2 Mart 2015 Pazartesi

SURİYE’DEN TÜRBE KAÇIRMA OPERASYONU

Aradan on gün geçmesine karşın, Türkiye’nin siyasi sınırları dışında tek toprağını, Suriye’deki Süleyman Şah Türbesi’ni tahliye edip havaya uçurmasının yankıları sürüyor. İktidar medyası “eşsiz zafer” propagandasını köpürtürken; Okyanus ötesinden de Nisan Mayıs aylarında IŞİD’e karşı geniş kapsamlı bir harekâta girişileceği haberleri geliyor, bu harekât öncesinde Türkiye’nin türbeyi boşaltarak elini rahatlattığı yorumları yapılıyor.
Gerekçesi ne olursa olsun, türbenin tahliyesi rasyonel bir adımdır. Belli ki askerlerin aldığı bir karardır. Savunulması mümkün olsa herhalde geri çekilmek yerine savunmayı güçlendirme yoluna giderlerdi. Hatırlanmalı ki, çok değil üç beş ay öncesine kadar “sivil” siyaset, Suriye’de savaşa doğrudan katılmak için türbeyi bahane olarak kullanmayı, bunun için gerekirse MİT elemanlarına düzmece saldırı yaptırmayı bile planlıyordu. Türbenin tahliyesi savaşa aşeren bu planları rafa kaldırması bakımından da olumludur. Elbette, Suriye bataklığına dalmakta kararlıysa iktidar, türbe dışında bir bahane bulmakta da zorlanmaz.
***

Operasyon rasyonel olmakla birlikte, siyaset ve medya düzleminde irrasyonel biçimde yankılandı. Sonuçta taktik intikalden ibaret olmasına karşılık türbe kaçırma harekâtı, bir kez daha iktidarıyla muhalefetiyle sermaye siyasetinin (ve elbette sermaye medyasının da) nasıl bir düşünsel ve ahlakî sefalet içinde olduğunu gösterdi. Harekât görüntüleri, Erdoğan/Davutoğlu ikilisinin Ortadoğu siyasetinde sergiledikleri fiyaskonun da fotoğrafı oldu.
Fiyasko son derece net. Şam’da fetih namazı kılma rüyası gören muktedir ve mütekebbirler diyorlardı ki, “Ortadoğu’da değişim dalgasının öncüsü olacağız, değişim dalgasını yöneteceğiz. Ortadoğu’da bizden habersiz yaprak kımıldamaz. Bir şey olursa 5 dakikada oradayız.” İslamcı ve Osmanlıcı kof emperyal rüya, “değişim” dalgasının süpürmesiyle sona erdi, Erdoğan/Davutoğlu ikilisi Süleyman Şah türbesini de alıp sınıra kendilerini dar attılar.
Muhalefet partileri CHP ve MHP’nin tepkileri de demagojik vatanseverlik söyleminden ibaretti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez savaşmadan toprak kaybetti, Süleyman Şah’tan kaçanlar Türkiye’den de kaçacaklar, Genelkurmay Başkanı Harbiye’de vatan dersinden de kaçmış olabilir filan… Bu demagojik tepkilere karşılık iktidar sözcülerinin “Türkiye’nin azametini ortaya koyan, gurur duyulacak bir olay” savunması ise demagoji olarak da bir değer taşımıyor.
Türbe kaçırma harekâtının merkez medya ve iktidar medyasındaki temsili de siyasetteki temsilinden farklı olmadı. Operasyon en basit inandırıcılıktan yoksun bir sunumla, dünyanın gıpta ettiği eşsiz bir zafer olarak propaganda edildi. Arada Başbakan, operasyon sırasında Genelkurmay Başkanı’nın odasında iki kez namaz kıldığını fısıldama basitliğine bile tenezzül edebildi.
***

Böylesi basitliklere ilk kez rastlanmıyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, 2007 yılında PKK’nin Kandil kampına hava harekâtı düzenlediğinde de aynı yorumlar yapılmış, hatta jöleli yandaş sıradan hava harekâtını İstanbul’un fethiyle kıyaslayarak, “Fatih’in İstanbul’u alması nasıl paradigma kaymasına yol açtıysa, bu operasyon da cumhuriyetimize yeni bir nefes verdi” diye yazabilmişti.
Söylediğim gibi, böylesi basitliklere ilk kez rastlanmıyor. Hazin olan bu basitliklerle başı dönen, sayısı on milyonlarla ifade edilebilecek bir kitlenin varlığı. Böylesi basitlikleri sorgulamadığı içindir ki, “Zenginimiz bedel öder, şehidimiz fakirdendir” realitesinin farkına varmıyor, bu realiteye itiraz etmeyi aklına getirmiyor. Toprağın uğruna ölmekle değil, alın teri dökmek ve imar etmekle vatan yapılacağı bilincine ulaşacağına dair bir işaret ise hiç görülmüyor. Duşakabinoğulları kostüm defilesine en vakur haliyle katılan bir cumhurbaşkanı varken bu olan bitene şaşılmamalıdır.

Her şeye karşın şaşmamak elde değil. Süleyman Şah’ın ve iki muhafızının kemikleri gerçekten tabuta konup getirildi mi, yoksa tabutların içi boş muydu, bilinmez. Varsayalım ki, tabutlar dolu geldi ama tabuttaki ulu kişi Osmanlı hanedanının atası mıdır, o da bilinmiyor. Varsayalım ki, Osmanlı’nın atasıdır. İyi de, madem Osmanlı’nın kemikleri bu denli kıymetlidir. Son Osmanlı padişahının naaşı Şam’da gömülüdür. Osmanlı’yı ecdat bilen Cumhurbaşkanı, Şam diktatörüyle ailecek tatil yapacak kadar yakınlık kurmuşken, son padişahın naaşını anavatana getirmeyi niye akıl etmedi acaba?

20 Şubat 2015 Cuma

KEŞKE RÜYA OLSAYDI. NUH'UN DAHA YAPACAK ÇOK İŞİ VARDI!

Korkunç cinayetlerin, pisipisine ölümlerin sıradanlaştığı, toplumsal hayatımızın mütemmim cüzü haline geldiği bir coğrafyada yaşıyor olmak nasıl da kahredici!
Mersin’de vahşice katledilen Özgecan’ın acısını atlatamadan İstanbul’da "antifaşist" gazeteci Nuh Köklü’nün öldürülmesiyle sarsıldık. Peşinden başka cinayet haberleri geldi. Birinde yine parçalara ayrılmış kadın bedeni, diğerinde otomobil tekerleğiyle başı ezilmiş başka bir kadın.
Elbette toplumu en derinden sarsan cinayetler ilk kez işlenmiyor ülkemizde. Öldürülen kadın, erkek veya çocuk… Geçmişteki cinayetlerin de her biri yürek yakıcıydı ki, pek çoğu “faili meçhul” adı altında devlet gözetiminde ya da yardımıyla işlendi; hatırlatmaya gerek yok. Aradaki fark, 2000’li yıllarda işlenen cinayetlerden bazılarının toplumun hatırı sayılır bir kesimince “su yolunda kırılan testi” veya “laik hayat tarzının mukadder neticesi” diye mazur görülebilmesi. Özgecan cinayetine ilişkin paylaşımlarıyla dikkati çeken dandik türkücü ve dandik köşe yazarı ne yazık ki sapkın örnekler değiller, dini duyarlılıkla bu gibi cinayetleri mazur görebilen çoğunluğun göz önündeki temsilcileri.
***

Nuh Köklü ile şahsen tanışıklığım yoktu. Ben Ankara’da, Nuh İstanbul’da gazetecilikten ekmek yemeye çalışırken yollarımız kesişmedi. Aradaki bağımız aynı sendika çatısı altında olmaktan ibaretti. Nuh’un adını ilk kez Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın 2008 yılında Sabah/atv grubunda örgütlediği grev dolayısıyla duymuştum. Sendikanın 1994 yılında Hürriyet gazetesinden de tasfiye edilmesinden sonra, sendikal mücadele fikri medya emekçilerinin belleğinden neredeyse silinmişti. İşte Nuh, 2008 yılında Sabah/atv işyerlerinde grev önlüğünü giyen az sayıdaki basın emekçileri arasındaydı. TGS genel merkezinde yapılan danışma toplantısında, Sabah/atv grevcilerini “tanrılar dağından ateşi çalmaya yeltenen çağdaş Prometheuslar” diye nitelendirdiğimi anımsıyorum.
Sabah/atv grevi ne yazık ki başarıya ulaşamadı. Nuh Köklü ve grevciler işten atıldılar. Gözaltında dövülerek öldürülen gazeteci Metin Göktepe adına Evrensel gazetesinin düzenlediği Metin Göktepe Ödülleri’nde 2008 “Dayanışma Ödülü” Nuh ve arkadaşlarına verildi.
Kırılan grevin ardından Nuh bir ara NTV’de editör olarak çalıştı; 2014 Haziran ayında NTV’den de atıldı. Nuh’u NTV’deki işinden atanların cinayetin ardından “Yoksulluğu hayat tarzı olarak benimsemişti. Yoksuldu ama manen çok zengin bir adamdı, derviş gibi bir insandı.” diye timsah gözyaşı dökmeleri affedilir gibi değil; ama neylemeli ki devir onların devri…
İşsizlik günlerinde Nuh, Latin Amerika’da Che Guevara’nın güzergâhını adımladı. Nihayet İstanbul’da, TBMM gündemindeki sivil sıkıyönetim tasarısına karşı protesto eyleminin ardından Kadıköy’de kartopu oynayabilmenin sevincine doyamadan, dükkânının camına kartopu isabet eden esnaf tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Son nefesini verirken, “Keşke rüya olsa, daha yapacak çok şey var!” demiş.
***

Nuh’un ölüm haberi de Özgecan’ın ölüm haberi kadar sarsıcıydı. Ankara’da köyünde toprağa verileceği açıklanmıştı. Çağdaş Gazeteciler Derneği ve Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın çağrısıyla, Çankaya Belediyesi’nin sağladığı araçlarla yola çıktık. Hiç beklemediğim bir kalabalık vardı. Nuh’u son yolculuğunda uğurlamak isteyenlerin kalabalığı, ülkenin her metrekaresine sinen, genç yaşlı kadın erkek herkesi tutsak alan kin ve nefret söylemine tepkinin ifadesiydi.
Sincan merkezde Nuh’un cenazesini aldıktan sonra köye hareket ettik. Yukarı Yurtçu Köyü, Ankara’ya 35 kilometre uzaklıkta. Hava çok soğuk ve kar yağışlı. Köye vardıktan sonra pankartlarla cami avlusuna yürüdük. ÇGD Başkanı Ahmet Abakay ve TGS Ankara Şube Başkanı Esra Koçak, Türkiye'nin cinayet ve şiddetin kol gezdiği ülke haline geldiğine dikkat çektiler; Nuh’un ‘Benim esnafım aynı zamanda polistir, alperendir’ söylemine kurban gittiğini vurguladılar.
ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, CHP milletvekilleri Sezgin Tanrıkulu ve Hüseyin Aygün, Ankara Milletvekili Emine ÜlkerTarhan da cenaze törenine katılanlar arasındaydı. Cami hoparlöründen sürekli Kur’an okunuyordu. Yolculuk boyunca Nuh için son yolculuğunda neler yapabiliriz diye aramızda konuşmuştuk. Kartopu oynama fikri akla geliyordu; ama dini duyarlılıkla tepki çeker mi diye çekiniyorduk. Nihayet, (çekinerek de olsa) tabutuna kartopu bırakma önerisi ağır bastı. Cenaze namazı öncesinde tabuta kartopları ve kalemler bıraktık. Bir de ne görelim, anne Çiğdem Hanım da kartopu yapıp tabutun üstüne bıraktı. Nuh’un ablası Hüsniye ise “Kartopu cama değdi diye insan mı öldürülür! Camlar candan daha mı kıymetli!" diye ah etti.
***

Sıklaşan cinayetler gösteriyor ki, toplumsal bir cinnet yaşanmaktadır. Doymak bilmez sermaye birikiminin hırsızlığına ve faşizmine ideolojik ve sosyolojik perde olmak üzere “dindar ve kindar” nesiller yetiştirme projesi, toplumsal cinneti katmerlendirdi. Toplumsal cinnet, tek tek insanların günlük davranışlarına bile yansıdı. Devlet dairesinde, işyerinde, trafikte, durakta otobüs beklerken, alışveriş kuyruğunda, hayatın akla gelebilecek her anında bir cinnet ve delirmişlik hali var. En kötüsü de cinnetin şiddete dönüşüyor olması. Nuh Köklü’yü böyle bir cinnete ve şiddete kurban verdik.
Nuh’u kar yağışı altında çok soğuk bir Ankara gününde toprağa verdik. Keşke bir rüya olsaydı! Uyandığımızda işsiz de olsa Nuh hayatına devam ediyor olsaydı.



9 Şubat 2015 Pazartesi

KARŞI İDDİANAME

ANKARA 33. ASLİYE CEZA MAHKEMESİ’NE

MAHKEMENİZDE BAKILAN 2014/1686 NOLU DOSYAYA DAİR BEYANIMDIR

Sayın Mahkeme Heyeti,
Sözlerime başlamadan önce heyetinizi ve davanın tüm taraflarını saygıyla selamlıyorum.
Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosu’nun hazırladığı 2014/171 nolu iddianamede şahsıma yöneltilen suçlama dolayısıyla huzurunuzda bulunuyorum.
Hakkımda bir dava açıldığını 1 Ekim 2014 günü cep telefonuma gönderilen mesajla öğrendim.
Gönderilen mesajda, “Ankara 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nin 2014/1686 sayılı dosyasında 10 Şubat 2015 günü saat 10.00’da duruşmanız vardır. Gelmediğiniz takdirde zorla getirtileceğiniz ihtar olunur.” deniliyordu.
Mesaj bu kadarcıktı, dosya içeriği hakında bilgi verilmemişti. Kendi kendime düşündüm. Gazeteciyim, yazı yazıyorum. Acaba bir yazımdan dolayı birileri alınganlık mı duydu?
Hemen adliyenin yolunu tuttum. Meğer Berkin Elvan’ın ölümünü protesto etmek için 13 Mart 2014 günü Kızılay’da toplanan gençlere tazyikli su sıkan TOMA aracını, yersiz ve orantısız güç kullanmaması yönünde uyardığım için hakkımda dava açılmış.
Dosya içeriğini, hakkımdaki suçlamayı öğrendikten sonra kapıldığım şaşkınlığı ve üzüntüyü anlatamam. Yanlış anlaşılmasın, üzüntüm, hakkımda üç yıla kadar hapis cezası istenmesinden değil. İlk defa yargılanmıyorum. Yargılandığım davaların tümü beraatle sonuçlandı. Hatta bir keresinde haksız yargılamadan dolayı devlet bana manevi tazminat ödedi. Üzüntüm, ülkemizde hukuk devleti mücadelesinin geldiği nokta dolayısıyladır. Şaşkınlığım da doğrudan bununla ilgilidir. Şaşkınlığım, Berkin Elvan’ın katilleri hakkında neredeyse iki yıldır iddianame bile düzenlenmemişken, cinayeti protesto edenlere güç yetirilebilmesinedir.
Şaşkınlık ve üzüntü içindeyken kendi kendime düşünmeden de edemedim Acaba İçişleri Bakanı olsam ve adım nüfuz suiistimali ve rüşvet skandalına karışsa, oğlumun evinde yapılan aramada bir dizi kasa ve kaynağı belirsiz para çıksa, hakkımda iddianame düzenlenir miydi?
Veya Avrupa Birliği’nden sorumlu Devlet Bakanı olsam, elbise takımı ve çikolata kutusu içinde yüzbinlerce dolar rüşvet aldığıma ilişkin görüntüler ortaya çıksa, hakkımda soruşturma açılıp iddianame düzenlenir miydi?
Bu sorulara yanıt bulamadan bu kez başka bir soru beynimi kemirmeye başladı. Çevre ve Şehircilikten Sorumlu Bakan olsam, adım imar yolsuzluğu ve usulsüzlüğü iddialarına karışsa, savcılar yakama yapışıp iddianame yazarlar mıydı?
Sorular üst üste geliyordu aklıma. Ekonomi Bakanı olsam, 28 seferde toplam 52 milyon dolar rüşvet aldığıma dair konuşma tapeleri ve görüntüler ortaya çıksa hakkımda soruşturma açılır mıydı?
Banka müdürü olsam, evimde ayakkabı kutuları ve banyo kesesi içinde istif ettiğim milyonlarca dolar rüşvet parası yakalansa, hakkımda iddianame yazacak yürekli bir savcı çıkar mıydı?
Sorulardan bunalmışken, Berkin Elvan için yapılan protesto gösterileri sırasında TOMA’yı yersiz şiddet uygulamaması yönünde uyardığım için hakkımda iddianame düzenlendiğini hatırlayıp kendime geldim. 
Bu noktada iddianameye yanıtıma geçmeden önce bir karşılaştırma yapmak istiyorum.
Berkin Elvan Gezi Direnişi günlerinde 16 Haziran 2013 sabahı, ekmek amak için evinden çıktı ve bir daha evine dönmedi. Soruşturma dosyasından medyaya sızan bilgilere göre, Berkin polisin attığı gaz fişeğiyle vuruldu, 269 gün can çekiştikten sonra 11 Mart 2014 günü öldü.
Benzer bir cinayet Yunanistan’da da işlenmişti. Atina’daki cinayete kurban giden Alexandros Grigoropoulos vurulduğunda, Berkin ile aynı yaştaydı.
Alex 2008’de Atina’da anarşist gençlerin toplandığı meydanda polis tarafından öldürüldü.
Berkin 2013’te İstanbul’da ekmek almak için evinden çıktı, polisin attığı gaz fişeğiyle vuruldu.
Yunanistan’da Başbakan özür diledi. Türkiye’de Başbakan, Berkin’in anne babasını seçim meydanlarında yandaşlarına yuhalattı.
Yunanistan’da İçişleri Bakanı istifa etti. Türkiye’de İçişleri Bakanı rüşvet ve yolsuzluk soruşturmasında yargılanmaktan siyaseten kurtuldu.
Atina Valisi gereksiz açıklama yapmadı, katil polisi adalete teslim etti. İstanbul Valisi lüzumsuz açıklamalarıyla acılı insanları çileden çıkardı, polisi yargıya teslim etmedi.
Yunanistan’da polis kasten adam öldürmekten yargılandı, ömür boyu hapse mahkûm edildi. Türkiye’de neredeyse iki yıl oldu, Berkin’in soruşturma dosyası hâlâ mahkemeye ulaşmadı.
Berkin’in soruşturma dosyası mahkemeye ulaşsa ne olacak ki?
Ne olacağı Gezi Direnişi günlerinde öldürülen gençlerle ilgili yargılamalardan bellidir. Benzer cinayetler karşısında kamu yöneticilerinin tutumlarının ülkeden ülkeye değişmesi, Türkiye’deki tutumun zalimlikten başka bir şey olmaması kahredicidir.
Bu vesileyle Türkiye’nin tarihine özgün bir sivil itaatsizlik ve barışçı direniş eylemi olarak geçen Gezi Süreci’nde katledilen gençler Ethem Sarısülük, Ali İsmail Korkmaz, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Medeni Yıldırım ve Berkin Elvan’ı sevgiyle anıyorum.

Not: 23 Sayfalık karşı iddianamenin ilk sayfasıdır.

25 Ocak 2015 Pazar

MUHAMMED’İ KORUMA KANUNU MU?

Bir zamanlar Atatürk’ü Koruma Kanunu vardı.
Sanırım Adnan Menderes Hükümeti çıkarmıştı bu kanunu.
Hâlâ yürürlükte mi bilmiyorum.
Yürürlükte olsa bile uygulanmıyordur.
Uygulansa AKP devrinde mahkemeler Atatürk’e hakaret davalarından bunalırlardı mutlaka.
O kanun uygulanmıyor diye Atatürk, tarihi öneminden bir şey yitirmedi elbette.
O kanun uygulansaydı Atatürk’ün tarihi önemi daha da artmazdı.
Şimdi Muhammed’i Koruma Kanunu var galiba.
İkide bir İslami hassasiyetlere uygun kararlar çıkıyor.
Son olarak Gölbaşı Sulh Ceza Nöbetçi Hâkimliği, Facebook'ta, Hazreti Muhammed'e yönelik hakaret içerikli paylaşımlara erişimin engellenmesine karar vermiş.
Karar, Gölbaşı Cumhuriyet Savcısı Harun Ceylan'ın açtığı soruşturma kapsamında verilmiş.
Mahkeme, sayfalara erişimin engellenmesi kararının uygulanmaması halinde, Facebook'a erişimin engellenmesini de kararlaştırmış.
Bu topraklarda tarihi önemdeki kişileri kanunla mahkeme kararıyla korumaya gerek olmadığı ne zaman idrak edilecek?
Her neyse.
Bu gibi kanunlara mahkeme kararlarına ihtiyaç duyanlar da olabilir elbette.
Olsun olmasın ben aklımdakini söylemekten, tarihi şahsiyetler için söylenenleri yazmaktan tartışmaktan geri durmam.
Mesela, Atatürk ayyaş olmadığı gibi, Recep Tayyip Erdoğan da hırsız değildir.
Recep Tayyip Erdoğan’a hırsız diyenin ağzını yırtarım valla!
Zaten böyle diyenlere milletimiz ağızlarının payını vermiş, Recep Tayyip Bey’i ak oylarıyla Cumhurbaşkanı seçmiştir.
Hazreti Muhammed tarihteki en barışçı ve özgürlükçü insandır.
En azılı düşmanlarına bile kılıç çekmemiştir, hoş görmüştür.
Hiç savaşmamıştır, ganimete tenezzül etmemiştir.
Siyer kitaplarında öyle yazılmış olsa da, Ayşe validemizle altı yaşındayken nişanlanıp dokuz yaşında gerdeğe girmemiştir.
Kızlarını Ebubekir, Ömer ve Osman’a verip onların kızlarını almamıştır.
Başta İbni İshak olmak üzere, böyle şeyler yazan Siyerciler yalancıdırlar!
Hazreti Muhammed’e ve halifelerine pedofil, kan dökücü, yağmacı diyecek olanın her tarafını yırtarım.
Duymadık demeyin!

Baki selamlar!

20 Ocak 2015 Salı

İSLAM BARIŞ DİNİ MİDİR?

Din, insanın doğa karşısında bilgisizliğinin, korkusunun, adaletsiz toplum düzeni karşısında çaresizliğinin ve kurtuluş umudunun teolojisidir. Sosyolojik olgu olarak da dinler tanrıya ulaşma ve bütünleşme ritüelleri dışında dünyevî yaşamı düzenleyen ideolojilerdir. Dinlerin asıl işlevi de bireysel ve toplumsal yaşamı düzenlemektir.
Sınıflı toplumda ideoloji olarak din ezilenlere, “öteki” dünyada cennet vaadiyle bu dünyada sabretmeyi, azla yetinip şükretmeyi, kadere boyun eğmeyi telkin eden mutluluk illüzyonudur. Karl Marks’ın ifadesiyle “Din, gerçek ıstırabın dile getirilişi,  gerçek ıstıraba karşı protestodur. Ezilen kulun ahıdır din, taş kalpli dünyanın kalbi, ruhsuz toplumsal durumun ruhudur.”
Egemen sınıflar için ise din toplumsal eşitsizlikleri, mülk sahibi sınıfların sömürüsünü ve egemenliğini meşrulaştırma ideolojisi ve pratiğidir. Bu bağlamda günümüz dinlerinin ortak özelliği, erkek egemen düzeni ve egemen sınıfın çıkarlarını kutsayıp meşrulaştırmalarıdır. 
***

Dinsel tarih kan ve gözyaşı tarihidir
Dinlerin barışçı olup olmadıkları da bu ön kabuller ışığında değerlendirilmelidir.
Sınıflı toplum tarihinde barışçı bir dine rastlamak olanaksızdır. Sınıflı toplum tarihi neredeyse dinler savaşı olarak yaşanmıştır. İlk çağ uygarlıklarından geriye kalan, neredeyse sadece din savaşları efsaneleridir. Köleci toplumların çok tanrılı dinlerindeki en güçlü tanrı, savaş tanrısıydı. Savaş tanrısı Tevrat’ta Yehova olarak zuhur etti. İslamiyet dünyayı 'dar-ül İslam' ve 'dar-ül harb' diye ayırdı, cihat adı altında savaş ve istila yoluyla yayıldı. Hıristiyanlık deyince akla ilk olarak Haçlı Savaşları ve Engizisyon terörü gelir. Kapitalizm çağında, Einstein’ın dediği gibi, “dinsel çılgınlığın yerini milli çılgınlık aldı.” Milli çılgınlık eseri savaşlar kilise tarafından kutsanıp meşrulaştırıldı. Hıristiyanlar kendi içlerinde birbirlerini katletmenin yanı sıra sömürgelerde yerlilerin milyonlarcasını katlettiler ya da köleleştirdiler…
***

Savaş ve aile içi husumet ayetleri
Dinler tarihi savaş tarihi olduğu gibi dinler, söylem olarak da barışçı değildir. Ortodoks İslam’ın temel kaynağı Kur’an sayfalarında da savaşı ve öldürmeyi emreden çok sayıda ayet vardır. Öyle ki, farklı inançtaki aile bireylerine dostluk gösterilmemesini telkin eden ayet bile vardır.
“Küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin. İçinizden kim onları dost edinirse, işte onlar, zalimlerin ta kendileridir.” (Tevbe 23)
 “Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır.” (Maide 51)
 “Müşrikleri nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir.” (Bakara 191)
“Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır.” (Bakara 193)
“Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan (münafıklardan) dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün.” (Nisa 89)
“Allah’a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası, öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi yahut o yerden sürülmeleridir.” (Maide 33)
“Haram aylar çıkınca, Allah’a ortak koşanları bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın.” (Tevbe 5)  
“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 29)
“Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekûn savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekûn savaşın.” (Tevbe 36)
“Ey peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et ve onlara karşı çetin ol.” (Tevbe 73)
“Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler.” (Tevbe 111)
“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler.” (Enfal 65)
“Yeryüzünde düşmanı tamamıyla sindirip hâkim duruma gelmedikçe, hiçbir peygambere esir almak yakışmaz.” (Enfal 67)
“Münafıklar, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ve Medine’de kötü haberler yayıp ortalığı karıştıranlar (tuttukları yoldan) vazgeçmezlerse, elbette seni onların üzerine gitmeye teşvik edeceğiz. Onlar da (bundan sonra) orada lânete uğramış kimseler olarak seninle pek az süre komşu kalacaklardır. Nerede bulunurlarsa, yakalanırlar ve yaman bir şekilde öldürülürler.” (Ahzap 60-61)
***

Savaşçı Peygamber Savaşçı İslam
Bu Kur’ani emirlerin yanı sıra, erken dönem siyer yazarı İbn İshak’a göre Muhammed, komuta ettiği gazvelerin 9’unda bizzat savaşmıştır. İslam tarihçilerine göre Muhammed, Medine’de geçen on yıllık ömründe 25 gazveye komuta etmiş, 50 de seriye (akıncı birliği) göndermiştir.
Esasen İslam tarihi, Kureyş’in aristokrat aileleri (Haşimiler, Emeviler, Abbasiler) arasındaki iktidar savaşının tarihidir. Yüzlerce yıl süren bu iktidar savaşında ilk dört halifeden üçü bizzat Müslümanlarca öldürüldü. Peygamberin bir düzine torunu, kafası kesilerek katledildi. İslami inanç haritası bu aileler arasındaki kavgayla şekillendi. İslam coğrafyasının en büyük iki nehri Sünnilik ve Şiilik, bu iktidar savaşında akan kan ve gözyaşıyla kabardı. Bugün de her gün ortalama 900 dolayında Müslüman, dindaşlarınca katledilmektedir. Katil de maktul de Allahu ekber diye haykırmaktadır…
***

Barışçı İslam nerede aranmalı?
Savaşı, öldürmeyi, istilayı, ganimeti ve haracı kutsayıp emreden bunca ayetin yanında bir de “İsrailoğulları’na şunu yazdık: Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu hâlâ aşırı gitmektedir.” (Maide 32) ayeti vardır. Böyle bir ayet de vardır da, teselli ayeti midir, ne kadar sadra şifadır ve Müslümanlarca ciddiye alınmıştır? Sorunun yanıtı İslam tarihinde kayıtlıdır.
Sözün özü, dinler tarihi kan ve gözyaşı tarihidir. Hangi dinden olursa olsun şeriatlar, savaş ve istila yoluyla yayılmayı, ganimeti ve haracı kutsadılar, sözde tanrı adına insanlığı hep savaştırdılar. Dinler arası savaş bugün de kapitalizmin ideologları ve silah tacirlerince “medeniyetler çatışması” diye tahrik edilmektedir.
Dinler tarihi kan ve gözyaşı tarihidir. İslam’ın barış dini olduğu, Allah’ın Kur’an ayetleriyle insanları sevgiye, huzura ve güven dolu bir hayata davet ettiği, Kur’an ahlakının egemen olduğu bir toplumda kavga ve çatışmaya kapalı, uzlaşmacı, insancıl, düşünce ve inanç özgürlüğüne saygılı bir hayat yaşanacağı yolundaki tüm propagandaya karşın Ortodoks İslam, bu tarihsel realitenin istisnası değildir. Her fırsatta İslam’ın barış dini olduğunu propaganda eden siyasetçilerin, ikiyüzlülüğe ihtiyaç duymadıkları ortamlarda “Minareler süngümüz./ Camiler kışlamız. / Kubbeler miğferimiz./ Müminler askerimiz.” diye coşkuyla hamasete sarılmaları ibret vericidir.
Her şeye karşın İslam’ın barışçı ve özgürlükçü bir damarı aranacaksa, Ortodoks İslam’da değil, savaşı ve öldürmeyi emreden ayetlerden habersiz, dinin salt ibadet olarak yaşandığı halk İslamı ile Bâtınî yoruma yaslanan Tasavvuf İslamında aranmalıdır.
Bu yazının son cümlesi olarak söylenmeli ki,
Asıl kâbe insandır!
Asıl kâbe doğadır!

11 Ocak 2015 Pazar

MUHAMMED OLSA CHARLİE HEBDO’YA NE YAPARDI?

Başta Katoliklik olmak üzere tüm dini simge ve tabulara, ırkçı milliyetçi politikalara karşı keskin ve alaycı yayın çizgisiyle tanınan Fransız mizah dergisi Charlie Hebdo’ya karşı girişilen katliam dünya çapında şoka yol açtı.

Her şeyden önce vurgulanmalı ki, derginin yayımladığı karikatürler ve yazılar ne denli çarpıcı olursa olsun, kimileri bu içeriklerden ne denli incinirse incinsin, alçakça bir katliamdır. Kaleme kaleşnikofla değil kalemle karşılık verilir. İslam Peygamberi’nin intikamını aldıklarını söyleyen katiller, insanlığı katletmişler, mensubu oldukları dine ve dindaşlarına da en ağır kötülüğü yapmışlardır.

Charlie Hebdo katliamı muhakkak ki, kapitalizmin kâbesi İkiz Kuleler’e yapılan saldırı ölçüsünde yankılanacak ve analizlere konu olacak. Bu değerlendirmeler yapılırken herhalde en çok, medeniyetler arası çatışma tezi bıktırırcasına yinelenecek, katliam sonrasında İslamofobinin derinleşip derinleşmeyeceği, Hıristiyan ülkelerde yaşayan Müslümanların durumunun ne olacağı, bu bağlamda katliamın provokasyon olup olmadığı, Batılı kapitalist ülkelerde demokratik hak ve özgürlükleri kısıtlayacak, sermayenin küresel zorbalığını tahkim edecek önlemlerin gündeme gelip gelmeyeceği sorularına yanıt aranacak. İslam tarihinde kan ve gözyaşının eksik olmadığı, İslam coğrafyasında halen her gün ortalama 900 Müslümanın dindaşları tarafından katledildiği dikkate alınarak, terör ve kitlesel katliamların İslam’ın fıtratında olup olmadığı irdelenecek.
***

Bir düzine fikir insanının öldürüldüğü katliama karşı Türkiye’de, Müslümanlık dışında kimlik tanımayan çevrelerde başlıca iki tutum gözleniyor.
Katillerle aynı frekanstaki Müslüman kanaat önderleri cinayetten duydukları sevinci gizlemiyorlar. İslam Peygamberi’ni küçük düşürmenin düşünce ve ifade özgürlüğü olmadığı savından hareketle cinayeti mazur göstermeye çalışıyorlar, çok daha beteri “Hak ettiler” demeye getiriyorlar. Örneğin Abdurrahman Dilipak, “Kork Fransa!” başlığı altında, “Eden bulur” diyor ve açık bir sevinçle Afrikalı baldırıçıplakların Paris’in ardından tüm Fransa’yı yakacaklarını, yangının Roma, Berlin, Londra ve Newyork’a sıçrayacağını yazıyor. Arada Gezicilere de gözdağı veriyor.
Muhafazakâr demokrat veya ılımlı denilen dindar çevrelerde ise ciddi bir karşı çıkış gözlenmiyor. En fazla “Gerçek İslam bu değil” savunusu yapılıyor;  o da yarım ağızla ve gizli bir memnuniyetle. İktidardaki İslamcı parti liderleri ve sözcülerinin “Bu saldırının İslam ile herhangi bir şekilde irtibatı kurulamaz. İslam dini bu tür saldırılara cevaz vermez. Gerçek İslam bu değil” açıklamaları ise buram buram takiyye ve siyasal oportünizm kokuyor.
***

Peki gerçek İslam bu değilse nedir?
Sorunun yanıtı hiç tartışmasız Kur’an’da ve İslam Peygamberi’nin icraatında aranmalıdır.
Öyle ise soru şöyle de sorulabilir: Muhammed yaşıyor olsa, Charlie Hebdo’ya karşı nasıl davranırdı? Katliama tepki olarak Peygamber’e yakışan tutum nedir?
Paris katliamını meşru sayan köktendincilerin bu soruya dürüstçe yanıt vereceklerinden emin olunabilir. Asıl zorlanacak olanlar ise muhafazakâr demokrat veya ılımlı denilen dindarlardır.
Sözü uzatmadan, bin dört yüz yıl önceki Charlie Hebdo erbabına Muhammed’in nasıl karşılık verdiğine bakmakta yarar var.
Bin dört yüz yıl önceki Arap coğrafyasında sözlü kültür çok gelişkindir. Öyle ki, kâğıt ve okuryazar yokluğunda sözlü kültür tek iletişim pratiğidir. Şairler sözü en çok dinlenen en çok saygı gören insanlardır. Ümmi insanlar, olan biteni, şiirleri dilden dile dolaşan şairlerden, hikâye ve destan anlatıcılarından haber almaktadırlar. Hiç abartısız bir benzetmeyle, şairler ve destancılar o devrin gazetecileri ve habercileridirler aynı zamanda. Kent devletçiklerinin yöneticileri, iktidarlarını meşrulaştırmak ve sürdürebilmek için şairlere, destancılara yaslanmak ve yaranmak zorunluluğu duymaktadırlar. Benzetmek gerekirse, bugünün siyaset/sermaye/medya ittifakı o dönemde tefeci/bezirgân elitiyle şairler arasında kurulmuştur.
***

Şiir / ayet rekabeti
Yegâne iletişim pratiği olarak sözlü kültür ve şiirin bu denli gelişmiş olması Kur’an’a da yansımıştır. Öyle ki, Allah “Sözün en güzelini; âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirdik” (Zümer 23) diye vurgulamakta;
“Allah’ın sözü en yücedir” (Tevbe 40), “Kimdir sözü Allah’ınkinden daha doğru olan?” (Nisa 88, 122) diye övünmekte;
 “Kur’an, hiç şüphesiz çok şerefli bir elçinin (Allah’tan alıp tebliğ ettiği) sözüdür. O, bir şairin sözü değildir. Bir kâhinin sözü de değildir.” (Hakka 38, 39, 40, 41, 42) diyerek rekabete girmekte;
“Kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimiz (Kur’an) hakkında şüphede iseniz, haydin onun benzeri bir sûre getirin!” (Bakara 23, Yunus 38, Hud 13) diye meydan okumakta;
Ayrıca peygamberlerini (elbette Muhammed’i de) hikmet ve hak ile batılı ayıran söz yeteneği ile donattığını bildirmektedir.
Allah’ın dediğine göre, “Güzel söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, her zaman meyvesini verir. Kötü söz ise yerden koparılmış, ayakta duramayan ağaç gibidir.”
***

Muhalif şairlere karşılık yandaş şairler
Kur’an’da vurgulandığı ve Siyer yazarlarının da anlattıkları üzere Muhammed kendisini şairlerden ayrı tutmaya çalışmaktadır. Şairlerin muntazam vezinli hicviyelerine, mersiyelerine, destanlarına daha serbest kafiyeli ve ahenkli Kuran ayetleriyle karşılık vermekte, ayrıca şairlerin kalenderliği, derbederliği, çapkınlığı özendiren şiirlerine ve yaşantılarına tepki duymaktadır.
Ne ki, şairler Muhammed’i hicvetmekten geri durmamışlardır. Şairler, Muhammed’i o dönemde çok sayıda zuhur eden peygamber adaylarıyla (Resmi İslam tarihçilerinin adlandırmasıyla yalancı peygamberlerle) bir tutmakta ve küçümsemektedirler. Muhammed’e sert şekilde muhalefet eden şairlerin başında Ka'b ibnu'l-Eşref gelmektedir.
Muhammed şairlerin etkili hicviyelerine karşılık verebilmek için, ayetleri tekrarlamanın yanı sıra, Hasan bin Sabit, Kâ’b bin Malik, Abdullah bin Revaha gibi şairleri etrafına toplamıştır. Bir bakıma bugünün yandaş medyasına benzer şekilde yandaş şairler topluluğu oluşturmuştur.
***

Muhalif şairlere ölüm
Yandaş şairler topluluğu oluşturmak da muhalif şairlerin hicviyelerini, muhalif önderlere yönelik kasideleri etkisizleştirmeye yetmemiştir. Bedir Savaşı’nı izleyen haftalarda daha sert kararlar gündeme gelmiştir. Benzetmek gerekirse şairler “iç tehdit” sayılarak Ümmi Güvenlik Siyaset Belgesi kapsamına alınmışlardır.
İlk kurban, Muhammed hakkında alaycı şiirler yazan yüz yaşındaki Ebu Afek’tir. Muhammed “Bu alçak adamı benim için kim öldürecek?” diye sorar. Bedir Savaşı’na katılmış olan Salim ibn Umeyr, gece yatağında uyuyan Ebu Afek’i kılıcını ciğerine saplayarak öldürür.
Hicviyeleriyle Muhammed’in şimşeklerini üzerine çeken Asma Binti Mervan adlı şaire, Ebu Afek’in öldürülmesi üzerine yaktığı ağıtla kendi ölüm fermanını da hazırlamış olur. Muhammed “Kim beni Mervan’ın kızından kurtaracak?” diye sorar. Adiyy b. Hareşe isminde (gözleri görmeyen) bir Müslüman göreve talip olur. Adiyy ashabdan refakatçilerle birlikte Ramazan’ın yirmi beşinci gecesi kadın şairin evine gider. Asma, çocukları ile birlikte uyumaktadır, bir bebeği de göğsü üstünde uykudadır. Adiyy eliyle yoklayarak bebeği kenara çeker ve kılıcını Asma’nın göğsüne dayayıp abanır. Sabah olunca Muhammed ile birlikte namaza durur. Muhammed “Ya Umeyr, Mervan’ın kızını mı öldürdün ?” diye sorar. O da “Evet ya Rasulullah, acaba hata mı ettim?” diye cevap verir. Muhammed “Hayır onun için iki keçi bile birbiriyle toslaşmazdı. Onun kanı hederdir, sorup karşı çıkacak kimse yoktur.” diye karşılık verir. Ömer “Tebrikler doğrusu, böyle kör bir şahıs böyle mühim bir hizmette bulunmuş” deyince Muhammed cevap olarak, “ Ya Ömer, kör deme, O gerçeği gören mert bir kişidir.” der ve Adiyy b. Hareşe’ye Umeyr yani “gözleri gören” ismini takar.
***

Hile ve yalan ile öldürülen şair
Sırada, devrin en etkili şairi Ka'b ibnu'l-Eşref vardır. İbnu'l-Eşref, zengin ve soylu bir şairdir, Medine dışında bir malikanede yaşamaktadır. Bedir Savaşı’nda mahvolan Kureyş soyluları için yaktığı ağıtlar, ibnu'l-Eşref’in ölüm fermanı olur. Ebubekir Siraceddin’in erken dönem Siyer yazarlarından ibn Vakidî’den özetleyerek aktardığına göre:
Arabistan’da tutulan bir şair insanların tümünün görüşünü temsil ediyor denilebilirdi. Çünkü böyle bir şairin mısraları dilden dile dolaşırdı. Şair eğer iyi ise iyilik kaynağı, kötü ise kötülük kaynağı olurdu. Bir gün Peygamber (s.a.v) şöyle dua etti: “Yarabbi, beni Ka’b İbn Eşref’ten kurtar. Sen dilediğinden kurtarırsın. O hem kötülük yayıyor hem de kötü şiirler okuyor.”
Ve yanındakilere “Kim bana bu kadar kötülük yapan İbn Eşref’e karşı çıkar?”
İlk gönüllü, Evs’li Sa’d İbn Muaz (r.a)’ın kabilesinden Muhammet İbn Mesleme (r.a) idi. Peygamber ona Sa’d’a danışmasını söyledi ve dört gönüllü daha bulundu. Bu beş gönüllü, yalan söylemeden, hile yapmadan İbn Eşref’e yaklaşılamayacağını biliyorlardı. Aynı zamanda Peygamber (s.a.v)’in bunları yasakladığından da haberdardılar. Bu yüzden Peygamber (s.a.v)’e gittiler ve ona zihinlerini meşgul eden bu konuyu açtılar. Peygamber (s.a.v) onlara amaçlarına ulaşmak için her şeyi söylemekte serbest olduklarını, çünkü savaşta hile ve yalanın serbest olduğunu ve Ka’b’ın da kendilerine savaş açtığını söyledi.
Ka’b’ı aldatarak evinden dışarı çıkardılar ve öldürdüler. Paniğe kapılan Nadir Yahudileri Peygamber (s.a.v)’e gittiler ve başkanlarından birinin sebepsiz yere öldürüldüğünü söylediler. Peygamber (s.a.v) gelenlerin çoğunun Ka’b gibi İslam’a düşman olduklarını biliyordu. Yahudilere, düşmanca düşüncelere hoşgörü gösterilse de düşmanca etkinliklere hoşgörü gösterilemeyeceği bildirilmeliydi.  “Eğer o da kendisi gibi düşünen diğerleri gibi davransaydı, haince öldürülmezdi. O bizi incitti, aleyhimize şiirler yazdı: sizden bunu hanginiz yaparsa öldürülecektir.” Daha sonra Peygamber (s.a.v) onları özel bir anlaşma yapmaya davet etti. Onlar da kabul ettiler.
***

Başta da dediğimiz gibi Charlie Hebdo katliamı, kapitalizmin kâbesi İkiz Kuleler’e yapılan saldırı ölçüsünde yankılanacak ve analizlere konu olacak.
Bu değerlendirmeler yapılırken İslam tarihinde kan ve gözyaşının eksik olmadığı, ilk dört halifeden üçünün bizzat Müslümanlar tarafından öldürüldüğü, Peygamber’in ehlibeytinden bir düzine torunun da bizzat Müslümanlarca kafaları kesilerek öldürüldüğü, İslam coğrafyasında halen her gün ortalama 900 Müslümanın dindaşları tarafından katledildiği dikkate alınarak, terör ve kitlesel katliamların İslam’ın fıtratında olup olmadığı da irdelenecek.
Charlie Hebdo katliamı üzerine İslamcı partinin liderliği, muhafazakâr demokrat veya ılımlı denilen dindarların kanaat önderleri “Gerçek İslam bu değil” dediklerine göre, soruyu yinelemekte yarar var. Gerçek İslam bu değilse nedir? Muhammed yaşıyor olsa, Charlie Hebdo’ya karşı nasıl davranırdı? Katliama tepki olarak Peygamber’e yakışan tutum nedir?

Not: Bu yazı kaleme alınırken, İbn İshak, İbn Kesir siyerlerinden, Süleyman Ateş’in “Kur'an'a Göre Hz. Muhammed'in (S.a.v) Hayatı”, Ebubekir Siraceddin’in “HZ. MUHAMMED’İN HAYATI” adlı kitaplar ile Asım Köksal’ın 6 ciltlik “İslam Tarihi - Hz. Muhammed (sas) ve İslamiyet” adlı eserinden yararlanılmıştır.


Rahmi YILDIRIM

5 Aralık 2014 Cuma

GERİCİ HORTLAK ZORBA


           Milattan önce beş binli yıllardı. Tarımsal üretim yaparak uygarlığı başlatan Sümerler, kurumuş ağaç gövdesinin rahatça yuvarlanmasından esinlenerek tekerleği keşfettiler. Tekerleğin icadını, kızak ve araba yapımı izledi. Topluluklar ve ülkeler arası iletişimde ve ulaşımda devrim yaşandı. Uygar hayata adım atmak yerine yaban hayat ve yayan yürüyüşte inat eden zorba cemaat lideri acayip sesler ve el kol işaretleriyle itiraz etti, tekerleğin oba yurduna girişini yasakladı. Antropoloji, paleontoloji, etnoloji, filoloji, arkeoloji uzmanlarının araştırmaları sonunda, acayip sesler çıkaran zorba cemaat liderinin “Tekerleğe düşmanlığım her geçen gün artıyor” demek istediği anlaşıldı.  
***

Milattan önce dört binli yıllardı. Üretimi artıran insanlık, ihtiyaçtan fazlasını biriktirmeye başlamıştı. Biriktirmeyi ticaret izleyecekti. Biriken ve değiş tokuş edilen ürünün kaydı gerekiyordu. İnsanlık anlam yüklü sesleri işaretledi, yazıyı keşfetti. Yazı, üretimin ve sosyal hayatın deneyimlerini, bilgiyi ve düşünceyi kaydetmeyi, kaydedilen bilgiyi anımsamayı, ülkeler ve kuşaklar arasında paylaşmayı sağladı. İnsanlığın belleği güçlendi. Deneyim, düşünce ve bilgi paylaşımının egemenliği için tehlikeli olacağını sezen zorba lider, “Yazıya düşmanlığım her geçen gün artıyor” diyerek, yazının ülkesinde kullanımını yasakladı.
***

Milattan sonraki ilk yüzyıldı. Yazının kaydedildiği kil tabletlerin saklanması ve taşınması çok zordu. Papirüs ise dayanıksızdı. Çinliler, bambu, keten, kenevir liflerini suda ezerek keçeleştirdiler, nişasta kattıktan sonra merdaneden geçirip kurutarak kâğıt ürettiler. Kâğıt, düşünce bilgi ve deneyimin kaydında ve paylaşımında devrime yol açtı; Çinlileri o çağda en ileri uygarlığın sahibi yaptı. Kâğıdın taşıdığı bilginin kölelerin zihnini aydınlatmasından çekinen zorba lider, “Kâğıda düşmanlığım her geçen gün artıyor” diyerek, kâğıt kullanımını yasakladı.
***

Milattan sonra üçüncü yüzyıldı. Çinliler, kâğıt üzerine elle yazmak zahmetinden kurtulmak için mermer levhayı oyup kabartarak matbaayı icat ettiler. Kitap basımı için artık aylar ve yıllarca elle yazmak zorunlu değildi. Matbaa, Uygurlar aracılığıyla batıya doğru yolculuğa çıktı. Dokuzuncu yüzyılda Müslüman uygarlığının başkenti Bağdat’ta da matbaa kuruldu. Hıristiyan dünyasında ise 15’inci yüzyılda harfler metal kalıplara döküldü. Nihayet Johannes Gutenberg, kâğıdı parçalamayacak yumuşaklıkta, basım sırasında dağılmayacak sertlikte kurşun, antimon ve kalay karışımı metal kalıbıyla 1455 yılında ilk kitap baskısına başladı. Matbaanın çoğalttığı bilginin reayanın zihnini aydınlatmasından korkan zorba halife “Matbaaya düşmanlığım her geçen gün artıyor” dedi. Gutenberg matbaası zorba halifenin ülkesine üç asır sonra girebildi.
Zorba halifenin matbaaya düşmanlığı nedensiz değildi. Matbaa, tapınak merkezli dinsel ideolojiyi zayıflattı, uygarlık rotasında en görkemli aydınlanma yolculuğunu başlattı. Kitabın ulaştığı kitle büyüdü, dolaştığı coğrafya genişledi. Toprak kölesi emeğinin sömürüsüne dayalı feodalizm çözüldü, “özgür” işçi emeğinin sömürüsüne dayalı kapitalizm zafer kazandı. Ümmet millete, cemaat cemiyete dönüşürken, teokrasinin yerini laik demokrasi aldı. Ortaya çıkan demokrasi sermayenin demokrasisiydi. Ama emek demokrasisi fikri de insanlığın kazanımı haline geldi.
***

Yazıyı, kâğıdı, matbaayı icat ederek aydınlanma yolculuğuna çıkan insanlık, buhara, kömüre, demire, elektriğe hükmetmeyi de öğrendi. Refahı arttıkça beyni gelişti; telgrafı, telefonu, sinemayı, radyoyu, televizyonu, bilgisayarı ve nihayet interneti icat ederek dünyayı “küresel köy” haline getirdi. Allahtan halife padişah zorbalığının pek hükmü kalmamıştı. Telgraf, radyo, televizyon ve internetin Osmanlı coğrafyasına girişi matbaa kadar gecikmedi. Türkiye de küresel köyün bir mahallesi oldu. Ne var ki küresel köyün Türkiye mahallesinde 21’inci yüzyılda zorba hortladı, mahalleye muhtar oldu. Radyoya, televizyona, kâğıda, matbaaya düşmanlıkla yetinmiyor; sosyal medyanın toplumların baş belası olduğunu zırvalıyor; “İnternete düşmanlığım her geçen gün daha da artıyor” diyor.
***

İyi niyetli demokratlar, hortlak zorbanın neanderthal kalıntısı olabileceğini söylüyorlar.  Çok ayıp bir benzetme. Çünkü neanderthaller çok zeki ve gelişkin bir insan türü. İlla benzetmek lazımsa, olsa olsa insanî evrimin ilk basamağında kalmış Sahelanthropus tchadensis olabilir. Pithecantropus Erectus olduğu da düşünülebilir. En doğrusunu antropologlar, paleontologlar bilir.
Hortlak zorba yazıya, kâğıda, matbaaya, internete düşman olsa da kullanmaktan geri durmuyor. Yani kendisine serbest, kıllarına kullarına ve diğer ahaliye yasak. Gericilik tam da böyle bir şey.

Taksideki mürteci
Sakallı, şalvarlı adam taksiye biner.
Koltuğuna yerleşince sürücüye: “Radyoyu kapat efendi! Dinimizde alkış ve teganni mekruhtur, şeytan işidir. Asr-ı saadette radyo mu vardı?” der.
Sürücü kibarca radyoyu kapatır, arabadan iner ve adamın kapısını açarak:
- İnin! der.
Sakallı adam sürücüye sorar:
- Neden?
Sürücü yanıtlar:
- O devirde taksi de yoktu, in aşağı. İster yayan yürü, istersen deve bekle!

Fıkra hortlak zorbaya ne kadar uydu, okuyucunun takdiri. Lakin taksiden indirilmesi şart.