12 Mayıs 2016 Perşembe

YOKLAR ÜLKESİ KÜBA!

Küba, farklı bir rotadan Hindistan’a gitmeye çalışırken bilmeden Amerika’yı keşfeden Kristof Kolomb’un bu yolculukta karaya ilk ayak bastığı ada. Tropik iklim kuşağındaki adanın yüzölçümü 110 bin kilometrekare.
Kolomb, 1492 yılında ayak bastığı adanın İspanya krallığına ait olduğunu ilan etti. Adaya 1511 yılında yerleşmeye başlayan İspanyollar yerli halkı soykırıma uğrattı. Katliam öylesine vahşiydi ki, silahsız yerli halk içinde intihar salgını başladı. İspanyollar çiftliklerde çalıştıracak yerli köle kalmayınca Afrika’nın siyah derili insanlarını köleleştirip Küba’ya taşıdılar. Köle ithali adanın nüfus yapısını da etkiledi. Bugün 11 milyon 500 bin dolayındaki Küba nüfusunun yüzde 51’i melezlerden, yüzde 37’si beyazlardan, yüzde 11’i siyahlardan oluşuyor. Yerli halktan geriye kalan nüfusun ise adanın doğusundaki birkaç aileden ibaret olduğu söyleniyor.
İspanyol sömürgesi Küba’da kölelik 1886’da kaldırıldı. Bağımsızlık savaşı 1895’te şair José Marti önderliğinde başladı. Marti, savaşın hemen başında İspanyol askerlerince öldürüldü ancak isyan durmadı. Küba halkının bağımsızlık isyanı, 1898’de ABD’nin katılımıyla İspanya / ABD sömürge paylaşım savaşına dönüştü. Savaşı yitiren İspanya, Küba’yı ABD’ye bıraktı. ABD, Guantanamo’da üs kurduktan sonra 1902 yılında Küba’nın bağımsızlığını tanıdı.
“Bağımsız” Küba Cumhuriyeti’nin tarihi ABD işbirlikçisi diktatörlükler olarak yaşandı. ABD’nin yardımıyla 1933’te yönetimi ele geçiren Fulgencio Batista, Küba tarihinin en uzun süre iktidarda kalan diktatörü oldu. Nihayet Fidel Castro liderliğinde başlayan isyan1959 yılında başarıya ulaştı, Che ve arkadaşlarının Santa Clara’yı ele geçirmelerinin ertesi günü Batista ülkeden kaçtı.
Devrimci hükümetin ilk icraatı yabancı şirketleri ve toprağı kamulaştırmak oldu. ABD emperyalizmi sadece 100 mil uzaktaki Küba devrimini boğmak için ambargoyla karşılık verdi; 1961 yılında karşı devrimcileri Domuzlar Körfezi’ne çıkardı. Karşı devrim girişimi püskürtüldükten hemen sonra Küba’da sosyalizm ilan edildi.
***

Berlin Duvarı’nın yıkılması ve Sosyalist Blok’un çökmesinin ardından Küba Dünya’da sosyalizmin son kalesi olarak kaldı. Devrimin üzerinden 57 yıl geçtikten sonra Küba’da sosyalizmin sürüp sürmeyeceği, Küba’nın da Rusya, Çin, Polonya, Macaristan ve diğer eski sosyalist ülkeler gibi kapitalizme dönüp dönmeyeceği tartışılıyor.
Küba’da geri dönüş tartışması, 2014 yılı Aralık ayında ABD Başkanı Barack Obama ile Küba Devlet Başkanı Raul Castro Ruz’un telefonda konuşmaları, ardından Eylül 2015’te Katolik dünyasının ruhani lideri Papa Francis’in Havana Devrim Meydanı’nda ayin yönetmesi, nihayet Obama’nın Mart 2016’da Küba’yı ziyaret etmesinin ardından daha da tırmandı.
Bu ortamda dostlar meclisinde söz Küba’ya gelince, imanı en sağlam komünistler bile Castro sonrası için pek iyimser konuşamıyorlar; “Castro ölmeden Küba’yı görmeli” temennisini dile getiriyorlar.
Biz de öyle yaptık, bir grup Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER üyeleri olarak Küba’ya gittik. Bizim Ada Tur ve José Marti Küba Dostluk Derneği’nin hazırladığı -yol hariç- dokuz günlük program çerçevesinde Küba’yı görmeye çalıştık.
Gezi programı hakikaten çok doluydu. Başkent Havana’nın UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki tarihi merkezini gezdik, Devrim Meydanı’nda 1 Mayıs’ı kutladık, flamenko dansı izledik, caz konserine gittik. Havana’daki ziyaret listemizde Rom Müzesi, Puro fabrikası, Devrim Müzesi, Granma Memorial, Küba Dünya Halklarıyla Dostluk Enstitüsü ICAP,  La İndustria Biofarmaceutica Cubana da vardı.
Havana dışında Varadero, Cienfuegos, Trinidad ve Santa Clara kentlerini gezdik. UNESCO Biosfer Koruma Alanı listesindeki Las Terrazas örnek köyünü gördük. Yerel sanatçı atölyelerini ziyaret ettik, Devrimi Savunma Komiteleri’nin yönetici ve üyeleriyle görüştük. Trinidat’ta yoksul bir mahallenin sakinleriyle buluşup akşam eğlencesinde kaynaştık
Küba gezimizin en coşkulu anı 1 Mayıs kutlaması, en duygulu anı ise Santa Clara’da Ernesto Che Guevara’nın anıtkabrini ziyaretimizdi. Saklamaya gerek yok, düş kırıklığına uğradığımız da oldu. İzlenimlerimizi yazı dizimizde dürüstçe paylaşacağız.
***

Belirtmeli ki, turist olarak dolaşmak Küba gerçeğini derinliğine anlamaya, hele Küba’nın da diğer eski sosyalist ülkeler gibi kapitalizme dönüp dönmeyeceği sorusunu yanıtlamaya yetmez. Küba gerçeğini derinliğine kavrayabilmek ve o meş’um soruya gerçekçi bir yanıt vermek, Küba’da sosyal hayatı ve halkın yaşam koşullarını uzun süreli paylaşmayı gerektirir.
Her şeye karşın, turist olarak da bir takım izlenimler ve kanaatler edinmek mümkün. İzlenimleri paylaşmadan önce Küba’nın yoklar ülkesi olduğunu vurgulamakta yarar var.
Örneğin, Küba’da patronlar yok, tek patron devletin kendisi. Toprak ve akla gelebilecek her türden işyeri devlete ait. Fabrika işçisi, döviz bürosundaki kasiyer, öğretmen, lokanta garsonu, otel hizmetlisi, turist rehberi, hemen herkes devletin çalışanı memuru.
 Herkes devletin işçisi olduğu için Küba’da işsizlik yok. Aylık ücret 100 dolar bile değil. Hatta 100 dolara yakın aylığı olan yoktur herhalde ama Küba’da geçim korkusu ve açlık yok. Aylık ücret belki 50 dolar ama aylık su faturası da 3 veya 4 kuruş.
Konutlar lüks olmasa ve pek çoğu bakıma onarıma muhtaç olsa da Küba’da konut sorunu da yok. Kübalı rehberimiz Sara, 2±1 konutunu 400 dolara almış. Küba’da parkta veya sokakta yatan evsize rastlanamaz. 
 İşsizlik, açlık, barınma sorunu olmayınca “çocuğumun istikbali ne olacak” korkusu da yok. Çünkü her türlü eğitim ve sağlık hizmeti devletçe ücretsiz veriliyor. Küba, tıp alanında dünyada en üst sıralarda. Devrimden bu yana ortalama ömür 15 yıl uzamış.
Kadına şiddet yok. Söylendiğine göre evlenme olmadığından boşanma da yok. Böyle olunca bekâret, evlilik yaşı filan gibi tartışmalar da yok. 
Devrimden bu yana Küba’da ırkçılık yok.
Tuhaftır ama Küba’da öyle çokça komünist de yok. Komünist Parti üye sayısı nüfusun yüzde 20’si dolayında.
Bu yoklar listesine sosyalizm cenneti de eklenebilir mi? Bence eklenebilir. Bunca yoklar listesine karşın Küba bir sosyalist cennet değil.
Kübalılar da sosyalist cennette yaşamadıklarının farkındalar. Daha doğrusu -dışardan görebildiğimiz kadarıyla- emperyalizme direnmenin haklı gururu içinde mutlu görünüyorlar.
Yoksul ama mutlu Küba’da neler gördük, nelere tanık olduk?
Gelecek yazıda devam edeceğiz.
Bu vesileyle Küba gezimizde bize yardımcı olan José Marti Küba Dostluk Derneği ve Bizim Ada Tur çalışanlarına, rehberlerimiz Yiğit Günay ve Sara ile bizi Küba yollarında sağ salim dolaştıran Transgovita otobüs sürücüsü Eduardo’ya, Küba’ya götürdüğümüz pankartı hazırlayan ANKYRA Reklam’dan Şahin Acar ve Semiha Nişancı’ya teşekkür ediyoruz.

8 Nisan 2016 Cuma

KABATAŞ KIYAMETİNDEN ENSAR SÜKÛTUNA


Ne günlerden geçiyoruz yarabbi!
Ülkenin doğusunda viraneye çevrilen kentler kasabalar,
Apartmanların bodrumlarında kıstırılıp yakılan insanlar,
Tankla ezilip panzerle sürüklenen genç insan bedenleri,
Kurşunlarla delik deşik edildikten sonra etrafında zafer pozu verilen çıplak kadın vücutları,
Yerinden yurdundan edilen yüzbinlerce insan,
Buzdolabının derin dondurucusunda saklanan çocuk cesetleri.
Bu vahşet tablosuna on yıllardır çare bulmayan siyaset. O siyasetin en tepesinde “Belki biz bir ölüyoruz ama en az 10 da, 20 de, 30 da onlardan öldürüyoruz. Bu şekilde devam ediyor.” diye kelle hesabı yapabilen bir Cumhurbaşkanı...
***

Ülkenin batısında ise her gün “şehit” cenazeleri,
Patlayan canlı bombalar, katledilen (katledilecek) yüzlerce insan,
“Türkiye’yi terk edin” çağrısı yapılan yabancılar,
Hapse atıldıktan sonra vatandaşlıktan atmakla tehdit edilen barış yanlıları,
Her sokakta öldürülen bir kadın,
İş cinayetlerine kurban giden işçiler,
Azgın sermaye birikimine kurban edilen çevre ve doğa,
Alıp başını giden hırsızlık, yolsuzluk,
Siyaset zorbasının maymuna çevirdiği devlet,
Kimsenin güven duymadığı parlamento ve yargı,
Zorbalığa teslim olmuş medya,
Susturulan üniversite,
Seküler eğitimin karşısına dikilen dini eğitim yuvalarında tecavüze uğrayan çocuklar.
Bu rezilliklere isyan etmeyen bir toplum, çare bulmayan siyaset.
O siyasetin en tepesinde ise Kadıköy vapurundaki kadınları gözetlediğini ağzından kaçıran, “Kabataş’ta başörtülü bacımın üzerine işediler” yalanıyla kıyameti kopartmasına karşılık tecavüze uğrayan çocuklar konusunda tek kelime etmeyen bir Cumhurbaşkanı...
Özetle, aklını ahlakını vicdanını yitirmiş siyasetin yaşanamaz hale getirdiği bir ülke.
***

Cinayet acıları diner, zorbalık ve hırsızlık ayıpları bir şekilde azalır da, dini eğitim yuvalarında, vakıflarda, yurtlarda, çocuk ıslahevlerinde tecavüz utancıyla nasıl başa çıkarız, bilinmez.
Toplumun bir kesimi bu utancı yüreğinde hissediyor, önlemeye güç yetirememenin acısıyla kavruluyor. Hemen her konuda ahkâm kesen Cumhurbaşkanı ise suskunluğunu sürdürüyor. Bunca rezaletten yalnızca biri söz gelimi Aziz Nesin Vakfı’nda meydana gelse nasıl da kıyameti kopartırdı. Söz konusu olan Ensar Vakfı, imam hatip okulları veya Kur’an kursları olunca suspus.
Cumhurbaşkanı suskun, Başbakan’ın ne dediği belli değil. Skandalın üstüne herkesten önce gitmesi gereken Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı ise düşman başına. Ana dilini konuşmaktan aciz. Önce “Buna bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz” diyerek Vakf’a göğsünü siper ediyor. Ardından, 13-14 Nisan’da düzenlenecek Çalıştay’ın gündemi hakkında konuşurken aynen “İhmal, istismar ve tacize uğrayan çocukların cezalandırılması konusu da gündeme alacağımız konulardan bir tanesi” diyor. Yetmiyor, Cumhurbaşkanı ve Başbakan abileri gibi, “önüne yatmak” deyiminden “altına yatmak” anlamı çıkartıp kıyameti kopartıyor. Besbelli ki, akıl fikir kasıklardan yukarı çıkamamış...
Şurası hakikat ki, bu memlekette çocuklar ilk kez tecavüze uğramıyor, kadınlar ilk kez öldürülmüyor. Eskiden de vardı. Önceki iktidarlar döneminde de hırsızlık yolsuz yapılıyordu. Bugünün dünden farkı, Türkiye’nin tarihte hiç olmadığı kadar dinci siyaset bataklığına gömülmesi, 13 yıldır süren dinci iktidar döneminde tecavüzün, cinayetlerin, yolsuzluğun katlanarak artması ve “günah işleme hürriyeti” denilerek din adına meşrulaştırılması. En acısı da, mütedeyyin denilen seçmen çoğunluğunca umursanmaması; din iman söz konusu olduğunda aklını iptal eden seçmen çoğunluğunun bu utanç tablosu ressamlarını sırf alınları secdeli diye seçimlerde ödüllendirmesi.
***

İsyan etmemek elde değil.
İsyan etmemek elde değil de kime isyan etmeli?
İlk isyan Allah’a edilse gücüne gider mi acaba?
Kur’ân-ı Kerîm’inde buyuruyor ki, “Karada ve denizde olanı da bilir. Hiçbir yaprak O’ndan habersiz düşmez.” (En’âm / Sürü, 59)
Yine Kur’ân-ı Kerîm’inde dünya hayatının imtihandan ibaret olduğunu vurguluyor ve buyuruyor: “(Ey insanlar!) Sizi birbiriniz için imtihan aracı kıldık.” (Furkân, 20)
***

Ya Kayyum,
Ya Kadir-i Zülcelal,
Yaprak bile senden habersiz izinsiz kıpırdamıyor düşmüyorsa,
Senin adını yüceltme palavrasıyla açılan kurslarda, vakıflarda, yurtlarda olan bitenden haberin var mı? Varsa, razı mısın?
İnsanları birbirleri için imtihan aracı kıldın ise, konuşmayı henüz sökmüş bacak kadar çocuğa reva gördüğün imtihan nasıl bir imtihandır?
Bütün bu olan bitenden haberin var da sessiz kalıyorsan, keremin de imtihanın da senin olsun!

Firmianus Lactantius da nurlar içinde ruhu şad olsun!

11 Mart 2016 Cuma

EMİNE VE TAYYİP’İN HAREM HAYATI

Kim ne derse desin, Emine Hanım laiklik mücahidesidir.
Emine Hanım da kim diye sormayın artık. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın eşi. Aslen Siirtli. İstanbul Zeynep Kamil İlkokulu’nda öğrenime başlamış, ardından Mithat Paşa Akşam Sanat Okulu’na devam etmiş ama mezun olduğuna dair bir kayıt yok. Cumhurbaşkanlığı internet sitesinde de mezun olduğundan söz edilmiyor. Lise ve üniversiteye adımını bile atmamış. İyi de etmiş!
İşte bu Emine Erdoğan, laiklik ve kadın hakları mücadelesinin çok önemli bir neferidir. Öyle ki, laiklik ve kadın hakları dendi mi akla ilk gelen kadınlardan çok daha etkili bir nefer.
Aklınız karışmasın. Emine Erdoğan laiklik ve kadın hakları mücadelesinin gizli mücahidesidir, gizli neferidir. Açıkça mücadele yürütse o kadar etkili olamayacağını bildiğinden, ne yapsın, O da mücadelesini gizli yürütüyor. Kılığıyla kıyafetiyle, çeşitli toplantılarda yaptığı konuşmalarla laikliğin ve kadın haklarının ne denli elzem olduğu mesajını gizlice veriyor aslında!
***

Emine Erdoğan süslüman değildir!
Mesela kıyafeti. Emine Hanım mesture, yani örtülü, 15 yaşındayken örtünmüş. Ama nasıl örtünmüş! Kendisinin de çeşitli vesilelerle anlattığı üzere ağabeyi örtünmesini emrettiğinde intihar etmeyi bile düşünmüş ama etmemiş. İyi ki intihar etmemiş. Yoksa Türkiye, Emine Hanım gibi bir laiklik ve kadın hakları mücahidesinin eksikliğini çok ama çok duyardı!
Emine Hanım, örtünmesine örtünüyor ama tesettüre karşı gizli gizli direnmekten de geri durmuyor. Öyle ki, Başbakan ve Cumhurbaşkanı eşi olduktan sonra bile gizli direnişini sürdürüyor!

Evet evet, Emine Erdoğan, tesettüre karşı gizli direniş içinde. Dikkat edilirse, türbancı kızlardan çok farklı şekilde örtünüyor. Mesture kızlar Allah için tesettürü kendilerine yakıştırıyorlar. Öyle ki, başı açık kızlardan kadınlardan çok daha şık, güzel ve alımlı oluyorlar; süslüman yakıştırmasının hakkını veriyorlar. Ama Emine Hanım öyle değil. Yakıştırmıyor kendisine örtüyü. Hanımağa olduktan sonra tesettür modacıları (ve hatta Ertuğrul Özkök), Emine Hanım’ın kılık kıyafeti için neler yazmadılar neler. Bir Rahşan Ecevit’e benzetmedikleri kalmıştı. Ayşe Arman açık açık, “Emine Erdoğan fena halde rüküş” diye yazmıştı.
Bu söylenenler haksızlıktı, Emine Erdoğan’ın laiklik mücadelesinin gizli neferi olduğunu bilmemekten kaynaklanan bir aymazlıktı. Örtünmeye başladıktan sonra bile balık burcunun romantizmini bir sır gibi muhafaza eden Emine Hanım bilmez mi süslümanlar gibi giyinmeyi ya da giydiği elbiseyi üzerine yakıştırmayı. Bilmesine biliyor ama yakıştırmıyor işte. Tesettürü kendisine yakıştırmayarak mesaj veriyor. Nasıl bir mesaj? Şöyle bir mesaj: “Kızlar bana bakın, beni görün! Aklınızı başınıza toplayın! Zorla tesettüre girerseniz başınıza geçirilecek olan budur. Aklınız fikriniz bağlanır, erkeklere kuzu kuzu itaat edersiniz!”
***

Emine Hanım’ın Harem Günleri
Sadece kılığıyla kıyafetiyle mesaj vermiyor Emine Erdoğan; çeşitli toplantılarda yaptığı konuşmaların her biriyle de kadın haklarının, laikliğin önemini vurguluyor!
Mesela 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yaptığı konuşma. Osmanlı sarayındaki harem hayatını anlatmış, haremin hanedan mensupları için okul, kadınlar için “hayata hazırlandıkları” eğitim yuvası olduğunu anlatmış.
Bu konuşma üzerine bir kısım medyada ve sosyal medyada yazılanlar çizilenler ne kadar ayıp!
Yok Emine Erdoğan ilkokul bilgisiyle harem hayatını nereden biliyormuş, hareme yolu düşmüş de mi böyle konuşuyor filan...
Hakikaten ayıp! Emine Hanım’ın tahsil hayatı ilk mektepte kalmış olabilir. Ama azmetmiş açığını kapatmış, zahide ve abide bir kadın olmuş. Şimdi de ilmi ve imanıyla kadınları aydınlatıyor!
Emine Hanım’ın Osmanlı haremine ilişkin söyledikleri yüzde yüz doğru. Zira harem demek ev demek. Osmanlı haremi, Osmanlı hanedanının evi demek. Osmanlı haremi de, tarihteki pek çok muadilleri gibi, hanedan mensupları için bir okul. Veliahtlar, şehzadeler, sultanlar haremde ve bitişik okul Enderun'da eğitilerek devlet yönetmeye hazırlanıyorlar. Tabii bugün hanedanlık fiziken olmadığından Bilal oğlan elin İtalya’sında doktora tahsili yapmak zorunda kalıyor, ayrı mesele!
Tabii harem, hanedan mensuplarından ibaret değil. Onca hanedan mensubu şehzadenin, sultanın, damatların, gelinlerin, odalıkların, hasekinin, valide sultanın, padişahın hizmetini kim görecek? İşte harem dendiğinde asıl akla gelmesi gereken bu hizmetli takımı.
Osmanlı hareminde hizmetli takımı mevcudu 400-600 arasında değişmiş. Hizmetliler içinde kadınlar da var erkekler de. Hepsinin ortak statüsü köle olmaları.
Evet evet, erkekler köle, kadınlar cariye. Cariye demek, kadın köle demek. Cariyelik İslam’a aykırı bir şey değil. Savaş esiri erkek, kadın ve çocukları nasıl bir geleceğin beklediğini merak edenler, Kur’ân-ı Kerîm’in Enfal (Türkçesi Ganimet) suresine bakabilirler.
 Bu bilgiler ışığında, Emine Erdoğan o tarihlerde mesela Balkanlar, Ukrayna, Macaristan, Kafkaslar, Kuzey Afrika gibi bir yerde dünyaya gelmiş olsa, Osmanlı haremine nasıl girerdi?
Tarihçi İlber Ortaylı’nın çok açık ifadesiyle, “Saraya gelen cariyeler ya Kırım Hanlığı atlılarının Ukrayna ve Polonya ovalarından toplayıp getirdiği esireler ya da Azak ve Kefe sancak beyi gibi görevlilerin satın alıp hediye ettikleri veya Akdeniz'deki Cezayir korsanlarının ele geçirdikleri güzellerdir.”
  Emine hanedan mensubu olmadığına göre, hareme girmesinin tek yolu cariyeliktir. Bu yolda ilk eğitimini, Kırım Tatar hanları, Akıncı beyleri veya Akdeniz korsanlarına esir düştüğünde alırdı. Nasıl bir eğitim veya tecrübe olduğu tarih kitaplarında kayıtlıdır, tekrarından Hakk saklasın!
İlk tedrisatın devamında güzelliğine veya İstanbul esir pazarındaki endamına bağlı olarak haremağalarının eline düşerdi. Nihayet hareme adımını attığında kendisini bekleyen istikbal, sıradan hizmetli, en muteber rütbe olarak da padişahın, veliahttın veya diğer şehzadelerin odalığı olmaktır. Tabii saray hizmetlerinin nasıl yürütüleceği konusunda eğitilirdi. Yüzlerce cariye arasında Padişahın has odalığı, yani hasekisi olabilirse ne mutlu! Ama o da geçici. Padişah devrilirse o da devrilir, icabında kellesi koparılırdı. Bir şehzadenin odalığı olmak da kurtuluş olmazdı çoğu kez. O şehzade ile birlikte hapis hayatı yaşardı. Taht değişiminde şehzadesi padişah olamaz ise, şehzade ibrişim kementle boğulurken cariyesi de ayağına taş bağlanarak Sarayburnu açıklarında denize bırakılırdı...
Harem hayatının hanedan hizmetlisi cariye kadınlara sunduğu hayat böyle bir hayattı.
Peki Emine Hanım hayatın bu bölümünü niye anlatmadı?
E canım, lafın tamamı kime anlatılır!
***

Recep Tayyip’in Harem Hayatı
Köle erkeklerin hayatı da pek farklı değildi.
Mesela Recep Tayyip Erdoğan hareme nasıl intisap ederdi?
 Osmanlı’nın hükümranlık alanında dünyaya gelmiş bir kara derili olsa, Recep Tayyip’in hareme nasıl intisap edeceği sorusunun yanıtı bellidir. Haremin hizmetli erkek personelinin ortak özelliği hadımlıktır. Recep Tayyip de örneğin Afrika coğrafyasında veya gayrimüslim coğrafyada esir düşse, önce hadım edilir, sonra da boyuna posuna yakışıklılığına bakılarak Osmanlı Sarayı’na sunulurdu. Sonrası Tayyip’in kıvraklığına göre kendiliğinden gelirdi. İmparatorluk bürokratlarının eğitildiği Enderun’a kabul edilirse, sadrazam bile olabilirdi.
Enderun’a kabul edilmek yerine hareme alınırsa, sofra adabını öğrenir, hiyerarşinin son basamağında Kızlar Ağası (Bab’üs-Sa’âde Ağası) olurdu. Derece olarak sadrazam ve şeyhülislamdan sonra gelirdi. Padişahın haremini korumak, harem için gerekli cariyeleri temin etmek, cariye ve hadımların terfi ve cezalandırma işlemlerini padişaha arz etmek gibi görevleri yerine getirirdi. Muhteşem Yüzyıl dizisindeki Sümbül Ağa gibi yani...
***

Bugüne gelecek olursak,
Belli etmek istemiyor ama aslında Recep Tayyip de Emine gibi laikliğin yılmaz savunucusu.
İktidarının ilk yıllarında belli etmiyordu, uçağında misafir ettiği gazetecilere şarap bile ikram ediyordu Recep Tayyip. Böyle yapmakla laikliğin ne denli kıymetli olduğunu anlatmak istiyordu. Ne ki ne laikler aldı bu mesajı ne de taşfırın Müslümanlar. Bu ahvalde Recep Tayyip ne yapsın? O da işi taşfırın İslamcılığa döktü ki, insanlar anlasın dini siyaset alet etmenin nasıl bir bela olduğunu.
İktidarının son yıllarında abarttıkça abarttı. Dolayısıyla hırsızlık yolsuzluk yobazlık katillik gırtlağa dayandı. Recep Tayyip engel olmadı hırsızlığın katilliğin gırtlağa dayanmasına; istedi ki, din siyasete alet edilirse, memleket akıl ve bilim yerine 1400 yıl önceki çöl bedevilerinin aklıyla yönetilirse ne hallere düşülür görülsün. Ama ahali mesajı almadı. Tayyip bir umut, hâlâ 1400 yıl öncenin aklıyla memleket yönetilemeyeceğini ispatlama derdinde!
Ah Tayyip ah!
Ah Emine ah!
Laikliğin ve demokrasinin ne kadar elzem olduğunu ispatlamak için kendinizi nasıl da paralıyorsunuz!

Vatan, millet ve ümmet size minnettardır!

4 Mart 2016 Cuma

MÜSLÜMANLARI NİÇİN ÖLDÜRMELİYİZ?

Ya eyyühellezine âmenû,
Muhterem Sallama Cemaati,
Cumanız, tüm günleriniz hayırlı olsun!
Başlığa bakıp hemen kaşlarınızı çatmayın lütfen!
Şair Şükrü Erbaş’ın ünlü şiirindeki “Köylüleri niçin öldürmeliyiz” başlığına naziredir.
Vahdet gazetesi yazarı Mehmet Şevket Eygi’nin bir yazısı üzerine böyle bir nazire akla geldi.

Mehmet Şevket Eygi’yi tanıyor olmalısınız.
Hani şu tarihe “Kanlı Pazar” adıyla geçen kanlı provokasyonun kışkırtıcısı İslamcı yazar.

Kanlı Pazar’ı kısaca anımsamak gerekirse:
16 Şubat 1969 tarihinde 6. Filo’yu protesto etmek için solcu gençler protesto mitingi düzenliyor.
Mehmet Şevket Eygi miting öncesi Bugün gazetesindeki köşesinde “kızıl kâfirler” dediği devrimcileri hedef gösteriyor. “Müslüman kardeşim, sen bu savaşta bitaraf kalamazsın. Ben namazımı kılar, tespihimi çekerim… Etliye, sütlüye karışmam deyip de kendine zulüm edenlerden olma, gözünü aç, bak!.. Onlarda taş, sopa, demir, molotof kokteyli mi var? Biz de aynı silahları kullanmaktan aciz değiliz… Cihat eden zelil olmaz. Sağ kalırsa gazi olur, canını verirse şehitlik şerefini kazanır.” diye yazarak dindaşlarını cihada çağırıyor.
Dindaşları da Dolmabahçe Camii’nde topluca namaz kıldıktan sonra mitinge saldırıyorlar; saldırıda TİP üyesi Ali Turgut Aytaç ve işçi Duran Erdoğan’ı bıçaklayarak katlediyorlar, 200 kişiyi de yaralıyorlar.
Kanlı Pazar’ın bir gün sonrasında Günaydın gazetesinde Ali Turgut Aytaç’ın bıçaklandığı anı gösteren bir fotoğraf yayınlanıyor. Fotoğrafta, birkaç metre ötedeki polis cinayeti seyretmektedir...
Mehmet Şevket Eygi 2006 Nisan’ında Yeni Şafak gazetesinde yayımlanan söyleşide Kanlı Pazar nedeniyle herhangi bir vicdani rahatsızlık duymadığını belirterek “Bugün aynı şartlar olsa yine aynı şeyi hiç tereddütsüz yapardım” diye açıklama yapmıştı.

İşte o Mehmet Şevket, Vahdet gazetesinin 29 Şubat 2016 tarihli sayısında kaleme aldığı yazıda, 13 yaşındaki kız çocuğunu cinsel istismardan hüküm giyen suikastçı yazar Hüseyin Üzmez’i savunmuş. Eygi, dindaşı Hüseyin Üzmez için, "Geçtiğimiz yıllarda, küçük bir kızla ilişkisi yüzünden mü’min ve Müslim bir gazeteci maalesef Müslüman kesim yüzünden linç edilmiş, bitirilmiş, yerin yedi kat dibine sokulmuştur. Bu, adaletsizlik, insafsızlık ve aşırılık olmuştur." demiş.

Ya eyyühellezine âmenû,
Bu satırların kaleme alınabildiğine insanın inanası gelmiyor.
En iyimser ruh haliyle “Müslümanlık bu mu?” diye isyan edesi geliyor insanın ama galiba bu ruh hali de epey saf ve kendini kandırma hali.
Saflık ve kendini kandırma hali derken, binbir çeşit Müslümanlığın olduğundan söz ediyorum.
Mesela, provokatör ve dahi peşkirağası kalemşor Eygi de aynı yazıda ifade ediyor ki,
“İman kardeşliği, talakı olmayan bir nikah gibidir, bozulamaz.”
Bu cümleyi şu anlamda kurmuş:
“Mü’mini tekfir edenin kendisi kafir olur.
Adam mü’min, fakat fâsık-ı mütecahir, yani büyük günahları açıkta, açıkça işliyor. Böylesinin gıybeti yapılabilir ama imanı olduğu ve kaldığı müddetçe kardeşlikten atılamaz, silinemez.
Mü’minin günahları gizli saklı kapalı ise tecessüs edilemez ve gıybeti yapılamaz.
İnsanların gizli günah ve ayıplarını araştırmak haramdır.
Olgun mü’min, olgun olmayan iman kardeşlerinin gizli günah, ayıp ve kötülüklerine karşı karanlık gece gibi olur.
Bu gizli günah ve ayıplar öğrenilirse, ifşa edilmez, açıklanmaz, aksine setr edilir, gizlenir.
Hadiste buyruluyor: “Bir mü’mini, ondaki günah ve ayıplar yüzünden ayıplayan kimsenin canını, Allahü Teala hazretleri, aynı ayıpları ona vermeden almaz.”

Dindaşlarına bu öğütleri veren peşkirağası provokatör, gıybetin Kur’an’la, Sünnetle, icmâ ile haram kılındığını vurgulamış.

Yani özetle, “Benim hırsızım, benim sübyancım, benim teröristim, benim ahlaksızım iyidir, çünkü Müslümandır, iman kardeşimdir. Açıkça büyük günahlar işlese de, madem ki imanlıdır, Müslümandır, kardeşimdir.” zihniyeti.

Ne yazık ki, kendisini Müslüman sayan ahalinin çok ama çok büyük çoğunluğu bu zihniyette olup, bu zihniyetle hayatı kendisine zehir ettiği gibi, iktidarı ele geçirdiğinde başkalarına da hayatı zehir etmektedir.

Aziz memleketimizin en büyük dertlerinden biri de, hırsızı, rüşvetçiyi, teröristi, sübyancıyı sırf Müslüman diye sahiplenen böyle bir çoğunluğun varlığıdır.

Şükrü Erbaş’a rica etsek,
“Köylüleri niçin öldürmeliyiz?” diye yazdığı gibi,
“Müslümanları niçin öldürmeliyiz?” diye de şiir yazabilir mi?

Tekrar cumanız, tüm günleriniz hayırlı olsun!
Aşk ile!

Selam ve muhabbet ile!

12 Şubat 2016 Cuma

DEVLETİN TEMELİNDEKİ DİNAMİT

Başbakan Ahmet Davutoğlu zaman zaman doğru şeyler söyleyebiliyor. Törenlerde hamasi şiir okutulan ilkokul çocuğunun hayalciliğine kapılmadığı veya Tayyip Erdoğan’ı doğrulamak zorunda olmadığı durumlarda demokrat siyasetçi profili çizebiliyor. Tabii, duran saatin günde iki kez doğruyu göstermesi gibi Davutoğlu’nun da arada sırada doğru şeyler söylediği de düşünülebilir.
Öyle ya da böyle arada bir demokratlığı tutuyor Ahmet Davutoğlu’nun! Örneğin seçim kampanyası sırasında Ermeni, Rum, Süryani, Keldani, Bulgar ve Musevi azınlık temsilcileriyle görüşmesinde hayli demokrat, ayrımcılıktan uzak mesajlar vermişti. Azınlık kavramını (Lozan’da olsa bile) sosyal hayattan silmeye kararlı olduklarını, bu anlamda Türkiye'de özgürlükçü bir anlayışı inşa ettiklerini söylemişti. Hatta hızını alamayıp demişti ki, “Kim vatandaşlık kimliğinin ötesinde, salt azınlık kavramı üzerinden vatandaşlar arasında 'esas vatandaş', 'ikinci sınıf vatandaş' ayrımı yapar, o devletin temeline dinamit koymuş olur.”
Davutoğlu azınlık sözcüğüyle yetinmeyip etnik, dinsel, cinsel, kültürel sözcüklerini de ekleyip her türlü ayrımcılığa karşı çıksaydı daha bir demokrat mesaj vermiş olurdu. Neyse, bu kadarı bile takdire şayandır.
Başbakan Ahmet Davutoğlu, kapalı görüşmeler dışında seçim mitinglerinde de polemikten uzak durduğu anlarda kendi ölçütleriyle demokrat sayılabilecek mesajlar vermeye gayret ediyordu. Örneğin Ağrı ve Muş mitinglerinde,  “Bu milleti bölmek isteyenlere fırsat vermeyeceğiz. İster Muş ovası ister Konya ovası, hepsi bizimdir. Bir ayrım gözetirsem, Allah bu canı bizden alsın.” diye vurgulamıştı.
Bu vesileyle belirtmeli ki, Davutoğlu yemin ederken dikkatli olmalı, ağzından çıkanı kulağı duymalı. Kendi namusu ve şerefi üzerine yemin etmesi yeterliyken, söylediğine kendisi de inanmayan siyaset bezirgânları gibi öyle ikide bir yeminlerinde Allah’ı yükümlülük altına sokmamalı. Bakarsın, bu gibi yeminlere genellikle sessiz kalan Allah’ın kendisine yüklenen görevi yerine getireceği tutar, durduk yerde memleket Başbakansız kalır!
***

Ahmet Davutoğlu’nun ettiği yemin tutar, memleket başbakansız kalır mı kalır! Zira Davutoğlu ayrımcılığı ortadan kaldıran özgürlükçü bir anlayış inşa ettiklerini öne sürse de, devlet düzeni hiç de özgürlükçü bir anlayışa dayalı değil. Tam tersine devletin temelinde hiç abartısız dinamit kuyusu var; başka bir ifadeyle devlet, dinamit fıçısının üzerinde duruyor. Kuyu, fıçı, ağzına kadar kendine Müslümanlık, kendine demokratlık, ayrımcılık ve hatta nefret suçu dinamitleriyle dolu.
Örneğin Davutoğlu’nun Başbakan olarak ayrımcılığa karşı rahatlatmaya çalıştığı Hıristiyan ve Musevilerin durumu. Zaten toplam nüfusu birkaç yüz binlere kadar düşmüş olan gayrimüslimlerin ayrımcılığa maruz kalmadıkları, kendilerini baskı altında hissetmedikleri söylenebilir mi? Uzun boylu gerilere gitmeye, tarihten kanıtlar getirmeye ne gerek var! Azınlık demek zaten ayrımcılık demek. İslam adına siyaset yapan politikacıların hemen her gün ağızlarından kaçırdıkları söylemler, İslamcı medyanın ayrımcılık ve nefret suçu yüklü yayınları gayrimüslim insanlarımızı fazlasıyla tedirgin ediyor, can korkusuna bile düşürebiliyor.
Mesela Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “Affedersiniz Ermeni” söyleminden Ermenilerin veya öteki gayrimüslimlerin rahatsız olmadıkları düşünülebilir mi? Bu sözler, gayrimüslimlerin belleğine ayrımcılık ve nefret ifadesi olarak kazındı. Zira Erdoğan’ın sözleri dil sürçmesi değil, fıtratındaki cibilliyetindeki hamlığın, ayrımcılığın, ötekileştirmenin ifadesiydi. Ne kadar tevil edilirse edilsin, gerçek budur. Erdoğan’ın ve “dava” arkadaşlarının hemen her fırsatta atıf yapıp vurguladıkları inanç, insanları “mü’min/kâfir” diye ayırmak, kâfirleri düşman bellemek, en iyimser ahvalde zimmi statüsü lütfetmek üzerine kuruludur. 
Erdoğan ve bendeleri, “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır.” (Sofra/Maide 51) ayetini ve benzeri hadisleri herhalde süs olarak görmüyorlardır. Öyle bir inanç ki, sadece farklı inanç mensuplarını ötekileştirmekle kalmıyor, “Küfrü imana tercih ederlerse, babalarınızı ve kardeşlerinizi bile dost edinmeyin” (Tevbe, 23) diye emrederek, aile bireylerine bile düşmanlık öğütleyebiliyor!
Erdoğan, Davutoğlu ve bilumum “dava” arkadaşları nasılsa, medyaları da öyle. Kutsal kitabın ayrımcılık emirlerini süs olarak görmedikleri ortada ki, ana muhalefet partisi sözcüsü Selin Sayek Böke’nin baba tarafından inanç kökenini suç veya kabahatmiş gibi gazete manşetinde yaftalamaya hiç ama hiç utanmadılar. Seçmenlerin yüzde 70’ini barındıran ümmetçi milliyetçi siyaset dünyasından bir kişi de çıkıp, ‘bu ne utanmazlıktır’ diye ayıplamadı. Ne Cumhurbaşkanı ne Başbakan ne de sözüm ona Müslüman demokrat dava arkadaşları. Hiç biri, inanç ayrımcılığını ve ötekileştirmeyi kınamaya gerek görmedi. Acı da olsa, sol ve demokrat siyasetin hiçbir zaman akıldan çıkarmaması gereken hakikat ne yazık ki budur. Yani seçmenlerin yüzde 70’inin barındığı ümmetçi milliyetçi siyaset ve medya dünyasının inanç ayrımcılığını, inanç üzerinden ötekileştirmeyi utanç saymaması.
***

Hemen her gün her ortamda rastlanabilecek bu gibi ayrımcılık ve nefret suçu pratikleri, bir avuç kalmış gayrimüslimlerin nasıl bir kuşatma altında olduklarını, nasıl boğucu bir atmosferde nefes alıp vermek zorunda kaldıklarını yeterince gösteriyor.
Aleviler, Kürtler, kadınlar ve eşcinsellerin durumu da gayrimüslimlerin durumundan çok farklı değil.
İstiklal Savaşı sırasında verilen sözlerin tutulmaması ve katliamların ardından bir ara ana dilleri bile yasaklanan Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkına karşı barbarlık ve iki yüzlülük;
Alevilere yönelik kültürel dinsel soykırım, inkâr ve asimilasyon;
Kadınların sorunlarını başlarını örtüp örtmeyeceklerinden ibaret sayan akıl tutulması;
Eşcinsellere hayatı zindan eden heteroseksüel zulüm...
Ayrımcılık fıtratlarına öylesine işlemiş ki, darbeler ve mağdurları ve hatta kitlesel katliamların kurbanları arasında bile ayrımcılık. Sadece kendisine yandaş olanları darbe mağduru saymak hamlığı. Darbelerin asker mağdurları ve muhalifleri arasında yaptıkları ayrımcılığı telafi etmeye bir türlü yanaşmıyorlar. TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun hazırladığı 1404 sayfalık rapor, AKP’nin ayrımcılık ve kendine tarih yazımının başyapıtı olarak tarihe geçti.
Sözün özü, toplumun ve devletin temelinde hiç abartısız dinamit kuyusu vardır; başka bir ifadeyle devlet ve toplum, dinamit fıçısının üzerinde durmaktadır. Kuyu, fıçı, ağzına kadar kendine Müslümanlık, kendine demokratlık, ayrımcılık ve hatta nefret suçu dinamitleriyle doludur.
En acısı da din iman vatan millet dendiğinde aklı iptal eden çoğunluğun, içinde debelendiği ayrımcılık ve nefret kuyusunda hayatı kendisine de zehir ettiğinin farkında olmamasıdır.
Ümmetçi milliyetçi çoğunluğun dinden bağımsız, ayrımcılığa kapalı gerçekten laik bir demokrasi inşasının kendisi için de kurtuluş olacağı bilincine yakın gelecekte erişeceğinin işareti görünmemektedir ne yazık ki.