17 Haziran 2015 Çarşamba

DEMİREL'Lİ BİR ANI

             “AZİZ NESİN CİNAYETİNİN FAİLLERİ YAKALANDI MI?”                   
Henüz Madımak katliamı olmamış. Madımak katliamına dört ay var. Aziz Nesin hayatta ama, hakkında ölüm fetvası çıkmış. “Cuma” isimli bir dergi, fetvayı kapaktan duyuruyor. Aziz Nesin koruma altına alınmadığı gibi silah ruhsatı başvurusu da sümenaltı ediliyor. Uğur Mumcu öldürüleli bir ay ancak olmuş.
Tarih: 28 Şubat 1993
Yer: Başbakanlık
Konu: Başbakan Süleyman Demirel’in aylık olağan basın toplantısı.
Başbakan son bir aylık icraatını anlatmış, sıra soru yanıt bölümüne gelmiş.
Başbakan’a sorular, bir süredir artık yazılı olarak önceden veriliyor.
Başbakan soruları yanıtlamaktan yana hayli cömert, hiçbir soruyu geri çevirmiyor. Önce soruyu okuyor, sonra yanıtını veriyor.
Gündeme ve Uğur Mumcu cinayetine ilişkin soruları yanıtladıktan sonra Başbakan Demirel, sona sakladığı soruyu okuyor:
“ANKA Ajansı’ndan Rahmi Yıldırım. (Sayın Başbakan, gelecek basın toplantılarınızın birinde muhtemelen ‘Aziz Nesin cinayetinin failleri yakalandı mı?’ diye sormak durumunda kalacağız) diye bir soru var.”
Sorudan rahatsızlığını belli eden Başbakan’dan yanıt:
“Valla, fevkalade üzer beni. Ağzınızdaki lafı yel alsın. Tedirgin olmaya gerek yok. Bir cinayet şebekesinin bulunduğu mâlum. Böyle bir şeyi düşünmek bile akıldan geçmez. Siz düşünmezsiniz; ama ya böyle bir şey olursa? Bu faraziyeden hareketle ne tedbir bulabilirsiniz, ne çare? Herkes hukuk sisteminin güvencesi altındadır. Onun için falancayı hedef gösterir gibi bir soruyu yakışıklı bulmadım.”
Yanıt bu kadar ve Başbakan kalkmaya hazırlanıyor. Soru sahibi gazeteci el kaldırarak, “Sorumun tümünü yanıtlamadınız Sayın Başbakan” diye üsteliyor, sorusunu, Başbakan’ın okumadığı sorularla birlikte yineliyor:
“Aziz Nesin’in öldürülmesi için açık çağrı yapılıyor. Bu tehditler karşısında ünlü yazar devletçe koruma altına alındı mı? İran kaynaklı tehditler konusunda İran hükümetinin dikkati çekildi mi?”
Başbakan Demirel hayli sinirli. Manevi evladı Devlet Bakanı Cavit Çağlar, gazeteciye kin ve nefret dolu bir bakış gönderiyor. İçişleri Bakanı İsmet Sezgin de gazeteciye hayli sitemkâr bakıyor. Başbakan Demirel, son sözlerini söylüyor:
“Her ikisine de cevap verme imkânım yok. Filanca adamı korumaya alın diye ben tayin etmiyorum. Güvenlik makamları bir değerlendirme yapmış ve mutlaka gereğine tevessül etmişlerdir. Yalnız, gelecek hafta öldürülürse size ne soralım diyemezsiniz. İnsanın kaderinden de beni sorumlu tutmayın! Türkiye’de her cinayetten hükümet sorumlu olursa işin içinden çıkılmaz. Dünyanın hiçbir yerinde böyle bir şey yok. Cinayet işlenmişse canisi vardır. Canisini bulur götürürsünüz. Cinayet işlenmemesi için tedbir alınır. Almıştır güvenlik makamları. Daha ilerisini söyletmeyin. Devlet görevlilerinin birçoğuna her gün tehdit mektupları geliyor. Burada durayım. Daha ilerisini söyletmeyin!”
Basın toplantısı bitti. Ertesi gün gazeteler, Başbakan’la gazetecinin tartışmasını ayrı bir haber yaptılar. Bu tartışmanın etkisi oldu mu olmadı mı bilinmez, Aziz Nesin’e silah ruhsatı ve koruma görevlisi verildi. Aziz Nesin iki yıl daha yaşadı. Bu sorudan sonra gazetecinin işyerinde ne gibi bir sıkıntıyla karşılaştığı ise önemli değil. Şu kadar ki, gazeteci haberi yazmak için ajansa döndüğünde Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel Müdürlüğü'nün ajansa aboneliği iptal ettiğini öğreniyor. Dolayısıyla ajans yöneticilerinin suratı asık, gazeteciye soğuk davranıyorlar...
Bugün ise “dostları”, Hrant’ın can derdine düştüğünü öldürüldükten sonra köşelerine ekranlara taşıyorlar. Bir de ölüsünün üzerinden entelektüel rant devşirme ahlaksızlığı içindeler.
Hrant cinayeti mukadder değildi. Koruma altına alınması için gazetecilerin yazmalarına, Başbakan’a çıtlatmalarına da gerek yoktu. Başbakan kendiliğinden tedbir alabilirdi; ama almadı. O da, “Koruma talep etmemiş ki” mazeretine sığındı.
Başbakan başka türlü de konuşabilirdi. Katilin “Cuma namazını kıldıktan sonra vurdum” sözlerine, ilk sorgudan sonra cebindeki bayrağı öpmesine takılıp, “Bana ‘Müslümanlar ve milliyetçiler cinayet işliyor’ dedirtemezsiniz” savunmasına da geçebilirdi.
Hrant cinayeti durduk yerde işlenmedi.
Hrant’ın katilleri yukarıda sayılanlarla mı sınırlı?
Türkiye, Hrant’ın öldürülmesiyle kalbine saplanan zehirli hançerin farkında mı?
Türkiye, Hrant(lar)’ı yitirmekle neleri tükettiğini duyumsayacak mı?


"HRANT’IN KATİLLERİ VE DOSTLARI" başlıklı yazı içinde
26 Ocak 2007

13 Haziran 2015 Cumartesi

SERMAYE HÜKÜMET, ERDOĞAN ÇIKIŞ YOLU ARIYOR

Seçim, sermaye partileri için olduğu kadar emek partileri ve hareketleri için de yepyeni bir tablo çıkardı. TBMM’nin ezici çoğunluğu yine sermaye siyasetinin sözcülerinden oluşmakla birlikte, arada HDP ve CHP listelerinden emeğin ve ezilenlerin sesi soluğu olacak azımsanmayacak sayıda vekiller de parlamentoya girmeyi başardı.
Seçimin birbiri kadar önemli iki sonucundan biri, 12 Eylül faşizmini miras edinmiş AKP iktidarının tökezletilmesidir. Recep Tayyip Erdoğan’ın mutlak yetkiye sahip başkan olma hayali ve devleti yeniden yapılandırarak iktidarını 2023’e kadar sürdürme projesi, halkın yüzde 60’ı tarafından reddedildi. Başka bir ifadeyle, Erdoğan’ın “İleri Demokrasi, Yeni Türkiye” adları altında gerçekleştirmeye çalıştığı ve son aşamasına getirdiği dinci faşist devlet projesi şimdilik askıya alındı. Bu bağlamda, halkları birbirine kırdırmaya yeltenecek derecede gözünü karartmış kişi diktatörlüğü projesiyle birlikte mezhepçi Yeni Osmanlıcılık ve bölgesel savaşlarda taşeronluk projeleri de reddedildi; yanı sıra yolsuzlukların hesabının sorulması iradesi ortaya kondu.
Seçimin en önemli diğer sonucu da, Kürt sorununa demokratik barışçı çözüm iradesinin beyanıdır. Sorunun silahsız çözümüne yönelik irade beyanı sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi elitine değil, PKK’ye de yöneliktir. Kürt coğrafyasında AKP karşısında elde ettiği ezici üstünlük, silahsız çözüm için HDP’yi eskisinden çok daha güçlü bir aktör haline getirdi. Geçen yazıda da vurguladığımız gibi, bu sonuç AKP’den kopan dindar Kürtlerin desteğinden ziyade sosyalistlerin ve demokratların destek vermesinin sonucudur. Meclis’te üçüncü parti konumuna yükselen HDP bundan sonra, parti programına aykırı olarak salt Kürt kimliğine odaklı bir politika izler ve “Kürtlere özerklik, Abdullah Öcalan’a ev hapsi” karşılığında AKP’ye eklemlenirse, bir daha hiçbir şekilde sosyalistlerin demokratların sempatisini ve desteğini alamaz.
***

Ya HDP barajı geçemeseydi?
Kabul etmeli ki, dinci faşist kişi diktatörlüğüne gidişin kesintiye uğraması, Kürt meselesine barışçı çözüm iradesinin çok güçlü bir şekilde Meclis’e yansıması, HDP’nin yüzde 10’luk utanç barajını geçmesiyle sağlandı. AKP’li eski bir vekilin ifadesiyle iki yıl önceki Gezi Direnişi’nde elde edilemeyen sonuç seçim sandığında alındı. HDP barajı geçemeseydi şimdi AKP’nin tek başına hükümet kurması ve Erdoğan’ın (anayasa değişikliğine sayı yetmeyeceğinden) fiili kişisel diktatörlüğü tartışılıyor olacaktı. Çözüm sürecinin ise esamisi okunmayacaktı. Şimdi bile AKP faşizminin ergen silahşorları çözümün ancak filminin yapılabileceğinden söz etmektedirler.
Erdoğan’ın tökezlemesi ve dinci faşist diktatörlük projesinin duraklatılması, Kürt meselesine barışçı siyasi çözüm iradesi, toplumsal barış açısından da yaşamsal önemdedir. Bu gerçeği herkesten önce kavraması gerekenler ise sosyalist kişi ve örgütlerdir. Toplumun terörize edildiği, tabutların peş peşe dizildiği, en basit hak ve özgürlüklerin bile kullanılamadığı çatışma ortamlarının zararını ve acısını en çok sosyalistler görür.
***

Tayyip Erdoğan iktidarı terk etmeye yanaşmayacaktır
Seçim ülke genelinde hissedilir bir rahatlama sağladı, toplumsal barış umudu güçlendi. Ancak bu rahatlığın uzun sürmeyeceği açıktır. Erdoğan ve AKP kayba uğramış olmakla birlikte hâlâ çok güçlüdür. Ayan beyan görüldüğü üzere Erdoğan, halkın yüzde 60’ı tarafından reddedildi diye dinci faşist tek adam diktatörlüğü hayalinden vazgeçmiş değildir. Arkasında hiç de hafife alınamayacak, yüzde 40 oranında seçmen desteği vardır. TBMM’de ise tek başına hükümet için muhalefetten sadece 18 milletvekilini kendi safına çekmesi yeterlidir. Değil muhalefet partilerine hükümet kurma şansı vermek veya bir muhalefet partisiyle koalisyona gitmek, kendi partisi içinde bile iktidarı paylaşmaya tahammülü olmayan Erdoğan, sermaye siyasetinin kirli labirentinde ne yapıp edip iktidarını sürdürme yollarını arayacaktır. Aksi halde çıkacağı yolclukta tıknefes kalıp belki de cezaevine tıkılacağının bilincindeki Erdoğan’ın iktidarı direnmeksizin bırakması beklenmemelidir.
Tayyip Erdoğan’ın iktidarını korumasının görünen iki seçeneği vardır. Ya Meclis’teki sayısal eksiğini tamamlayarak tek başına AKP hükümeti kurmak ya da hükümet kurmayı beceremeyecek muhalefetin dağınıklığından yararlanarak seçimi tekrarlamak. Görünmeyen, telaffuz edilemeyen üçüncü seçenek ise…
Mevcut siyasi konjonktürde her iki seçenek de mümkündür. Zaten medyaya ve kamuoyuna yansıyan sinyallerden anlaşılacağı üzere bu doğrultuda ilk adımların da atıldığı anlaşılmaktadır. Erdoğan, seçimin sayısal sonucunu kabullenmiş “olgun lider” algısı yaratmaya yönelik ılımlı bir dil kullanmaya başlamıştır. Sonrasındaki adım, ülkenin hükümetsiz kalmaması için bütün yolların denendiği, ancak muhalefet partilerinin ne kendi aralarında hükümet kurabildikleri ne de AKP ile koalisyona razı oldukları algısının yaratılmasıdır. Nihayet, 350’si ilk kez seçildiği için tekrar seçime tahammülü olmayan milletvekillerinden yeterli sayıda transfer veya güvenoyu desteğiyle tek başına AKP hükümeti kurmak. Bu da olmazsa parlamentonun feshi ve Erdoğan’ın tüm dizginleri eline alacağı Geçici Bakanlar Kurulu ile tarihi belirsiz bir seçime gitmek.
(Bu arada, HDP’ye giden muhafazakâr Kürt seçmenleri geri döndürmek için HDP’yi ve PKK’yi terör ortamına çekmek. Son aylarda ve haftalarda Hizbullah ve HÜDAPAR merkezli provokasyonların dindar Kürtleri AKP’ye geri döndürme amaçlı olduğu aşikârdır. Çatışma yaygınlaştığında MHP’nin de devlet yanlısı bir tutumla HDP’yi açıkça hedef alacağı ve AKP ile aynı mevziye gireceği kuşkusuzdur. Bu ortamda tekrarlanacak seçimde HDP barajı geçsin geçmesin, AKP’nin oyunu birkaç puan arttırması tek başına hükümet için yeterli olacaktır. )
***

Muhalefet AKP’siz hükümet kurabilir mi?
Parlamento’daki muhalefet, Erdoğan’ın gözle görünür taktiğini boşa çıkartabilecek midir? Tümüyle olanaksız değilse de çok zor. Muhalefet partilerinin hükümet kurmaya yetecek sayısal çoğunluğuna karşın AKP’siz hükümet seçenekleri çok ama çok zayıftır.
Verili siyasi konjonktürde MHP ile HDP’nin koalisyon çatısı altında biraraya gelmeleri hayal bile edilemez. Esasen HDP’nin hükümete girmesi gibi tüm siyasal ezberi bozucu bir seçeneği devletin kabulleneceğini beklemek de aynı ölçüde hayaldir.
CHP/MHP azınlık hükümetine HDP’nin veya CHP/HDP azınlık hükümetine MHP’nin dışarıdan destek vermesi formülünün de fikir jimnastiği olmanın ötesinde gerçekleşme olasılığı yoktur.
Akla gelebilecek son seçenek, HDP ve MHP’nin hükümete girmeden dışarıdan desteğiyle CHP azınlık hükümetidir. Yani, 1998 yılında sadece 63 sandalyeye sahip Bülent Ecevit’in bütün partilerin desteğiyle kurduğu seçim hükümetine benzer bir hükümet modeli. Bugün CHP kurabilirse, en fazla seçim ve siyasi partiler yasalarında değişiklik, yolsuzlukları soruşturma komisyonunun kurulması, AKP iktidarının bürokraside ve sosyal hayatta yol açtığı tahribatı kısmen telafi etmeye yönelik onarımla sınırlı bir programı hayata geçirebilir ve öngörülen süre sonunda erken seçime gider.
Ne var ki, MHP ve HDP destek vermeyi kabul etse bile böyle bir hükümetin kurulabilmesi, Anayasa gereğince “Cumhurbaşkanı” Erdoğan’ın rızasına bağlıdır. Erdoğan’ın ise bu seçeneğe rıza göstereceğini ummak saflık derecesinde iyimserliktir.
Şu da vurgulanmalıdır ki, bir mucize gerçekleşse ve AKP’siz bir hükümet kurulsa bile, emeğin ve ezilenlerin hükümeti olmayacaktır. HDP ve CHP’deki demokrat vekillerin sayısı ve gücü, ezilenler ve emekçiler için çalışacak bir hükümet kurulmasına yetmeyecektir.
***

Özetle, Erdoğan’ın mutlak yetkiye sahip başkan olma ve son aşamasına getirdiği dinci faşist devlet projesi seçimde reddedildi; ama un ufak edilip çöp sepetine atılamadı. Esasen, verili sınıfsal güç dengesinde dinci faşist kişi diktatörlüğü projesinin çöp sepetine atılması, Kürt meselesinin asgari barışçı çözüme kavuşturulması, asgari ölçüde burjuva demokrasisinin hayata geçirilmesi için bile toplumun kat etmesi gereken yol daha çoook uzundur. Sosyalist hareketin kat etmesi gereken yol ondan da uzundur. Umulur ki, hiç değilse bundan sonra sosyalist kişi ve örgütler ideolojik mücadele adı altında birbirleriyle ve sınıf dostlarıyla didişmek yerine asıl olarak sınıf rakiplerini yıpratmak ve teşhir etmek için çaba gösterirler.


4 Haziran 2015 Perşembe

AHMET KENAN ERDOĞAN’DAN RECEP TAYYİP EVREN’E

“Devlette devamlılık esastır” diyenin heykelini dikmek lazım. Kim demişse ne doğru söylemiş. Devlette devamlılık olmasa neler olur neler! İşler yarım kalır, elektrik kesilir, su akmaz, kalorifer yanmaz, Allah göstermesin ot bile bitmez. Çok daha beteri ortalıkta at pisliğinden geçilmez.
İşte Edirne’nin hali. Şehirde atlar başıboş geziyor, trafiği aksatmaları bir yana ortalığa pisliyorlar. Çare? Çare Vali Dursun Ali Şahin’den. Hani Şükrüpaşa İlkokulu’ndaki süt dağıtımı merasiminde “Sağlık için süt için” cümlesini kara tahtaya Osmanlıca yazan Vali var ya, işte o Vali. Başıboş atların toplanması ve bakılması için 5 bin lira aylıkla çoban tutmuş. Çoban’ın da nankörlüğü tutmuş, bir süre sonra sağlık sorunu diye bir gerekçe uydurup işi bırakmış. Neyse ki Vali Dursun Ali yeni bir çoban tutmuş, “Devlette devamlılık esastır” diyerek Edirnelilerin rahat olmasını istemiş.
Şahsen tebrik ediyorum Vali Bey’i, devlette işlerin yarım kalmayacağını, devamlılığın esas olduğunu bir kere daha ispatladığı için. Devlet çarkı tıkır tıkır işliyorsa, vatandaşın işi görülüyorsa, böyle işine düşkün Valiler ve isimsiz bürokratların fedakârlığı yüzü suyu hürmetinedir. Devlet kapısına işim düşsün düşmesin, her birine hayır dua ederim!
***

Emniyet’in köpeği varsa Genelkurmay’ın da madalyalı katırı var
Devletin işleri sadece Valilerle memurlarla yürümez. Emniyet’in köpeklerini bilmeyenimiz yoktur. Bilhassa 1 Mayıslarda polisin yanında eşsiz bir itaat ve sadakatle göreve hazır beklerler.
Emniyet’in köpekleri varsa, askerin de ördekleri, kazları, hatta eşekleri var. 2008 yılı Aralık ayında Genelkurmay gazetecileri toplayıp Irak sınırına götürmüştü. Gazeteciler gördüklerine hem gülümsemişler hem de gözyaşı dökmüşlerdi. Araziye yerleştirilen kümes ve havuzlardaki kazlar, yabancıların yaklaştığını hissederek “vak vak” lamaya başlıyor. Barışın simgesi beyaz güvercinler de bir hareket sezdiklerinde sağa sola uçuşuyor. Küpeli Dağı’nın iki sevimli köpeği, tazı cinsi “Gürtan” ile çoban köpeği “Gaga” ise Mehmetçikle birlikte operasyonlara katılıyor. Bomba ve mayın uzmanı köpekler, intikal sırasında patikalara yerleştirilen patlayıcı maddeleri anında fark ediyor…
Devletin sınır korumada kullandığı sevimli dostlardan biri de “Reşo” isimli katırdı. Hakkâri Dağ Komando Tugay Komutanlığı’nda görevli Reşo, devletin kendi elleriyle döşeyip nereye döşediğini unuttuğu mayınlara basmadan yol bulmakta ustaydı. Bu ustalığından ötürü dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Doğan Güreş tarafından madalya ile ödüllendirilmişti. Temmuz 1994’te emekliye ayrılan Reşo, (orduevine girmesi yasak olduğundan) Kara Harp Okulu’ndaki Atlı Spor Eğitim Merkez Komutanlığı’nda kendisi için hazırlanan ahıra yerleştirilmişti.
Reşo’nun öyküsü ne zaman aklıma gelse gözlerim yaşarır. Artık yaşamıyordur sanırım. Herhalde devlet ricali, devlette devamlılığın esas olduğu bilinciyle yerine yenisini istihdam etmiştir.
***

Ahmet Kenan’dan Recep Tayyip’e
Ahmet Kenan Bey de devlet işlerinin yarım kalmaması için az gayret göstermemişti. O da selefleri gibi darbe yapmış, kendisinden fazla maaş alan garsonlara hadlerini bildirmişti. Ancak ne yaptıysa memleketin münevverlerine kendisini beğendirememişti. O yüzden aydınlara çok kızardı. O kızgınlıkla sorgusuz sualsiz işten attırır, mahkeme kapılarında süründürür, hapislerde yatırırdı da yine de öfkesi geçmezdi. Nitekim 1984 yılında ünlü Aydınlar Dilekçesi’ne de çok kızmıştı. “Vatan hainliği yapan bazı aydınlarımız var. Bu millete hükmetmek için aydın olmak gerekmez. Son padişah Vahdettin de aydındı. Ama memleketi düşmanlara teslim etti. Ne yapayım ben böyle aydını?” diye vermiş veriştirmişti.
Laf aramızda, sözlerinin nereye gideceğini bilmesi gerekmeyen her darbeci gibi Ahmet Kenan’ın konuşmasındaki bir cümle, malumun ilamıydı. Gerçekten de (on yılda bir darbelerle kanıtlandığı üzere) millete “hükmetmek” için aydın olmak gerekmiyordu; Aslanlı Kapı’nın paşası olmak yeterliydi.
Ahmet Kenan, alıştığı üzere Aydınlar Dilekçesi imzacılarını da mahkemeye verdi. İmzacılardan biri de Aziz Nesin’di. Ahmet Kenan’a karşı tazminat davası açtı; dava dilekçesinde memleketi yönetmek için aydın olmak gerekmediği görüşüne katıldığını söyledi, “Vahdettin’in aydın olup olmadığı tartışılabilir, ama devlet başkanı olduğu kesindir...” diyerek ağzının payını verdi.
Dedim ya devlette devamlılık esastır. Ahmet Kenan yoksa Recep Tayyip var. Aydınlara saydırma ve memleketi yönetmek için aydın olmak gerekmediğini kanıtlama sırası Recep Tayyip’te. Vazifesinin hakkını veriyor, Ahmet Kenan’ın ruh ikizi olduğunu fazlasıyla kanıtlıyor doğrusu. Allah Türk milletine bağışlasın, geçenlerde Fetih Mitingi’nde “Şimdi bazı aydınlar çıkmış. Bunlar aydın değil, bunlar karanlık” diye öyle bir celallendi ki, Ahmet Kenan duysa alnından öperdi vallahi.
Ahmet Kenan alnından öperdi de Aziz Nesin rahmetli sağ olsa ne yapardı acaba? “Recep Tayyip Bey’in aydın olup olmadığı tartışılabilir ama devlet başkanı olduğu kesindir!” der miydi? Eminim derdi.
Evet evet! Devlette devamlılık esastır. Onca badireye rağmen devlet dimdik ayaktaysa, en alt rütbelisinden Cumhurbaşkanı’na, işine düşkün devlet erbabı yüzü suyu hürmetinedir. Bu vesileyle devlette işlerin durmayacağını canla başla ispatlayan devlet ricaline, Edirne Valisi’ne, madalyalı katır Reşo’ya ve haleflerine, Ahmet Kenan ve Recep Tayyip Beylere saygılar sunuyorum!


3 Haziran 2015 Çarşamba

HDP'Yİ ELEŞTİRİRSEN HIII

DİKTATÖRÜ TÖKEZLETMEK başlıklı yazı ve  HDP ALERJİSİ Mİ KÜRTLERE ANTİPATİ Mİ? başlıklı yazı ile birlikte okunması dileğiyle

TSİP olarak 7 Haziran 2015 seçimlerini tarihimizin en kritik seçimi olara değerlendirdik. Bu nedenle de CHP'nin desteklenmesi ve AKP'ye karşı ve Türkiye'nin demokratikleştirilmesi açısından en güçlü seçenek olarak gördüğümüz için ilerici, devrimci, sosyalist oyların CHP'ye verilmesi çağrısı yaptık.

Bazıları sanıyorlar ki, solcu ve sosyalist olmak kendilerinin tekelindedir. İnternet alanında mafyavari davranışlarla HDP'yi eleştiren ya da HDP'yi niçin oy vermeyeceğini anlatan kim varsa onların gözünde solcu da değil sosyalist de.

Diyeceklerini sloganik hale getirmişler basıyorlar seni ulusalcı seni, seni Kemalist seni, seni faşist ya da Beyaz Türk seni, deme yaygarasını. Bu yüzden de sağlıklı tartışılıp konuşulamıyor, at izi it izine karışıyor. Bize göre zaten istenilen de bu. Siyaseten bizler HDP'ye sosyalist parti olmadığını solun duyarlılığının aksine 'Radikal Demokrasi' adı altında etnik köken, inanç ve marjinal gruplar üzerinden politika yaptığını söylüyoruz. Bu görüşü ileri götürenleri de bir sosyalist olarak eleştirmemiz gereğine inanıyoruz.

Tartışmaların zaman zaman dozu öylesine aşırı hale geliyor ki, dünün seçimleri küçümseyen, seçimlere giren partilere seçimci ve düzen partisi diyenler şimdi bir seçimci, bir parlamenterist olmuşlar ki bunları tutana aşk olsun. Örneğin TSİP olarak sosyalistlerin parlamentoda temsil edilmesini önemsedik. Tıpkı geçmişte TİP gibi sosyalizm diye diye mecliste temsil edilmeyi ve mecliste sisteme karşı bir seçenek olarak görünmelerinin ne kadar yerinde olacağına döne döne vurgu yaptık. Bu konuda HDP çizgisinde olup da konuşanların kendilerinin TİP'e asla benzemediğini daha da önemlisi bu çevrelerin kendilerini sosyalistlerle karıştırmamaları gerektiğini dile getirerek bugüne kadar parlamentodan sol ve sosyalizm adına bir şey yapmadıklarını da örnekleriyle önlerine koyduk.
Bugün bu çevrenin hallerine bakıyoruz da ne yazık ki, dipten doruğa parlamenterist olup çıkmışlar. İşte bu yüzden bazılarının kendilerini TİP'e benzeterek sosyalistlerin nezdinde kabul görme uğraşılarını ise tam anlamıyla bir karıştırma olarak görüyoruz.

 Geçmişte solcu olan kimseler bugün ne kadar solcudurlar tartışılır. Ertuğrul Kürkçü ve Bülent Uluer gibiler BUND'çu kafa ile sol ve sosyalistler adına konuşacak en son kişilerdir gerçekte. HDP'nin barajı geçmesi sonrasında mecliste 60 kadar solcu ya da sosyalist olmayacaktır. Tam tersine sosyalizmin ideolojik ve örgütsel inkârı anlamına gelecek bir topluluk olarak mecliste var olacaklardır ki, geriye bir tek yararları kalıyor o da AKP'nin 276 sayısından aşağılarda yer almasına neden olmaları. Bizce bu da çeşitli bahanelerle ortadan kaldırılır ve AKP'nin azınlık hükümeti de şu ya da bu gerekçeye dayanılarak desteklenirse bizim sözünü ettiğimiz gerçekler bütün çıplaklığı ile ortaya çıkmış olur. HDP listesinden gösterilen adayların isimlerini bile buraya alsak ne söylemek istediğimiz çok net anlaşılacaktır.

HDP'yi bu hareket niye sınıf politikası yapmıyor gibi bir yoldan da eleştirmiyoruz. Doğrudan konumu gereği bu hareketi bir ulusal hareket olarak görmenin yanında aynı zamanda da sosyalizme karşı aşırı noktalara varan halleriyle de eleştiriyor, bu çevrelerden bağımsız olunması gerektiğini savunuyoruz. Üstelik bazılarının aksine bu hareketin bileşeni olmayıp uzak durmamız ve sosyalist çizgide yürümemizden doğal ne olabilir ki? Bu durumda bizleri kitlesel olmamakla suçlayanların kendilerini hiç gözden geçirmemiş olmaları ise ayrı bir çıkışsızlık olarak ortada duruyor. Eğer bugünün verili koşullarında kitlesel olmak tek belirleyici ise burjuva partileri de kitlesel. Bu kafa ile pekâlâ buralarda da olunması gerektiği de savunulabilir. Zaten sol ve sosyalist görünenlerin HDP'de yer almış olmaları tam da bu gerçekle örtüşmektedir.

Üzerinde özenle durduğumuz konular doğru okunmaz, işin daha da kötüsü sürüye sende katıl hesabı bir davranış içine girilirse bizim her söylediğimiz eleştiri Rahmi Yıldırım gibi mayası sağlam arkadaşlar tarafından da pekâlâ "sınıf rakibinden önce dostuna vuran, şarlatan" olarak da görülebilir ki, bu tür yaklaşımlar gerçekten de bin kez düşünülmeli ve bir kez söylenmelidir. Bize öyle geliyor ki, biz bize veryansın ettiğimiz dost sohbetlerinde artık Rahmi Yıldırım'a da bir yer açılmıştır sanırız.

Bugün, "HDP'nin içinde sosyalistler var" denilerek yapılan savunma bize anlamsız gelmektedir. Çünkü sosyalistler şu ya da bu şekilde politika belirleyip savunabilirler ancak hiçbir zaman örgütsel ve ideolojik bağımsızlıklarını sıkıntıya düşürmezler. HDP gerçeğinde tam da ideolojik ve örgütsel olarak ciddi bir sıkıntı vardır. Bu sıkıntıların en önemli adresi de hiç kuşkusuz kendilerine sosyalistiz diyen örgütlerdir. Bize göre duyarlılık gösterip HDP dışında kalan sol ve sosyalist örgütlere karşı eleştiri yapanlar daha dikkatli sözler etmek zorundadırlar. Etmezlerse etmiyorlarsa kendilerinin bileceği iştir, bu durumda mutlaka karşılığını da alacaklardır. HDP içinden konuşanların lafına bakıp sosyalistlerin olması gereken adreslerinin HDP olması sonucuna varanlarla da bizim gibilerin yolu kesişmeyecektir. Bizler nihai amacımız için yani devrim için yürüyüşümüzü bir an bile kesintiye uğratacak değiliz. Çeşitle bahaneler altında sosyalistleri politika dışında göstermeye kalkanların günahı öyle az buz değildir. Ancak bizler için bu ağırlıkların altında kalmak da söz konusu olamaz.

Kargadan başka kuş tanımayanların tarihsel gerilikleri bir yana, yerine göre kendileri en eski tarihlerden konuşup duracaklar ve de sahiplenecekler ama iş eleştirdikleri sosyalistlere gelince onlara binbir dümenle eskide çakılıp kalmışlar diyerek adeta bir donmuşluk muamelesi yaparak kaba eleştirilerini kesintisiz devam ettirecekler. Gerçekten de hangi dayanağa sarılarak eleştiri yaparlarsa yapsınlar bu çevrelerin her yazıp söyledikleri sonunda kendi ellerinde donup kalıyor. Dolayısı ile HDP çevrelerini bu kaba yaklaşım asla haklı çıkarmıyor, başarılı da kılmıyor, bir süre sonra da zaten başarılı kılmayacak, sürdürülme olasılığı da ortadan kalkacaktır.

Bir önemli nokta; HDP ve Kürtlerin oyları çok ya, bunlar dönüp sosyalistlere küçük dükkân muamelesi çekiyorlar. Bir başka deyişle sosyalistlerin etkilerini ve gücünü oy sayısına indirgeyip alaylı şeyler yazıp alaylı konuşmalara girişiyorlar. Bir başka deyişle yüz yıla yakın bir süredir halkı "oy davarı" yerine koyan haramzadeleri haklı çıkaran bir yerde politika yapmak için konumlanmışlar ve sandık aşkıyla sağa sola laf yetiştirmeye çalışıyorlar.

Bir kıyak yaklaşım da yine akıl fukaralarından geliyor. Neymiş efendim bazılarında Kürtlere karşı alerji varmış. Ne güzel, tıbbi bir söz yakalanmış ya, sanki içini bilimsel bilgilerle doldurduk sanıyorlar. Gerçi bu gibilere ne söylense kâr etmez ama bir daha anımsatalım; tarih boyunca sosyalistlerin Kürtlere ya da başka etnik köken ve inançtan olan hiç kimseye karşı alerji duyulmadığı iyi bilinir. Dahası sosyalistler tam da bunun için az bedel ödememişler ama şimdi bunlar kalkmışlar kendileri gibi ak koyun kılığında dolaşılmadığı için sosyalistlere karşı sinir küpü olup çıkmışlar.

HDP'Yİ ELEŞTİRİRSEN HIII diyenlere yapacak bir ilk yardımımız söz konusu olmaktan çıkmıştır.

Bu yüzden de kendilerine tedavi için burjuvazinin klinik merkezlerinde bir yer bulmak kalmıştır.

Ne diyelim, hayırlarına olur inşallah…

TURGUT KOÇAK 
TSİP GENEL BAŞKANI
02 HAZİRAN 2015

25 Mayıs 2015 Pazartesi

HDP ALERJİSİ Mİ KÜRTLERE ANTİPATİ Mİ?

Türkiye solundaki kimi örgüt ve çevreler, seçim sürecinde Halkların Demokratik Partisi HDP’ye öyle saldırıyorlar ki, İslamcı faşist iktidara harcayacak cephaneleri kalmadı dense yeridir. HDP’yi yıpratmak, oy vermek isteyenleri caydırmak için su getirmedik dere bırakmadılar. Radikal demokrat, sınıf kimliği belirsiz, sosyalizm hedefi yok, burjuva reformisti, sosyalistlere şaşı bakıyor, Kürt milliyetçisi, sosyalistler ulusal hareketin kuyruğuna takılmamalı, samimi değil AKP ile işbirliği yapacak, seçim listesinde şeriatçılara yer verdi ve daha neler neler?..
Eleştiri ve değerlendirmelerde kısmi haklılık payı olsa da insaf ölçüsünün çok çok dışına çıkıldığı da ortada.
***

HDP elbette pratiği ve örgütsel yapısı itibariyle sosyalist bir parti değil. Silahlı Kürt muhalefeti PKK ile sıhrî ilişkisi malum. Kurucu bileşen olarak PKK’nin ağırlığına karşın HDP yüzde yüz PKK güdümünde bir parti veya kimilerinin öne sürdüğü gibi “Kürt MHP’si” de değil. HDP içinde kurucu bileşen olarak çeşitli sol partiler, dergi çevreleri, demokratik kitle örgütleri de bulunuyor.
1990 yılında Halkın Emek Partisi ile başlayan zincirin son halkasını oluşturan HDP, kurucu bileşenleri ve programı itibariyle sosyalist parti izlenimi verse de pratiği ve örgütsel yapısıyla radikal demokrat bir örgüt. Programında sınıfsal kurtuluşu da vurgulamasına karşın pratiğinde sınıfsal kurtuluştan önce kimlik kurtuluşunu öncelediği biliniyor.
“Emek, eşitlik, özgürlük, barış ve adalet için...” başlıklı parti programında “Partimiz, insanlığın sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünyaya ulaşacağına inanır” diyor. Programında kendisini “Partimiz, her ulustan, her dilden, kültürden ve inançtan Türkiye işçi sınıfının, emekçilerin, üretici köylülerin, küçük esnafın, emeklilerin, kadınların, gençlerin, aydınların, sanatçıların, LGBT bireylerin, engellilerin, ezilen ve sömürülen tüm halk güçlerinin arzuladığı amaca varmak üzere güçlerini birleştirdikleri ve demokratik halk iktidarına/yönetimine yürüyenlerin partisidir” diye tanımlıyor.
Bir örgüt kendisini daha nasıl tanımlasın da dostluğuna sosyalistleri ikna edebilsin?
***

Kabul etmeli ki, kimlik merkezli siyasal mücadele Kürtleri inkâr ve imha politikalarına karşı Kürt kimliğinin talep edilmesiyle başladı; açılan kapıdan Aleviler, İslamcılar, gayrimüslim azınlıklar, kadınlar, LGBT vs de girdi. AKP iktidarıyla birlikte İslamcılar kimlik mücadelesini bırakıp kendi aralarında iktidar paylaşımı kavgasına tutuştular. Kürt kimliği merkezli partiler zincirinin son halkasında ise HDP, Kürtler dışındaki ezilen toplum kesimlerini de kapsayıcı çoğulcu bir parti olma hedefiyle kuruldu. Ne ki, programındaki vurguya karşın pratikte sınıf kimliği belirginleşmedi.
Sınıf kimliği silik kalsa da HDP, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en kritik bir seçiminde anahtar parti konumunu edindi. 12 Eylül faşizminin mirası utanç barajını geçip geçememesi, seçimin kaderini belirleyecek. HDP hırsızlık barajını yıkabilirse, din taciri sermaye hizbinin iktidar binası çatlayacak. Bu durum muhtemelen İslamcı partinin dağılmasının da başlangıcı olacak. HDP’nin barajı yıkamadığı durumda ise, CHP listesindeki üç beş demokrat dışında parlamentoda ezilenlerin sesi soluğu duyulmayacak.
Bu şartlar altında çeşitli sol çevrelerden HDP’ye yöneltilen saldırıların haksızlığı, insafsızlığı daha vahimi akılsızlığı ortadadır.
Efendim HDP listesindeki filan filan şeriatçı, listede toprak ağası bile var. İyi de HDP baraja takılırsa İslamcı partinin listelerinde fazladan en az 40 şeriatçı ve toprak ağası daha Meclis’e girecek.
Efendim HDP samimi değil, barajı geçerse AKP ile pazarlık edecek, koalisyon hükümeti kuracak. İyi de HDP baraja takılırsa AKP tek başına (belki de Anayasa’yı değiştirecek çoğunlukla) yeniden iktidar olacak. HDP barajı geçip “özerklik” adı altında salt Kürt kimliğine odaklı bir bencillikle AKP’yi yeniden iktidar yaparsa da kendisini inkâr ve intihar etmiş olur ki, bir daha hiçbir şekilde sosyalistlerin demokratların sempatisini ve desteğini alamaz.
***

Eleştiri ve kuşkuların sonu gelmez. Seçim sürecinde bile ideolojik mücadele de yapılabilir. Aynı sınıf toprağından beslenen örgütler arasında ideolojik mücadele ve dostane eleştiri elbette gerekli ve yararlıdır. Ancak seçim sürecinde HDP’ye yönelik saldırılar pek de dostane görünmüyor. HDP ile seçim dayanışmasından geri durulmasının da anlaşılır ideolojik gerekçeleri olabilir. Ama bununla kalınmayıp yıpratma çabasına girilmesi, HDP alerjisinin ötesinde Kürtlere alerjinin işareti de olabilir ki, bir sosyalist için yüz karasıdır. Umulur ki, Kürt alerjisinin işareti değildir, sol örgütler arası klasik kıskançlık ve çekememezliğin tezahürüdür. 
Yüreği solda atan devrimci, kendisini emekçi sınıfların ve ezilenlerin kurtuluşuna adamış sosyalist örgüt, enerjisini öncelikle ve öncelikle sermayedar sınıfın egemenliğine ve örgütlerine karşı seferber eder. İdeolojik politik örgütsel mücadelede enerjisini sınıf rakibinden çok sınıf kardeşine dostuna yöneltmek, devrimciye sosyalist örgüte yakışmaz. Sınıf rakibinden önce sınıf kardeşine dostuna vuran örgüt veya devrimci en iyimser deyişle, basiretsizdir. Daha ileri deyişle sınıfsal kimliği, bilgisi ve bilinci zayıftır. Daha da ileri deyişle zaten kalbi solda atmıyordur, şarlatandır.
Seçim sürecinde sosyalistlere düşen öncelikli görev, dost bir örgütü hırpalamak değil, lümpen faşist İslamcı diktatörü tökezletmek için çaba göstermek olmalıdır. HDP ile seçim dayanışmasına girmenin HDP’li olmayı zorunlu kılmadığını vurgulamak da gerekmiyor herhalde.

22 Mayıs 2015 Cuma

DİKTATÖRÜ TÖKEZLETMEK İÇİN OYLAR…

Seçime iki hafta kaldı. Cumhuriyet tarihinin en önemli iki üç seçiminden biri olacak.
En önemli iki seçimden biri 1950, diğeri 2002 seçimiydi. Birincisinde tek parti diktatörlüğü sona erdi; ikincisinde 12 Eylül faşizminin ruh ikizi ve mirasçısı İslamcı parti tek başına iktidara geldi.  İlk iktidar döneminde takiye yapan İslamcı faşizmin geriletilmesi için 2010 referandumu, 2011 seçimi, 2014 belediye ve cumhurbaşkanı seçimleri birer fırsattı, değerlendirilemedi. İslamcı faşizm 7 Haziran seçiminde geriletilebilirse geriletilebilecek. Aksi halde telafisi çok zor bir sürece girilecek. Hitler’in Almanya’yı sürüklediği felaketin benzerini kendi ölçeğimizde yaşayabileceğiz.
Esasen bugün bile dindar kılıklı hırsızlığa, zorbalığa, nefret ve ayrımcılığa günlük hayatımızın her anında maruz kalıyoruz. Ülkenin hiçbir yerinde rahatsız edilmeden dilediği gibi hayat sürmek mümkün değil. Değil sokakta eylem yapanlar, herhangi bir mecrada muhalif düşüncelerini paylaşanlar bile tutuklanıyor. Tutuklanma endişesi taşıyanlar da ister istemez fikir kabızlığına tutuluyor veya laf cambazlığı yapıyorlar. Medyanın ve üniversitenin durumu malum. Eğitimin dinselleştirilmesi projesi tamamlanmak üzere. Seçimden önce çıkartılan “iç güvenlik paketi” ile polise keyfi gözaltı ve adam vurma yetkisi de verildi. Geçmişte her şeye karşın haksızlığın mahkemede telafi edileceğine inanç vardı, şimdi o da kalmadı.
Elbette geçmişte de sözcüğün gerçek anlamıyla demokratik hukuk devletinde yaşamıyorduk. Lakin geçmişte iyi kötü bir toplumsal ahlak anlayışı vardı. Hırsızlığa yolsuzluğa bulaşmış biri ayıplanır, şimdiki gibi “alnı secdeli” diye sahip çıkılmazdı. Ahlaksızlığın mimarı sayılan Turgut Özal bile rüşvet alan bir vezirini Yüce Divan’a göndermekten geri durmamıştı. Tek başına İSKİ skandalı iktidar ortağı partiyi siyasetten silmiş, 28 Şubat sürecinin yolsuzlukları ise düzen partilerini tümüyle sandığa gömmüştü. Her şeye karşın geçmişte siyasal ve sosyal hayatın din kurallarına göre düzenlenmesini isteyenler moda deyimle marjinaldi.
Köprülerin altından çok sular aktı. Halk şakşakçılığı yapmadan söyleyelim, türedi zübük diktatör, halkın küçük hesapçı, dinsel fanatizm ve cehalet kaynaklı zaaflarını sömürmede bütün seleflerini fersah fersah geride bıraktı. Onca zorbalığa, hırsızlığa, yolsuzluğa, ayrımcılığa karşın 20 milyon 500 bin dolayında seçmeni var. Bu seçmen kitlesi özgürlük ve demokrasi talep etmiyor; yolsuzlukları, zorbalıkları, ayrımcılığı dert edinmiyor. Diktatör, kendisine fanatizm derecesinde sadık bu kitleye güvenerek, saltanatını ve nepotizmini meşrulaştırmak istiyor.
Diktatörü tökezletmek ve geriletmek için çok fazla seçenek yok. 12 Eylül faşizminin mirası yüzde 10 utanç ve hırsızlık barajıyla yapılacak seçimde parlamentoya girse girse dört parti girebilecek. Birisi malum, diktatörün gönlündeki parti. Diğeri, özgürlük, demokrasi ve barışa dair hiçbir mesajı olmayan, on binlerce gencin toprağa düştüğü savaşın bitmesini istemeyen, lazım olduğunda diktatöre can simidi uzatan parti, yani MHP. Geriye CHP ile HDP kalıyor.
CHP kolay tanımlanabilecek bir parti değil. İçinde sosyal demokratı var, devletçisi var, milliyetçisi var, liberali var. Deniz Baykal döneminde başlayan ve Kemal Kılıçdaroğlu ile süren sağa açılma siyasetinin partiye kattığı çok sayıda sağcı da var. Ne ki, yoksula emekçiye seslenen son bildirgesine karşın 7 Haziran’da CHP’nin İslamcı faşizmi tökezletme şansı ve gücü çok zayıf. Kılıçdaroğlu’nun umduğu gibi yüzde 30 oya ulaşsa bile bugünkünden çok daha güçlü bir CHP olmayacak. Diktatörü tökezletmek için CHP’nin yanı sıra HDP’nin de yüzde 10 barajını aşarak Meclis’e girmesi şart. Geçen dönem tüm yalpalamalarına ve sayısal azlığına karşın, antidemokratik gidişata karşı CHP kadar muhalefet eden, seçim listesinde toplumun bütün eğilimlerini temsil etme çabasındaki HDP, Meclis’e girmeyi hak ediyor da.
Doğruluğu kuşkulu kamuoyu anketleri de gösteriyor ki, HDP’nin yüzde 10 barajını aşması mümkün. HDP’nin barajı aşması demek, öncelikle 12 Eylül faşizminin koyduğu barajın yıkılması demek. İkincisi ve ondan da önemlisi, parlamentoda 55-60 dolayında sandalye kazanması, dolayısıyla İslamcı faşizmin tek başına hükümet kurma şansını hemen hemen yitirmesi demek ki, böyle bir durumda yeniden seçime gidileceğini söyleyenlerin başında diktatörün yanaşmaları geliyor. HDP barajın altında kalırsa İslamcı faşist parti fazladan en az 40 sandalye hırsızlamış olacak ki, vebali biraz da bugünlerde HDP’yi şeytanlaştıran ‘solcular’ın olacak.
Bunca zorbalık, emek düşmanlığı, nefret ve ayrımcılıktan sonra Türkiye’nin diktatörü tökezletmeye, nefes almaya çok ihtiyacı var. Aksi halde, lümpen faşizmi paçalarından akan, gözünü karartmış, akıl ve ruh sağlığını yitirmiş bir cudamın dizginsiz kişisel diktatörlüğüne sürükleneceğiz.

Gidişat son derece net. Hesap kitap ortada. Irkçılığa, faşizme, emperyalizme, sermayenin sömürü ve zulmüne karşı nice bedeller ödemiş sosyalistlerin demokratların seçimde ne yapmaları gerektiği konusunda arife tarif gerekmez.

15 Mayıs 2015 Cuma

12 EYLÜL’Ü KİMİN ÇOCUKLARI YAPTI?

Başlıktaki soru aslında bir haber başlığı. Aynı zamanda, 12 Eylül darbe davasında sanık Kenan Evren’e tarafımdan sorulan sorulardan biri.
Malum, Türkiye’de darbeler TRT’nin tek kanal olduğu devirde sabah 04.00 veya 05.00’te Harbiye marşıyla ilan edilir, ilk darbe bildirisi okunurdu. 27 Mayıs 1960, 12 Eylül 1980 darbeleri böyle duyurulmuştu. 12 Mart 1971 darbesi ise TRT’nin 13.00 haber bülteninde ilan edilmişti.
12 Eylül 1980’de yapılan darbenin bir özelliği de daha Türkiye’de resmen ilan edilmeden, Amerikan Merkezi Haberalma Örgütü CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi Paul Henze tarafından dönemin ABD Başkanı Carter’a “Our boys did it”, (Bizim çocuklar başardı) sözleriyle müjdelenmesiydi. Henze, bu müjdeyi gazeteci Mehmet Ali Birand’a itiraf etmişti.
Ne zaman bir darbe tartışması açılsa söz dönüp dolaşıp “Bizim çocuklar başardı” müjdesine gelirdi. 2003 yılıydı. Paul Henze bir konferans dolayısıyla İstanbul’a gelmişti. Gazeteciler Henze’ye “Bizim çocuklar başardı”yı sordular. Henze inkâr etti. Ertesi gün Birand, Paul Henze ile yaptığı söyleşinin kasetini CNN Türk’te yayımladı. Daha ertesi gün Hürriyet gazetesinde haberin başlığında “12 Eylül darbesini kimin çocukları yaptı?” diye sorulmuştu.
Ben de 12 Eylül darbe davasında müdahil avukatlar Ömer Kavili, Arif Ali Cangı ve Kazım Genç aracılığıyla Kenan Evren’e yönelttiğim sorular arasında bu soruya da yer vermiştim. Tabii, Evren sessiz kalmıştı.
***

Bu olayı hatırlamamın nedeni, Evren’in son nefesini vermesinin ardından 13 Mayıs Çarşamba akşamı Ülke TV’de Elif Çakır’ın “Ankara İstanbul” programına katılmam. Konu 12 Eylül darbesiydi. İzleyenler de herhalde doğrular; program kişisel acıklı öykülerle ilerleyecek gibiydi. Söz sırası bana geldiğinde kişisel öyküleri önemli bulduğumu ancak kişisel öyküler üzerinden gidilirse sadece tek tek ağaçların görülebileceğini, ormanın gözden kaybolacağını vurguladım. Ek olarak, 12 Eylül davasına katılma dilekçemden söz ettim. İfadeye çağıran emniyet görevlilerine ve savcıya da “İşkencecilerle ceza davasında değil hakikat komisyonunda karşılaşmak istiyorum” diye ifade verdiğimi anlattım. Sözlerime devamla Marksizm’in ekonomi politik yaklaşımını vurgulayarak, toplumsal sınıfların darbeden ne şekilde etkilendiklerini, Türkiye’nin ekonomisiyle siyasetiyle ordusuyla küresel kapitalizme bağımlığını göz ardı eden yaklaşımların darbe analizlerinin boşlukta kalacağını ve asker taşlayıcılığı ötesine geçemeyeceğini ifade ettim. Diğer katılımcılar da hak verdiler, program, darbelerin ekonomi politiğine yoğunlaştı. 
***

Bu bağlamda darbenin kimin çocukları tarafından yapıldığı konusunda görüş birliği sağlansa da, kime kaşı yapıldığı konusunda görüşler farklılaştı. 12 Eylül döneminde irtica suçlamasıyla yargılanan Avukat Cüneyt Toraman, İslam’ın yükselişini önlemek için darbenin yapıldığını, yüzde 10 barajının da aynı gerekçeyle getirildiğini savundu.
Kendilerini Kürt sosyalisti olarak nitelendiren Bayram Bozyel ve Sabri Vesek de Kürt hareketini tasfiye etmek için darbe yapıldığını savundular.
Söz sırası tekrar bana geldiğinde, İslami hareketin de Kürt hareketinin de darbeyi gerektirecek güçte olmadıklarını ifade ettim; ama 24 Ocak 1980 istikrar paketiyle girilen vahşi kapitalist sürecin darbeyi zorunlu kıldığını vurguladım. 1971 darbesini yapan Genelkurmay Başkanı’nın “Sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” diye alarm verdiğini, 1980 darbesini yapan Genelkurmay Başkanı’nın ise “Şef garson benden fazla maaş alıyor” diye yakındığını anımsattım. 12 Eylül darbesi sonrasında dönemin işveren sendikası başkanının “20 yıldır işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” sözleriyle darbeyi alkışladığını, CIA’nın Türkiye İstasyon Şefi’nin darbeyi dönemin ABD Başkanı’na “Bizim çocuklar başardı” sözleriyle müjdelediğini anlattım.
Programın başka bir anında da AKP iktidarının darbelerle yüzleşme diye bir amacının bulunmadığını savunarak, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu raporunu analiz ettim. Raporun darbeler ve mağdurları arasında ayrımcılık yaptığını, bunun riyakârlık olduğunu anlattım. Son söz olarak da “Evren mezarda ruhu iktidarda” diye vurguladım.
Formatını ve konuklarını önceden bilmediğimden programın yararlı olup olmayacağı, kendimi yeterince ifade edip edemeyeceğim konusunda tereddütlüydüm. Yararlı bir program oldu. Katılımcılar birbirlerinin sözünü kesmeden hakaret etmeden fikirlerini ifade ettiler. Yapımcı Elif Çakır’ın 12 Mart ve 12 Eylül darbesinin mağdurları için ayrı bir program sözü vermesi de günün sürprizi oldu. Umarım sözünü unutmaz, AKP iktidarının ikinci kez mağdur ettiği insanların sorunlarını bir kez daha anlatma olanağı buluruz.

Sahi, 12 Eylül darbesini kimin çocukları yaptı?