15 Ekim 2016 Cumartesi

MÜJDE: DİPLOMA MESELESİ NİHAYET NOKTALANIYOR!

ANKARA İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ DİPLOMAYI İNCELİYOR!
Milleti ne kadar çok meşgul etti değil mi?
Yok gerçekten üniversiteye gitti mi?
Yok, mezun olduğunu iddia ettiği tarihten sonra kurulmuş fakülteden nasıl diploma alırmış?
Madem fakülte okumuş, bir tek okul arkadaşı niye çıkıp anılarını anlatmıyor?
Niye bir tek hoca bile “Evet, şöyle öğrenciydi” diye bir şey söylemiyor?
Askerliğini yedek subay olarak yaptıysa, Genelkurmay fakülte diplomasını niye saklıyor?
Daha neler neler.
Hakikaten milleti çok ama çok meşgul etti.
Hâlen de meşgul ediyor.
Hani geçenlerde Irak Başbakanı Haydar Bey’e saydırdı ya: “Sen benim zaten muhatabım değilsin, seviyemde değilsin, kıratımda değilsin, kalitemde değilsin. Önce haddini bil.”
Müzmin münafıklar hemen nasıl dillerini sivrilttiler.
Neler söylemediler neler.
-       Haydar Bey’e saydırıyorsun ama senin kaliten kaç?
-       Kaç paralık adamsın sen?
-       Biliyor musun, Haydar İngiltere’de Manchester Üniversitesi’nde elektronik mühendisliğinde doktora yapmış.
-       Doktoradan vazgeçtik, senin diploma nerede?

Dediğim gibi millet çok meraklı. Öyle ki, bir muhalefet milletvekili de, CHP Manisa Milletvekili Tur Yıldız Biçer de, işi gücü yokmuş gibi, Meclis’e soru önergesi vermiş. Askerliğini yedek subay olarak yapabilmek için hangi diplomayı verdiğini merak etmiş.
Soru önergesine verilen yanıtta, şahsın terhis belgesi ve sağlık raporları dışındaki belgelerin mevzuat gereği imha edildiği anlatılmış.
Tabii, belgelerin (bu arada elbette diploma suretinin) imha edildiği açıklanınca malum mesele gündemden düşmek yerine daha da önem kazandı.
Müzmin münafıklar alışık oldukları üzere fakülteden mezuniyet diplomasının sahte olup olmadığını sorup duruyorlar.
İnsanın başına ne gelirse meraktan gelirmiş değil mi?
Neyse ki, milletin başına olmadık işler gelmemesi için çırpınan devlet daireleri de var. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü de gerekli duyarlığı gösterip meseleye el attı. İlgili kurumdan, gerçek olup olmadığını incelemek üzere diplomanın suretini istedi. Diploma sureti gönderileli iki hafta oldu. Allah’ın izniyle bugün yarın ilgili kamuoyunu ikna edecek bir sonuç çıkar inşallah.
Ne o? Okuduklarınıza inanmaz gibi bir haliniz var. İnanın inanın! Vallahi de billahi de, yanlış bir şey okumadınız. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü diplomayı gerçekten inceliyor. Dediğim gibi diploma sureti gönderileli iki hafta oldu. Sonuç üç beş güne çıkar herhalde.
Hâlâ inanmıyorsunuz. Yahu gerçekten diploma inceleniyor. İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün talebi üzerine, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı (UMAG) yöneticilerinden Rahmi Yıldırım ve diğer personelin diplomaları, gerçek olup olmadıklarının saptanması için incelemeye alındı.
Oysa Rahmi Yıldırım’ın diploması 2005 yılında çok sıkı bir incelemeden geçmişti. Vakıf yöneticiliği gündeme geldiğinde, elde hazır Kara Harp Okulu diplomasını ibraz etmişti. Ancak, İl Milli Eğitim Müdürlüğü illa iletişim fakültesi diploması istemişti. Fakülte çıkış belgesi yetmiyordu. Bunun üzerine Rahmi, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ne gidip diplomanın aslını çıkarttırdı.  
Diploma hikâyesi hayli eğlenceli geçmişti. Ayrıntıya gerek yok. İletişim Fakültesi diplomasını görünce İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Rahmi Yıldırım’ın UMAG’a yönetici olarak atanmasına onay vermişti.
Ne zaman ki, 15 Temmuz darbe girişimi oldu. Ankara İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi diplomasının gerçek olup olmadığını inceliyor.
Dediğim gibi, diploma meselesine nihayet nokta konacak.
Devlet hâlâ ayakta duruyorsa böyle titiz memurların yüzü suyu hürmetinedir vesselam!

2 Ekim 2016 Pazar

ERGENEKON’DAN 15 TEMMUZ’A MEDYA

Ergenekon diye kodlanan operasyon ve soruşturma, topluma derin acılar çektirmiş derin devlet örgütlenmesinin ve darbecilerin tasfiyesi olarak akıllarda yer ettiyse de aslında sermaye sınıfının iç savaş muharebelerinden biriydi. Sermayenin iç savaşı sürecinde derin devlet örgütlenmesi tasfiye edilmedi, devletin diğer birimleriyle birlikte yeniden yapılandırıldı.
Türkiye sermaye sınıfı durup dururken kendi içinde hesaplaşmaya tutuşmadı. Neo liberalizmin miladı sayılan 1980’e değin “İstanbul aslanı laik Atatürkçü” sermaye grupları silahlı-silahsız bürokrasiyle kol kola tek başına iktidarın keyfini yaşar ve hep iktidarda kalacakmışçasına rehavet içindeyken, Türkiye küreselleşmesinin en gözü kara aktörü “Anadolu kaplanı mütedeyyin İslamcı” sermaye grupları daha yoğun bir sömürü ve birikim gerçekleştirdi. Daha yoğun sömürü ve birikimin sonucu olarak önce 1990’larda yerel yönetimlerde iktidara geldi, 2002’de de merkezi hükümeti ele geçirdi. Birikim kanallarının İstanbul sırtlanlarından Anadolu çakallarına çevrilmesi, ikisi arasında iç savaşın tohumlarını yeşertti. Sermaye sınıfındaki yarılma ve iç savaş, devlete, siyasete, uluslararası ilişkilere ve kültürel düzleme de yansıdı.
***

Medya: Dördüncü kuvvet değil yardımcı kuvvet
Sermaye sınıfının “laik” ve “mütedeyyin” hizipleri arasındaki iç savaşın en önemli psikolojik harp mecralarından biri de medya oldu.
Malum, medya veya daha somut bir adlandırmayla kitle iletişim araçları, en genel anlamıyla temsil sistemidir. Medyadaki temsil, daha somut ifadeyle medyada dolaşıma sokulan mesajlar, yani haber ve bilgi metinleri, mülk sahibi sınıfın hegemonyasını yeniden üreten mesajlardır. Marks ve Engels’in deyişiyle, “Egemen sınıfın fikirleri her dönemde egemen fikirlerdir. Maddi gücü yöneten sınıf, aynı zamanda entelektüel gücü de yönet­ir. Zihinsel üretim araçlarından mahrum kalanların fikirleri, egemen sınıfın fikirlerinin etkisi altında kalırlar.”
Çağdaş iletişim kuramcılarından Noam Chomsky de, medyanın işlevini “propaganda modeli” ile açıklar. Chomsky’ye göre, “Totaliter bir devlet için sopa neyse, demokrasi için de propaganda odur.” Medya ve üniversiteler bağımsız olmayıp, şirketler dünyasına ve hükümete bağımlıdırlar. Medya içerikleri sahiplik yapısının, reklam verenlerin, siyasî ve askerî elitin süzgecinden geçerek kitleye ulaşır. Bu yüzden demokrasi se­yirliktir. Şirketler, akademi, siyaset ve medya dünyasının aktörleri, halkı “kamusal alanın dışında tutulması gereken, katılımcı değil izleyici olmakla yetinmesi gereken, olan biteni kavrayamayacak derecede aptal, cahil ve iş­güzar takımı” olarak görürler. Bu şaşkın sürüyü evcilleştirmek için rıza üre­tirler ve rıza üretimini “demokrasi sanatında devrim” olarak nitelendirirler.
Marksizm’in ve Chomsky’nin önermeleri, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarının medyadaki temsiliyle de doğrulandı. Türkiye’de matbuat basın medya ontolojik olarak iktidarın ve egemen sınıfın eklentisiydi, kamunun değil devletin dördüncü gücüydü zaten. Fıtrata ilişkin bu hakikat, 1939 yılında toplanan Türk Basın Birliği kurultayında, dönemin İçişleri Bakanı tarafından “Dördüncü kuvvet değil yardımcı kuvvet” diye ifade edilmişti. Yardımcı kuvvet rolü, egemen medya tarafından hiçbir zaman reddedilmedi. Ontolojik hakikate uygun olarak, 2007 yılında başlayan operasyonlar ve yargılamaların medyadaki temsili de, Türkiye’nin ekonomisinde ve siyasetindeki saflaşmayla doğrudan ilişkili olarak gerçekleşti. Sermaye grupları ve siyasi temsilcileriyle simbiyotik ilişki, yani ortak yaşam ilişkisi içindeki egemen medya bu operasyon ve yargılamaların gözlemcisi değil tarafı oldu.
***

Ergenekon: Siyasal İslam’ın orduyu ele geçirme operasyonu
Kısaca anımsatmak gerekirse, “laik” ve “mütedeyyin” sermaye hiziplerinin iktidar kavgası, 2002’de merkezi hükümetin el değiştirmesinden sonra 2007 yılında Cumhurbaşkanı seçimiyle zirveye çıktı. Ergenekon operasyonunun başlamasından sadece bir buçuk ay önce “laik” sermayenin has müttefiki TSK’nin Genelkurmay Başkanı, 27 Nisan’da bir muhtıra yayımladı, “sözde” değil “özde” Atatürkçü bir cumhurbaşkanı seçilmesi isteğini ifade etti. Hemen ardından 3 Mayıs’ta İstanbul Dolmabahçe’deki Başbakanlık ofisinde Genelkurmay Başkanı ile Başbakan baş başa görüştüler, “mezara kadar saklanacak” sırlar, daha doğrusu dosyalar paylaştılar. 11 Haziran genel seçiminde “mütedeyyin” sermayenin siyasi temsilcisi AKP, oy oranını artırarak iktidarını korudu. 12 Haziran 2007’de İstanbul Ümraniye’de bir evde el bombaları, patlayıcı madde ve fünyelerin ele geçirilmesiyle Ergenekon operasyonu başladı. Ergenekon operasyonu, 2010 yılında başlayan Balyoz operasyonuyla devam etti. Ergenekon davasında emekli askerlerin yanı sıra siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler, kimi sivil örgüt yöneticileri de yargılanırken, Balyoz davasında 2003 yılında İstanbul 1’inci Ordu karargâhındaki seminere katılan  askerler yargılandı. Ergenekon ve Balyoz davalarına sokulamayan askerler için de casusluk davaları açıldı.
Ergenekon ve Balyoz operasyonları dar anlamıyla, TSK içindeki “Kemalist laik” Soğuk Savaş artığı kadroların tasfiyesi, geniş anlamıyla siyasal İslam’ın sivil bürokrasi ve yargıdan sonra orduyu da ele geçirme operasyonuydu. NATO’nun “en güçlü” sayılan ordularından TSK’deki bu tasfiye operasyonu, NATO’nun patronu Pentagon’un desteğiyle yürütüldü. Soğuk Savaş döneminde  “komünizmin iç işgaline karşı iç savaş ordusu” olarak yapılandırılan TSK’den artık “ülkesinin en iyi ihraç malı” olması, yani Batı kapitalizminin bölgesel savaşlarında rol alması isteniyordu. TSK’nin yeni konsepte isteksizliği 2003 yılında Irak işgal edilirken en belirgin şekliyle ortaya çıktı. İşgale bilfiil katılmaya isteksiz ordunun Irak’ın Süleymaniye kentindeki irtibat birliğinin başına çuval geçirilerek en ağır mesaj verildi. Bu ağır mesajı algılamayan ve Avrasya seçeneğinden söz etmeye başlayan Soğuk Savaş artıklarına yanıt, Fetullah Cemaati’nin koçbaşı olarak kullanıldığı Ergenekon ve Balyoz operasyonlarıyla verildi; TSK, “Atatürk ilke ve inkılaplarının bekçisi” kadrolardan arındırıldı.
Bu operasyonlar sırasında, sermaye sınıfının “Atatürkçü laik” ve “İslamcı mütedeyyin” olarak yarılmasına paralel olarak siyasi yapı da saflaştı, kutuplaştı. Siyasal İslam’ın partisi AKP, Fetullah Gülen Cemaati’yle ittifak halinde, iktidarın tüm olanaklarıyla operasyonları sahiplendi; dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan kendisini “Ergenekon’un savcısı” ilan etti. Siyasi rakibi CHP doğallıkla Ergenekon operasyonlarının karşısında mevzilendi, o tarihteki lideri Deniz Baykal kendisini “Ergenekon’un avukatı” ilan etti. Baykal’dan sonraki genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu da “Gösterin bu Ergenekon örgütünü, gidip üye olacağım” söylemiyle misyonu sürdürdü.
***

Yandaş Medya veya Ergenekon Medyası
Egemen medya da benzer şekilde saflaştı. Yukarıda da vurguladığımız gibi, sermaye grupları ve siyasi temsilcileriyle ortak yaşam ilişkisi içindeki egemen medya, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarını, liberal kuramın mirası “kamu gözcüsü” olarak değil, doğrudan “taraf” olarak temsil etti. Böyle davranırken de hukuki ve ahlaki hiçbir kaygı gözetmedi, adeta “siyasi çıkar varsa gerisi teferruattır” oportünizmiyle hareket etti.
Kısaca ayrıntılandırmak gerekirse, Ergenekon sürecinde AKP iktidarı tarafından beslenen SABAH grubu, Yeni Şafak, el değiştirdikten sonra AKŞAM ve Star grupları, FG Cemaati’nin yayın organları ZAMAN ve Bugün, ağız birliği içinde operasyonları sahiplendiler. Genel bir ifadeyle YANDAŞ MEDYA olarak adlandırılan bu grupların haber ve yorumlarında darbecilerden hesap sorulduğu, askeri vesayetin sona ermekte olduğu propagandası yapıldı. Psikolojik harp ve propaganda icabı, AKP’nin ve muhafazakâr kesimin hazzetmediği her olayın altında Ergenekon arandı. Öyle ki PKK, DHKP/C, İBDA/C eylemleri ve Sivas Katliamı bile Ergenekon’a mal edildi. Ergenekon öyle sinsi bir örgüt idi ki, bir kimse bilmeden de bu örgütün üyesi olabilirdi!..
Yayın hayatına 2007 yılında atılan, Ahmet Altan ve Yasemin Çongar yönetimindeki Taraf gazetesi bu süreçte, Yandaş Medya saflarında özel bir misyon üstlendi. Operasyona ilişkin manipülatif belge ve sahte oldukları sonraları ortaya çıkan deliller genellikle önce Taraf gazetesine sızdırıldı. Ardından yandaş medyanın sayfalarında ekranlarında değerlendirildi.
Operasyonları sahiplenen Yandaş Medya karşısında Ergenekon sanıklarını sahiplenen grupların başında medyanın amiral gemisi Hürriyet vardı. Yanı sıra, askerlere yakınlığıyla bilinen Milliyet, imtiyaz sahibi ve Ankara temsilcisi tutuklanan Cumhuriyet, Posta ve Sözcü gazeteleri de Ergenekon sanıklarının safında mevzilendiler. Bu gruplar da genel bir ifadeyle ERGENEKON MEDYASI olarak adlandırıldı. (O tarihlerde Hürriyet, Milliyet ve Posta ile aynı sahiplik yapısı içindeki Radikal gazetesi orta yolcu bir tutum izledi. Sahip değiştirdikten sonra Milliyet de benzer orta yolcu tutum izlemeye başladı.) Bu grupların yayınlarında özel olarak soruşturmalardaki hukuksuzluk vurgulandı. Ergenekon sanıkları için gösterilen hassasiyetin Hrant Dink ve benzeri cinayetler için gösterilmemesi dikkat çekiciydi.
(Geçerken belirtelim, Yandaş Medya ve Ergenekon Medyası ifadeleri, tarafların birbirlerine yakıştırdıkları adlandırmalardır.)
***

Medyalar arası psikolojik harp ve propaganda
Bu süreçte medya öylesine saflaştı ki, gün geldi birbirlerini düşman kabul etmeye başladılar. Taraflar birbirlerini, hukuk ve medya etiğini bir kenara iterek en acımasız şekilde suçladılar, teşhir ettiler. Manşetler mitralyöz gibi, ekranlar (Necmettin Erbakan’ın ruhunu şad edercesine) hava kuvvetleri gibi kullanıldı. Yandaş Medyada sık sık Ergenekon’un medya ayağına operasyonlar yapılması önerildi, (ihbarcı bir tutumla) tutuklanacak gazetecilerden söz edildi, isim listeleri yayımlandı. İktidar bu önerilere ve isim listelerine sessiz kalmadı. Doğan Medya Grubu mali kıskaç altına alındı, nihayet gazeteciler tutuklandı. Sadece Cumhuriyet’in imtiyaz sahibi İlhan Selçuk ve Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay değil, Ergenekon’u deşifre eden kitaplara imza atmış Ahmet Şık ve Nedim Şener, ODA Tv yöneticisi Soner Yalçın ve arkadaşları da tutuklandılar. Dönemin Başbakanı Erdoğan, “Kitap bombadan daha etkili bir silahtır” diyerek tutuklamaları savundu.
Döneme, operasyonlara ve davalara ilişkin manşetler programlar kitaplara, master ve doktora araştırmalarına konu olması gereken zenginliktedir. Dolayısıyla, üç beş örnekle de olsa üzerinde durulması kısacık bir anımsatma yazısının hacmini aşar. Her şeye karşın, medyatik yargılama ve infazın iki başlığı bu satırların yazarı için unutulmayacak önemdedir.
Soner Yalçın, Ahmet Şık, Nedim Şener ve Yalçın Küçük’ün de aralarında oldukları 10 gazeteci yazarın gözaltına alındıkları günlerdi. Değil yargılama, haklarında henüz iddianame bile yoktu. Ama Ahmet Altan ve Yasemin Çongar yönetimindeki Taraf gazetesi hükmünü çoktan vermişti. Operasyon başsavcısının söyledikleri, hüküm için yeterliydi. Gazetenin manşetinde “Gazetecilikten tutuklanmadılar” başlığı altındaki metinde hüküm verilmekle kalınmamış, infaza da başlanmıştı (Taraf, 7 Mart 2011).
Hukuk ve meslek ahlakına ilişkin kaygılar bir kenara bırakıldığında, ahlaki düşüş başladığında bir yerlere takılıp durması zordur! Fikir ve haber namusu entelektüelliğin başlıca göstergesi sayılsa da ahlaken düşmenin dibi yoktu. Aynı günlerde Yandaş Medyanın lokomotifi, FG Cemaati’nin sözcüsü Zaman’ın birinci sayfasındaki metnin başlığında, “Medyada gözaltı tartışması: Yargı sürecini beklemeden zanlıları suçsuz ilan etmek doğru değil” cümlesi vardı (Zaman, 5 Mart 2011).
***

Ergenekon’dan 15 Temmuz’a
Yukarıda da belirttiğimiz gibi Ergenekon operasyonu ve davası, Pentagon’un da desteğiyle siyasal İslam’ın sivil bürokrasi ve yargıdan sonra orduyu da ele geçirme dönüştürme operasyonuydu. Tasfiye operasyonu başarıya ulaştıktan sonra rakip kalmayınca, İslamcı ortaklar birbirlerine düştüler. Birbirlerini yokladıkları öncü muharebelerin ardından hırsızlık yolsuzluk dosyalarının ortalığa saçıldığı 17/25 Aralık 2013 ertesinde topyekûn boğazlaşmaya başladılar. Bu vesileyle görüldü ki, meğer sırt sırta verdikleri dönemde bile birbirleri hakkında cephane biriktirmişler. Görüldü ki, dini duyguları istismar etmeye dayalı İslamcı siyaset de o denli ikiyüzlü, oportünist, entrikacı, hilekâr, ilkesiz ve sermaye birikimcisidir. Daha acısı, hukuk hiç umurunda değildir.
İslamcı siyasetin doğası gereği hukuku hiç umursamadığı Ergenekon sürecinde en çıplak haliyle görüldü. Operasyon ve dava, İslamcı ortaklar tarafından hukuk cellatlarına ihale edildi. Sadece darbe dönemlerinde rastlanabilecek hoyratlıkla sabahın köründe insanların evleri basıldı, sahte deliller üretildi, derin devletle yan yana getirilemeyecek muhalifler de suçlandı. Fırsat bu fırsat, ordu içindeki alevi kökenli askerler de operasyona kurban edildi, birçoğu intiharı tercih etti. Sorgulamalarda ve yargılamalarda ülkenin kanlı geçmişi, faili meçhul cinayetler ve katliamlar hiç sorgulanmadı. Bu hakikate karşın Yandaş Medya, yargılamaları “Ülkenin bağırsaklarının temizlenmesi” olarak propaganda etti. Nihayet İslamcı iktidar ortakları birbirlerinin gırtlağına sarıldıklarında, yeni ittifaklar gündeme geldi. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın kararlarıyla Ergenekon ve Balyoz davaları düşürüldü. Peşinden, FG Cemaati’nin sivil kadrolarının tasfiyesine başlandı.
Polis ve sivil bürokrasideki Cemaat kadroları tasfiye edilirken Cemaat medyası nasıl da ağlamaklıydı. Operasyon haberleri ve köşe yazıları çok ama çok dokunaklıydı: Hırsızları yakalayınca böyle oldu. Rezalar dışarıda yakalayan polisler içerde. Haram lokma yemediler, kanunsuz iş yapmadılar, algı operasyonuna maruz kaldılar. Türkiye evrensel hukuktan uzaklaşıyor. Gözaltındaki polislere insanlık dışı muamele ediliyor. Oruçlu polislerin sorgusu sırasında lahmacun ziyafeti çekiliyor. Mahkeme kararı olmadan insanlar suçlu ilan ediliyor...
Bu satırların yazarı bu dokunaklı haber ve yorumları her okuyuşunda biraz önce aktardığı manşetleri anımsadı. En güçlü en şaşmaz en gerçekçi yargıç hayatın ironisinin ne denli çarpıcı öğretici olduğunu düşündü...
Hayat devam etti. Cemaat, gırtlağına yapışan Reis’e karşı can havliyle askeri darbe girişiminde bulundu. Ancak, AK/Saray ve Reis’e karşı onca nefrete karşın, toplumda darbe isteği ve beklentisi olmadığından, kırk yıldır “altın nesil” yetiştiren Cemaat “altın vuruş” yapmakla kaldı. Devletten ayıklandığı gibi, şirketlerini, okullarını ve medyasını da yitirdi.
Şimdi artık yeni bir ittifak var. AK/Saray ve Reis, dünün Ergenekoncularıyla kol kola. Bu ittifak, Cemaat’e karşı görünse de özünde iş cinayetlerine kurban giden emekçilere, eski ve yeni işsizlere, katliama dönüşen kadın cinayetlerinin kurbanlarına, anadilini konuşmak kimliğine kültürüne sahip çıkmak istediği için zindanlara tıkılanlara, inancından ötürü dışlanan Alevilere gayrimüslimlere, farklı cinsel kimlik sahiplerine, solculara sosyalistlere karşı yükseliyor.
Ve elbette güncel yakın tehdit olarak artık her taşın altında FETÖ aranıyor. Öyle ki, adı lazım olmayan Başbakan Yardımcısı’nın deyişiyle “yolda arabanın lastiği patlasa, FETÖ’den biliniyor”.
Etme bulma dünyası işte. En güçlü en şaşmaz en gerçekçi yargıç hayatın ironisi ne denli çarpıcı ve öğretici değil mi?
FETÖ’nün bir dönem en dokunulmaz sanılan kişileri ve makam sahiplerini titreten savcıları yargıçları firarda. Firara fırsat bulamayıp yakalanan mensuplarının nasıl yargılanacaklarını bilen bilir. Bu ülkenin dürüst namuslu demokrat solcu sosyalist insanları on yıllarca boşuna dil dökmediler, hukuk herkese lazımdır diye...
Evet evet! Hukuk herkese lazımdır. Gün gelir Başkan’a, Reis’e, Başbakan’a, muktediri muhalifi her siyasetçiye, yandaşı liberali medya esnafına da lazım olur!

NOT:  Çağdaş Gazeteciler Derneği Bursa Şubesi'nin yayın organı Çağdaş'ın Eylül 2016 tarihli 17'nci sayısında yayımlanmıştır.

24 Eylül 2016 Cumartesi

ANITKABİR’E ÇOCUK PARKI UCUBESİ SKANDALDIR!

Anıtkabir, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kabrinin bulunduğu yer. Yapımına 1944 yılında başlanmış, nihayet 1953 yılında Atatürk’ün naaşı Anıtkabir’e nakledilmiş. Gezenler bilir, Anıtkabir gerçekten görkemli bir anıtparktır.
Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD) Başkanıyken1990 yılında, Turgut Özal iktidarının basına yönelik baskılarını protesto etmek için dernek üyeleriyle birlikte Anıtkabir’e gitmiştik. Mozoleye üzerinde Atatürk’ün “Basın hürriyetinden doğan mahzurların giderilme vasıtası yine basın hürriyetidir” vecizesinin yazılı olduğu bir çelenk bırakmak istemiştik. Anıtkabir Komutanlığı, mevzuata aykırı olduğu gerekçesiyle izin vermemişti. Ben de Anıtkabir özel defterini imzalarken bu sözleri de kayda geçirmiştim. 1992 yılında da rahmetli Mustafa Ekmekçi ÇGD Başkanı iken, gazeteci arkadaşımız İzzet Kezer’in Cizre’de özel harekâtçılar tarafından katledilmesini protesto etmek için bir kez daha Anıtkabir’in yolunu tutmuştuk. Benzer bir engellemeyle karşılaşmıştık.
Köprülerin altından ne çok sular akmış gitmiş. Medyada yer alan haberlere göre, Anıtkabir’e çocuk parkı adı altında plastik eşyalar yerleştirilmiş. Bununla da kalınmamış, plastik eşyaları temin eden şirketin adı yazılı bir levha da çocuk parkının yanı başına iliştirilmiş.
Atatürk’ün pek çok icraatını sosyalist pencereden eleştirmekten geri durmamış, bu eleştirilerden dolayı mesela Bandırma’daki panelde sosyal lince maruz kalmış bir subay olarak içim sızladı. Devletin kurucu liderinin anıtkabrini korumakla görevli Genelkurmay Başkanlığı ve Anıtkabir Komutanlığı, çok ucuza mal edilebilecek eşyaları temin edecek güçten yoksun mu ki, bir kargo şirketine avuç açmak durumunda kaldı acaba? Öyle ise ne söylense az gelir. Haberim olsaydı, emekli subay maaşımla tek başıma masrafını karşılardım. Bu sözlerim de zamanında orduya hakaret suçlamasıyla beni mahkemeye veren Genelkurmay’a kapak olsun!
Bu vesileyle belirtmeliyim ki, Anıtkabir’i ziyaret edenler çocuk eğlendirmeye, çocuklarını salıncakta sallamaya gitmiyorlar. Zaten üç beş plastik kaydırak ve salıncak koymakla inşa edilen yapıyı çocuk parkı olarak adlandırmak mümkün değil. İnşa edilen yapı sözcüğün gerçek anlamıyla ucube. Ucubenin yanı başına kargo şirketinin adı yazılı plaket konması da tam anlamıyla skandal. Amaç, Atatürk’ün çocuk sevgisini canlı tutmak olsa bile, Anıtkabir Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı nasıl oldu da kargo şirketine avuç açmak ve bedava reklamını yapma zilletine düşebildi?
Lafı eğip bükmeden söyleyeyim, Anıtkabir’e böylesine zevksiz, ucuz bir ucube kondurulması, böylelikle kargo şirketinin ücretsiz reklamının yapılması Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu liderinin anısına saygısızlıktır, skandaldır. Anlaşılmaktadır ki, darbe girişimi gerekçesiyle askeri tesis ve kışlaların şehir dışına çıkarılmasında olduğu gibi Anıtkabir’in de yarın mangal ve piknik alanına çevrilmesi, öbür gün Atatürk’ün naaşının devlet mezarlığına nakli ve nihayet Anıtkabir yıkılarak yerine AVM ve iş merkezleri dikilmesi için masum çocuk parkıyla nabız yoklanmaktadır.

Anıtkabir Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı, resmi açıklamalarda “Ebedi Başkomutan” olarak sahiplendiği Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün anısına saygısızlıktan, Anıtkabir alanının da imara ve ranta açılması giriminden vaz geçer mi acaba?

14 Eylül 2016 Çarşamba

TÜRBANLA ÖZGÜRLEŞMEK VEYA TEMBELLİĞİN GÜZELLİĞİ

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 24’üncü maddesinde belirtilen dinlenme, eğlenme hakkımı kullanmaya çalışıyorum. Tembellik hakkımı kullandığımı da söyleyebilirim. Sahi insan hakları bildirgelerinde çalışma hakkı iri iri vurgulanırken tembellik hakkına neden değinilmez ki?
Tembellik derken kastım, işsiz güçsüz sırt üstü yatmak, armut piş ağzıma düş bir hayat sürmek, serserilik yapmak değil elbet. Tembellik derken, kapitalistlerin servetini artırmaktan başka bir sonuç getirmeyen, insanı insanlıktan çıkartan, emek sürecini işkenceye dönüştüren ağır çalışma koşullarına karşı isyanı, insanların kendilerine vakit ayırabilmelerini, o vakitte kendilerini gerçekleştirecekleri aktivitelere yönelmelerini kastediyorum. Yani çalışmak ve para kazanmak, yaşamı sürdürmeye yetecek kadar olmalı. İnsan, tembellikten arta kalan zamanında çalışmalı.
Tembelliğin hak olarak tanımlanmamasının vebali filozoflara ve din büyüklerine ait. Filozofların ve din büyüklerinin çoğunluğu, çalışmayı kutsallaştırmışlar, tembelliği melanet kaynağı şeytan işi diye aşağılamışlar. “Arkadaş, tembellik hep başkalarına çalışan insanın biraz da kendine vakit ayırmasıdır, para kazanmak için helak olmayı bırakıp kendisini biraz da kültür sanat ve kişisel hobilerine vermesidir” diyene pek rastlanmamış.
Arada aziz Marks’ın damadı Paul Lafargue çıkmış, sermayenin çalıştırmaya değer bulmadığı işsizler adına “Ey tembellik, uzun süren sefilliğimize acı! Ey sanatların ve soylu erdemlerin anası tembellik, insan kaygılarına merhem ol!” diyerek tembellik hakkını insanlığa armağan etmiş.
‘Aylaklığa Övgü’nün yazarı Bertrand Russell’a da bu vesileyle selam olsun!
***

Ayıptır söylemesi, dokuz günlük tatil, tembellik hakkımı kullanmam için “Allah’ın lütfu” oldu. Ormanın yeşiliyle denizin mavisinin karıştığı lacivert bir deniz olmasa da, Marmara Denizi kıyısında güzel bir yerde yan gelip yatıyorum. Bölünmemiş uykunun nasıl güzel bir şey olduğunu yeniden fark ettim. Dinlendiren kaliteli bir uykunun ardından, ezan diye bağıran evliyaların çığlıkları veya şehrin gürültüsü olmadan kendiliğinden uyanmak, uyandıktan sonra ters yöne yatıp bir daha bir daha uyumak ne güzelmiş. Uyku güzel olunca rüyalar da güzel ve kaliteli oluyor.  Yahya Kemal’in “Geçmiş gelecek cümlesi rüya görünür” dizesi aklıma geliyor. Allah’tan ölüm uykusunda değilim.
Oh be! Bu anda ne aşk acısı ne toprağa düşenlerin yası ne işsizlik kâbusu ne iş güç ne de evladü ayalin derdi. Gerçi İşkence Kurbanlarına Saygı Anıtı’nda ADAM-DER’in düzenlediği darbeleri protesto gösterisine de katıldım ama bunun dışında “ne olacak bu memleketin ümmetin hali” derdi de tatile girdi.
Memleketin hali içler acısıyken bile bir parça dinlenebilmek, rehabilite olmak nasıl da ihtiyaçmış. Uyandıktan sonra alışkanlıkla en az bir saatlik yürüyüş sonrasında kuşluk vaktinde kahvaltı daha da güzel. Ardından keyfine göre denize girmek ya da olimpik ölçülerdeki bakımlı havuzda kulaç atmak, kerahat vaktinde demlenmek ondan da güzel ve keyifli.
Denize havuza girip çıkanlar nasıl da mutlu görünüyorlar. En çok da çocuklar. Tek çocuk çok çocuk fark etmiyor. Her biri ayrı bir enerji kaynağı. Hangi yaşta olursa olsunlar, ille de babalarıyla birlikte yüzecekler oynayacaklar. Birisi babasının omzuna çıkıp suya atlamaya çalışırken öbürü kolundan çekiştiriyor. Üçüncüsü gözlüğünü havuza veya denize atıp babasından çıkarmasını istiyor. Bir başka çocuk, ayaklarında palet, babasına yüzme yarışı teklif ediyor. Anne de suya giriyor çıkıyor ama çocukların ezici çoğunluğu babayla yüzmeyi oynamayı tercih ediyor. Bu tercihte annelerin babalar kadar yüzme bilmeyişleri de etkili tabii. İmreniyorum bu mutluluk tablosuna. Çocuklarım çocukken biz de böyle oynar şakalaşırdık. Artık çok büyükler. Torun da yok...
***

Tembellik hakkını kullanabilmenin keyfiyle dalıp gitmişken fark ediyorum. Baba dizlerinin altına kadar uzanan şort giymiş. Haşema denilen giysi bu olsa gerek. Suda yüzebilmek için en uygun kıyafet mayo. Dizüstü şort bile yüzmeyi zorlaştırıyor. Kim bilir haşema ne kadar sıkıntı veriyordur. Olsun, vatandaş hangi kıyafetle istiyorsa o kıyafetle yüzsün.
Hangi kıyafetle suya girecekse o kıyafetle girsin de kadına niye yasak? Kadın, yani anne o sıcakta tepeden tırnağa giyinik, başı türbanlı. Çocuklar anne babanın kopyası. Kız yetişkinse annesi gibi giyinik ve türbanlı. O da suya girmiyor. Baba ve erkek çocuklar rahat rahat suya girip çıkıyorlar, şakalaşıyorlar oynuyorlar, serinleyip rahatlıyorlar. Anne ve kızı en fazla ayaklarını suya sokuyorlar, baba ve erkek çocuklar sudan çıktıklarında havlularını bornozlarını yetiştiriyorlar.
Kadının ve kızın böylesine kısıtlandığı hayat, tekil bir hayat değil, öylesine yaygın öylesine kuşatıcı ki. Son otuz kırk yılda toplumun asli hayat tarzı haline geldi.
Anne ve kızı razıysa söyleyecek söz kalmaz da, niye böyle bir kısıtlılık? Allah öyle mi emretmiş? Öyle emrettiğini söylüyor siyasal İslam’ın uluları, cüppelileri. İyi de, her şeye gücü yeten, aklın almayacağı genişlikte ve büyüklükteki evrenin sahibi Allah kadınları yetişkin kızları erkeklerle aynı haklara sahip kılabilecekken, neden böyle bir mahrumiyete mahkum etsin ki?
Tam da tembellik hakkımı kullanırken neler geçiyor aklımdan neler. Fakültede öğretim görevlisiyken türbanlı kızlara hiç diğerlerinden farklı gözle bakmadım, sadece öğrenci olarak gördüm. Onlar da bunun farkındaydı. Çok içten hoca/öğrenci yakınlığı vardı aramızda.
Geçenlerde Hürriyet’ten Ayşe Arman’ın tesettüre giren bir sinema oyuncusuyla söyleşisi yayımlanmıştı. Ayşe’nin de belirttiği gibi National Geographic fotoğrafçısının görüntülediği Afgan kızınkiyle aynı derinlikteki gözlerin sahibi kızcağız “Özgürleşmek için kapandım” diyor.
Emine Erdoğan da örtünerek özgürleşmişti galiba. Genç kızlığında ağabeyinin baskısıyla örtünmeye zorlandığında kabullenmekte öyle zorlanmış ki, “Ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm” diye anlatıyor.
Siyasal İslam’ın bayrağını örtünerek özgürleşmek...
Ama o sıcakta bile tepeden tırnağa giyinik olmak ve suya girememek.
Söylemek uygun düşerse türbana sarınmak özgürleşmek için yetmez.
Özgürleşmek türbana sarınmak ise, özgürleşmenin çok ama çok başka yolları da var.
Örneğin, türbanı emreden Allah “Ey peygamber hanımları, siz kadınlardan herhangi biri değilsiniz. (...) Vakarınızla evlerinizde oturun, cahiliye devrindeki gibi süslenip çıkmayın!” (Ahzab/32-33) emrini de vermiş. Yani, İslam Peygamberi’nin hanımları bile evlerinde oturmaya memur edilmişler. Bu durumda, inancını yaşamak isteyen sıradan kadın evinden çıkmayarak çok daha fazla özgürleşebilir demektir!
Allah, “Erkekler kadınlar üzerinde hakimdirler. Çünkü, Allah birini diğerinden üstün yaratmış ve bir de erkekler mallarından harcamaktadırlar. Bunun için iyi kadınlar itaakârdırlar.” (Nisa/34) emrini de vermiş. Yani inancını yaşayarak özgürleşmek isteyen kadın erkeğin üstünlüğünü kabul ederek çok daha geniş bir özgürlüğe adımını atabilir demektir! Böylece tembellik hakkını da kullanmış olur!!!
Mesela Allah “Serkeşlik etmelerinden endişe ettiğiniz kadınlara önce nasihat edin, sonra yataklarında yalnız bırakın, yine dinlemezlerse dövün!” (Nisa/34) diye de emrediyor. Bu emir, ayaklarını suya sokmakla yetinmeyip sere serpe suya girmeye yeltenecek kadınlar için de geçerli olabilir. İşte özgürleşmenin bir yolu ve yöntemi daha!
İnancını yaşayarak özgürleşme olanakları bu kadarla sınırlı değil. Allah erkek kullarına “Size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer, dörder nikâhlayın...” (Nisa/3) emrini de vermiş. Ne hürriyet ne hürriyet değil mi!
Başka özgürleşme emirleri de var da, vaaz uzadı, saymayayım.
Vaazı uzatsan ne fayda bitirsen ne fayda!
En iyisi tembellik hakkımı kullanayım.
Tabiatın tüm güzellikleri hak edenlerin olsun, amin!


İbn’ül Sallama Hükümran Beyefendi