23 Temmuz 2018 Pazartesi

NAZİ / AMERİKAN İŞBİRLİKÇİSİ / ULUSAL KAHRAMAN İZZETBEGOVİÇ?



SEYAHATNAME-İ RAHMİ ÇELEBİ
NAZİ / AMERİKAN İŞBİRLİKÇİSİ / ULUSAL KAHRAMAN İZZETBEGOVİÇ?

VATAN HAİNİ EMİR KUSTURİCA?
Balkan gezimizin bu durağında, Bosna-Hersek Cumhuriyeti’nin başkenti Sarajevo’da, Türkçe deyişle Saraybosna’dayız.
Neretva nehri vadisi boyunca kıvrım kıvrım büklüm büklüm uzanan Mostar - Saraybosna yolu nasıl da güzel! Maviyle yeşili kaynaştırmış doğal güzelliği doyasıya gözlerimize doldurduk, Konjic kasabasından geçtik. Rehberimizin anlattığına göre kasaba, Osmanlı döneminde buraya göçen Konyalılar tarafından kurulmuş. Konjic’te Osmanlı döneminden kalma köprü, İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından ağır hasara uğratılmış, 2000’li yıllarda TİKA tarafından restore edilmiş.
Rehberimiz Bosna-Hersek Cumhuriyeti hakkındaki bilgilerini paylaşıyor. Yüzölçümü 51 bin km². Nüfusu 3 milyon 500 bin; yüzde 51’i Müslüman Boşnaklar, 31’i Ortodoks Sırplar, 15’i Katolik Hırvatlar. Yönetim açısından Bosna-Hersek Federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti olmak üzere iki etnik devletçiğe bölünmüş. Bu devletçikler de kendi içlerinde geniş özerkliğe sahip toplam 10 kantona bölünmüşler. Başkent Sarajevo’nun nüfusu 500 bini geçiyor.
Mostar’da olduğu gibi Saraybosna’da da kendimizi memleketimizde hissettik. Bu duygu tabii ki, Türkiye ile Bosna-Hersek’in yüzyıllara yayılan ortak tarihi kültürel geçmişinden ve dindaşlığından ileri geliyor. O yüzden gezip gördüklerimizden önce ülkenin tarihine kısaca değinmekte yarar var. Bu değini, Türkiye kamuoyundaki Bosna-Hersek’le ilgili duygu ve düşünceleri anlamak için de gerekli.
***

İSLAMCI LİDER ÖNCÜLÜĞÜNDE BAĞIMSIZLIK
Bağımsızlığını kazanalı 30 yıl geçmese bile Bosna-Hersek’in tarihi binlerce yıl geriye uzanıyor. İliryalılar, Roma ve Bizans egemenliklerini Slav istilası izlemiş. 13’üncü yüzyılda Bosna- Hersek Krallığı bağımsız bir devlet olmuşsa da 1463’te Fatih Sultan Mehmet tarafından Osmanlı topraklarına katılmış; Boşnaklar İslam’ı kabul etmişler, bu sayede sarayda ve bürokraside ayrıcalıklı bir konum elde etmişler. Boşnak kökenli Sokullu Mehmet Paşa, Osmanlı tarihinin en güçlü sadrazamı olmuş. Sokullu’nun ve Kanuni Sultan Süleyman’ın çağdaşı matematik bilgini Matrakçı Nasuh da, çocukluğunda Osmanlı sarayına devşirilmiş Boşnaklardan biridir.
Boşnaklar 19’uncu yüzyıl başlarında Osmanlı’ya karşı bağımsızlık savaşına girişmişler ancak başarılı olamamışlar. Bosna-Hersek, Osmanlı’nın ağır yenilgiye uğradığı 93 harbi ardından toplanan 1878 Berlin Konferansı’nda Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’na, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sırp-Hırvat-Sloven krallığına verilmiş; İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti’nin federe cumhuriyetlerinden biri olmuş.
Sosyalist Yugoslavya’nın çözülme sürecinde Bosna-Hersek 1992 yılında bağımsızlığını ilan etti. Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler, Yugoslavya’dan ilk ayrılan Slovenya ve Hırvatistan’ı derhal tanıdı ama Bosna-Hersek’in bağımsızlığını referandum koşuluna bağladı. Referandum bağımsızlık lehine sonuçlandı ama ülkedeki Sırplar (Sırbistan’dan aldıkları destekle) bağımsızlığa karşı çıktılar, bağımsızlık ilan eden Boşnaklar’a savaş açtılar. Üç yıldan uzun süren savaş, Aralık 1995’te Dayton Antlaşması ile sona erdi; Bosna-Hersek’in yönetimi, ülkedeki etnik grupları temsilen Üçlü Cumhurbaşkanlığı Konseyi’ne geçti. Bağımsızlığın liderlerinden Aliya İzzetbegoviç, ülkenin ilk cumhurbaşkanı oldu.
***

BAYRAKLARI BAYRAK YAPAN?
Bosna-Hersek’te geçirdiğimiz iki gün boyunca yerel rehberimiz bu tarihi geçmişi anlatırken iki temel konuyu vurgulayıp durdu. Birincisi, bağımsızlıktan sonra yaşanan sürecin iç savaş değil katliam ve soykırım olduğu, ikincisi de Bosna-Hersek’in bayrağının AB tarafından dayatıldığı.
Rehberimizin anlattığına göre üç buçuk yıl süren kuşatma sırasında Bosna-Hersek ahalisi Sırplar, Sırbistan’ın desteğiyle, Sarayevo ve Mostar başta olmak üzere Boşnak kentlerine uzun menzilli top, havan, ağır makineli tüfek, keskin nişancı tüfeği ve roketatar ile saldırdılar; on bin kişi öldü, yaralı sayısı 56 bini geçti. Bu süreçte Boşnaklar, Sırplar’ın yanı sıra Hırvatlar ile de uğraşmak zorunda kaldı. Zaten Sırplar ve Hırvatlar, Boşnakları ulus olarak kabul etmezler. Sırplar, Boşnakların Osmanlı’ya yaranmak için din değiştiren Slavlar olduklarını, Hırvatlar da Boşnakların aslen Müslüman Hırvat olduklarını öne sürerler. Bağımsızlık sürecinde Boşnakların uğradıkları katliam ve soykırımın kökeninde bu dinsel farklılık vardır. Boşnakların maruz kaldığı katliam ve soykırıma Hıristiyan batının tereddütlü yaklaşımı da yine bu dinsel farklılıkla ilgilidir...
Bayrak tartışması bu dinsel farklılıktan ayrı değildir, bağımsızlaşma süreciyle birlikte ilerlemiştir. Bağımsızlığın ilan edildiği 1992 yılında, Bosna-Hersek krallığının tarihi mitolojik anısını taşıyan zambaklı bayrak dalgalandırıldı. 
Dayton Antlaşması’ndan sonra ise, ülkedeki temel etnik grupları temsilen, mavi arka plan üzerinde sarı üçgen ve beyaz yıldızlar bulunan bayrak göndere çekildi. Aradan 20 yıl geçmesine karşın yeni bayrak benimsenmedi; Bosnalı yurtseverler Avrupa Birliği’nin dayatması olarak görüyorlar, kabul etmiyorlar...
***


BOŞNAKLARIN UMUT VE YAŞAM TÜNELİ
Saraybosna turumuzda ilk durağımız, kentin maruz kaldığı kuşatmanın ve ülke genelindeki iç savaşın en stratejik mevkii, havaalanı civarındaki Umut Tüneli oldu. Haritadan görüldüğü üzere, Sırp güçleri Saraybosna’yı tamamen kuşatmışlar, kenti çevreleyen tepelerden bomba yağdırmaktadırlar. Sadece havaalanı BM’nin kontrolündedir ama kuşatma altındaki kente bir yararı yoktur; kentin dış dünya ile bağı kesilmiştir. Çare, havaalanının altından geçecek bir tünel yapımıdır. Tünel 1 metre genişliğinde, 1,5 metre yüksekliğinde olacaktır.
Havaalanı yakınındaki bir evin zemininde kazıma başlanır, ray da döşenir; dört ayda tamamlanan tünel 1993 Temmuz ayında açılır. Havaalanı ötesindeki Boşnak güçleriyle Saraybosna’nın irtibatı sağlanır, yaralılar ve siviller tahliye edilir, kente yiyecek içecek ve silah ikmali yapılır. Direnişin güçlenmesi karşısında 29 Şubat 1996’da Sırp askerleri kent civarındaki mevzilerini terk ederler. Zaten Dayton Antlaşması da imzalanmıştır. Umut Tüneli, diğer adıyla Yaşam Tüneli müzeye dönüştürülür, Saraybosna turizminin en önemli uğrak yeri haline gelir. Tünelin girişinde, savaşı ve tünelin öyküsünü anlatan belgesel izlenmeye değer.
***

NAZİ / AMERİKAN İŞBİRLİKÇİSİ YA DA ULUSAL KAHRAMAN ALİYA?
Yerel rehberimiz, Umut Tüneli’ni anlatırken, direnişin ve bağımsızlığın önderi Aliya İzzetbegoviç’ten saygıyla söz etti; tek hatasının Sırplar’ın saldıracaklarını öngörememek olduğunu, bunun da barışçı kimliğinden ileri geldiğini vurguladı. Aliya’nın bu hatası nedeniyle saldırıya ve soykırıma hazırlıksız yakalanmışlar ve çok kayıp vermişler!
Seyahatnamemizin bu anında Aliya İzzetbegoviç’ten söz etmemek olmaz. Aliya, 1925 yılında doğmuş, Saraybosna’da Alman lisesinde öğrenciyken İslamiyete ilgisiyle öne çıkmış, Müslüman Gençler Kulübü’nün kurucuları arasında yer almış. Sosyalist Yugoslavya döneminde muhalif İslamcı kimliğinden dolayı üç yıl hapis cezasına çarptırılmış. Hapislikten sonra hukuk fakültesini bitirmiş; Bosna Hersek İslam Birliği’nin yayın organlarında yazılar yazmış, camilerde vaazlar vermiş.
Josip Broz Tito’nun 1980 yılında ölmesinin ardından Yugoslavya’da milliyetçilik dalgası kabarmış, Aliya’nın makaleleri İslami Manifesto adıyla kitaplaştırılmış. Gençlik döneminde kurduğu Müslüman Gençler Kulübü’nü yeniden kurmak suçlamasıyla 1983’te tutuklanmış, 14 yıl hapse mahkum edilmiş, 1988 yılında af ile serbest kalmış; 1990 yılında Boşnakların en kitlesel örgütü Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) genel başkanı seçilmiş.
Bağımsızlık ilanı ardından ülke genelinde Sırp saldırıları, Saraybosna’da üç buçuk yıl süren kuşatma ve katliamlar, evlerinden kovulan insanlar, tecavüze uğrayan kadınlar, katledilen erkekler çocuklar, pazar yerlerinde patlayan bombalar, toplama kampları, yok edilen tarihi kültürel miras...
1995 Temmuz’unda BM koruması altındaki Srebrenitsa’da Sırp güçleri şehre girdikten hemen sonra 8 binden fazla Boşnak erkekleri katleder. Aliya İzzetbegoviç o günlerde bile barıştan söz eder.
Nihayet 1995 Aralık ayında Dayton Barış Antlaşması imzalanır, Bosna Hersek’in bağımsızlığı kesinleşir, ülkedeki üç etnisiteyi temsilen Üçlü Başkanlık Konseyi kurulur. Aliya, “Bu adil bir barış değil, ancak savaşın sürmesinden daha iyidir” diyerek halkını razı etmeye çalışır; ülkesinin ilk cumhurbaşkanı olur. Sağlık sorunları nedeniyle 2000 yılında görevinden istifa eder; 2003 yılında hayata gözlerini yumar. Aliya’nın kabri, başkent Saraybosna’daki şehitliktedir; mezar taşında herhangi bir ünvan yoktur, vasiyeti uyarınca adına anıt vb yapılar yapılmamıştır. Vasiyetinde şöyle dediği rivayet ediliyor: “Osmanlı askerleriyle, Bosna şehitleriyle yan yana yatmak istiyorum. Benim yanım onların yanıdır. Beni ayrı bir yere defnetmeyin, benim ziyaretime gelenler onlardan da dualarını esirgemesin, mahzun kalmasınlar.
Rehberimizin tekrarladığı bu anlatımlara karşılık muhalif Boşnaklar, Aliya’yı ülkedeki Sırpların ve Hırvatların desteğini almadan tek yanlı bağımsızlık ilan ederek iç savaşa zemin hazırlamakla suçluyorlar; bu dönemde Suudi Arabistan ve Türkiye’nin desteğiyle cihatçı El Kaide militanlarını ülkeye doldurduğunu, bu nedenle Sırbistan lideri Miloseviç’in “Avrupa’yı radikal İslam’dan koruyorum” diye propaganda yapabildiğini, Aliya’nın laik devlet modeli amaçlayan Mustafa Kemal Atatürk’e saygı duymadığını, İslamcı bir devlet kurmayı amaçladığını, iç savaş sırasında ABD ve NATO ile birlikte hareket ettiğini, zaten gençliğinde Nazi işbirlikçisi ve antisemitist olduğunu, Recep Tayyip Erdoğan ile aynı düşüncede milliyetçiliğe karşı çıktığını öne sürüyorlar...
***

VATAN HAİNİ EMİR KUSTURİCA?
Aliya muhalifi ünlü Boşnaklardan biri de sinema yönetmeni Emir Kusturica. 2010 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin jürisine çağrılınca Türkiyedeki İslamcı çevrelerin tepkisiyle karşılaşmış, dönemin Kültür Bakanı tepkileri sahiplenince gelmekten vazgeçmişti. Rehberimiz, Emir Kusturica’nın bağımsızlık sürecinde din değiştirip Sırpların hizmetine girdiğini söyledi, adı çok duyulan Boşnak liderlerden Fikret Abdiç’i de Sırp işbirlikçisi olarak nitelendirdi.
Bu söylemler bana Boşnakların Aliya İzzetbegoviç, Fikret Abdiç, Emir Kusturica konularında iç politika gerekçeli tartışma içinde olduklarını düşündürdü. İzzetbegoviç, Balkan coğrafyasında ve kendi ülkesinde saygıyla anılıyor; 78 yıllık ömre sığdırdığı yaşamı ile birçok kişiye örnek olduğu gibi Türkiye İslamcılarının da baş tacı. Benim kişisel görüşüm, hariçten okunan gazel kadar değer taşır. Kusturica ve Abdiç’in ayrılık yerine Yugoslavya’nın birliğinden yana oldukları, bu nedenle bağımsızlığı erken buldukları, iç savaş günlerinde Kusturica’nın “ailemin bir kısmıyla savaşamam” diyerek ülkesini terk ettiği, Sırp güçlerinin katliam yaptıkları ama Boşnak güçlerinin de tümüyle masum olmadığı yolundaki görüşleri de dikkate almakta yarar vardır!
Aliya’nın ülkesinin bağımsızlığı uğruna verdiği mücadeleye naçizane ben de saygı duyarım ama laik demokratik bir devlet düzeni yerine din devleti kurma çabasına ne saygı duyarım ne de sempatik bakarım!
İnternette Aliya’nın özlü sözleri diye cümleler paylaşılıyor. Neredeyse tümü İslamcı siyasetle ilgili. Bir cümlesi var ki, etnik ve dini duygularla intikam peşinde koşan, katliamları meşrulaştıran yaratıkların kulağına küpe olsun!
İç savaş ve katliam günlerinde bir asker ‘Onlar bizim kadınlarımıza tecavüz ediyorlar, kadınlarımızı, yaşlılarımızı ve çocuklarımızı öldürüyorlar. Buna bigane kalmamalıyız’ diye yakınır. Aliya şöyle yanıt verir: “Sırplar bizim öğretmenimiz değiller!
Dediğim gibi Boşnakların tümü Aliya İzzetbegoviç hakkında aynı duygu ve düşünceye sahip değiller. İslam mücahidi kimliğiyle seveni var, ABD ve NATO işbirlikçisi hatta Nazi sempatizanı diye suçlayarak sevmeyeni var. Türkiye’deki dava arkadaşı Recep Tayyip Erdoğan hakkında biz TC yurttaşları da görüş birliği içinde değiliz. En basitinden, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanı olarak Amerikan ordusuyla birlikte komşu Müslüman ülkelerin üzerine çullanmasına, Fetullahçı çeteye ne istediyse vererek darbeye teşebbüs edecek güce ve cesarete kavuşturmasına, sonra darbe girişimini “Allah’ın lütfu” sayarak kendi darbesini gerçekleştirmesine ve daha pek çok icraatına halkın en az yarısı itiraz ediyor, güncel tarih bu itiraz ekseninde yaşanıyor...
***

Saraybosna’yı bu duygu ve düşüncelerle dolaştık. Kentte BoşnakSırp, Hırvat topluluklar bir arada yaşıyor; BoşnakçaSırpça ve Hırvatça resmi dil olarak kabul edilmiş. Bu durum kente kültürel anlamda zenginlik kazandırmış. Bu kültürel zenginliğiyle Saraybosna (Sarayevo) Avrupa’nın Kudüs’ü sayılıyor.
Kentteki tarihi yapıların büyük çoğunluğu Osmanlı döneminden kalma. Kentin ticari, tarihi, turistik kalbi Başçarşı, bu yapıların en popüleri. Başçarşı’da Ferhadiye Caddesi boyunca SebilGazi Hüsrev Bey Camii, Beyaz BurçBrusa BedesteniSaat Kulesi, Bezistan gibi Osmanlı eserleri dikkati çekiyor. Osmanlı eserlerine karşılık Sırp mahallesinde Mareşal Tito Caddesi etrafında katedraller ve kiliseler başta olmak üzere Hıristiyan kültürüne ve inancına ait eserler yükseliyor.
Müslüman ve Hıristiyan kültürü, iki caddenin kesiştiği noktada, Sonsuz Ateş anıtında buluşuyor. Sonsuz Ateş, İkinci Dünya Savaşı’nda faşizme karşı verilen büyük mücadelede ölenlerin anısına aralıksız yanıyor.
Şubat 1994’te 67 kişinin öldürüldüğü pazar yeri şehrin merkezinde kalıyor, Kanlı Pazar olarak anılıyor. Pazar yerindeki anıta o gün orada katledilen 67 insanın isimleri kazınmış.
Latin Köprüsü de şehrin sembolleri arasında. Birinci Dünya Savaşı’nın kıvılcımı sayılan olayda Avusturya Veliahtı Ferdinand, bu köprü üzerinde öldürülmüş.
Saraybosna’nın simge yapılarından biri de İnat Evi. Öyküsü şöyle: 20’nci yüzyıl başlarında kent yönetimi nehrin sağ kıyısındaki evleri yıkmak ister. Bu evin sahibi yıkıma karşı çıkar. Araya hatırlı kişiler girer ama ev sahibi inadından vazgeçmez, evinin aynen nehrin öbür yakasına taşınmasını ister. Kentin yöneticileri ev sahibinin inadına boyun eğerler, evi yıkarlar, elde ettikleri malzemeyle nehrin karşı yakasında evi aynen yeniden inşa ederler. İnat Evi günümüzde lokanta olarak hizmet veriyor. Keşke vaktimiz olsaydı, İnat Evi’nde inatçılığın muhalifliğin tadını çıkarsaydık!
Saraybosna’daki günümüz çok güzel geçti. Ferhadiye Caddesi üzerinde bir börekçide meşhur Boşnak Böreği ziyafeti çektik kendimize. Akşam, Boşnak Gecesi konuğuyduk. Rehberimizin söylediğine göre, Ramazan ayındayız, kent içinde içkili eğlence mekânı bulamayız, şehir dışında bir mekâna gitmeliyiz. Nasıl yani diye sormadık, rehberimizin dediğine uyduk, bir saatlik yolculukla hoş bir kır lokantasına vardık. Boşnak delikanlıları ve kızlarının gösterisi muhteşemdi. Bizim kızlar Boşnak kızlarıyla rekabette geri kalmadılar, gösterinin hakkını verdiler, biz yaşlı delikanlılar da bahşişin hakkını verdik!!!
Yolculuğumuz sürüyor. Son durak Belgrat.

2 yorum:

  1. Döktürmüşsün kardeşim kalemine emeğine sağlık sevgiler

    YanıtlaSil