Bülent Ecevit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülent Ecevit etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2023 Cumartesi

MİZAH BAHÇELERİNDEKİ SARARMANIN HÜZNÜ

Mizah, alışılmış sıradan hayata ve olağan düşünceye kurulan tuzaklarla gülümsetmek, gülümsetirken düşündürmek demek. Tuzağın temel malzemesi zıtlıklardır, talihsiz rastlantılardır. Ancak, herkesin gözü önünde cereyan eden bir zıtlığı kopyalayıp temsil etmek nükte tadı vermez. Kaba zıtlıkları ben bile fark edebildiğime göre herkes fark eder. Mizah, herkesin fark etmediği çelişkileri fark edenler tarafından yapılır. Mizah ustaları, çelişkilere biraz çeşni katarak, biraz abartarak, zarif ve ince anlam yükleyerek zihinleri aydınlatırlar. 

Üst üste dizildiğinde boyunu aşan onca kitabı Aziz Nesin, insanlara aslında ağlanacak hallerini göstermek için yazmıştı. Ama okuyanlar ağlayacakları yerde güldüler. Çünkü Aziz Nesin ağlanacak halleri nükte tadında hikâye etmişti.

Mizahta bereketin sigortası ise mizahtan anlayan insanların varlığıdır. Göbeğini hoplatarak gülmesi şart olmasa da, alışılmış akla kurulan tuzağı algılayıp tadına varan kişilerin gelişkin beyin taşıdığı, mizah aklına ve duygusuna sahip olduğu kabul edilir. Tekrarlayalım, mizahtan anlayan ayrıca izah istemeyen gelişkin beyin!!!

Mizah ve sigortası böyle tanımlanınca, AKP iktidarı döneminde mizah bahçelerindeki sararmaya kararmaya bakıp hüzünlenmemek elde değil. Kendi hesabıma, mizahtan, gülümseterek düşündürmekten yana hayli karamsarım. Ne yergi şiirlerinde ne mizah dergilerinde, insanı mest eden bir nükteye eskisi kadar sık rastlamıyorum. Nasrettin Hoca’nın, Aziz Nesin’in memleketi ne hallere düştü! Gülmek devrimci eylemdir ama gülemiyorum. Umarım mizah duygumu yitirmemişimdir, devrimciliğime halel gelmemiştir!

***

Nasıl güleyim?

Akbelen Ormanı’ndaki katliamın faili Limak Holding’in Yönetim Kurulu Başkanı, dünyanın en önemli çevre örgütlerinden Doğal Hayatı Koruma Vakfı Mütevelli Heyeti Türkiye üyesi çıkmış, iyi mi? Gülmeli mi ağlamalı mı?

'BM sıfır atık' toplantısında konuşan Emine Erdoğan, “Dünyanın kaynakları nüfusunun 1,5 katına dahi yetebilecek durumda. Yeter ki adil olalım, paylaşmayı bilelim” demiş. Sosyal medya ahalisi “fıkra bu kadar” deyip espri niyetine paylaşıyor; nedense, gülemedim.

Mizahçıların ekmek teknesi siyaset dünyası neredeyse çölleşti, mizahın esintisi bile yok. Düşünsenize, olmaz ya, oldu diyelim. Recep Tayyip Erdoğan, Devlet Bahçeli, Kemal Kılıçdaroğlu, Meral Akşener, Bülent Arınç, Hulusi Akar, Süleyman Soylu bir araya geldiler. Numan Kurtulmuş’un hatırı kalmasın, o da bulunsun. Kim kime ne şakası yapar? Hangisi tadından yenmez bir espri üretir? Fıkranın şahını anlatsan fayda eder mi? 

Hepsinin buluşması mümkün olmasa da Erdoğan ve Bahçeli sık sık buluşuyorlar. Birbirlerine fıkra anlatıyorlar mı, espri yapıyorlar mı acaba? 

Oysa nükteden yana siyaset dünyası eskiden bu kadar kısır değildi. Milletin birbirini kırdığı 1970’li yıllarda bile, politika esnafı mizahtan yana bu kadar nasipsiz olmamıştı. O yıllarda siyaset dünyasının iki başoyuncusu Süleyman Demirel ve Bülent Ecevit, âdet yerini bulsun cinsinden bir görüşme yapmışlardı. Görüşme sonrasında gazeteciler Demirel’e sormuşlardı:

- Efendim, Bülent Ecevit’in elini sıktınız mı?

Demirel’den yanıt:

- Ya neresini sıkacaktım!

Sağ-sol, ülkücü-devrimci kavgalarında, Demirel-Ecevit çekişmesinde nice espriler üretilmişti. Dinciydi minciydi ama Necmettin Erbakan’ın her vecizesi espri tadındaydı. Erdal İnönü esprileriyle gerçekten gülümsetiyordu. Yıldırım Akbulut ve hatta Tansu Çiller hakkında ne fıkralar üretilmişti. 

Şimdi toplum eskisine göre daha milliyetçi daha dinci; daha yerli ve daha milli yani! “İslam hoşgörü dini” ama sıkıysa güncele ilişkin bir Bektaşi fıkrası anlat; adamı tefe koymakla kalmayıp hapse bile atarlar…

“Muhafazakâr demokrasi” devrindeyiz. (Tırnak işareti yetmiyor, ! işareti şart.)

“Muhafazakâr demokrasi” devrindeyiz ama “İkinci İstiklal Harbi’nin Başkomutanı Erdoğan” başlığı altında oksimoron üretmek için hayli yürek yemek gerekiyor. 

Bu devirde sıkıysa Diyanet’i, polisi makaraya sar. 

Sıkıysa Türk hatta Kürt veya bir yörenin ahalisi hakkında mavra yap.

Örneğin şöyle bir yakıştırma: Rize’de asri mezarlığa uçak düştü. Karadeniz Ajansı’nın haberine göre, 4 kişilik uçağın enkazından 80 ceset çıkartıldı, enkaz kaldırma çalışması ilerledikçe ölü sayısının artmasından endişe ediliyor... Rizeliler demediklerini komazlar. Bu ve benzeri konularda şakalaşmaya gelmez.

* * *

Pravda ve İzvestiya

Madem bu konularda mavra yapmaya, kişileri ve kimlikleri makaraya sarmaya gelmiyor, ben komünistleri makaraya sarayım. Komünistlerle dalga geçmenin tehlikesi yok nasıl olsa.

Yeri geldiğinde derste veya dostlar meclisinde anlatıyorum.

Sovyetler Birliği’nde iki büyük kitle gazetesi varmış. Biri Pravda, öteki İzvestiya.

Pravda, Türkçe’de “Gerçek” anlamına geliyor, İzvestiya’nın karşılığı da “Haber, rapor.”

Sovyet yurttaşları kendi aralarında şöyle dalga geçiyorlar:

“Pravda’da İzvestiya yok, İzvestiya’da Pravda yok!”

**

Kahrolsun diktatör!

Sovyet mizahıyla devam edelim. Devir Stalin devri. Sarhoşun biri gece yarısı Kremlin Meydanı’nda “Kahrolsun diktatör!” diye slogan atıyor. KGB ajanları adamı paketleyip Stalin’in huzuruna çıkarmışlar. Stalin, sarhoşa sormuş: 

- Yoldaş, kahrolsun diktatör demişsin?

 Sarhoştan yanıt:

- Yoldaş, ben Hitler için kahrolsun diktatör dedim.

Stalin bu kez KGB ajanlarına dönüp sormuş: 

- Yoldaşlar, siz ne anladınız?

* * *

Değişmek ya da değişmemek

Temenni etmem ama bu nükteler anlaşılmadıysa, başka bir öyküye geçelim. 

Ali Sirmen’den okuduğum bir Sovyet fıkrasını Türk mizahına uyarlamıştım. Öykü, Türkiye şartlarında 1970’li yıllarda geçiyor. Yani, devrimci komünistlerin halkın arasına karışıp işçilere köylülere (hatta kışlalarda askerlere) diyalektik ve tarihi materyalizmi anlattıkları yıllar. 

Türkiye’de devrime ve sosyalizme en son meyledecek sınıflar köylüler ve esnaftır; ama devrimciler umutsuz vaka olan bu sınıflara sosyalizmi, değişmeyi, diyalektik ve tarihi materyalizmi anlatmaktan geri durmuyorlar.

Malum, hareket ve değişim Marksizm’in temel kavramlarından biri ama Türkiye’de on yıllardır Marksizm’e ait kavram olmaktan çıktı. Gençliklerinde sola ve Marksizm’e bulaşmış, sonra dönek ahlakının itelemesiyle hidayete erip(!) sermayeye biat etmiş dönek taifesi, değişimi, hatta solculuğu tekellerine aldılar. Önce döne dolaşa Turgut Özal’ın sonra Recep Tayyip Erdoğan’ın ne denli “ilerici”, “demokrat” olduğuna, bulabildikleri safları ikna etmeye çalıştılar. Erdoğan’ı “neo Atatürk” ilan eden, attan düşüşünde mükemmellik keşfeden bile çıktı. Bugünlerde Ekrem İmamoğlu için benzer bir çaba içindeler. 

İşte ne zaman, değişim tartışması açılsa, Sovyet mizahından uyarladığım öyküyü anımsarım. Öykünün kahramanları komünist devrimcilerin bilinçlendirdiği köylülerden Reco ile Tayyo. Malum kırlık yerlerde er kişi lakabıyla bilinir. Reco ile Tayyo çok iyi dostlar, moda deyimle iki kanka. (Bu anda sayın muhbir vatandaşa ve ihbarı ciddiye alacak savcıya özel notumdur: Recep ile Tayyip değil, Recai ile Tayyar! Recep ile Tayyip de olabilirdi ama Recai ile Tayyar. Bilmem anlatabildim mi?)

***

Reco ile Tayyo

Reco hali vakti daha iyi olduğundan kendisini Tayyo’dan üstün görüyor, her konuda ona akıl öğretiyor. Karagöz ile Hacivat gibiler yani.

Bir gün yine yan yana tarla sürerlerken Tayyo, Reco’ya seslenir: 

- Yav Reco, demokratik halk devrimi çok eyi, benim de torpağım olacak; lakin bu diyalektiğe, her şeyin değiştiğine pek aklım yatmıyo. Sen kâmil adamsın, nedir değişim? 

“Kulağını dört aç!” demiş Reco, başlamış anlatmaya:

-  Şimdi ağanın tarlasını sürüyon, demokratik devrim olduğunda kendi tarlanı süreceen. Bak, değiştin işte. Günün birinde hastalanacan, sonra da ölecen. 

-  He ya, Cenabı Rabbilalemin gecinden versin, demiş Tayyo;

 Reco devam etmiş: 

-  Teneşirde yıkayıp kefenledikten sonra gömeceez seni. Kabrinin üstünde otlar bitecek, otları aha bu sarı öküz yiyecek, sonra sarı öküz yola fışkısını bırakacak, ben de fışkıya bakıp “Ula Tayyo, ne kadder değişmişsin!” diyeceem. İşte diyalektik bu babo! 

Tayyo, diyalektik dersine fena bozulmuş. “He ya! Dünyanın türlü halleri işte. Herhal anlamışam. Dinleyeceksen bir de ben anlatam” diyerek başlamış öğrendiğini tekrara. 

- Bak Reco! Sen şimdi tarla sürüyon ya. Yarın öbür gün emri hak vaki olacak. Seni teneşire yatırıp yıkayacağız. Kefenleyip gömeceez. 

Reco, kankasının diyalektiği kavramasından memnun, “Aferin Tayyo, Kur’an hakkı için profosor gibi adamsın valla!” diye iltifat etmiş. 

Tayyo, “Hele kesme lafımı!” deyip, devam etmiş:

-  Sonra kabrinin üstünde otlar bitecek, sarı öküz otu yiyecek, yolun ortasına fışkısını yapacak. Ben de fışkıya bakıp ‘Yav Reco, vallah billah heç değişmemişsen!’ diyeceem!

Naçizane Türkiye’ye uyarlanıp değişen öykü böyle. 

Değişmenin, dönmenin, sermayeye biat ve hizmet etmenin metafiziğine diyalektiğine ne denli uydu? Takdir mizah aklını ve duygusunu yitirmemiş okuyucuya ait.


25 Nisan 2023 Salı

ECEVİT YAŞASA AKP’YE OY VERİR MİYDİ?

Necmettin Erbakan Atatürk ve laiklik karşıtlığı söz konusu edildiğinde “Atatürk yaşasaydı Milli Görüşçü olurdu” diyerek üste çıkmaya çalışırdı. Bugün de DSP Genel Başkanı Önder Aksakal, “Bülent Ecevit, Deniz Gezmiş yaşasalar, Cumhur İttifakı’na oy verirlerdi” demiş.

Sağcı siyasetçilerin klasik demagojileridir; ne zaman mantıklı bir açıklama getiremeyecekleri duruma düşseler bu gibi absürt çarpıtmalara başvururlar. Sadece Türkiye’de değil Almanya’da da öyle. Almanya’da 2021 seçimleri öncesinde faşist AfD’nin adayları da Türklerin oyunu alabilmek için Atatürk resimli afiş yapıp “Atatürk de AfD’ye oy verirdi” diye yazmışlardı.

Önder Aksakal bir de eski solcuymuş, yani dönek. Öyle çok ki dönekler. İçlerinde Şahin Alpay, Çetin Altan gibi kaliteli olanları var. Önder Aksakal ise ciddiye almaya değmez. Deniz Gezmiş’i dönekliğine malzeme yapması da cevap vermeye değmez. Aşağıdaki yazı, “Bülent Ecevit yaşasa Cumhur İttifakı’na oy verir miydi?” sorusuna yanıt yerine geçsin.

***

KARAOĞLAN’DAN UZUN ADAM’A

Bülent Ecevit, Türkiye’nin soldan aydınlandığı 1960’lı 70’li yıllarda, ezilenlerin, işçilerin ve köylülerin çıkarlarını seslendiren söylemiyle “halkçı lider” imajı edinmiş, Karaoğlan lakabıyla anılır olmuştu. “Ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen”, “Toprak işleyenin su kullananın” derken, ezilenlerin susamışlığına tercüman oluyordu. Çelişkilere ve tutarsızlıklara karşın icraatı da “halkçı lider” imajını güçlendiriyordu. Sendikal haklar, Çalışma Bakanı Bülent Ecevit’in çabasıyla işçilerin dünyasına girmişti. On yılların devletçi bürokrat partisi CHP, Ecevit’in liderliğinde sola açılmıştı. Ecevit özel hayatında da sade bir yaşam sürüyor, adı yolsuzluklarla birlikte anılmıyordu.

Recep Tayyip Erdoğan da “fakir fukaranın, garip gurebanın, öksüz yetimin babası, işçilerin emekçilerin abisi” imajıyla biliniyor. Partisi AKP daha çok işçilerden köylülerden, kentlerin dar gelirli varoş sakinlerinden oy alageldi. Yani normalde sol partileri destekleyeceği umulan bir seçmen kitlesi. Araştırmalar AKP seçmenlerinin diğer partilerin seçmen kitlesine göre, özellikle CHP seçmenlerine göre daha düşük gelirli, eğitim düzeyi daha düşük, daha dindar, temel hak ve özgürlüklere daha az duyarlı olduğunu gösteriyor. Bu seçmen profilinin yol açtığı siyaset algısı da belli: CHP burjuva partisi, AKP dar gelirli ve emekçi partisi! Sosyalistler ise uzaydan gelmiş tuhaf kılıklı yaratıklar!

Bu algı içinde Recep Tayyip Erdoğan seçmenlerinin gözünde ezilenlerin lideri! İktidarının ilk yıllarında kendisinden Uzun Adam diye söz ediliyordu.

Uzun Adam, Necmettin Erbakan ile yolunu ayırdıktan sonra partisinin kuruluş toplantısını bir sendikanın genel merkez binasında yapmıştı. Partisini bir sendikanın genel merkezinde kuran liderin iktidara gelir gelmez, işçiler ve sendikalar lehine işler yapması beklenir değil mi? Peki, Başbakan olur olmaz Tayyip Erdoğan’ın TBMM’den geçirdiği ilk yasayı hatırlayan bir işçi veya sendikacı var mıdır? Herhalde yoktur. Naçizane hatırlatayım.

***

ECEVİT “İŞ GÜVENCESİ YASASI” ÇIKARDI, ERDOĞAN KUŞA ÇEVİRDİ

Karaoğlan Ecevit, son başbakanlığı döneminde çok günahlar işledi. Her bir icraatı, Meclis’ten geçirdiği her bir kanun, ‘halkçı’ Ecevit’in tabutuna çakılan birer çivi oldu. Her şeye karşın gider ayak, kendisini Karaoğlan yapanları anımsadı, İş Güvencesi Yasası’nı Meclis’ten geçirdi. Yasa, 10 veya daha fazla işçi çalıştıran işyerlerinde işçinin haklı bir neden olmaksızın işten atılamayacağını öngörüyordu. Mesela patron sendikal faaliyet nedeniyle işten atamayacaktı. Atılan işçi mahkemeye başvurduğunda patron haklı bir nedenle işten attığını kanıtlayamazsa işçiyi yeniden işe almak ve tazminat ödemekle yükümlü olacaktı. 

Taslak olarak 2000 yılında yola çıkan yasanın işçiler için taşıdığı önem apaçıktı. Patronlar tasarıya karşı çok sert direniş göstermişlerdi. TÜSİAD ve MÜSİAD, aralarındaki pasta paylaşım kavgasını bırakmışlar, tasarıyı engellemek için kampanya yürütmüşlerdi. Patron örgütlerine göre tasarı vatana ihanet kabilinden felaket tasarısıydı. Medyada üslenmiş devşirmeler ve dönekler de tasarının piyasa gerçeklerine ne denli aykırı düştüğünü propaganda ediyorlardı. Tasarı 9 Ağustos 2002’nin ilk saatlerinde Meclis’ten geçerek yasalaştı. Patronlar, yasanın altı ay sonra, yani 15 Mart 2003 tarihinde yürürlüğe girmesi şartıyla direnişten vazgeçtiler. Herhalde, o tarihe kadar kim öle kim kala hesabı yapmışlardı. Nitekim öyle oldu. Meclis bir daha toplanamadı; Kasım 2002 seçimlerinde AKP anayasayı değiştirmeye yeter çoğunlukla iktidara geldi. 

Tayyip Erdoğan’ın milletvekili seçilmesi önlendiği için AKP’nin ilk hükümeti Abdullah Gül başkanlığında kurulmuştu. Nihayet, Deniz Baykal’ın himmetiyle Tayyip Erdoğan 9 Mart 2003’te Siirt milletvekili olarak Meclis’e girdi; 14 Mart’ta Başbakanlık koltuğuna oturdu.

O tarihlerde Türkiye’nin başında ABD’nin Irak’ı işgal belası da vardı. Ecevit hem bu işgale razı olmadığı hem de İş Güvencesi Yasası’nda ısrar ettiği için iktidardan düşürülmüştü. 

Bu şartlar altında iktidara gelen Erdoğan’ın savaştan bile öncelik verdiği konu, İş Güvencesi Yasası’nı budamak oldu. Güven oylamasını ve 20 Mart’ta başlayacak işgali bile beklemedi. “İş Güvencesi psikolojik rahatsızlık ve baskı yarattı. Kriz ve savaş ortamında işveren kesimi bundan çok rahatsız. Rahatlatıcı bir karar almamız lazım” diyerek, tek cümlelik bir kanunu 16 Mart’ta Meclis’ten geçirdi. Kanun, İş Güvencesi Yasası’nın yürürlüğünü 30 Haziran 2003 tarihine erteliyordu. Patronlar sevinçliydi. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, sevincini “AKP bizi çok mutlu etti” sözleriyle dile getirdi. 

Ne ki Çankaya Köşkü’nde farklı bir Cumhurbaşkanı vardı. Ahmet Necdet Sezer, “sosyal hukuk devleti” ilkesiyle bağdaşmadığı, “işsizliği önleyici ve ulusal gelirin adaletli biçimde dağıtımını sağlayıcı önlemler almanın sosyal hukuk devletinin görevleri arasında olduğu” gerekçesiyle erteleme yasasını geri gönderdi. 

Ancak “garip gureba, işçi köylü hamisi” Erdoğan pes etmedi; İş Güvencesi’ni 10 Haziran 2003’te yürürlüğe soktuğu 4857 sayılı İş Kanunu’na dahil ederek içini boşalttı. Ecevit’in bıraktığı yasa 10 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerliyken, Erdoğan’ın çıkardığı yasa 30 ve daha fazla işçinin çalıştığı işyerlerinde geçerli oldu. Böylece işçilerin yarısından fazlası iş güvencesi kapsamı dışına çıkartıldı. İşe iade durumunda ödenecek tazminat tutarı da azaltıldı. 

***

İşte böyle! Erdoğan’ın iktidarında İş Güvencesi’ni yitirmekle kalmadılar işçiler. AKP’nin 21 yıllık iktidarında özelleştirme adı altında sokağa atıldılar; sendikaları güçsüzleştirildi. TEKEL özelleştirilip işçiler sokağa bırakılırken Uzun Adam, işçileri çalışmadan aydan aya maaş almakla suçluyor, “Tüyü bitmemiş yetimin hakkını kimseye yedirmem!” diyordu. Tarihe geçen direnişlerinde TEKEL işçilerine sosyalist partiler, CHP’li belediyeler ve Sakarya Caddesi emekçileri yardım elini uzatmışlardı. 

Uzun Adam’ın iktidarı döneminde emekçilerin kazanılmış hakları sosyal güvenlik reformu adı altında kuşa çevrildi; ezilenler, emekçiler, AKP hükümetlerinin programlarında ancak sadaka bağlamında yer bulabildiler. Erdoğan, emperyalist patronlarla buluşmalarında “Grev tehdidi olan yere anında müdahale ediyoruz” diyerek, Türkiye’ye yatırım çağrısında bulundu. Buna karşın hâlâ işçilerden oy alabiliyor; “Biz işçinin, emekçinin aleyhine hiçbir adım atmadık” diyebiliyor.

Sözü uzatmayalım. Halkçı Ecevit’in katili Milliyetçi Ecevit oldu. İktidarının son deminde Karaoğlan olduğunu anımsadı; ama kendisini affettiremedi, 2002 seçiminde sadece yüzde 1,5 oy alabildi. Ecevit seçim sandığına gömülürken kimse kalmamıştı yanı başında.

Peki, Karaoğlan’ın ihanetini affetmeyen dar gelirli, yoksul, emekçi, O’nun kadar temiz ve dürüst olmayan, temiz ve dürüst olmak bir yana kendisine dilenci muamelesi yapan Uzun Adam’ı nasıl oluyor da peygambermiş gibi sahiplenebiliyor?

Emekçiler Karaoğlan’ın da Uzun Adam’ın da kendilerini kurtarmadığını, kurtarmayacağını, kendilerini kurtaracak olanın sadece kendileri olduğunu ne zaman fark edecekler?

Karaoğlan yaşasa Uzun Adam’a oy verir miydi? Yanıt okuyucunun takdirine.