4 Ağustos 2017 Cuma

HARAM PARA İLE HACC!!!

Diyanet’in tarihinde sabık başkan Mehmet Görmez kadar tartışılan, adı skandallarla birlikte anılan ikinci bir başkan var mıdır acaba? Matbuatta yazılanlara bakılırsa, Mehmet Görmez istifa etmemiş, istifaya zorlanmış, o da istifa baskısına direnmemiş, bırakmış görevi. İslam dini “Allah’tan başkasına kulluk etmeyin” diye öğütlese de, 657 sayılı kanundan kadrolu maaşlı evliyanın kerameti dirayeti bu kadar olabiliyor işte!
 Külliye gazetecisi Abdulkadir Selvi’nin yazdığına göre, 15 Temmuz akşamı saat 22.00’de Mehmet Görmez MİT Müsteşarı ile akşam yemeğinde. Gecenin bir yarısı denilebilecek saatte akşam yemeğinin absürdlüğü bir yana, darbe girişiminin parçası olarak MİT Müsteşarı’na saldırı bekleniyor. Nihayet, dönemin moda haline gelen tarzıyla Mehmet Görmez de darbe girişimini aynı masada yemek yediği MİT Müsteşarı’ndan değil, zevcinden öğreniyor; sonra casus filmlerindeki benzer atlatma yöntemleriyle görevine dönüyor, darbecilere karşı camilerde sela okutturuyor filan... İnsanın aklına ister istemez, beklenen darbeye karşı psikolojik harp bağlamında sela operasyonunun MİT’teki ‘akşam yemeği’nde planlandığı varsayımı geliyor. Malum “Allah’ın lütfu” darbeye karşı kahramanlık destanına ihtiyaç var. Öyle midir yoksa gerçekten akşam yemeği midir, ilerde anlaşılır umarım.
***

GEZİ PARKI DİRENİŞÇİLERİNE İFTİRA
Dediğim gibi, İbnü’l Sallama Hükümran olarak, Diyanet’in tarihinde adı skandallarla birlikte anılan, bu denli menfi bir anı bırakan ikinci bir başkan anımsamıyorum doğrusu.
Sabık başkanın marifetleri unutulacak, saymakla bitecek gibi değil. Milyonluk zırhlı makam aracı meselesindeki basiretsizliğini geçelim. Gezi direnişini karalamak için uydurulan yalanlardan biri Kabataş’ta başörtülü kadının saldırıya uğradığı, akla ziyan tacize maruz kaldığı palavrasıydı. Mehmet Görmez’in Dolmabahçe’deki camiye sığınan göstericilerle ilgili “camide içki içtiler” yalanına destek veren açıklaması da Kabataş palavrasından geri kalmamıştı. Kamera kayıtlarını izlediğini, çok ayrıntılı rapor hazırladıklarını anlatıyor ve “Camide bir Müslümanın kabul edemeyeceği davranışlar var. Onların bir kısmını paylaşmayı zayih kabul ettik” diyordu Görmez.
Görmez’in bu açıklamasına karşılık, Bezm-i Âlem Valide Sultan Camii Müezzini Fuat Yıldırım “Ben camide içki içen görmedim, din adamıyım, yalan söyleyemem” demişti. Müezzin Fuat yalan söylemeye yanaşmayınca başka bir camiye sürülmüş; Mehmet Görmez’in başında olduğu Diyanet, sürgünü “teftiş sürecinin selameti için geçici görevlendirme” yalanıyla savunmuştu.
***

ÖZ KIZINA ŞEHVET FETVASI
Adı çocuklara tecavüz haberleriyle anılan Ensar Vakfı’na ziyaret de Mehmet Görmez’in unutulmayacak icraatı listesinde kayıtlı. Görmez döneminde Diyanet’in internet sitesinde “Bir babanın öz kızına duyduğu şehvet, karısıyla olan nikâhını düşürür mü?” sorusuna yanıt olarak paylaşılan fetva ise rezaletin zirvesiydi. Cevabi fetvada “Babanın şehvetle kızını öpmesi ya da şehvetle ona sarılmasının nikâha bir etkisi yoktur. Babanın kızını kalın elbiselerden tutarak ya da vücuduna bakıp düşünerek, şehvet duyması, bu tür bir haramlık oluşturmaz.” ifadelerine de yer verilmişti. Mehmet Görmez ise, ensest fetvası haberlerini “İslamofobik nefret içeren gayri ahlaki haber mühendisliği, iftira” olarak nitelendirmiş, istifayı aklına bile getirmemişti. (Ayrıntılı bilgi için bakınız: “Fetva ve ayet mühendisliği” başlıklı yazı.)
***

GREV KIRICILIĞINA HUTBE
“Hak aramanın, grev yapmanın, üretimi durdurmanın ve yavaşlatmanın günah olduğuna” dair hutbe marifeti de Mehmet Görmez’in Diyanet İşleri Başkanlığı’na rastlamıştı. 2011 yılında Düzce’deki bir fabrikada DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikası üyesi 120 işçi sokağa atılmış, bunun üzerine kalan işçiler tepki ve dayanışma eylemi düzenlemişlerdi. Düzce Müftülüğü Diyanet onaylı bir hutbeyi camilerde okutarak patronun yanında saf tutmuştu. Skandal hutbede “İşi yavaşlatmak ve iş yerine zarar vermek, kârı ve kârlılığı azaltıcı davranışlarda bulunmak çalışanı ağır dini mesuliyet altına sokar” deniliyordu.
***

HARAM KAZANÇ İLE HACC’IN SEVABI
Nihayet “haram para ile de hacc yapılabilir” fetvası. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’na, “Borçlanarak hacca gitmek doğru mudur?” diye sorulmuş. Yüksek Kurul, soruyu yanıtlarken borçlanarak hacca gitmeye olur vermiş. Oysa  çocukluğumun din dersi öğretmeni Naci Bey, borçlu bir Müslümanın hacca gidemeyeceğini anlatırdı. Demek o devirde Müslümanlık öyle gerektiriyordu! Her neyse!
Orda durmamış Diyanet evliyaları. “Haram yolla elde edilen kazançla yapılan hac geçerli midir?” sorusunu da araya sıkıştırmış. Ne yanıt verse iyi? “Gayrimeşru yolla elde edilen para ile hac etmek uygun değildir. Asıl olan, ibadetlerin helal parayla yapılmasıdır. Bununla birlikte haram parayla hacca giden kişinin haccı sahih olup, üzerinden hac yükümlülüğü kalkmış olur.”
Yanıt aynen böyle. Bu yanıta “Ancak, gayrimeşru kazancın sorumluluğundan kurtulmak için, bu malı yoksullara veya hayır kurumlarına vererek elden çıkarması ve bir daha işlememek üzere tövbe etmesi gerekir” cümlesini de eklemiş Diyanet.
Diyanet evliyalarının yanıtı, Bilal oğlanın bile anlayabileceği kadar açık net. Yani hırsızlık, dolandırıcılık, yankesicilik, ihaleye fesat, rüşvet, irtikap, güveni kötüye kullanmak... Aklınıza ne kadar ahlaksız adi ameller gelirse gelsin. Bu ahlaksız adi işlerden hangisini ne kadar amel ederseniz edin. Haram para ile hacca gidiyorsunuz, kendinizi sıfırlıyorsunuz. Yani anadan doğmuş gibi günahsız oluyorsunuz. Yeter ki, haram kazancı elden çıkarmaya söz verin veya bir daha harama hile karıştırmamak üzere tövbe edin. Haram para ile haccınız helal sayılıyor!!!
Hani Görmez başkanlığındaki Diyanet’in hazırladığı STRATEJİK PLAN 2017-2021 başlıklı belgede “Dine yönelik ilgi ve alakanın artması, Ahlaki değerlerdeki aşınmanın yaygınlaşması” tespitine yer verilmiş ya. Haram kazanç ile hacc fetvası tam da bu raporla mütenasip bir fetva olmuş!

***

EŞCİNSELİN SEVABI VE KÂRI
Dinsizlerin, gayrimüslimlerin vergilerinden de zıkkımlanan Diyanet evliyalarının haram para ile hacc fetvasına şaşırdık mı? Elbette şaşırmadık.
Netice-i kelam, haram para ile sevabın haccın İslam’daki hükmü böyle. Peki başka dinlerde, mesela Hıristiyanlıkta durum nasıl? Ne söylesem yalan olur. Çünkü bilmiyorum. Sadece ve sadece, aklıma gelen bir fıkrayı anlatabilirim. Artık ne ilgisi varsa.
Adam papaza gitmiş günah çıkarıyor. Demiş ki, 'ben eşcinselim.'
'Vay utanmaz ahlaksız,' demiş papaz, 'hemen ağzını çalkala, üç kere Pater Noster duasını oku...'
'Dahası var,' demiş eşcinsel, 'ben bu işi para karşılığı yapıyorum!'
'Tüh rezil,' demiş papaz, 'üç de Ave Maria oku ceza olarak.'
'Ama,' demiş adam, 'bu parayı kuruşuna kadar hayır işlerine harcıyorum... Bugüne kadar kaç öksüz büyüttüm, kaç yetim okuttum... Bu yoldan kazandığım paranın tek kuruşuna dokunmadım. Söyleyin bana, bu durumda cehenneme mi giderim, cennete mi?'
Papaz düşünmüş düşünmüş düşünmüş...
'Evladım, sevapların günahlarını karşılar, yediğin ..... yanına kâr kalır!'

Dediğim gibi sadece fıkraydı, Diyanet evliyalarının alınganlık duymaları gerekmiyor.
Bâki selamlar.

28 Temmuz 2017 Cuma

MÜSLÜMAN AYNI DELİKTEN KAÇ KERE SOKULUR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan ne kadar çok konuşuyor değil mi. Parti grubunda, il başkanları buluşmasında, partisinin kadın veya gençlik kollarının etkinliklerinde, muhtarlar toplantısında, iftar sofralarında, üniversitelerde, havaalanlarında, uçakta, vakıf sendika ve derneklerin toplantılarında, Diyanet’in konferanslarında, aklıma gelmeyen nice toplantılarda... Dur durak bilmeden konuşuyor da konuşuyor. Ne zaman televizyonu radyoyu açsam, Erdoğan konuşuyor. Bu kadar çok konuşmaya nasıl nefes yetiriyor, bilemiyorum doğrusu. O kadar konuşmanın ardından onca devlet ve din işlerine nasıl derman bulabiliyor, onu da bilemiyorum.
Bilmediği anlamadığı konu da yok maşallah! Siyaseti, diplomasiyi haliyle herkesten iyi biliyor! Askerlikle ilgili bir mevzu mu, en doğrusunu Erdoğan biliyor! Tarih, coğrafya, edebiyat, biyoloji, filoloji, teoloji, zooloji, antropoloji, fizik, kimya, matematik, tıp... En baba bilim insanlarından daha bilgili! Nüfus planlaması ve ana çocuk sağlığı konusundaki ilminin üstüne yok. Diyet listesinde lahmacun veya kuşbaşılı pide olmalı mı, bu konuda bir konuşmasını duymadım ama eminim Canan Karatay’dan daha donanımlıdır! Umarım yakında bu konuya da açıklık getirir...
***

Dediğim gibi Erdoğan çok konuşuyor. Her konuşmasında akılda kalacak özdeyişler, hadisler armağan ediyor ama ahali çok umursamıyor galiba. Öyle olunca Erdoğan da bazı hadisleri yeri geldikçe tekrarlamak durumunda kalıyor. “Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz, iki kere sokulmaz” hadisini kaç defa tekrarladı, sayamadım doğrusu.
Yanılmıyorsam, ilk olarak, Beştepe Sarayı’nda topladığı kaymakamlara söylemişti. O tarihte henüz 15 Temmuz darbe teşebbüsü olmamıştı. Erdoğan ahalinin gözünde kaymakamın ne kadar önemli olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra sözü F Tipi Cemaat’e getirmiş; üzerine basa basa “Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz, iki kere sokulmaz” diyerek taşı gediğine koymuştu.
Kaç kaymakam veya kanaat önderi bu hadisin anlamını merak etti, nasıl bir hadise üzerine Peygamber’in böyle nasihat ettiğini araştırdı, bilinmez. Başbakan Binali Yıldırım hepsinden uyanık çıktı. Erdoğan anımsattı ya, Binali de her fırsatta “Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz” diyegeldi. Mesela, 16 Nisan referandumu sürecinde AKP Ana Kademe İlçe Başkanları İstişare ve Değerlendirme Toplantısı’nda konuşuyordu; “Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz. Cumhuriyet baki ama yönetim sisteminin miadı dolmuştur” deyiverdi.
Başbakan Binali böyle konuşur da bakanlar durur mu? Elbette durmadılar. Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi de aynı mantıkla, parlamenter sistemden yakındı, “Bu millete ne tuzak kurdularsa tek bir sistemle yaptılar. Müslüman bir delikten iki defa ısırılmaz. Ama bizim aynı delikten ısırılmadık yerimiz kalmadı” diye konuştu.
Müslümanın aynı delikten iki defa sokulması veya ısırılmasıyla parlamenter sistem arasında Binali ve Nihat nasıl bir benzerlik veya ilgi kurdular, ben anlayamadım doğrusu. ‘Liderim’ diyerek biat ettikleri Erdoğan öyle konuşuyor ya, kendilerinin de öyle konuşması gerektiğini düşündüler herhalde. Haksız da değiller. Zira Erdoğan da ilgisi olsun olmasın öyle konuşuyor. Mesela 16 Nisan referandumu kampanyasında Malatya’da toplu açılış töreniydi; kürsüde başkanlık sisteminin neden gerekli olduğunu, nasıl bir ihtiyacı karşılayacağını anlatıyordu. Aynen şöyle konuşmuştu: “Son çeyrek yüzyıl dahi bu ihtiyacı tüm açıklığıyla göstermeye yeter. Müslüman, aynı delikten iki defa ısırılmaz. Biz aynı delikten değil 2, 20 defa ısırıldık. Ayakları ısırdılar. Burun kırdılar. Kafa, göz yardılar. Yine de bazıları gereken dersi çıkarmadı. Anayasa değişikliğiyle bir daha istikrarsızlık, kriz, kavga deliğinden ısırılmamak için gereken adımı atıyoruz, tamamlıyoruz.”
***

Yedi delikli tokmak?
Konuşma aynen böyle. Dikkat buyurunuz, Müslüman aynı delikten 20 defa ısırılmakla sokulmakla kalmamış, burundan sokulmuş, kafası gözü yarılmış, hatta ayaktan bile ısırılmış. Ayaktan ısırıldığına, göz ve burundan sokulduğuna göre başka hangi deliklerden ısırılmış sokulmuş olabilir? Eh, bunu bilmeyecek Müslüman çıkmaz herhalde. Malum “Yedi delikli tokmak, bunu bilmeyen ahmak!” Yedi delikli tokmağın dört deliğini, yani iki göz iki burun deliğini Reis zaten söylemiş. Diğer üç deliği de kulak ve ağız. Ama insanın iki deliği daha var malum. Yani idrar ve gaita delikleri. Tabii ayaktan ısırılmayı unutmamak lazım!
Neyse, uzatmayalım. Cumhurbaşkanı Erdoğan ikide bir “Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz, iki kere sokulmaz” diyor; 15 Temmuz’un yıldönümünde de defalarca tekrarladı. Endişem, bu hadis tekrarlandığında Müslümanların aklına yedi delikli tokmağın geliyor olması. Zira Erdoğan ısırılmaktan sokulmaktan söz ettiğinde yedi delikli tokmaktan örnek veriyor, hatta ayaktan ısırılmaktan bile söz ediyor. Öyle olunca da Binali ve bilumum dava arkadaşları, olur olmaz her hadise için “Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz, iki kere sokulmaz” diye sallayıp duruyorlar.
***

Müslümanlar ne zaman akıllanacak?
Naçizane anlatayım, mesele sandıkları gibi yedi delikli tokmağın bir yerinden veya gaita idrar deliğinde ısırılmak sokulmak meselesi değil. Eski Diyanet reislerinden Prof. Dr. Süleyman Ateş’in anlattığına göre, söz konusu hadis tüm hadis kitaplarında naklediliyor. Rivayete göre Bedir Savaşı’nda Mekkeli şair Ebu İzze esir düşmüş. Peygamber, kendisi ve Müslümanlar aleyhine şiir yazmayacağına dair söz alıp serbest bırakmış. Ama Ebu İzze sözünde durmamış. Uhud Savaşı’nda tekrar esir düşünce, Peygamber bu defa bağışlamamış; “(Akıllı mümin) Bir delikten iki kez ısırılmaz, sokulmaz” demiş. Peygamber’in söylediği bundan ibaret, Ne var ki hadis yazarları Peygamber’in “Müslüman aynı yılan deliğinde iki kere ısırılmaz” dediğini eklemişler. Oysa Peygamber ne yılandan söz etmiş ne de yılan deliğinde ısırılmaktan.
Netice-î kelâm, Peygamber “(Akıllı mümin) Bir delikten iki kez ısırılmaz, sokulmaz” derken, “Müslüman akıllı, ferasetli olmalı, aynı tuzağa iki defa düşmemeli” demeye getirmiş. Tabii “delikten sokulmak ısırılmak” gibi nereye çeksen oraya gidecek cinaslı kelimelerle söylemek yerine açık açık “Tilki bile aynı tuzağa ikinci kez düşmez” veya “Eşşek bile düştüğü çukuru bilir, ikinci defa düşmez” diyebilirdi... Neden böyle açık açık söylemediğini sorgulamak iman ehline düşmez!
Peygamber aynı delikten ikinci kez sokulmamak ısırılmamak için Müslümanların akıllı ferasetli olmalarını öğütledi de ne oldu? Müslümanlar Peygamber’in öğüdüne ne kadar uydular?
İbnü’l Sallama Hükümran olarak söylemeye dilim varmaz, mal meydanda. Peygamber’in cinaslı delik hadisi yedi delikli tokmakla birlikte anlamlandırılıyor, hatta ayaktan ısırılmaktan bile söz edilebiliyor. Daha acısı, fitne deliğinde Müslümanlar 1400 yıldır birbirlerini ısırıyorlar, birbirlerinin kanına giriyorlar. Türkiye Diyaneti’nin rakamlarına göre günümüzde her gün 900 dolayında Müslüman din kardeşleri tarafından katlediliyor. Katleden de katledilen de tekbir getiriyor...

Müslümanlar ne zaman akıllanacaklar; “Zenginlere han hamam bu dünyada cennet, çalışanlara din iman öbür dünyada cennet” siyasetini dindarlık sanma gafletinden ne zaman vazgeçecekler dersiniz?

13 Mayıs 2017 Cumartesi

ROJAVA KÜRTLERİ DÜŞMANIMIZ DEĞİLDİR!


ABD Başkanı Donald Trump, IŞİD’in başkenti Rakka’ya yönelik kara harekâtı için yerel müttefik olarak Türkiye’yi değil, Suriye sınırları içindeki Rojava Kürtlerini seçti. Trump’ın kararı Türkiye ile ABD arasında yeni bir kırılma yaratmaya aday görünüyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın talimatıyla Washington’a giden (Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, MİT Müsteşarı Hakan Fidan ve Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın’dan oluşan) özel heyet, Rakka operasyonu için Kürtleri değil Türkiye’yi tercih etmesi için dil döktüyse de Trump kararından vazgeçmedi. Dahası, Rakka’yı IŞİD’ten alsınlar diye Kürtleri ağır silahlarla donatmayı kararlaştırdı. Hem de Erdoğan’ın Beyaz Saray’da yapacağı görüşmeye bir hafta kala.
Trump’ın kararı AKSaray ile Beyaz Saray arasında haliyle krize yol açtı. Milli Savunma Bakanı Fikri Işık, olayı apaçık “kriz” diye tanımladı; Erdoğan da Trump’ın bu karardan dönmesini beklediklerini, Beyaz Saray’da yapacağı görüşmenin milat olacağını söyledi. Ana muhalefet partisi CHP, Erdoğan’ı ABD ziyaretini iptal etmeye çağırdı. Çağrıya yanıt ABD Dış İlişkiler Konseyi Başkanı’ndan geldi: “Erdoğan ziyaretini iptal ederse, otoriter yönetimi ve Suriye'deki yararsız rolü göz önüne alındığında büyük bir kayıp olmaz.”
***

Hangi pencereden bakılırsa bakılsın, Trump’ın kararı Türkiye ile ABD arasında tarihsel önemde bir kırılmaya işaret ediyor. Erdoğan’ın Trump ile yapacağı görüşmede kararın değişmesi beklenmiyor. Olsa olsa (krizin daha da derinleşmemesi için) Erdoğan’a, (IŞİD temizlendikten sonra Rakka Araplara teslim edilecek, Türkiye’nin YPG ile ilgili istekleri dikkate alınacak, Suriye’de Kürtlere statü söz konusu olmayacak) gibi güvenceler verilecek. Bu arada Erdoğan’ın liderliğinin Türkiye / ABD ittifakı için taşıdığı önem vurgulanacak! Hiç kuşkusuz temenni niteliğindeki bu “güvenceler” ve Erdoğan’ın gururunun okşanması, AKP sözcüleri ve yandaş medya tarafından “Erdoğan Trump’a diz çöktürdü” diye propaganda edilecek.
Öyle ya da böyle, ABD, Irak ve Suriye politikalarında Türkiye’ye değil Kürtlere öncelik veriyor; yıllardır üzerinde çalıştığı, yerel askeri güç olarak Rojava Kürtlerini tercih ettiği Rakka planında (Erdoğan istedi diye) değişiklik yapması beklenmiyor. Öyle ki, Amerikan askeriyesi bu uğurda Adana İncirlik Üssü’nü gözden çıkarmış olabilir; ya da Erdoğan yönetiminin İncirlik Üssü’nü kapatmayı aklına bile getirmediğini düşünmüş olabilir.
Sonuç olarak Rakka operasyonu Rojava Kürtlerinin askeri kapasitesini arttıracak. Bununla kalmayacak, Kobani’den sonra Rakka’nın da Kürtler sayesinde IŞİD’ten kurtarılması Kürtlerin stratejik değerini yükseltecek. Dolayısıyla, Kürtler Suriye’nin geleceği konusunda asla göz ardı edilemeyecek bir önem kazanacak. Rakka kurtarıldıktan sonra Suriye’nin siyasi sınırları korunsa da Kürtler Suriye merkezi yönetiminden nispeten bağımsızlaşacak.
Tabii Suriye Kürtleri demek bir bakıma PKK demek. PKK’nin PYD olarak Suriye’nin geleceğinde söz sahibi olması, Irak, İran ve Türkiye Kürtlerini de doğrudan etkileyecek.
***

Bu noktada, AKP iktidarı ne denli kızsa, kendince bağırıp çağırsa da, Kürtlerin elde ettiği tarihsel fırsatı nötralize edecek diplomatik askeri seçeneklere sahip görünmüyor. Nitekim Rusya Federasyonu da Rakka harekâtı için ABD’ye destek verdi. Kürt kantonu Afrin’de Rus askerlerinin Kürt güçleriyle birlikte çektirdikleri fotoğraf, ABD’nin Rakka planına Rus desteğinin de fotoğrafı. Oysa Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir hafta önce Soçi’de Vladimir Putin ile buluşmuş; Putin’i Suriye ve YPG politikasını Türkiye lehine değiştirmeye ikna etmeye çalışmıştı.
Yinelemek gerekirse, Kürtlere Amerikan (yanı sıra Rus) desteği Türkiye /ABD ilişkilerini yeni bir kırılmanın eşiğine getirdi. Nitekim Erdoğan, Trump ile yapacağı görüşme öncesinde Çin’e giderken, ABD ziyaretine değinerek, “Bu ziyaret bir kırılma noktası, milat olacak” dedi.
Erdoğan, Trump ile yapacağı görüşmenin milat olacağını söylerken, AKSaray’daki danışmanları, medyadaki yandaşları da “Küresel güçlerin elinden Kürt kartını alacak yeni bir strateji” üzerinde kafa yoruyorlar. Bulabildikleri biricik çıkış yolu, Rojava’nın siyasal örgütü PYD’nin askeri örgüt YPG’den ayrıştırılması, PYD Başkanı Salih Müslim’in Barzanileştirilmesi.
(Geçerken belirtelim Barzanileşmekten kasıt, kendi kaderini kendi iradesiyle tayin etmek değil, emperyalistlerin ve işbirlikçilerin çıkarlarıyla çerçevelenmiş bir kadere razı olmaktır. Salih Müslim’in ve PYD’nin Amerikan silahlarıyla savaşa girmesi, kendi kaderini tayin hakkıyla ne denli bağdaşmaktadır, tartışmaya değer. Mustafa Kemal liderliğindeki İstiklal Harbi’nde ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki halk kurtuluş savaşlarında da çok karmaşık ittifakların kurulduğu göz önünde bulundurulmalıdır.)
 Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başdanışmanı İlnur Çevik’in “PYD KDP olamaz mı? Barzani’nin Türkiye ile ilişkileri muhteşem” sözleri, Salih Müslim’i Türkiye için Barzanileştirme arayışının en özlü ifadesi olarak Amerikan medyasında bile yer buldu. Başdanışman’ın Erdoğan’dan habersiz böyle konuştuğu düşünülemez herhalde.
PYD’yi Barzanileştirme taktiği medyanın amiral gemisinin sabık kaptanı Ertuğrul Özkök’ün de aklına yatmış görünüyor. Özkök, “YPG ile savaşarak PKK’yı dize getirme siyaseti yerine, YPG ile anlaşarak PKK’yı düz yola getirme siyasetine geçsek...” diyerek kayda geçirdi meramını. Böyle yazarken her türlü riski göze aldığını vurgulayıp “Benim söyleyeceğimi söyleyebilmek için yürek ister...” diye yiğitlik taslamaktan da geri durmadı!
Belirtmeli ki, Ertuğrul Özkök’ün böyle yazabilmesi yiğitlik filan değil. Gençlik dönemindeki solculuğu, dönekliği, sosyologluğu gibi şimdi tasladığı yiğitlik de o denli sahte. Bu sahteliğiyle yiğitliğin değil ama fikir bukalemunluğunun rol modeli olmanın ötesinde bir değer taşımıyor. Hatırlatmalı ki, çok değil iki yıl önce, Salih Müslim’i parlatmak ve PYD’yi Barzanileştirmek şöyle dursun, PKK’yi bizzat Türkiye’nin silahlandırması bile önerilebiliyordu. Merak eden, TÜRKİYE PKK’YE SİLAH TEMİN ETMELİ! başlıklı yazı ile BARZANİ DEVLETİNE EVET DE ROJAVA KANTONUNA MI HAYIR? başlıklı yazıya bakabilir.
***

Bu vesileyle vurgulamalı ki Kürtler, Ortadoğu’da insan yakan kafa kesen dinci barbarlara karşı durabilen tek seküler güç olarak uluslararası meşruiyet kazandı. Kürtleri düşman sayan, demokratik taleplerini silah zoruyla bastırmaya dayalı politika Türkiye’nin hayrına değildir. Kürtleri emperyalist güçlere yaslanmak zorunda bırakan Kürt düşmanlığı, ortak vatanda bir arada barış içinde yaşamayı olanaksızlaştırdığı gibi, bölgeyi terör ve savaş yangınlarına açık hale getirmektedir.
Kürt düşmanı politika elbette AKP ile başlamadı. Ne ki, Kürtleri ve farklı etnik kökenden insanları üvey kardeş olarak bile kabul etmeyen politika AKP döneminde de değişmedi. Yukarıda anılan yazılarda da vurgulandığı üzere, Recep Tayyip Erdoğan iktidara gelir gelmez küresel emperyalizmin taşeronu BOP Eş Başkanı olarak Türkiye topraklarını ve hava sahasını emperyalist orduların kullanımına açtı, Şam’da zafer ve şükür namazı rüyasına daldı. Ne ki bu işbirlikçi politika, Türkiye ve bölge halklarına önceki iktidarların çektirdiği kadar acı çektirdi, göz yaşı döktürdü.
Türk gençlerini Kürt gençlerini Arap gençlerini, hangi milliyet ve inançtan olursa olsun insanlarımızı birbirlerinin avı ve avcısı haline getiren emperyalist senaryolar reddedilmedikçe, siyaset aklı ve vicdanı Kürt fobisinden arınmadıkça bölgede daha çok acı çekilecek, göz yaşı dökülecektir.
Akan kanı ve göz yaşını durdurmanın, Türkiye’nin iç barışını kurmanın temel şartı, ırkçı – ümmetçi – milliyetçi günahlardan arınmak, kardeş halklar arasında hiyerarşi ve üstünlük yerine eşitliği özümsemek, İstiklal Savaşı’nda ortak mücadeleyle kurtarılan vatanı barışta da ortak vatan yapmaktır.
Barışın ortak vatanı demek, eşit yurttaşlık çatısı altında, herkesin kendi kimliği, dili, kültürü ve inancıyla özgürce yaşayacağı, birbirine üstünlük kurmayacağı, ortak evin nimetlerini hakça paylaşacakları, demokrasiyle yönetilen vatan demektir.
Türkiye’nin iç barışa ve demokrasiye kavuşması, hiç kuşkusuz bölge halklarının barış ve demokrasiye kavuşmasına da katkıda bulunacaktır.


4 Mayıs 2017 Perşembe

12 EYLÜL DARBE DAVASI TİYATROSUNDA PERDE KAPANDI

ANKARA’DA HAKİMLER YOKMUŞ!
12 Eylül 1980 tarihli faşist darbe için açılan dava, mahkeme tarafından kapatıldı. Türkiye, darbecilerinden hesap soramayan ülke olarak tarihe geçti.
Türkiye’nin darbeler tarihinde 12 Eylül darbesi, emperyalizmin başkentinde “Bizim çocuklar başardı” diye sevinçle karşılanan, işbirlikçi yerli sermaye örgütünce de “Artık gülme sırası bizde” diye alkışlanan bir darbeydi.
Ankara 10’uncu Ağır Ceza Mahkemesi, darbeci cuntanın şefleri Ahmet Kenan Evren ve Ali Tahsin Şahinkaya hakkında açılmış davayı, beş yıl süründürdükten sonra, sanıkların ölmüş olmaları ve zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verdi.
Son duruşmada bir avuç sosyalist komünist ve devrimci ile onların avukatları vardı. Müdahil avukatları, darbenin insanlık suçu olduğunu, insanlık suçlarında zamanaşımı olmadığını, sanıkların ölmesinin sadece cezanın infazını olanaksızlaştırdığını, mahkemenin demokrasi tarihine geçecek bir karar vermesi gerektiğini anlattılar.
Avukat Arif Ali Cangı, yargıya güvenin kalmadığını, mahkemenin bu davada vereceği kararla yargıya güveni yeniden tesis edebileceğini, sanıklar ölmüş olsalar bile rütbe ve unvanlarının geri alınabileceğini, böylece sembolik de olsa darbenin cezalandırılmış olacağını söyledi.
Avukat Ömer Kavili, darbe öncesindeki katliamlara değindi, 1 Mayıs 1977 Taksim katliamını ayrıntılarıyla anımsattı. Ömer Kavili, bu davada sanıkların cezalandırılmasının değil, berat etmelerinin amaçlandığını, bunun için Bizans’ın labirentleri kadar açık kapı bırakıldığını, oysa Yunanistan’da darbecileri ömürlerini cezaevlerinde bitirdiklerini vurguladı. Kavili davaya müdahil olarak katılan Başbakanlık ve TBMM Başkanlığı’nın yargılamaya katkıda bulunmadıklarını anlattı.
Avukat Aydın Erdoğan, Almanların “Berlin’de yargıçlar var” özdeyişini anımsattı, “Ankara’da yargıçlar var sözünü söylemeye ihtiyacımız var, bu dava tam da bu sözün söylenebileceği bir davadır” dedi. 15 Temmuz darbe girişiminin “Allah’ın lütfu” sayıldığına da değindi Aydın Erdoğan, mahkeme heyetine “Yargıtay’ın bozma kararına direnirseniz Yüksek Seçim Kurulu’ndan daha kanunsuz bir karar vermiş olmazsınız. Adaletin bu topraklar üzerinde yerleşmesine katkıda bulunursunuz. Öyle olmazsa biz Pir Sultan gibi ‘kalsın benim davam divana kalsın’ demeyeceğiz, hakikati ve adaleti aramaya devam edeceğiz” diye seslendi.
Avukat Mehmet Horuş da 12 Eylül rejiminin sürdüğünü, bu davada verilecek karar ne olursa olsun yargılamanın bitmeyeceğini, bugün verilecek kararın sadece toplum vicdanında sürecek yargılama için “bekletici mesele kararı olacağını” vurguladı.
Yargıtay’ın bozma kararı sonrasında yapılan duruşmalarda anlaşıldı ki, darbeci sanıkları mahkeme salonuna getirtemeyen mahkeme, idam edilen devrimcilerin yakını müdahiller için zorla getirme kararları vermiş. Son duruşmada bile kararlar dosyada duruyor. Örneğin, Erdal Eren’in kardeşi, yurt dışından ülkeye döndüğünde havaalanında gözaltına alınacak. Avukatlar bu zulme dikkat çekerek, zorla getirme kararlarının kaldırılmasını istediler. Mahkeme heyeti pek de bu zulmün ayırdında değildi.
Sonuçta mahkeme, ölmüş olmaları nedeniyle davanın kapatılmasını kararlaştırdı, rütbe ve unvanlarının geri alınması talebini de reddetti.
***

12 Eylül darbe davasının bu şekilde sonuçlanması sürpriz olmadı. Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER olarak yargılamaya katılmak için başvuruda bulunmuştuk. Ancak, müdahil olarak kabul edilmedik. ADAM-DER kurucu başkanı da toplam 450 sayfalık bir dilekçeyle başvuruda bulunmuştu, ancak bu başvuru da kabul edilmemişti. Asker kökenli bir derneğin ve kişinin müdahil olarak katılması uygun bulunmamıştı herhalde. Buna karşın, yargılamayı aktif olarak izledik. Tiyatro olarak kurgulandığını bilerek izledik. Kurucu başkan bir duruşmada söz alarak açıklamalarda bulundu, hazırladığı 13 sorunun müdahil avukatlar aracılığıyla sanıklara sorulmasını sağladı.
Yargılamanın tiyatro olarak kurgulandığının bilincindeydik. Nitekim, duruşmalar başladığında ADAM-DER olarak yayımladığımız  “DARBENİN MİRASÇILARI DARBECİLERİ YARGILAYAMAZ! DARBEYLE HESAPLAŞMAYI EMEKÇİ SINIFLAR YAPACAKTIR!” başlıklı 4 Nisan 2012 tarihli bildiride, darbenin ekonomi politiğini kısaca vurguladıktan sonra şu görüşleri kaydetmiştik:
“Bugün, darbeci cuntanın hayatta kalan iki generaline, göstermelik bir iddianameyle sanık rolü verilmiştir. Darbenin failleri olarak sadece iki generale sanık rolü verilmesi, üstelik sadece darbeye teşebbüs ile suçlanmaları, iddianamenin darbecilerin söylemiyle kaba bir antikomünist propaganda metni olarak kaleme alınması, davanın tiyatro olarak kurgulandığı ve sembolik olacağı eleştirilerini doğrulamaktadır. Oysa işlenen suçlar sembolik değildir.
Soruşturmanın geldiği aşamada, Adalet ve Kalkınma Partisi yönetimindeki hükümet ve TBMM Başkanlığı’nın da davaya müdahil olmak için başvuruda bulunmaları içtenlikten yoksundur. İktidar partisinin amacı, soruşturmanın gerçek bir hesaplaşmaya dönüşmesini önlemek, göstermelik bir yargılama ile kendi hegemonyasını güçlendirmektir. Esasen, darbenin bütün kurumlarını ve yasalarını kendi tereke defterine kaydeden partinin ve hükümetin darbeyle hesaplaşması beklenemez. Nitekim, darbenin ruh ikizi ve mirasçısı parti, devlet eliyle zorunlu din dersini yaygınlaştırarak, darbecilerin dayattığı İslam-Türk sentezini daha da tahkim etmektedir. Sendikaları ve meslek odalarını kapatan, her gün yaptığı operasyonlarla tıpkı 12 Eylül dönemindeki gibi Türkiye’yi açık hava hapishanesine dönüştüren, kitapları yakan 12 Eylül darbecileri gibi basılmamış kitapları bile suç sayan iktidar partisinin darbelerle hesaplaşmaktan söz etmesi büyük bir kandırmacadır.”
***

Yargılamanın seyri ADAM-DER’in öngörüsünü doğruladı. Duruşmaların başlamasının üzerinden sadece 1(bir) ay geçtikten sonra ADAM-DER “12 EYLÜL DARBE DAVASI SEMBOLİKTİR!” başlıklı 11 Mayıs 2012 tarihli bir bildiri yayımladı; yargılamanın sanıkların ölmesi üzerine kurgulandığını vurguladı:
“Müdahale taleplerinin sınırlı tutulması ve ret kararları, yargılamanın sembolik düzeyde tutulacağı ve sanıkların vefatı beklenmek üzere usul hukukunun labirentlerinde dolaştırılacağı öngörülerini doğrulamaktadır. ADAM-DER, sembolik yargılamayı teşhir edecek ve gerçek bir hesaplaşma için çaba gösterecektir.”
Bildiride darbelerle hesaplaşmanın emperyalizmle, kapitalizmle, faşizmle, halklarımızın kültür ve kimliklerini yok sayan ırkçılıkla, militarizmle, şovenizmle ve ümmetçilikle hesaplaşmak olduğu, bu hesaplaşmayı darbenin mirasçıları ve küresel sermayenin taşeronlarının değil, Türkiye’nin her dil ve inançtan emekçilerinin yapacağı vurgulanmıştı. Bildiride, bu hesaplaşmada ADAM-DER’in emekçi sınıfların yanında olacağı belirtilmişti.
ADAM-DER, yargılamanın tiyatro niteliğini gücü ölçüsünde teşhir etmeye çalıştı; müdahil yakınlarıyla ve avukatlarla dayanışma içinde oldu.
Sonuçta, ADAM-DER’in öngördüğü üzere, darbe yargılaması usul hukukunun labirentlerinde kapatıldı, Ankara’da hakimlerin olmadığı bir kere daha tescillendi.
Vurguncu sermaye devletinin yargısı “tiyatro bitti” dese de, bu yargılama ve hesaplaşma sürecek.

20 Nisan 2017 Perşembe

AŞIK PEYGAMBER’DEN AŞIK İMAMA İNSANLIK HALLERİ

Referandumun hayhuyu içerisinde vatandaşın hakiki gündemi pek öne çıkmadı. “Arkadaşının eşi ile kaçan imam” başlıklı haber böyle bir gündeme işaret ediyor.  
Medyada yer alan habere göre, Bursa’nın İznik İlçesi Elbeyli Köyü imamı Mustafa T. arkadaşının eşi Funda Ş.’ye vurulmuş. Vurulmakla kalmamış, Funda’yı taktığı gibi koluna kaçırmış.
Haberden anlaşıldığı kadarıyla kaçırma yok, birlikte kaçmışlar. Yani olayda zorlama cebir şiddet yok. İki aşık bir olup samanlığı seyran eylemişler. Birlikte kaçtıktan sonra imam nikâhı kıyıp evlenmişler. Allah mesut bahtiyar mutlu etsin!
Lakin pek de mesut mutlu gitmemiş galiba hikâye. Tabii Türk filmlerinden aşinayız. Mutlaka bir kötü adam hikâyeye dahil olur, seyirciyi okuyucuyu çileden çıkarır.
Bu hikâyede aslında kötü adam yok. Ama birilerinin kötü adam rolünü oynaması gerek. Habere göre, aşıkların samanlığı seyran eylemeleri üzerine Funda’nın kocası Mehmet boşanma davası açmış, mahkeme boşanma kararı vermiş.
Buraya kadar normal. Kötü adam yok yani. Normalden, “kötü adam yok”tan kastım şu: Funda’nın eski kocası Mehmet “Ya benimsin ya kara toprağın” dememiş. “Seni başkasına yar etmem” diyebilirdi, dememiş. Daha beterini yapabilirdi yapmamış. Boşanmakla iktifa etmiş. Medeni adammış vesselam!
Kötü adam yok ama birinin bu rolü üstlenmesi gerek, yoksa hikâyenin tadı tuzu olmaz değil mi! Kötü adam rolünü Diyanet İşleri Başkanlığı üstlenmiş. Aslında kötü adamlık yapmamış Diyanet; sadece 657 sayılı yasanın gereğini yapmış. İmam hakkında idari soruşturma açmış, sonunda imam Mustafa’yı meslekten, yani imamlıktan ihraç etmiş.
Tabii bu noktada imamlık meslek midir, yoksa Allah rızası için ifa edilen bir meşguliyet midir? Hemşerim Hayrettin Toraman dahil, bilumum evliyaları seyyidleri şeyhleri münakaşaya davet ederim. Lakin, davete icabet etmezler; İbn’ül Sallama Hükümran’ın karşısına çıkmaya yürekleri ilimleri yetmez!!! Allah o evliya kılıklı iblisleri bildiği gibi yapsın, ateşten halk ettiği Şeytan hazretlerini de hak yoluna memur ve mecbur etsin, amin!
Hikâyemize dönecek olursak. İbn’ül Sallama Hükümran olarak derim ki: İmam Mustafa 657 sayılı kanuna tabi bir evliyadır. Talihsizliği Hicri 1’inci asırda, Miladi 7’inci asırda her metre karesi İslam kokan Medine’de yaşamamış olmasıdır.
***

Sözümüzün burasında duralım, mübarek asırda o mukaddes mahalde ne olmuş, onu anlatalım.
Hazreti Muhammed sabırla inşa edilmekte olan Medine İslam devletinin hem hükümdarı hem de o devletin Müslüman ahalisinin peygamberidir.
Kur’ân-ı Kerîm’de emredildiği üzere, Peygamberdir ama neticede o da insandır, Allah kuludur: “De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım” (Fussilet 6, Mağara/Kehf 110).
Her insan gibi her kul gibi Hazreti Muhammed de uyumuş uyanmıştır.
Her kul gibi acıkmış karnını doyurmuştur.
Her kul gibi abdesthaneye girmiş çıkmıştır, mecburiyetten çömelerek bevletmiştir.
Eee, aşk da insana mahsus değil mi! Aşk meleği gönül sarayını kim uğruna ateşe verir, kimi kimin aşkı için süründürür, yalnızca Allah bilir!
Uzatmayalım, her kul gibi Muhammed de sevmiş sevilmiş, aşık olmuştur.
Gün olmuş, seferde gazvede mağlup ettiği hükümdarların kızlarıyla gerdeğe girmiştir.
Gün olmuş, hane halkının huysuzlukları karşısında aciz kalmış, çareyi Allah’a sığınmakta bulmuştur.
Ve gün gelmiş, gelinine bile aşık olmuştur.
***

Gelinine aşkı Allah’ın emriyle vuku bulmuştur. Hadise Hicret’in beşinci senesinde cereyan etmiştir. Hz. Zeynep binti Cahş, Resûl-i Ekrem’in  halasının kızıdır. Peygamber’in öz oğlu yerinde evlatlığı Zeyd ile evlidir. Bu evliliğin dünürlüğünü bizzat Resûl-i Ekrem yapmıştır.
Tabii kimi evliliklerde olduğu gibi Zeynep/Zeyd evliliğinde de geçimsizlik baş gösterdi. Zeyd, boşanmak istedi. Kur’ân-ı Kerîm’de anlatıldığı üzere Resûl-i Ekrem boşanmaya karşı çıktı. Bir gün Zeyd’in hanesini ziyaret ettiğinde kapıyı Zeynep açtı. Hz. Muhammed o anda Zeynep’e aşık olduğunu hissetti ama “El alem ne der!” korkusuyla duygularını açıklamaktan çekindi. Oysa çekinmesine gerek yoktu. Nitekim ayet nazil oldu: “İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı” (Ahzab 37).
Allah’ın emri üzerine Zeyd, karısı Zeynep’i boşadı. Zeynep’in iddeti dolduktan sonra Resûl-i Ekrem bir gün diğer zevceleriyle sohbet ediyordu. Bu esnada vahiy geldi. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyordu: “Zeyd eşini boşayınca, onu seninle evlendirdik ki, eşlerini boşadıklarında, evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir” (Ahzab 37). “Allah’ın, kendisine farz kıldığı şeyleri yerine getirmesi konusunda peygambere darlık yoktur” (Ahzab 38).
Vahiy hali sona erince, Resûl-i Ekrem gülümsedi, “Allah'ın, onu bana gökte nikâhladığını, Zeynep'e, kim gidip müjdeler?” buyurdu. Tabii derhal Hz. Zeynep’e müjde uçuruldu...
Düğünlerinde ashabına ziyafet tertiplemek, Resûl-i Ekrem’in âdeti idi. Hz. Zeynep ile evlenirken de ziyafet verdi. Ashabtan Enes bin Mâlik’in annesi Ümmü Süleym, yağda kavrulmuş Medine hurması gönderdi. Gönderilen hurma küçük bir kap içinde, ancak Peygamber ve Zeynep’e yetecek kadardı. Bu esnada mucize gerçekleşti. Resûl-i Ekrem elini çanağın üzerine koyup bereket duâsı etti. Davetliler çanağın etrafında sırayla onar onar halkalanıp doyuncaya kadar yediler, çanaktaki hurmayı bitiremediler. Ümmü Süleym bu mucize kendisine anlatıldığında “Allah ondan bütün Medinelilerin yemesini dilemiş olsaydı, hepsi de yer ve doyardı” dedi.
Ziyafetin ardından davetliler çekildi. Gerdek için tüm şartlar hazırdı. Buharî ve Tirmizî’nin naklettiklerine göre Ebu Hureyre, sofradan kalkmak bilmedi. Ayet nazil oldu: “Ey iman edenler! Yemek için çağrılmaksızın ve yemeğin pişmesini beklemeksizin (vakitli vakitsiz) Peygamber’in evlerine girmeyin, çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince de hemen dağılın. Sohbet için beklemeyin. Çünkü bu davranışınız Peygamber’i rahatsız etmekte, fakat o sizden çekinmektedir. Allah gerçeği söylemekten çekinmez” (Ahzab 53).
Sözü uzatmayalım. Neticede Hz. Muhammed, Allah’ın emrini yerine getirdi!
Demem odur ki, Elbeyli Köyü İmamı Mustafa, talihsizdir. Asrı saadette yaşamış olsa, aşkından dolayı kınanmazdı herhalde. Buhari’nin naklettiği rivayete göre, o asır ki, Medineli ensar Mekke’den gelen muhacir kardeşine, “Bak, iki karım var, hangisini beğenirsen onu boşarım, iddeti bitince onunla evlenirsin” diye teklif edecek konukseverlik ve cömertlikteydi.
657 Sayılı kanundan maaşlı “evliyalar” teşkilatı Diyanet meseleye bir de bu açıdan baksa, daha isabetli bir karar verebilirdi. 
İbnü'l Sallama Hükümran Beyefendi