🙂😍😂

İkincisi, Erdoğan 20 yıldır belki de tiranların bile hayal edemeyecekleri iktidar gücüyle yönetiyor Türkiye’yi. Bu iktidar gücüyle Erdoğan, sözünü ettiği soygun düzeninde nasıl bir değişiklik yaptı?

Bu soruları, karşılaşmak kısmet olursa kendisine soracağım. Daha çoook soru var, şimdilik bu kadarla kalsın.

Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev, Etienne de La Boétie, Çev: Mehmet Ali Ağaoğulları, İmge Kitabevi Yayınları, Ankara 2011, Üçüncü Baskı.

30 Haziran 2022 Perşembe

SİYASETÇİ NEDEN YALAN SÖYLER?

Son yazılarda mitoman siyasetçinin nasıl olup da utanmadan sıkılmadan arlanmadan pervasızca yalan söyleyebildiğini tartışıyorduk. 

Geçen yazıda değinmiştik. Platon’a göre devleti hakikatin sırrına ermiş filozoflar yönetmelidir; bu filozof yöneticiler, devletin ve toplumun yararı gereği, düşmanlarına ya da yurttaşlarına yalan söyleyebilirler; bunun dışında yalan tanrısal ahlakın inkârıdır… 

Siyasetin ve devlet yönetiminin neden yalan üzerine kurulu olduğunu sorgulayan düşünürlerden biri de Hannah Arendt’tir.

Arendt, Siyasette Yalan başlıklı makalesinde, ABD’nin Vietnam Savaşı’na ilişkin gizli bilgileri içeren 47 ciltlik Pentagon belgelerini incelerken, yalanı savaş iletişiminin ve karar sürecinin merkezine yerleştirir ve savaş iletişimini “yalan ifadelerden oluşan bataklık” olarak betimler. Arendt’e göre yalanın hedefi düşman değil, savaşı yöneten karar süreci ve iç kamuoyudur. Hakikatsizlik (yani yalan-RY) hükümet düzeyinde kararlılıkla benimsenmiştir ve asker/sivil her kademede göz yumulmaktadır. “Yalanlar –‘arama ve imha’ harekâtlarının düzmece ceset sayıları, hava kuvvetlerinin gerçekleri çarpıtan hasar tespit raporları, kendi yazdıkları raporlar üzerinden performanslarının değerlendirileceğini bilen astların savaş alanından Washington’a ilettiği ‘ilerleme raporları’- insanı kolaylıkla olayın tarihsel arka planını unutmaya yöneltebilir.” (Ne kadar tanıdık değil mi? Küçük Amerika’nın savaşlarında böyle yalanlara ihtiyaç duyulmadığı söylenebilir mi?)

Arendt’e göre savaştaki kandırma süreci, modern yalanın totaliter olmayan bir versiyonudur; ABD’nin iç ve dış siyasetinin altyapısını oluşturur. Çünkü doğruculuk hiçbir zaman siyasi erdem sayılmamış, yalan ise siyasette her zaman kullanılabilir araç olarak görülmüştür. Gizlilik ve kandırma, yani kasıtlı sahtekârlık ve açık yalan, insan günahkârlığının tesadüfi sonucu olarak siyasete sızmış değildir; yazılı tarihin en başından itibaren yaşamımızda olmuştur.

Yine Arendt’e göre, ahlaki öfke ve tepki yalanı yok edemez. Çünkü, “Yalanlar çoğu zaman gerçeklikten çok daha makul, akla çok daha yatkındır. Yalancı, izleyenin ne duymak istediğini ya da nasıl bir beklenti içinde olduğunu bilmenin sağladığı büyük avantaja sahiptir. Yalancı, toplumun tüketimine sunacağı hikâyesini hazırlarken, hikâyesinin inandırıcı olmasına dikkat etmez. Oysa gerçekliğin bizi hiç ummadığımız şeylerle karşılaştırmak gibi rahatsız edici bir alışkanlığı vardır ve biz her seferinde buna hazırlıksız yakalanırız.”

Yani Arendt demeye getiriyor ki, dost acı söyler, gerçekler acıdır, insanlar özel hayatta ve siyasette yalan şeyler duymaktan hoşlanırlar ve yeri geldikçe yalan söylerler. 

Arendt’in söylediği gibi hakikat böyle rahatsız edici ve yalan böyle çekici olsa da, siyasetçi izler kitlenin duymak istediğini söylese de insan yine de kabullenemiyor utanmadan arlanmadan pervasızca yalan söylenmesini. 

***

Peki siyasetçi pervasızca yalan söyleme gücünü başka nereden alıyor? Bu sorunun yanıtı olarak Arendt, insanın hayatta kalma içgüdüsüne dikkat çekiyor: “Hayatta kalmanız, önünüze sunulana güveniyormuş gibi yapmanıza bağlı ise, size sunulan şeyin hakikat mi yalan mı olduğunun bir önemi kalmaz.” 

Yani Arendt demeye getiriyor ki, izler kitle ile siyasetçi arasında hayati çıkar ilişkisi varsa, anlatılan hikâyenin hakikat mi yalan mı olduğunun yalana maruz kalan kitle için önemi yoktur… “Ay’a kadar dört şeritli yol yapacağım desek, seçmenimiz inanır” itirafını duysaydı Arendt, kim bilir makalesinde başka ne gibi değerlendirmelere yer verirdi?

Bu noktada Hannah Arendt, yalan siyasetinin bir aşamada izler kitleden sonra kendini de kandırmaya dönüştüğünü vurgular ve ekler: “Siyaset alanında kendini kandırma en önemli tehlikedir. Çünkü kendini kandıran kandırıcı, sadece onu izleyenlerle değil, gerçek dünyayla da tüm irtibatını kaybeder.”


Arendt’in gerçek dünya ile tüm bağını koparma ifadesi ister istemez mitoman siyasetçinin yalanlarını akla getiriyor. Kendisinden önce yapılmış eserleri sahiplenmenin ve özel yaşamıyla ilgili yalanlarının ötesinde kendisini dünya lideri sanmanın gerçeklikten tümüyle kopma dışında bir açıklaması olmasa gerek. Kendisini böyle sanmasında havarilerinin katkısı da yok değil. Öyle ki, “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde taşıyan lider” bile dediler. Bu gibi pohpohlamalar övgüler yüceltmeler, beşeri sermaye yoksulu narsistik egosunu kim bilir nasıl da okşamaktadır. Zaten malum, şeyh uçmaz müritleri uçurur. Tabii müritler şeyhlerini uçururken kendileri de uçmakta ve gerçeklikten tümüyle kopmaktadırlar. Daha doğrusu şeyh de müritler de kendi üretimleri sahte bir gerçeklik âleminde yaşamaktadırlar. Gustave Le Bon’un diliyle söylemek gerekirse; kitle, “yanlış bilinç” ile büyülenmiş bir “yığın”dan ibarettir. Hatta kitle, aşağı ve bayağı bir toplamdır; bilincin (muhakeme ve yargılamanın) ortadan kalktığı bir âlemde yaşamaktadır. Lider bu kolayca etkilenebilen “itaate susamış” yığını yöneten, kendi çıkarının etrafında toplayan kişidir. Lider, sözleriyle, anlattıklarıyla, mimikleriyle, yürüyüşüyle, duruşuyla, bakışıyla kitleyi etkiler, yönlendirir…

Bu anda başlıktaki soruyu yineleyelim:

Siyasetçi neden yalan söyler?

Yanıt: Yandaşlarını kandırmak için. Hakikatle bağını kopardıktan sonra kendisini de kandırır.

***

Her şeye karşın Arendt, yalancı muktedirin gücünün mutlak olmadığını, izler kitleyi ve kendini kandırmanın sonsuza kadar sürmeyeceğini, nihayetinde gerçek dünyaya yakalanacağını söyler. Yani önünde sonunda yalancı gerçekliğe yenilecektir. Çünkü “gerçekliğin ikamesi yoktur” ve “Belli bir yerden sonra yalanın kendine zarar vermeye başladığı bir noktaya varılır. Yalanların muhatabı olan seyirci kitlesi hayatta kalmak için hakikat ile yalanı birbirinden ayıran çizgiyi tamamen hiçe saymak zorunda bırakıldığında işte bu noktaya gelinir.”

Türkiye’de ekonomik buhranın en ağır mağduru (aynı zamanda yalana en çok maruz kalan) izler kitle, hakikat ile yalanı birbirinden ayıran çizgiyi tamamen hiçe saymak çaresizliğine düşmüş müdür, emin değilim. İzler kitle bu çaresizliğe düşsün düşmesin, yalan siyasetinin iflasında Arendt’in umudu asıl olarak, bilgiye erişme özgürlüğü ve bu özgürlük için boyun eğmeden mücadele edecek insanların varlığıdır. Arendt, hakikatin güvenilir tanıklara ihtiyaç duyduğunu vurgular; yani bilgiye erişme hakkını ve basın özgürlüğünü.

Arendt’in bu çıkarımı sınıflar mücadelesini tüm yalınlığıyla içermese de saygıya değerdir.

Bilgiye erişme hakkını, düşünce ifade ve basın özgürlüğünü boyun eğmeden savunan basın emekçilerine selam olsun.


21 Haziran 2022 Salı

SİYASİ YALANIN SOYLUSUNDAN SOYSUZUNA

Geçen yazıda dostlar meclisinde siyaset ve yalanı konuştuğumuzu anlatmıştım. Recep Tayyip Erdoğan da sohbetimize (gıyaben) katılmış ve “Bir insan, utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, yüzü kızarmadan, arka arkaya bu kadar yalanı nasıl söyleyebilir?” diye sormuştu.

Erdoğan’ın sorusundan ilhamla, biz de mitoman bir siyasetçinin bazı yalanlarını sıralayıp, “Platon, Étienne de La Boétie ve Hannah Arendt bugünlerin Türkiye’sini ve siyasetçilerini gördüler de mi yazdılar eserlerini?” diye sormuştuk ama bir yanıt alamamıştık. Yani Erdoğan’ın söylev ve demeçleri içinde bu sorunun yanıtı yoktu. Ne yapalım? Canı sağ olsun! Erdoğan’dan alamadığımız yanıtı kendimiz bulmaya çalışalım.

***

DEVLETİ YÖNETENLER YALAN SÖYLEMELİ Mİ?

Yalan malum, doğru olmadığı bilindiği halde söylenen sözdür; daha geniş anlamıyla hakikatin gizlenmesi ya da çarpıtılmasıdır; sahte bir hakikat inşasıdır.

Gündelik hayatta neden çok sık yalan söylendiği, doğru söyleyenin dokuz köyden niçin kovulduğu, siyasetçilerin neden yalan söyledikleri sorusu yeni değil; kökeni antik uygarlıklara değin uzanıyor. Antik Yunan filozofu Platon, felsefenin giriş kapısı değerindeki başyapıtı Politeia’yı doğru/yalan çelişkisi üzerine yazmış adeta. 

Platon’un asıl amacı, hakikatin sırrına ermiş filozofların yöneteceği, herkesin mutluluğunu sağlayacak bir devlet ütopyası inşa etmek. Ütopyasını tasarlarken sadece ideal devlete değil, siyaset ve ahlak felsefesi, metafizik, eğitim, psikoloji, mitoloji, sosyoloji, kültür tarihi, edebiyat, coğrafya vs konularına da değinmiş. Biz ideal devlet tasarımıyla ilgilenelim.

Platon Politeia’nın hemen başlarında doğruluk ve adalet kavramlarını tartıştırır. “Aklı başında bir arkadaştan silah alsak, bu arkadaş çıldırsa, emanetini geri istese, vermek doğru mudur? Geri verene doğru adam denilebilir mi? Bir çılgına, gerçeği olduğu gibi söyleyene doğru adam denemez…” diyerek gündelik yaşamda “gerekli” yalanın kapısını tıklatır. (331 c)

Ardından “Acaba yalan bazı hallerde zararsız olur mu? Kim ne zaman yalan söyler de kötü bir şey yapmış sayılmaz? Düşmanlarımıza yalan söylersek ya da dost bildiklerimizin çılgınlıkla, bunaklıkla bir şey yapmalarına engel olmak için yalana bir ilaç, bir çare diye başvurursak, yararlı olmaz mı?” diyerek “gerekli” yalanın kapısını aralar. (382 d) 


Sonra da “gerekli” yalanı siyaset sahnesine taşır; devleti yönetenlerin “gerekli” durumlarda yalan söylemelerini öğütler. (459 d)

***

PLATON’UN İDEAL DEVLETİ

Platon’a göre, devlet ve toplum üç katmandan oluşur: Üreticiler (işçiler, çiftçiler, zanaatçılar), bekçiler (askerler), yöneticiler (filozoflar). 

(Anlaşılacağı üzere, bu hiyerarşide nüfusun çoğunluğunu oluşturan kölelere yer yoktur. O tarihte Atina’nın nüfusu 400 bin kadardır; bunun 250 bin kadarı köledir.)

Yurttaşlar bu hiyerarşiye ve işbölümüne uygun eğitime tabi tutulmalıdır. Doğruluktan şaşmayan, çabuk öğrenen, öğrendiğini belleğinde tutan, ölçülü hareket eden filozof yaradılışlı yöneticiler felsefe, bilim ve müzikle eğitilmelidirler. Yurdu korumakla görevli bekçiler ise azgın, çevik ve güçlü olmalı; müzik ve idman ile eğitilmelidirler. Yönetenler ve bekçiler özel mülk edinemezler, kendilerine ait evleri olmaz, kadınlar ve çocuklar ortaktır; baba oğlunu, oğlu babasını bilmez. “Mutluluklarına kendileri kıymış olurlar. Devlet ellerinde olduğu halde ondan hiçbir nimet elde edemezler. Başka devletlerin başındakiler gibi toprakları, güzel evleri olmaz. Bu evleri gereğince döşeyemezler. Tanrılara kendi elleriyle kurban kesemezler, kimseyi konuk edemezler. Altını, gümüşü, mutlu sayılan kişilerin kullandıklarını kullanamazlar. Şehirde oturan ama onu korumaktan başka hiçbir iş görmeyen ücretli erlerdir. Üstelik aldıkları ücret de sadece geçimlerini sağlar, boğaz tokluğuna çalışırlar. Canları gezmek istese, kadınlara para yedirmek isteseler, mutlu insanlar gibi dilediğini satın almaya kalksalar, olmaz diyeceğiz. (…) Bu durumda pekâlâ mutlu olabilirler. Biz devletimizi bütün topluma birden mutluluk sağlasın diye kuruyoruz. Yoksa bir sınıf ötekilerden daha mutlu olsun diye değil.” (419 a, 420 ac)

Platon’a göre ideal devletin kurulabilmesi için ya filozoflar devleti yönetmeli ya da devleti yönetenler gerçekten filozof olmalıdırlar. Aksi halde herkesin mutlu olacağı devlet kurulamaz. Bilgi dostu filozofların yöneteceği devletin başlıca değerleri, bilgelik, yiğitlik, ölçülülük ve doğruluk (adalet) olacaktır. (427 e, 433 c)

Bekçiler barışta el üstünde tutulmalı ve en iyi şekilde beslenmelidirler. “Onların köpekler gibi hep uyanık olmaları, iyi görmeleri, iyi işitmeleri, seferde değişik yiyecek içeceğe, güneş çarpmalarına, karakışa, fırtınalara dayanmaları gerekir.” (404 b)


Bekçiler, yurdu ve devleti koruma uğruna girecekleri savaşta öldüklerinde ise: “Savaşta yiğitçe ölenlere gelince, ilk iş olarak altın yaradılışlı diyeceğiz onlara. Sonra da güzel mezarlar yaptıracağız bu uğurlu varlıklara. Hayatlarında büyük bir değer gösterip ölenleri böyle kutlayacağız.” (468 e, 469 ab)

(Ara not: “Peygamber’e komşu oldular, şehitler tepesi boş kalmamalı” söyleminin, şehit, kedoşim, martyr avuntularının Platonik ifadesi yani. Anatole France’a göre ise, “Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler uğruna ölünür!”)

Platonik devlette üreticilerin yükümlülüğüne gelince. Herkes konumuna razı olmalı, kendi işini yapmalı, başkasının işini de üstlenmemelidir. Çünkü adalet, toplumsal ve bireysel refah ve mutluluk bu hiyerarşiye uygun işbölümüyle sağlanabilir. “Bir devlet için yıkıcı olan, bu üç sınıfın birbirinin işine karışması, görevlerini değiştirmesidir. Buna haklı olarak en büyük suç diyebiliriz.” (434 c) “Bizim kuracağımız devlette kunduracı kunduracıdır, kunduracılıktan başka bir de kaptanlık yapamaz. Çiftçi çiftçidir, çiftçilikten başka bir de yargıçlık etmez. Asker askerdir, askerlik ederken bir de alım satımla uğraşmaz.” (397 e)

***

KUTSAL/SOYLU YALAN

Peki, üreticiler-bekçiler-yöneticiler şeklindeki eşitsiz hiyerarşi ideal devlette gönül rızasıyla kabul edilecek midir? Üreticiler ve bekçiler kendilerine biçilen konuma razı olacaklar mıdır? Bunun için Platon kutsal/soylu yalan söylenmesini önerir. Önerdiği yalan, eski bir Fenike masalıdır: “Devletin yurttaşları toprak altında yetiştiler. Toprak hepsini emzirip büyüten anadır. Ona saldıran olursa korumak herkesin boynuna borçtur.  Yurttaşlar aynı toprağın çocuklarıdır, kardeştir. Ama Tanrı önder olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacıdırlar. Bekçi olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçiler ve öbür işçilerin mayasına ise demir ve tunç katmıştır. Arada hamur birliği olduğuna göre doğacak çocuklar ebeveynlerine benzeyeceklerdir. (…) Mayasında demir ve tunç katışık olanların önderlik edeceği gün şehrin yok olacağını Tanrı buyurmuştur.” (414 e, 415 abc)

Yanlış anlaşılmasın, her durumda yalanı salık veren bir düşünür değil Platon. İdeal devletin temeline yerleştirdiği kurucu yalanı mubah saymakla birlikte Platon, yönetici filozoflar dışındaki yurttaşların yalan söylemelerini kesin bir dille yasaklar, Tanrısal ahlakın inkârı sayar.  Platon, hakikati saptırdıkları gerekçesiyle sanat ve edebiyatta abartıya bile karşı çıkar. Platon’a göre “Masalların topu yalandır.” (391 c) “Hiç kimse gerçek üzerinde aldanmayı, yanılmayı ya da bilgisiz kalmayı, içinde bu yalanı saklamayı istemez. Bundan kötü bir şey olamaz insan için.” (382 b) 

Platon Tanrıların yalandan nefret ettiklerini söyler (382 a) ve ekler: “Gerçekten ayrılma yetkisi (yani yalan söyleme yetkisi-RY) yalnız devleti yönetenlerde olmalıdır. Devletin yararına, düşmanlarına ya da yurttaşlarına yalan söyleyebilirler. Bunların dışında kimse böyle bir yola başvuramaz. Yönetilenin yönetene yalan söylemesi, hastanın hekime, öğrencinin hekime yalan söylemesi kadar büyük bir suçtur. (…) Yalan devlet gemisini batıracak bir fırtınadır.” (389 cd) 

Özetle, Platon yalanı hakikatin yerine geçirmeye karşı çıkar; sadece ve sadece (mağara benzetmesinde ayrıntısıyla irdelediği üzere), hakikatin sırrını yeterince kavrayamamış yığınları devlet çatısı altında bir arada mutlu etmek için hakikatin sırrına ermiş filozof yöneticilerin gerektiğinde yalan söylemelerini salık verir. Tam karşılığı olmasa da Ortadoğu ve Türkiye siyasetindeki karşılığı ilm-i siyaset denilebilir.

***

İdeal devlet tasarımına ilişkin Platonik düşünceler çok daha fazla ve ayrıntılı. Siyasette ve devlet yönetiminde yalanla ilgili olarak bu kadarı yeter sanırım.

Sadede gelecek olursak.

Antik Yunan filozofu devlet yönetimine ilişkin yalanın soylu/kutsal olmasını önermişken,

Günümüz Türkiye’sinde mitoman siyasetçinin yalanlarını nereye koymalı?

Soylu/kutsal yalan mı yoksa süfli/soysuz yalan mı?

Mitoman siyasetçi nasıl oluyor da pervasızca yalan söyleyebiliyor? “Ay’a kadar dört şeritli yol yapacağım desek, seçmenimiz inanır” itirafı mitoman siyasetçinin nasıl pervasızca yalan söyleyebildiği sorusunun yanıtı yerine geçer mi? 


Mitoman siyasetçi, “Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir” (maide/sofra 42) ayetinin gereğini yerine getiriyor olabilir mi?

Siyasette ve gündelik hayatta doğru söyleyen dokuz köyden niçin kovuluyor?

Siyaset ve yalan üzerine onca kafa yormuş Hannah Arendt’in bu sorulara bir yanıtı var mıdır?


15 Haziran 2022 Çarşamba

YALANCININ AMPULÜ YATSIDAN SONRA DA YANIYOR


Sizi bilmem ama Türkiye’de siyasetin siyasetçinin yalandan dolandan talandan arınacağına ilişkin pek umudum yok. Hangi kanalı açsam hangi sayfaya baksam yalan dolan. 

Oysa Recep Tayyip Erdoğan siyasetçinin yalandan uzak durması gerektiğini söylüyor. Mesela, 17’inci MÜSİAD EXPO’nun kapanışında aynen şöyle vurgulamıştı: “Siyaset yalan söyleme sanatı değildir. Siyaset insanları dürüstçe, adil yönetme sanatıdır.” (24 Kasım 2018)

Gülmeyin ya da kızmayın ne olur. Aynen böyle konuşmuştu Erdoğan. İnanmıyorsanız o günkü gazetelere bakın ya da internette sorgulayın. Aynen bunları söylediğini siz de göreceksiniz.

Sadece bu konuşmasıyla değil; yalancı siyasetçilere kızgınlığını birkaç kere daha dillendirmişti Erdoğan. Hatta bir keresinde “Ben bunlar kadar rahat yalan söyleyebilen siyasetçi tanımadım. Sabah yalan akşam yalan.” dediğini bizzat işittim. Erdoğan böyle derken öyle öfkeliydi ki, Emine Hanım “o öfkeyle Recep Bey kendine zarar verecek” endişesi içindeydi. (3 Aralık 2020)

Recep Tayyip Erdoğan, Balıkesir’de halka hitap ederken de, siyasetçilerin rahatça yalan söylemelerine şaşkınlığını dile getirmişti. “Bir insan, utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, yüzü kızarmadan, arka arkaya bu kadar yalanı nasıl söyleyebilir? Allah aşkına bu nasıl bir yalan söyleme yeteneğidir?” derken şaşkınlığı kızgınlığı yüzünden okunabiliyordu Erdoğan’ın. Erdoğan’ı dinlerken dilimin ucundan hangi sözcüklerin döküldüğünü tahmin etmekte zorlanmazsınız sanırım.

Siyaset ve yalan üzerine nutuk atmakla kalmadı Erdoğan; partisinde “yalanla mücadele timi” bile kurdu. İnanın lütfen! İşkembeden sallamıyorum, mabeyin muhabirlerinden Osman Nuri Cerit’in yalancısıyım. Osman Nuri’nin “AK Parti’den yalanla mücadele timi” başlıklı haberine göre, “AK Parti, muhalefetin yalan kampanyalarına karşı aktif mücadele kararı aldı. Pandemi kısıtlamaları sonrası AK Parti kadroları sahaya inerek yalan kampanyaları ile etkin mücadele başlatacak; ekipler kapı kapı dolaşıp, doğruları anlatacak.” (Akşam 7 Mayıs 2021)

***

Siyaset sahnesinde sabah yalan akşam yalan

Covid19 salgını biteli aylar oldu. Benim kapımı çalan olmadı. AKP’nin yalanla mücadele timleri sizlerin kapılarını çaldılar mı bilemem. Çaldılar ya da çalmadılar, asıl merakım, siyaset ve yalan üzerine onca veciz laflar eden, partisi bünyesinde “yalanla mücadele timi” bile kuran Erdoğan’ın yalana karşı sözlerinin ve çabasının siyasetçiler üzerinde olumlu etki yapıp yapmadığı. Kendi söylediklerine ne kadar riayet ettiğini de merak ediyorum ama bu konuyu şimdilik kurcalamayalım. Bana öyle geliyor ki, kendisi de dahil, kimse dinlemiyor Erdoğan’ı. Siyaset sahnesinde tam da Erdoğan’ın dediği gibi “Sabah yalan akşam yalan.”

Mesela adam (ismi lazım değil) İzmir’e gidiyor, “İzmir’de doğru dürüst havalimanı yoktu; Adnan Menderes Havalimanı’nı İzmir’e biz kazandırdık biz” diye böbürleniyor. Oysa, Adnan Menderes Havalimanı 1987 yılında Turgut Özal tarafından hizmete açılmış.

Başka bir gün gidiyor Van’a; partisi daha kundakta bile değilken 1982 yılında kurulmuş Yüzüncü Yıl Üniversitesi’ni kendisine mal ediyor, “Van’a üniversiteyi kim getirdi, biz” diyor.

Hemen her şehirle kasabayla ilgili böyle başka yalanları da var. Tek tek hatırlatırsam yazı gereksiz yere uzar, lüzumu yok.

Başkalarının yaptığı eserleri kendisine mal etmekle kalmıyor başka yalanlar da söylüyor. Mesela, tam 9 yıldır dilinden düşürmediği bir Dolmabahçe Camii yalanı var. Ne zaman aklına gelse, Gezi Direnişi’ni karalamak için “Dolmabahçe Camii’nde içki içtiler” diye yalan söylüyor. Oysa, o günlerin cami görevlisi Fuat Yıldırım içki içilmediğini söylemişti. Fuat Yıldırım, polise ifade vermiş ve “Ben din adamıyım, yalan söyleyemem, içki içildiğini görmedim” demişti.

Halen lösemiyle mücadele eden Fuat Yıldırım istediği kadar “yalan söyleyemem” desin; malum şahıs aklına estikçe “Müptezeller camide bira içtiler” diye küfredip yalan söylüyor. Neyse ki, Gezi Direnişi sırasında başörtülü Zehra Develioğlu’nun ortaya attığı, “Kabataş’ta üstü çıplak 70-80 erkek üzerime işedi” yalanını artık tekrarlamıyor.

***

Günlük siyasete ilişkin bu yalanların dışında tarihi çarpıtmaktan, tarihte kalmış olaylar ve kişilere ilişkin yalanlar üretmekten de geri kalmıyor. Hatırlamaya değer en son yalanı, son Osmanlı padişahlarından İkinci Abdülhamit’le ilgili. Malum şahıs, İkinci Abdülhamit’in tek karış toprak kaybetmeden devleti yönettiğini söyledi. Oysa, İkinci Abdülhamit döneminde bugünkü Türkiye’nin iki katı genişlikte toprak kaybedildi.

Bana göre öne sürdüğü en parlak (hadi yalan demeyelim) yanlış bilgilerden biri de Amerika’yı Kolomb’tan önce Müslümanların keşfettiğini iddia etmesiydi. Aynen şöyle konuşmuştu: “Amerika’yı Kolomb değil Müslümanlar keşfetti. 1178’de Müslüman denizciler Amerika kıtasına ulaşmıştı. Kristof Kolomb anılarında Küba kıyılarında dağın tepesinde bir caminin varlığından bahseder.”

Nedense malum şahıs, Amerika’nın keşfine ilişkin bu iddiasını bir daha tekrarlamadı. Kendisi de mi inanmadı yoksa tekrarlayıp dünya aleme rezil olmaktan mı çekindi, bilemem.

Her nedense kendisi bilir, malum şahıs, Amerika’yı ilk Müslümanların keşfettiği iddiasının peşini bıraktı ama sabah akşam yalan söylemekten geri durmuyor.

Öğretmen dostum Cemil Ayan da, Recep Tayyip Erdoğan’ın sorusunu bana yöneltiyor: “Bir insan, utanmadan, sıkılmadan, arlanmadan, yüzü kızarmadan, arka arkaya bu kadar yalanı nasıl söyleyebilir? Allah aşkına bu nasıl bir yalan söyleme yeteneğidir?”

Sadece Cemil Ayan değil herkesin aklında bu soru olsa gerek. Ben de kendi kendime sorup duruyorum nasıl bu kadar utanmadan yalan söylenebildiğini. Ve dahi yalancı siyasetçinin yaktığı mumun (veya ampulün) yatsıdan sonra bile neden sönmediğini.

Kendime ve öğretmen dostuma nasıl bir yanıt vermeliyim acaba? Devlet yazarı antik Yunan filozofu Platon, Gönüllü Kulluk Üstüne Söylev filozofu Étienne de La Boétie, Siyasette Yalan düşünürü Hannah Arendt, bugünlerin Türkiye’sini ve siyasetçilerini gördüler de mi yazdılar o eserlerini?


25 Mart 2022 Cuma

UKRAYNA’DA İNSANLIK VAHŞETLE SINANIYOR

Ukrayna’daki savaşta bir ay geride kaldı. Rusya’nın işgaliyle başlayan savaşın ne zaman nasıl biteceği öngörülemiyor. Ne zaman nasıl biterse bitsin, küresel ölçekte bir hesaplaşma olduğu için bu savaş askeri, kültürel, ekonomik ve ekolojik sonuçlarıyla dünyanın yakın geleceğini belirleyecek etkiye ve öneme sahip.

Her savaşta olduğu gibi Ukrayna’daki savaşta da insanlık (evrim tarihinde geride bırakmış olması gereken) vahşetle sınanıyor. En gelişmiş öldürme aletleri; katledilen kadınlar, erkekler, çocuklar, mülteciler; hayatın olağan akışında karşılaşsalar dost olacakken acımasızca birbirlerinin cellâdı ve kurbanı olan, birbirlerini öldürmekle resmen görevlendirilmiş, öldürmeyi meslek edinmiş insanlar; yakılan evler, sönen ocaklar, harabeye dönen kentler ve köyler, tahrip edilen doğa; ortak mutluluk için harcanacakken kül olan ekonomik olanaklar; nesilden nesile aktarılacak kin ve nefret, travmalar, kahramanlıklar, ihanetler; kutsanan ölüm ve asla bir daha geri gelmeyecek hayatlar...

***

SAVAŞIN SUÇLUSU KİM?

Sorunun yanıtı savaşa hangi pencereden hangi gözlükle bakıldığına bağlı. Marksist gözlükle bakıldığında görüleceği üzere, Rusya ile Ukrayna arasında görünse de aslında savaş, ABD’nin başını çektiği emperyalist blok ve onun savaş örgütü NATO ile emperyalist yayılmacı Rusya arasındadır. Daha kısa anlatımla savaş, kapitalistlerin emperyalistlerin savaşıdır.

Askeri işgali başlatması nedeniyle savaşın ilk sorumlusu hiç kuşkusuz Rusya’dır. Rusya lideri Vladimir Putin, NATO’nun doğuya doğru genişlemesini ve Ukrayna’da Rusça konuşan azınlıklara baskıyı bahane ederek işgali başlattı. Putin, kendi kamuoyunda işgale destek bulmak için arkaik Çarlık Rusya’sı nostaljisiyle efsunlu Rusya milliyetçiliğini ateşledi; bunu yaparken de Sovyet devriminin lideri Lenin’e ağır hakaretler etti. Emperyal nostaljiyi tatmin hevesi veya NATO’nun genişlemesi elbette bahaneden ibarettir. İşgalin asıl nedeni, reel sosyalizmin enkazı üzerinde yükselen Rus kapitalizminin dünyayı yeniden paylaşma arzusudur.

Askeri savaşı başlatan taraf Rusya olsa da ABD’nin başını çektiği emperyalist blok ve onun savaş örgütü NATO da Ukrayna’daki vahşetten en az Rusya kadar sorumludur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ABD ve müttefiki Avrupa Birliği, zımni mutabakatların hilafına eski Sovyet cumhuriyetlerini, Polonya ve Romanya’yı NATO’ya katarak genişledi. Bununla yetinmeyen ABD, AB ve NATO Ukrayna’da “turuncu devrim” adı altında darbe yaptırdı, Ukraynalı faşistlere milyarlarca dolar akıttı. Faşistleşen Ukrayna devleti de ABD ve NATO’nun vaatlerine aldandı; AB’ye ve NATO’ya katılma hevesiyle solcular ve Rusça konuşan azınlık üzerindeki baskılarını arttırdı. Rus azınlık üzerindeki baskı, işgalin bahanelerinden biri oldu.

Özetle, ABD ve NATO’nun emperyalist genişlemesine Rusya aynı şekilde karşılık veriyor; taraflar kendi ülkelerindeki sermaye birikimi krizini, sömürüye ve yoksullaşmaya halkların tepkisini savaş yoluyla aşmaya çalışıyorlar. 

***

KİM HAKLI KİM HAKSIZ?

Bu sorunun yanıtı da hangi pencereden bakıldığına göre farklılaşır. 

Rusya’nın penceresinden bakıldığında ABD, AB ve NATO haksızdır. ABD, AB ve NATO’nun yayılmasına karşı Rusya kendi güvenliğini sağlama hakkına sahiptir…

ABD, AB ve NATO’nun penceresinden bakıldığında ise Rusya haksızdır. Rusya komşularını tehdit etmektedir, egemenlik haklarına saygılı davranmamaktadır…

Emperyalist pencereler yerine işgale uğrayan ülke halkının, kadınların çocukların yaşlıların penceresinden bakıldığında ise… 

Vahşetin asıl acısını Ukrayna halkları çekiyor. Çatışmalarda öldürülen askerlerin sivillerin sayısı binlerle ifade ediliyor. Canlarını kurtarmak için belki de hiç dönmemek üzere evlerini terk edenlerin sayısı da üç buçuk milyonu geçti. Oysa düne kadar kendi küçük veya büyük dünyalarında yuvarlanıp gidiyorlardı. Şimdi canlarını kurtarmış olsalar da yabancısı oldukları topraklarda hayat kavgası verecekler. Avrupalı sayılsalar da aşağılanacaklar, fazlalık olarak görülecekler, en pis işlere koşulacaklar, bir süre sonra da terk ettikleri yere dönmeleri istenecek. (Suriyeli ve Ukraynalı mülteciler arasında ayrım yapan ırkçıları yıldırımlar çarpsın, köpek balıkları parçalasın!)


Kaçabilenlerin durumu bu aşamada her şeye karşın iyi görünüyor. Ya kaçamayanlar? Hayat artık eskisi gibi değil. Sabah kahvaltının ardından işe gitmek, akşam eve dönmek, bir mekânda arkadaşlarla vakit öldürmek, sevdiğine sarılmak, çocuklarını torunlarını kucaklamak, parkta doğayı koklamak, sinemaya tiyatroya gitmek, caddeleri sokakları amaçsızca adımlamak… Hiçbiri yok artık. Hayat artık nereden ne zaman geleceği bilinmeyen bir kör kurşuna ya da şarapnel parçasına bağlı. Günlük alışveriş için marketteyken düşebilecek bir füze ile yanarak parçalanarak veya enkaz altında kalarak can vermek de var. En sevdiklerini gözlerinin önünde can verirken çaresizce izleyebilirler. Bir zırhlı araç her şeyi ezip geçebilir. Tam donanımlı asker kılıklı katiller silahlarını başlarına dayayıp her türlü kötülüğü yapabilirler. Her an eziyete, işkenceye, tecavüze maruz kalabilirler; rastgele üzerlerine yağacak mermi sağanağıyla toprağa düşebilirler… 

Nitekim bütün bu felaketlerin haberleri ABD, Avrupa ve Türkiye medya mecralarında izlenebiliyor, okunabiliyor. Oysa, çok yakın tarihte ABD ve Avrupalı müttefikleri Afganistan’a, Irak’a, Suriye’ye ölüm yağdırırken medya mecraları sivillerin trajedisine hiç yer vermiyorlardı. ABD ordusu Afganistan’a “Sonsuz Adalet”, Irak’a “Sonsuz Özgürlük”, Suriye’ye ikisini birden götürüyordu! Afganistan başkenti Kabil “bombaların ışıltısıyla” aydınlanıyordu; Irak’ın başkenti Bağdat “Noel ağacı gibi ışıl ışıl” parlıyordu… Sivillerin trajedisine gözlerini kapamanın ötesinde vahşeti böyle romantize ediyorlardı. Çünkü savaşı, halkların ve ezilenlerin pencerelerinden değil, mülkiyet olarak da ait oldukları emperyalist sermayenin pencerelerinden görüyorlardı.

***

SAVAŞ KARŞITLARI NE İSTİYOR?

İnsanın kendisine, hemcinsine, topluma ve doğaya yabancılaşmasının en vahşi pratiği olan savaş sadece Ukrayna’yı kana bulamıyor. İçinde bulunduğumuz zaman diliminde mazlum halkların maruz kaldığı vahşetin diğer adresleri Suriye, Irak, Filistin, Afganistan, Libya, Yemen, Doğu Türkistan olarak sıralanıyor. Afrika’daki vahşet (gazeteci deyimiyle) haber değeri taşımıyor. Kendi ülkemizde kırk yıldır süren çatışma, resmi söylemde bir ara “düşük yoğunluklu savaş” olarak adlandırılmıştı; epeydir “terör” diye etiketleniyor.

Küresel veya bölgesel paylaşım savaşları cinayettir. Adları geçen coğrafyalardaki savaşlara olduğu kadar Ukrayna’daki işgale de karşı çıkmak vicdani ve ahlaki görevdir. Militarizm ve savaş karşıtları, sosyalistler komünistler, emperyalistler arası boğazlaşmanın tarafı olmazlar; tersine aşağıdaki asgari talepleri kararlılıkla savunurlar.

- Ukrayna’da derhal ateşkes ilan edilmeli, en kısa sürede barış sağlanmalı; Rusya birliklerini geri çekerek işgali sonlandırmalıdır.

- ABD, AB ve NATO, dünya halklarını kan ve göz yaşına boğan provokatif girişimlerine derhal son vermelidir.

- Halkların ve ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına saygı gösterilmeli, nasıl yönetileceklerine halklar kendi özgür iradeleriyle karar vermelidir.

Ukrayna’da Zelensky’nin yasakladığı, Rusya’da Putin’in yer altına ittiği sosyalistlere komünistlere ve savaş karşıtlarına selam olsun!