1 Ağustos 2018 Çarşamba

BELGRAD’TA TİTO VE ELEKTRİĞİN TANRISI TESLA İLE BULUŞTUK!


SEYAHATNAME-İ RAHMİ ÇELEBİ

Balkanlar’ı dolaşmaya çıkıp da Belgrad’ı görmeden, Tito’nun Anıtkabri’ni ziyaret etmeden dönmek olmaz. Biz de gezimizin son durağında Sırbistan’ın başkenti Belgrad’tayız.
Saraybosna yakınlarındaki Umut ve Yaşam Tüneli’ni geride bıraktıktan sonra dağlık bölgede yolculuk ikindi vaktine kadar sürdü. Yolculuk yorucu ama yemyeşil coğrafyanın göz banyosu da o denli keyif verici. Bosna-Hersek’in Karakaj kapısından çıkış, Sırbistan’ın Zvornik kapısından giriş işlemleri ardından kendimizi dümdüz, göz alabildiğine uzanan ovada bulduk. Bosna-Hersek’te yol boyunca hemen her köy ve kasada camiye rastlamaya alışmıştık, Sırbistan’da Belgrad yolunda camili köye rastladığımızı hatırlamıyorum. Haziran’ın ilk haftasındayız, ekili tarlalar sararmaya yüz tutmuştu. Bir ara, yolda konvoy oluştu, durduk. Sırp hükümetini protesto eden çiftçiler yolu kesmişler. Yolun ne zaman açılacağı belirsiz. Rehberlerimiz ana yoldan çıkıp köylerden geçerek Belgrad’a ulaşma seçeneklerini tartışıyorlar. Bu durumda yolculuk bir saat uzarmış. Şöyle böyle on beş dakika bekledik. Tam köy yollarına düşecekken, eylemin sona erdiği, yolun açıldığı haberi geldi, Belgrad’a devam ettik. Şehre vardığımızda güneş batmak üzereydi.
Belgrad (Sırpça adıyla Boegrad) yemyeşil, orman içinde bir şehir. Adı, yerel dilde Beyaz Şehir anlamındaymış. Evliya Çelebi ise Belgrad isminin “bakımlı, donanımlı, taht merkezi olacak yer” anlamına geldiğini söyler.
Belgrad Balkanlar’ın en büyük kenti, Avrupa’ya açılan kapısı; Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu noktada kurulmuş. Tuna ve Sava nehir taşımacılığına elverişli oldukları için Belgrad stratejik değer taşıyor; bu stratejik konumu nedeniyle tarih boyunca bölgeye egemen olmak isteyen güçlerin hedefi olmuş. Rehberimizin anlattığına göre, antik çağdaki Traklar ve Keltler’den sonra başlayan Roma egemenliğinden bugüne bilinen tarihi boyunca tam 44 kez el değiştirmiş; her defasında ağır tahribata uğramış, yeniden kurulmuş.
Şehri hırpalayan, kana ve ateşe boğan bu el değiştirmeler bir yandan da farklı kültürlerin kaynaşmasını sağlamış; o boğazlaşmalardan bugüne modern bir kent kalmış. Kanlı geçmişin izlerini kentin mimarisinden mutfağına ve diline kadar pek çok alanda görmek mümkün. Rehberimiz, Sırpça’da Türkçe kökenli 3 bin dolayında sözcük bulunduğunu söylüyor. Türk Dil Kurumu’na göre ise, Sırpça’daki Türkçe kökenli kelime sayısı 8 bin dolayında. TDK’nin sayısı bana abartılı geliyor.
Belgrad uzun süre Roma, Bizans egemenliğinde kalmış, Slav istilalarına maruz kalmış. İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, Belgrad’ı kuşatmış ama alamamış. Belgrad’ı Osmanlı topraklarına katmak, 1521 yılında Kanuni Sultan Süleyman’a nasip olmuş. Süleyman, 250 bin kişilik ordusuyla Belgrad’ı yerle bir ettikten sonra Hristiyan halkı İstanbul’da bir köye sürgün etmiş. Köyün bulunduğu alan ormanlık imiş. Giderek oranın adı Belgrad Ormanı olmuş.
Osmanlı egemenliği döneminde de Belgrad’ta işgaller ayaklanmalar eksik olmamış; duraklama ve gerileme devirlerinde, Osmanlı ile Avusturya-Macaristan arasında birkaç kez el değiştirmiş. Osmanlı’nın ağır yenilgiye uğradığı 93 Harbi ardından 1878 Berlin Konferansı’nda Sırbistan bağımsızlığına kavuşmuş, Belgrad başkent olmuş. Birinci Dünya Savaşı’nda Belgrad bir kez daha Avusturya-Macaristan’ın eline geçmiş; savaştan sonra Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı’nın başkenti olmuş. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgali, 1944’te Mareşal Tito komutasındaki Kızıl Ordu’nun kenti Nazilerden alması ve Yugoslavya Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin kurulması; yakın tarihte Yugoslavya İç Savaşı, Sırbistan/Karadağ Cumhuriyeti’nin başkenti; 2006 yılında ise Karadağ’ın ayrılması ile tek başına kalan Sırbistan Cumhuriyeti’nin başkenti...
Belgrad’ın nüfusu 2 milyon dolayında, yani Sırbistan nüfusunun dörtte biri. Kent nüfusunun büyük çoğunluğu Sırp Ortodoks. Çoğunluğun ardından Müslüman, Katolik ve Protestan azınlıklar geliyor. Kentte 20 bine yakın Çinli ve 2 bin kadar Yahudi de varmış.
***

İFTAR TURİSTLERİ
Müslüman azınlık dedim de. Ramazan ayındayız, kaldığımız otelde kahvaltıdayız. Yan masalarda Türkçe sesler kulağımıza geliyor. Bayrampaşa Belediyesi’nin Bereket Konvoyu imiş; Belgrad Müslümanlarıyla iftara gelmişler, akşama iftar çadırı kuracaklarmış. Daha önce de Kosova’da, Bosna-Hersek’te, Makedonya’da iftar çadırı kurmuşlar. Selam verdik, üç beş satır sohbet ettik. Sabah kahvaltı, akşam iftar! Garibimize gittiyse de sormadık. Orucun bu türü de mi varmış diye düşündük! Ya da kendilerini seferi sayıyorlar.
***

TİTO’NUN ANITKABRİ’NDE SAYGI DURUŞU
Belgrad’a yol düşer de Yugoslavya Sosyalist Halk Cumhuriyeti’nin kurucusu Josip Broz Tito’nun anıtkabri ziyaret edilmez mi?
Anıtkabir, şehre hakim bir bölgede devasa bir parkın içinde. Parkın yemyeşil bahçesinde onlarca heykel dikili. Arada Tito’nun mareşal üniformalı heykeli de göze çarpıyor. Tito’nun heykeli önünde saygı duruşunda bulunduk, anısına “Yaşasın devrim ve sosyalizm” diye slogan attık.
Tito’nun mozolesi, Çiçekler Evi denilen tek katlı gösterişsiz bir binanın içinde. Mozolenin bulunduğu büyük salonun duvarları, Tito’nun yaşamından kesitleri anlatan panolarla, Tito’yu dünya liderleriyle birlikte gösteren fotoğraflarla kaplı. Salonda Tito’ya ait kişisel eşyalar, Yugoslavya’dan ve dünyanın dört bir yanından gönderilmiş hediyeler sergileniyor. Mozolede saygı duruşunda bulunduk. Kafile adına ADAM-DER Kurucu Başkanı özel deftere şunları yazdı:

Sosyalizmin yiğit önderi,
Faşizme karşı büyük savaşın muzaffer Mareşal’i,
Bağımsız Yugoslavya Sosyalist Federe Cumhuriyeti’nin Kurucu Başkanı,
Sevgili Josip Broz Tito,
Türkiye’den devrimci sosyalist askerler olarak saygılarımızı sunuyoruz.
Türkiye’nin ve dünyanın sizin gibi devrimci sosyalist liderlere bugün daha çok ihtiyacı var.
Saygılarımla.
9 Haziran 2018
Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği
ADAM-DER adına
Üsteğmen Rahmi YILDIRIM
ADAM-DER Kurucu Başkanı

Çiçekler Evi’nden sonra az ilerdeki az ilerideki Yugoslavya Tarih Müzesi’ni gezdik. Müzede Yugoslav Federasyonu ülkelerine özgü etnografik ürünler, giysiler, ayakkabı, çarık, çorap, silah, mühimmat, müzik aletleri, tarımsal araç gereçler, gazete sayfaları, yabancı ülkelerden gönderilmiş eşyalar gibi irili ufaklı binlerce obje sergileniyor. Marks ve Lenin’in büstlerinin de bulunduğu müzenin çıkışında Tito’nun büstü uğurluyor ziyaretçileri.
Tito, Yugoslavya ve Sırbistan tarihinin en önemli lideri. Babası Hırvat, annesi Sloven. Asıl adı Josip Broz, Tito lakabı. Çevresindeki kişilere görev ve talimat verirken önceden hazırladığı işbölümü listesini önüne koyar, uzun uzun konuşmak yerine "Tİ-TO, Tİ-TO" (Sen bunu, Sen Bunu... yap!) dermiş. Arkadaşları da bu yüzden kendisine TİTO lakabını takmışlar.
Tito Yugoslavya’da farklı etnik ve dini grupları barış içinde bir arada tutmasıyla, merkezi planlama yerine özyönetim adını verdiği sosyalizm modeliyle, Yugoslavya ekonomisini dünyanın en büyük 20 ekonomisi arasına sokmasıyla, Bağlantısızlar Hareketi’nin öncüsü olarak bağımsızlığa önem vermesiyle dünyanın en saygın liderleri arasındaydı. Dünya çapındaki saygınlığı cenaze törenine yansıdı; 1980 yılında öldüğünde, tarihteki en geniş uluslararası katılımlı törenle toprağa verildi. Ölümünden sadece 10 yıl sonra Yugoslavya yangın yerine döndü. Almanya’nın birleştiği yıl Yugoslavya ayrışıp dağılmaya başladı. Sosyalizm döneminde bilinçaltına itilmiş etnik ve dini düşmanlıklar su yüzüne çıktı, kapitalist emperyalizmin kışkırttığı iç savaşta halklar birbirlerini boğazladılar, sosyalist Yugoslavya tarih sahnesinden silindi.
Kendisini Yugoslavların abisi, egemen etnik unsuru sayan milliyetçi Sırplar, halkların eşitliğini kardeşliğini savunduğu için Tito’yu pek sevmiyorlar gibi bir izlenim edindim. Yine de Arnavutlar’ın Enver Hoca’ya yaptıkları gibi anıtkabrini boşaltmamışlar, saygılarını sürdürüyorlar.
***

ELEKTRİĞİN TANRISI İLE BULUŞTUK
Tito’nun anıtkabri dışında Nikola Tesla Müzesi’ni de ziyaret ettik. Bu müzede Elektriğin Tanrısı, Yıldırımların Şimşeklerin Efendisi olarak bilinen, alternatif akım, radyo, radar, floresan lamba, uzaktan kumanda, neon ışıkları, elektriği kablosuz iletme, hız-ölçer, lazer teknolojisi, mikro dalga fırın, X-Ray gibi, bugün hayatın vazgeçilmezleri arasında yer alan pek çok teknolojinin fikir babası ve mucidi Nikola Tesla’nın kişisel eşyaları ve buluşları sergileniyor.
Sırp asıllı Tesla, 1856’da doğmuş, Belgrad’da hiç yaşamamış, ülkesindeki olanakların kısıtlı olması yüzünden Amerika’ya göç etmiş. Öldükten sonra Sırplar sahip çıkmışlar, adına müze açmışlar. Öyle büyük bir müze değil; 20 dakikalık belgeselin ardından bir deney yapılıyor, Tesla bobini çalıştırılıyor, izleyicilerin ellerine tutuşturulan floresan lambalar, kablosuz iletim tekniğiyle yakılıyor.
Buluşlarının birçoğunu yanında çalıştığı Edison kendisine mal etmiş, motor ateşleme sistemini otomobiv imparatoru Ford çalmış, kablosuz elektrik iletimini de J.P.Morgan önlemiş. Bu arada, Edison ile birlikte verilen Nobel ödülünü kabul etmemiş. Tesla 1943 yılında 300 kadar icadını kendi adına kaydettirdikten sonra New York’ta  bir otel odasında beş parasız vefat etmiş. Notlarına gizli servisin el koyduğu, notlar üzerinde yapılan çalışmalarla yeni teknolojilerin geliştirildiği söyleniyor.
Bilim tarihinin en sıra dışı muciti Tesla, günümüzde kendisine atfedilen özdeyişlerle de biliniyor. Ben sadece birini aktarayım.
“Nefretiniz elektriğe dönüştürülebilseydi, bütün dünyayı aydınlatırdı.”
***

Belgrad’ı keşif gezimiz Saint Sava Katedrali ziyaretiyle başladı. Sırbistan’ın en büyük Ortodoks katedraliymiş. 1594 yılında şehirde çıkan isyan Osmanlı ordusunca bastırılmış, Serdar-ı Ekrem Sadrazam Koca Sinan Paşa, şehrin koruyucu azizi Sava’dan kalan kutsal emanetleri ateşe atmış. Sırplar, Aziz Sava’nın anısına 1935’te bu katedralin yapımına başlamışlar; halen de yapıyorlar, ne zaman biteceği belli değil. Dolayısıyla katedralin içerisinde görülmeye değer çok şey yok.
Katedral ziyaretinden sonraki durağımız Kalemegdan. Hem eski bir kale, hem de şehrin en büyük parkı; içinde müze, galeri, spor alanları ve botanik bahçesi de bulunuyor. Adı, Türkçe kale ve meydan sözcüklerinden geliyor.
Kalemegdan’a şehrin merkezi caddesi Knez Mihailova’dan geçilerek gidilebiliyor. Caddenin sonunda Kalemegdan başlıyor. Askeri Açıkhava Müzesi ve Dinozor Parkı geçildikten sonra Stambol Kapija’dan yani İstanbul Kapısı’ndan kaleye giriliyor.
Sahat Kula’yı yani Saat kulesini geçince, Osmanlı tarihinde Mora Fatihi olarak bilinen Damat Ali Paşa’nın türbesi görülüyor. Mora aslında Fatih tarafından fethedilmiş ama 1699’da Karlofça Anlaşmasıyla Venediklilere geçmiş. Damat Ali Paşa, 1715 yılında Mora’yı geri almış ve Avusturya’ya doğru ilerleyişini sürdürmüş ama 1716 yılında Petrovaradin savaşında “şehit” düşmüş; naaşı Belgrad’a getirilerek buraya defnedilmiş. Türbenin kapısının üstünde “TÜRBE” kelimesi ve eski Türkçe ile şu cümle okunuyor: “1716 sene-i miladiyesinde Petervaradin Muharebesinde şehiden vefat eden Mora fatihi Damad Ali Paşa’nın ve türbesinde medfun Tepedelenli Selim ve Hasan Paşaların ruhuna fatiha”
Türbeye yakın bir noktada Paşa Konağı görmeye değer başka bir Osmanlı eseri. Belgrad’ı yöneten Osmanlı paşaları bu konakta oturmuşlar, o yüzden Paşa Konağı denmiş.
Surlara doğru ilerleyince yine Osmanlı döneminden kalma Sokollu Mehmet Paşa Çeşmesi’ne geliniyor. Buranın da ilerisinde Kalemegdan’ın simge kapılarından Zindan Kapısı var; 15’inci yüzyıldan kalmış ama Osmanlılar döneminde zindan olarak kullanıldığı için böyle adlandırılmış. Kalemegdan’ın biraz daha aşağısında da Osmanlılar döneminde baruthane olarak kullanılan, Belgrad’ın ayakta kalmış en eski kilisesi Ružica Kilisesi bulunuyor.
Kalenin Sava’ya bakan ön tarafında Zafer Anıtı (Sırpça adıyla Pobednik) bulunuyor. Sırbistan’ın Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı’nda kazandığı zaferlerin anısına 1928’de dikilmiş. Anıttaki kahraman, bir elinde kılıcıyla savaşı, diğer elinde güvercinle barışı simgeliyor. Aslında anıt ilk olarak şehrin en işlek meydanlarından Terazije Meydanı’na dikilmiş. Ama heykel çıplak olduğu için ahali heykeli orada istememiş. Kent yönetimi de gözlerden ırak olsun diye kale içine taşımış heykeli. Bu anıtın hemen alt tarafında da Kral Kapısı bulunuyor. Kral Kapısı’ndan ileride merdivenli bölümde ulusal kahramanların büstleri sıralanıyor.
Zafer Anıtı’nın bulunduğu noktada, Sava ve Tuna’ya doğru gerçekten muhteşem bir şehir manzarası göz alabildiğine uzanıyor. Belgrad kalesi, Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu noktada yükselen tepeye kurulmuş. Kaleden bakıldığında soldan akan nehir Sava, sağ taraftaki Tuna’ya karışıyor. Belgrad’ın en güzel manzarası burada diyebilirim. Tarihindeki onca istila ve yıkıma karşın, doğayı bu denli korumuş olmasıyla Belgrad halkı ve yönetimi alkışı hak ediyor.
Sırbistan’da deniz yok ama Belgrad deniz kenarında bir şehir gibi, adası bile var. Sava Nehri’nin üzerindeki Ada Ciganlija yemyeşil. Yürüyüş parkurları, bisiklet yolları, golf, basketbol, voleybol, koşu parkurları, futbol sahaları ile dolu. Nehre girilebiliyor, su sporları yapılabiliyor. Biz Kalemegdan’dan seyretmekle yetindik. Sava Nehri kıyısındaki lokantalarda ve bir teknede keyif çattık.
Kalemegdan sonrası soluğu Belgrad’ın en popüler caddesi Knez Mihaiolova’da aldık. Burası benzetmek gerekirse İstanbul’daki İstiklal Caddesi gibi bir yer, araç trafiğine kapalı. İki tarafında büyük çoğunluğu iş merkezi binalar yükseliyor. Binaların zemin katında ve cadde ortasında kafeler lokantalar. Bu gibi caddelerin klasiği sokak çalgıcıları...
Knez Mihailova, Kalemegdan’dan başlayıp şehrin diğer popüler meydanı Cumhuriyet Meydanı’na ulaşıyor. Cumhuriyet Meydanın’nda (Sırpça adıyla Trg Republik) Belgrad’ı Osmanlı’dan teslim alan Kral Mihailo’nun heykeli yükseliyor. Cumhuriyet Meydanı her yaştan ahalinin, gençlerin buluşma yeri; aynı zamanda protesto gösterileri ve festivallerin de meydanı.
Belgrad 1999’da NATO tarafından bombalanmış, ağır tahribata uğramış. Bombardımanda Genelkurmay binası da isabet almış. Bina, hasarlı haliyle duruyor; Sırbistan ve Belgrad yönetimi, ibreti alem niyetine binayı saldırıya uğramış haliyle bırakmış.
Cumhuriyet Meydanı yanıbaşında Terazije Meydanı bulunuyor. Parlamento Binası, Belediye Sarayı, Cumhurbaşkanı Köşkü, Moskva Hotel bu meydanı süsleyen yapılardan.
Cumhuriyet Meydanı’na komşu arnavut kaldırımlı Skadarlija, Belgrad’ın bohem bölgesi, yani eğlence yeri. Sağlı sollu meyhanelerle dolu sokak, Balkan müzikleri eşliğinde Balkan yemekleri tadılabilecek, gece gündüz hareketli, çok canlı bir yer. Ayıptır söylemesi, biz de kafilecek Sırp gecesi keyfi yaşadık. Ertesi gün yurda döndük.
Balkan gezimizi noktalarken, bu coğrafyanın bir daha savaşlara sahne olmamasını diledik.

29 Temmuz 2018 Pazar

BAŞIM BELADA!


HAKKIMDAKİ DEDİKODUYLA BAŞIM BELADA!
Sevgili okuyucular, dostlar, yoldaşlar, başım belada!
Sebebi, hakkımdaki bir dedikodu.
Yok yok. Başımı belaya sokan dedikodu, Eymir’de beni ısıran köpeğin sahibesiyle ilgili değil!
Başımı belaya sokan dedikodu, Bayan Yanı adlı mizah dergisinde yayımlanmış.
Dergiyi bizzat görmedim, arkadaşlar haberdar ettiler.
Derginin karikatüründe adım geçiyor.
Karikatürdeki öyküye göre, keyifli bir günün gecesinde...
Anladınız değil mi?
İşte o gündür bu gündür başım belada! Başıma ne belalar geldi, anlatıp sizi de üzmeyeyim. Anlatsam belki de keyiflenirsiniz, ne bileyim!
Keyiflenin veya üzülün, bir şey demiyorum. Sadece, dostlarımın yoldaşlarımın, dedikodu deyip geçmelerini; bu arada dedikodunun sosyal rehabilitasyon aktivitesi olduğunu akıldan çıkarmamalarını temenni ediyorum!
***

Sadede gelecek olursak,
Bu vesileyle çok eskiden medyada genişçe yankılanmış sevimli mi sevimli bir haberi anımsadım. Habere göre, Türk Standartları Enstitüsü TSE, çeşitli mesleklerin çırak, kalfa ve ustalarına standart koymuştu. Standartlar, ayakkabı boyacısı çırağının ve berber çırağının ne gibi yeteneklere sahip olmaları gerektiğini düzenliyordu. Buna göre çıraklar ilgili mesleki kursları bitirmeli, çağdaş bilgi ve teknolojiyle mücehhez olmalı, liderlik, müzakere yeteneği, özeleştiri yapabilme, karar alma ve ekip çalışmasına aktif katılım ve ayrıca dört işlem yapabilme gibi beceri ve yeteneklere sahip olmalıdırlar...
Berber çıraklarıyla ilgili tebliğde ayrıca, kadın berberleri ve çıraklarının aynı zamanda “Türkçeyi doğru konuşma ve sır saklayabilme” yeteneğine de sahip olmaları isteniyordu.
Medya, TSE’nin bu fermanını “dedikoduya standart” başlığıyla haberleştirmişti.
***

O günlerde bu haber epeyce kafamı karıştırmıştı. Türkçe’yi doğru konuşma zorunluluğunu anlamıştım da, sır saklayabilme koşulunu pek kavrayamamıştım.
Öyle ya, kadın berberi ve çırağının sır saklayabilme yeteneği nasıl ölçülür?
Veya ustanın da çırağın da ağzında bakla ıslanmıyorsa, sır saklama becerisini kazanmaları için ne gibi kurslardan geçmeleri gerekir?
Sonra niye sadece kadın berberi ve çırağı sır saklamalıdır?
Bu sorulara bugün de geçerli bir yanıt bulmuş değilim. O gündür bu gündür hâlâ düşünüyorum. TSE evliyaları galiba “Dedikodu sadece kadınların olduğu yerde yapılır” diye düşünmüş olmalılar!
Böyle düşünmüşlerse cidden ayıp etmişler.
Dedikodu niye sadece kadınların imtiyaz ve inhisarında olsun ki?
Biz erkekler dedikodu yapamaz mıyız? Bal gibi yaparız. Rahmetli Orhan Veli’nin Dedikodu  başlıklı şiirini kim anımsamaz:
Kim söylemiş beni
Süheylâ’ya vurulmuşum diye?
Kim görmüş, ama kim,
Eleni'yi öptüğümü,
Yüksekkaldırım'da, güpegündüz?
Melâhat'i almışım da sonra
Alemdar'a gitmişim, öyle mi?
Onu sonra anlatırım, fakat
Kimin bacağını sıkmışım tramvayda?
Guya bir de Galata’ya dadanmışız;
Kafaları çekip çekip,
orada alıyormuşuz soluğu.
Geç bunları anam babam geç,
Geç bunları bir kalem.
Bilirim ben ne yaptığımı...
***

 Orhan Veli nur içinde yatsın. Benim hakkımda da az dedikodu yapmadılar. Yok iki buçuk metre boyundaymışım, tartıya çıkınca 130 kilo çekermişim, çok yakışıklıymışım, bir oturuşta kızarmış bir kuzu, iki lenger pilav (pilavı da kendim yaparmışım), üç bakraç yoğurt yiyip, dört kırba rakı içermişim ki, “Daha yok mu?” dermişim...
Daha neler neler! Hani, Eymir’de köpek ısırdı ve hâlen kuduz aşısı oluyorum ya. Bin türlü dedikodu? Yok köpeğin sahibesi kadınla ahbaplık etmek için bilerek kendimi ısırtmışım filan...
Kulağıma geldikçe “dedikodu” deyip, geçmiyorum. Hani, reklamın iyisi kötüsü olmaz derler ya, o hesap!
***

Dostlar, yoldaşlar,
Kabul etmeli ki, dedikodu, dostlarımız başta olmak üzere, başkaları hakkında bilgi edinme tekniğidir. Bilgi edinelim ki, üzerine fikir de bina edebilelim değil mi!
Dedikodu, sosyal iletişim ve açıklık politikalarının birinci şartıdır. Dedikodu dostluğun olduğu yerde vardır. Dostluk yoksa dedikodu da yoktur, anlaştık mı.
İyi hoş da TSE’nin koyduğu standartlar geçerli olur ve sır saklanırsa dedikodu yapılmaz ki. Ortalık soğuk değirmene döner. Suskunluğun olduğu, kimsenin içini dökemediği yerde insan kendi kendini öğütür. Zaten ne demiş Oscar Vilde:
“Dünyada hakkınızda konuşulmasından daha kötü bir tek şey vardır, o da hakkınızda konuşulmaması.”
Onun için kadın berberlerine ve  çıraklarına dedikodu yasağı getirilmesini hiç ama hiç kabullenemedim, toplumun ruh sağlığı açısından çok sakıncalı telakki ettim.
Düşünebiliyor musunuz? Kadın kuaföre saçını yaptırmaya gitti. Başladı Necla’yı çekiştirmeye. Ne pasaklılığı kaldı Necla’nın ne burnunun büyüklüğü.
Necla hakkındaki rivayetler bitti, sıra Emine’ye geldi. Emine’nin de ne gözlerinin şaşılığı kaldı ne kocasının başka kadınlarla günü gün ettiği.
Kadın anlattıkça anlatıyor. Nurgül’ün kocasını aldatıp aldatmadığı konusundaki en son teorileri de paylaştı. Fakat kuaför hiç oralı değil. Emniyet’in terörle mücadele ekiplerini getirip operasyon çeksen ağzından laf çıkmaz. Niye? Çünkü, TSE sır saklama mecburiyeti koymuş!
Şimdi bu durumda kadın ağız tadıyla dedikodu yapamayınca ne olacak? Olacağı şu:
Kadın eve geliyor. Kocası saçını hemen fark etmeyip “Karıcığım saçların ne güzel olmuş! Bu sap kağnısı saç modeli ne güzel açmış seni!” diye mecburi iltifatı geciktiriyor. Buyrun cenaze namazına, er kişi niyetine el fatiha!
İşte size kısa yoldan önce hane halkını, sonra toplumu birbirine katmanın kestirme yolu. Umarım TSE yöneticileri toplumun temeline yerleştirdikleri bu dinamiti fark edip, kuaförde dedikodu yasağını kaldırmışlardır…
***

Tabii Allah’tan kuaför değil gazeteciyiz. Gazeteciliğin temel kuralı  5N+1K  diye formüle edilmiş. Yani gazeteci haberinde, “ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden, kim” sorularına yanıt verir ki, bütün bunlar dedikodu kapsamına girer. TSE bir de bize standart getirir, örneğin sır saklama mecburiyeti koyarsa yandık gitti!
***

Sözü uzatmayayım,
TSE’nin standartları beni bağlamaz.
Bayan Yanı dergisinden şikâyetçi değilim, nokta!

23 Temmuz 2018 Pazartesi

NAZİ / AMERİKAN İŞBİRLİKÇİSİ / ULUSAL KAHRAMAN İZZETBEGOVİÇ?



SEYAHATNAME-İ RAHMİ ÇELEBİ
NAZİ / AMERİKAN İŞBİRLİKÇİSİ / ULUSAL KAHRAMAN İZZETBEGOVİÇ?

VATAN HAİNİ EMİR KUSTURİCA?
Balkan gezimizin bu durağında, Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin başkenti Sarajevo’da, Türkçe deyişle Saraybosna’dayız.
Neretva nehri vadisi boyunca kıvrım kıvrım büklüm büklüm uzanan Mostar - Saraybosna yolu nasıl da güzel! Maviyle yeşili kaynaştırmış doğal güzelliği doyasıya gözlerimize doldurduk, Konjic kasabasından geçtik. Rehberimizin anlattığına göre kasaba, Osmanlı döneminde buraya göçen Konyalılar tarafından kurulmuş. Konjic’te Osmanlı döneminden kalma köprü, İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından ağır hasara uğratılmış, 2000’li yıllarda TİKA tarafından restore edilmiş.
Rehberimiz Bosna-Hersek Cumhuriyeti hakkındaki bilgilerini paylaşıyor. Yüzölçümü 51 bin km². Nüfusu 3 milyon 500 bin; yüzde 51’i Müslüman Boşnaklar, 31’i Ortodoks Sırplar, 15’i Katolik Hırvatlar. Yönetim açısından Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki etnik devletçiğe bölünmüş. Bu devletçikler de kendi içlerinde geniş özerkliğe sahip toplam 10 kantona bölünmüşler. Başkent Sarajevo’nun nüfusu 500 bini geçiyor.
Mostar’da olduğu gibi Saraybosna’da da kendimizi memleketimizde hissettik. Bu duygu tabii ki, Türkiye ile Bosna-Hersek’in yüzyıllara yayılan ortak tarihi kültürel geçmişinden ve dindaşlığından ileri geliyor. O yüzden gezip gördüklerimizden önce ülkenin tarihine kısaca değinmekte yarar var. Bu değini, Türkiye kamuoyundaki Bosna-Hersek’le ilgili duygu ve düşünceleri anlamak için de gerekli.
***

İSLAMCI LİDER ÖNCÜLÜĞÜNDE BAĞIMSIZLIK
Bağımsızlığını kazanalı 30 yıl geçmese bile Bosna-Hersek’in tarihi binlerce yıl geriye uzanıyor. İliryalılar, Roma ve Bizans egemenliklerini Slav istilası izlemiş. 13’üncü yüzyılda Bosna- Hersek Krallığı bağımsız bir devlet olmuşsa da 1463’te Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılmış; Boşnaklar İslam’ı kabul etmişler, bu sayede sarayda ve bürokraside ayrıcalıklı bir konum elde etmişler. Boşnak kökenli Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinin en güçlü sadrazamı olmuş. Sokullu’nun ve Kanuni Sultan Süleyman’ın çağdaşı matematik bilgini Matrakçı Nasuh da, çocukluğunda Osmanlı sarayına devşirilmiş Boşnaklardan biridir.
Boşnaklar 19’uncu yüzyıl başlarında Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşına girişmişler ancak başarılı olamamışlar. Bosna-Hersek, Osmanlı’nın ağır yenilgiye uğradığı 93 harbi ardından toplanan 1878 Berlin Konferansı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sırp-Hırvat-Sloven krallığına verilmiş; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin federe cumhuriyetlerinden biri olmuş.
Sosyalist Yugoslavya’nın çözülme sürecinde Bosna-Hersek 1992 yılında bağımsızlığını ilan etti. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler, Yugoslavya’dan ilk ayrılan Slovenya ve Hırvatistan’ı derhal tanıdı ama Bosna-Hersek’in bağımsızlığını referandum koşuluna bağladı. Referandum bağımsızlık lehine sonuçlandı ama ülkedeki Sırplar (Sırbistan’dan aldıkları destekle) bağımsızlığa karşı çıktılar, bağımsızlık ilan eden Boşnaklar’a savaş açtılar. Üç yıldan uzun süren savaş, Aralık 1995’te Dayton Antlaşması ile sona erdi; Bosna-Hersek’in yönetimi, ülkedeki etnik grupları temsilen Üçlü Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ne geçti. Bağımsızlığın liderlerinden Aliya İzzetbegoviç, ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu.
***

BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN?
Bosna-Hersek’te geçirdiğimiz iki gün boyunca yerel rehberimiz bu tarihi geçmişi anlatırken iki temel konuyu vurgulayıp durdu. Birincisi, bağımsızlıktan sonra yaşanan sürecin iç savaş değil katliam ve soykırım olduğu, ikincisi de Bosna-Hersek’in bayrağının AB tarafından dayatıldığı.
Rehberimizin anlattığına göre üç buçuk yıl süren kuşatma sırasında Bosna-Hersek ahalisi Sırplar, Sırbistan’ın desteğiyle, Sarayevo ve Mostar başta olmak üzere Boşnak kentlerine uzun menzilli top, havan, ağır makineli tüfek, keskin nişancı tüfeği ve roketatar ile saldırdılar; on bin kişi öldü, yaralı sayısı 56 bini geçti. Bu süreçte Boşnaklar, Sırplar’ın yanı sıra Hırvatlar ile de uğraşmak zorunda kaldı. Zaten Sırplar ve Hırvatlar, Boşnakları ulus olarak kabul etmezler. Sırplar, Boşnakların Osmanlı’ya yaranmak için din değiştiren Slavlar olduklarını, Hırvatlar da Boşnakların aslen Müslüman Hırvat olduklarını öne sürerler. Bağımsızlık sürecinde Boşnakların uğradıkları katliam ve soykırımın kökeninde bu dinsel farklılık vardır. Boşnakların maruz kaldığı katliam ve soykırıma Hıristiyan batının tereddütlü yaklaşımı da yine bu dinsel farklılıkla ilgilidir...
Bayrak tartışması bu dinsel farklılıktan ayrı değildir, bağımsızlaşma süreciyle birlikte ilerlemiştir. Bağımsızlığın ilan edildiği 1992 yılında, Bosna-Hersek krallığının tarihi mitolojik anısını taşıyan zambaklı bayrak dalgalandırıldı. 
Dayton Antlaşması’ndan sonra ise, ülkedeki temel etnik grupları temsilen, mavi arka plan üzerinde sarı üçgen ve beyaz yıldızlar bulunan bayrak göndere çekildi. Aradan 20 yıl geçmesine karşın yeni bayrak benimsenmedi; Bosnalı yurtseverler Avrupa Birliği’nin dayatması olarak görüyorlar, kabul etmiyorlar...
***


BOŞNAKLARIN UMUT VE YAŞAM TÜNELİ
Saraybosna turumuzda ilk durağımız, kentin maruz kaldığı kuşatmanın ve ülke genelindeki iç savaşın en stratejik mevkii, havaalanı civarındaki Umut Tüneli oldu. Haritadan görüldüğü üzere, Sırp güçleri Saraybosna’yı tamamen kuşatmışlar, kenti çevreleyen tepelerden bomba yağdırmaktadırlar. Sadece havaalanı BM’nin kontrolündedir ama kuşatma altındaki kente bir yararı yoktur; kentin dış dünya ile bağı kesilmiştir. Çare, havaalanının altından geçecek bir tünel yapımıdır. Tünel 1 metre genişliğinde, 1,5 metre yüksekliğinde olacaktır.
Havaalanı yakınındaki bir evin zemininde kazıma başlanır, ray da döşenir; dört ayda tamamlanan tünel 1993 Temmuz ayında açılır. Havaalanı ötesindeki Boşnak güçleriyle Saraybosna’nın irtibatı sağlanır, yaralılar ve siviller tahliye edilir, kente yiyecek içecek ve silah ikmali yapılır. Direnişin güçlenmesi karşısında 29 Şubat 1996’da Sırp askerleri kent civarındaki mevzilerini terk ederler. Zaten Dayton Antlaşması da imzalanmıştır. Umut Tüneli, diğer adıyla Yaşam Tüneli müzeye dönüştürülür, Saraybosna turizminin en önemli uğrak yeri haline gelir. Tünelin girişinde, savaşı ve tünelin öyküsünü anlatan belgesel izlenmeye değer.
***

NAZİ / AMERİKAN İŞBİRLİKÇİSİ YA DA ULUSAL KAHRAMAN ALİYA?
Yerel rehberimiz, Umut Tüneli’ni anlatırken, direnişin ve bağımsızlığın önderi Aliya İzzetbegoviç’ten saygıyla söz etti; tek hatasının Sırplar’ın saldıracaklarını öngörememek olduğunu, bunun da barışçı kimliğinden ileri geldiğini vurguladı. Aliya’nın bu hatası nedeniyle saldırıya ve soykırıma hazırlıksız yakalanmışlar ve çok kayıp vermişler!
Seyahatnamemizin bu anında Aliya İzzetbegoviç’ten söz etmemek olmaz. Aliya, 1925 yılında doğmuş, Saraybosna’da Alman lisesinde öğrenciyken İslamiyete ilgisiyle öne çıkmış, Müslüman Gençler Kulübü’nün kurucuları arasında yer almış. Sosyalist Yugoslavya döneminde muhalif İslamcı kimliğinden dolayı üç yıl hapis cezasına çarptırılmış. Hapislikten sonra hukuk fakültesini bitirmiş; Bosna Hersek İslam Birliği’nin yayın organlarında yazılar yazmış, camilerde vaazlar vermiş.
Josip Broz Tito’nun 1980 yılında ölmesinin ardından Yugoslavya’da milliyetçilik dalgası kabarmış, Aliya’nın makaleleri İslami Manifesto adıyla kitaplaştırılmış. Gençlik döneminde kurduğu Müslüman Gençler Kulübü’nü yeniden kurmak suçlamasıyla 1983’te tutuklanmış, 14 yıl hapse mahkum edilmiş, 1988 yılında af ile serbest kalmış; 1990 yılında Boşnakların en kitlesel örgütü Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) genel başkanı seçilmiş.
Bağımsızlık ilanı ardından ülke genelinde Sırp saldırıları, Saraybosna’da üç buçuk yıl süren kuşatma ve katliamlar, evlerinden kovulan insanlar, tecavüze uğrayan kadınlar, katledilen erkekler çocuklar, pazar yerlerinde patlayan bombalar, toplama kampları, yok edilen tarihi kültürel miras...
1995 Temmuz’unda BM koruması altındaki Srebrenitsa’da Sırp güçleri şehre girdikten hemen sonra 8 binden fazla Boşnak erkekleri katleder. Aliya İzzetbegoviç o günlerde bile barıştan söz eder.
Nihayet 1995 Aralık ayında Dayton Barış Antlaşması imzalanır, Bosna Hersek’in bağımsızlığı kesinleşir, ülkedeki üç etnisiteyi temsilen Üçlü Başkanlık Konseyi kurulur. Aliya, “Bu adil bir barış değil, ancak savaşın sürmesinden daha iyidir” diyerek halkını razı etmeye çalışır; ülkesinin ilk cumhurbaşkanı olur. Sağlık sorunları nedeniyle 2000 yılında görevinden istifa eder; 2003 yılında hayata gözlerini yumar. Aliya’nın kabri, başkent Saraybosna’daki şehitliktedir; mezar taşında herhangi bir ünvan yoktur, vasiyeti uyarınca adına anıt vb yapılar yapılmamıştır. Vasiyetinde şöyle dediği rivayet ediliyor: “Osmanlı askerleriyle, Bosna şehitleriyle yan yana yatmak istiyorum. Benim yanım onların yanıdır. Beni ayrı bir yere defnetmeyin, benim ziyaretime gelenler onlardan da dualarını esirgemesin, mahzun kalmasınlar.”
Rehberimizin tekrarladığı bu anlatımlara karşılık muhalif Boşnaklar, Aliya’yı ülkedeki Sırpların ve Hırvatların desteğini almadan tek yanlı bağımsızlık ilan ederek iç savaşa zemin hazırlamakla suçluyorlar; bu dönemde Suudi Arabistan ve Türkiye’nin desteğiyle cihatçı El Kaide militanlarını ülkeye doldurduğunu, bu nedenle Sırbistan lideri Miloseviç’in “Avrupa’yı radikal İslam’dan koruyorum” diye propaganda yapabildiğini, Aliya’nın laik devlet modeli amaçlayan Mustafa Kemal Atatürk’e saygı duymadığını, İslamcı bir devlet kurmayı amaçladığını, iç savaş sırasında ABD ve NATO ile birlikte hareket ettiğini, zaten gençliğinde Nazi işbirlikçisi ve antisemitist olduğunu, Recep Tayyip Erdoğan ile aynı düşüncede milliyetçiliğe karşı çıktığını öne sürüyorlar...
***

VATAN HAİNİ EMİR KUSTURİCA?
Aliya muhalifi ünlü Boşnaklardan biri de sinema yönetmeni Emir Kusturica. 2010 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin jürisine çağrılınca Türkiyedeki İslamcı çevrelerin tepkisiyle karşılaşmış, dönemin Kültür Bakanı tepkileri sahiplenince gelmekten vazgeçmişti. Rehberimiz, Emir Kusturica’nın bağımsızlık sürecinde din değiştirip Sırpların hizmetine girdiğini söyledi, adı çok duyulan Boşnak liderlerden Fikret Abdiç’i de Sırp işbirlikçisi olarak nitelendirdi.
Bu söylemler bana Boşnakların Aliya İzzetbegoviç, Fikret Abdiç, Emir Kusturica konularında iç politika gerekçeli tartışma içinde olduklarını düşündürdü. İzzetbegoviç, Balkan coğrafyasında ve kendi ülkesinde saygıyla anılıyor; 78 yıllık ömre sığdırdığı yaşamı ile birçok kişiye örnek olduğu gibi Türkiye İslamcılarının da baş tacı. Benim kişisel görüşüm, hariçten okunan gazel kadar değer taşır. Kusturica ve Abdiç’in ayrılık yerine Yugoslavya’nın birliğinden yana oldukları, bu nedenle bağımsızlığı erken buldukları, iç savaş günlerinde Kusturica’nın “ailemin bir kısmıyla savaşamam” diyerek ülkesini terk ettiği, Sırp güçlerinin katliam yaptıkları ama Boşnak güçlerinin de tümüyle masum olmadığı yolundaki görüşleri de dikkate almakta yarar vardır!
Aliya’nın ülkesinin bağımsızlığı uğruna verdiği mücadeleye naçizane ben de saygı duyarım ama laik demokratik bir devlet düzeni yerine din devleti kurma çabasına ne saygı duyarım ne de sempatik bakarım!
İnternette Aliya’nın özlü sözleri diye cümleler paylaşılıyor. Neredeyse tümü İslamcı siyasetle ilgili. Bir cümlesi var ki, etnik ve dini duygularla intikam peşinde koşan, katliamları meşrulaştıran yaratıkların kulağına küpe olsun!
İç savaş ve katliam günlerinde bir asker ‘Onlar bizim kadınlarımıza tecavüz ediyorlar, kadınlarımızı, yaşlılarımızı ve çocuklarımızı öldürüyorlar. Buna bigane kalmamalıyız’ diye yakınır. Aliya şöyle yanıt verir: “Sırplar bizim öğretmenimiz değiller!”
Dediğim gibi Boşnakların tümü Aliya İzzetbegoviç hakkında aynı duygu ve düşünceye sahip değiller. İslam mücahidi kimliğiyle seveni var, ABD ve NATO işbirlikçisi hatta Nazi sempatizanı diye suçlayarak sevmeyeni var. Türkiye’deki dava arkadaşı Recep Tayyip Erdoğan hakkında biz TC yurttaşları da görüş birliği içinde değiliz. En basitinden, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olarak Amerikan ordusuyla birlikte komşu Müslüman ülkelerin üzerine çullanmasına, Fetullahçı çeteye ne istediyse vererek darbeye teşebbüs edecek güce ve cesarete kavuşturmasına, sonra darbe girişimini “Allah’ın lütfu” sayarak kendi darbesini gerçekleştirmesine ve daha pek çok icraatına halkın en az yarısı itiraz ediyor, güncel tarih bu itiraz ekseninde yaşanıyor...
***

Saraybosna’yı bu duygu ve düşüncelerle dolaştık. Kentte Boşnak, Sırp, Hırvat topluluklar bir arada yaşıyor; Boşnakça, Sırpça ve Hırvatça resmi dil olarak kabul edilmiş. Bu durum kente kültürel anlamda zenginlik kazandırmış. Bu kültürel zenginliğiyle Saraybosna (Sarayevo) Avrupa’nın Kudüs’ü sayılıyor.
Kentteki tarihi yapıların büyük çoğunluğu Osmanlı döneminden kalma. Kentin ticari, tarihi, turistik kalbi Başçarşı, bu yapıların en popüleri. Başçarşı’da Ferhadiye Caddesi boyunca Sebil, Gazi Hüsrev Bey Camii, Beyaz Burç, Brusa Bedesteni, Saat Kulesi, Bezistan gibi Osmanlı eserleri dikkati çekiyor. Osmanlı eserlerine karşılık Sırp mahallesinde Mareşal Tito Caddesi etrafında katedraller ve kiliseler başta olmak üzere Hıristiyan kültürüne ve inancına ait eserler yükseliyor.
Müslüman ve Hıristiyan kültürü, iki caddenin kesiştiği noktada, Sonsuz Ateş anıtında buluşuyor. Sonsuz Ateş, İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı verilen büyük mücadelede ölenlerin anısına aralıksız yanıyor.
Şubat 1994’te 67 kişinin öldürüldüğü pazar yeri şehrin merkezinde kalıyor, Kanlı Pazar olarak anılıyor. Pazar yerindeki anıta o gün orada katledilen 67 insanın isimleri kazınmış.
Latin Köprüsü de şehrin sembolleri arasında. Birinci Dünya Savaşı’nın kıvılcımı sayılan olayda Avusturya Veliahtı Ferdinand, bu köprü üzerinde öldürülmüş.
Saraybosna’nın simge yapılarından biri de İnat Evi. Öyküsü şöyle: 20’nci yüzyıl başlarında kent yönetimi nehrin sağ kıyısındaki evleri yıkmak ister. Bu evin sahibi yıkıma karşı çıkar. Araya hatırlı kişiler girer ama ev sahibi inadından vazgeçmez, evinin aynen nehrin öbür yakasına taşınmasını ister. Kentin yöneticileri ev sahibinin inadına boyun eğerler, evi yıkarlar, elde ettikleri malzemeyle nehrin karşı yakasında evi aynen yeniden inşa ederler. İnat Evi günümüzde lokanta olarak hizmet veriyor. Keşke vaktimiz olsaydı, İnat Evi’nde inatçılığın muhalifliğin tadını çıkarsaydık!
Saraybosna’daki günümüz çok güzel geçti. Ferhadiye Caddesi üzerinde bir börekçide meşhur Boşnak Böreği ziyafeti çektik kendimize. Akşam, Boşnak Gecesi konuğuyduk. Rehberimizin söylediğine göre, Ramazan ayındayız, kent içinde içkili eğlence mekânı bulamayız, şehir dışında bir mekâna gitmeliyiz. Nasıl yani diye sormadık, rehberimizin dediğine uyduk, bir saatlik yolculukla hoş bir kır lokantasına vardık. Boşnak delikanlıları ve kızlarının gösterisi muhteşemdi. Bizim kızlar Boşnak kızlarıyla rekabette geri kalmadılar, gösterinin hakkını verdiler, biz yaşlı delikanlılar da bahşişin hakkını verdik!!!
Yolculuğumuz sürüyor. Son durak Belgrat.