11 Temmuz 2019 Perşembe

DENİZ GEZMİŞ TERÖRİST MİYDİ?


DENİZ GEZMİŞ TERÖRİST MİYDİ?
Balıkesir adliyesinde çok ilginç bir dava görülüyor. Davanın konusu Deniz Gezmiş’i övmek. Sanık sandalyesinde 26’ncı dönem CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm var.
Tek sayfalık iddianameye göre Mehmet, partisinin Balıkesir Altıeylül ilçe kongresinde “Deniz Gezmiş bu ülkenin bağımsızlığı için demokratik bir Türkiye için emperyalizme karşı idam sehpasına gitti, o bir kahramandır, o bir devrimcidir, o bir sosyalisttir…” demiş.
Savcı, bu sözlerin “silahlı terör eylemlerine katılması dolayısıyla hüküm giyen Deniz Gezmiş’i övmek” olduğunu savunuyor ve Mehmet’in iki yıla kadar hapisle cezalandırılmasını istiyor.
Savcı, ayrıca İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’ya “Adı soylu olan o soysuz adam”, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye “dönek” dediği için Mehmet’i “kamu görevlisine hakaret etmek”le suçluyor ve ikişer yıl hapisle cezalandırılmasını istiyor.
***

Davanın ilginçliği İçişleri Bakanı sıfatını taşıyan zatın soylu mu soysuz mu olup olmadığında değil. MHP Genel Başkanı ünvanlı unsurun dönek olup olmadığı da bana göre ilginç değil. İlginç olan, 12 Mart faşizmi döneminde darağacında katledilen Deniz Gezmiş’in (ve tabii yoldaşlarının) aradan 47 yıl geçtikten sonra “terörist” olarak gündeme getirilmesi ve suçlanması.
Duruşma günü Balıkesir adliyesi belki de tarihinde görmediği kadar kalabalık. CHP Altıeylül ve Karesi ilçe örgütleri adliye yerleşkesini doldurmuş. CHP Genel Başkan Yardımcıları Muharrem Erkek, Orhan Sarıbal, İzmir Milletvekili Murat Bakan, Tekirdağ Milletvekili Candan Yüceer, Balıkesir Milletvekilleri Ahmet Akın, Namık Havutça, EMEP ve ÖDP temsilcileri de Mehmet’e desteğe gelmişler. Hiç abartısız bin dolayında kişi, “Deniz Gezmiş’e kahraman demek suç sayıldı!”, “Bu suça ortağız”, “Mehmet Tüm yalnız değildir”, “Halkın Vekiline sahip çıkıyoruz” yazılı pankartlar taşıyor; “Hak hukuk adalet” diye slogan atıyor.
ADAM-DER Kurucu Başkanı, Genel Başkan ve Örgütlenme Sekreteri, Mehmet Tüm’ün dünürü Feruzan / Abdullah Şener dahil, biz de ADAM-DER'i temsilen 18 kişilik bir topluluk olarak arkadaşımız dostumuz Mehmet’in yanındayız. Sadece Balıkesir Barosu’ndan değil diğer illerden çok sayıda avukat Mehmet’i savunmaya gelmiş. Kızı Helin de avukat cübbesini giymiş, babasının yanında.
Duruşma salonu daracık, en fazla 20 kişiyi alır. Üşenmeyip saydım, 50’den fazla avukat ve izleyici var, iğne atsan yere düşmez. Balıkesir, Antalya ve Mersin’i aratmayacak sıcakta kavruluyor. Daracık salon saunadan farksız. ADAM-DER topluluğu, o saunada izleyici ve gözlemci olarak kurucu başkanı feda etmiş. Aralıksız üç saat süren duruşmada çekilir dert değildi!!!
***

Davanın gelişimini özetle anlatmak gerekirse: 2017 yılında MAN Adaları Belgeleri dolayısıyla siyasi atmosfer gerilimli. İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, belgeleri açıklayan CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’na “şerefsiz, alçak, sahtekâr, edepsiz” diyerek yüklenmiş. CHP Balıkesir Milletvekili Mehmet Tüm de partisinin ilçe kongrelerinde Soylu’nun sözlerine karşılık vermiş.
Yine o günlerde futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen, Recep Tayyip Erdoğan için “Parkasız Deniz Gezmiş” demiş. Devlet Bahçeli, “Sahadaki şeytanlığını siyasete taşımasın, Cumhurbaşkanı bir dönemin teröristi ile özdeş tutulamaz” diyerek Rıdvan’ı kınamış ve özür dilemeye çağırmış. Mehmet Tüm de ilçe kongrelerindeki konuşmalarında bu polemiği anımsatarak, “Devlet Bahçeli çıkmış Deniz Gezmiş için terörist diyor. Ben buradan Devlet Bahçeli’ye sesleniyorum, O senin gibi dönek değil, bir yıl önce Tayyip Erdoğan’a söylediklerini hatırla...” diye karşılık vermiş; devamında (iddianameye aktarıldığı gibi) Deniz Gezmiş’in kahraman olduğunu söylemiş.
Bu olayda gerek Mehmet Tüm’ün gerekse avukatların döne döne vurguladıkları üzere, Süleyman Soylu ve Devlet Bahçeli’ye yönelik sözler, siyasi eleştiriden ibaret; asla ve asla kamu görevlisine hakaret suçu değil. Devlet Bahçeli kamu görevlisi değil, “dönek” sıfatı da bugüne değin hiçbir siyasi tartışmada ve mahkeme kararında hakaret olarak görülmedi.
Süleyman Soylu’nun Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik “şerefsiz, alçak, sahtekâr, edepsiz” sözleri de kamu görevi kapsamında değil, karşılıklı siyasi atışma çerçevesindedir. Zira İçişleri Bakanı’nın görevleri arasında muhalefet liderini hakaretamiz sözlerle aşağılamak yoktur. Mehmet Tüm duruşmada bu konuya değinirken bir ara, “İçişleri Bakanı kendisine yakışmayan bir üslupla partimin genel başkanına ağza alınmayacak sözler söyledi, partimin milletvekili olarak kayıtsız kalamazdım” dedi. İçimden gülümsedim, “Kendisine yakışmayan bir üslup ne demek, tam da kendisine yakışan bir üslup” diye kendi kendime söylendim. Neyse ki bir avukat “Eski TBMM Başkanlarından Cemil Çiçek’in bir cümlesi siyasi tarihe geçmiştir” diyerek, konuya açıklık getirdi: “Siyaset kürsüsünde her şey konuşulabilir, fıkra da anlatılır, atışma da yapılır, atasözleri de söylenir, şiir de okunur. Herkes istediğini söyler, ama İstediğini söyleyen istemediğini de işitir.”
***

Dediğim gibi davada ilginç olan, idam edildikten 47 yıl sonra Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının “terörist” olarak yaftalanması ve övülmesinin suç olarak nitelendirilmesi. Mehmet, bu suçlamaya yanıt verirken coşkulu ve heyecanlıydı. Bir saate yakın ayakta, sauna sıcaklığında kan ter içinde Denizler’i savundu:
“Sadrazam Damat Ferit’in mahkemesinde Mustafa Kemal suçludur.
Hızır Paşa’nın mahkemesinde Pir Sultan Abdal suçludur.
Amerikan mahkemelerinde Martin Luther King suçludur.
Cahiliye dönemine göre Hz. Muhammed suçludur.
Yezid’in mahkemelerinde Kerbelada katledilen Hz. Hüseyin suçludur.
12 Mart faşizminin mahkemesinde de Denizler suçludur.”
Mehmet, Recep Tayyip Erdoğan’ın 2010 Anayasa değişikliği kampanyasını başlatırken, 12 Eylül faşizmi döneminde idam edilen Erdal Eren ve Mustafa Pehlivanoğlu’nun son mektuplarını okuduğunu, hem ağladığını hem ağlattığını anlattı. İdamın ceza değil devlet eliyle işlenmiş cinayet olduğunu vurguladı; Denizler’in bugün milyonlarca ailenin evlatlarına verdikleri isimlerde, türkülerde, şiirlerde yaşatıldığını belirtti.
Avukatlar da Mehmet’ten geri kalmadılar. Harbiye 1979 devresinden dostumuz Avukat Cemal Korzay, “35 yıl önce doğan oğluma Deniz adını verdim” diye söze girdi.
Başka bir avukat, “Benim kızımın adı da Deniz” diye sürdürdü.
Başka bir avukat, Denizler için yakılan türkünün “Deniz mahkemeye düşmüş, avukatı ben olaydım” dizelerini mırıldandı.
Bir avukat ise Mahir Çayan ve arkadaşlarına yakılmış “Oy dere Kızıldere, Böyle Akışın nere, Bizde hal mı bıraktın, Sana can vere vere” türküsünü okudu.
Bir avukat da, Deniz Gezmiş ve arkadaşları Dolmabahçe önlerine demirlemiş Amerikan filosunu protesto ederken, İslamcıların ve milliyetçilerin kıbleyi Amerikan filosuna çevirip namaza durduklarını ve devrimcilere saldırdıklarını; Amerikan donanmasına secde edenlerin bugün iktidarda olduklarını, 47 yıl sonra Deniz Gezmiş’i terörist ilan etmenin bu tarihsel saflaşma bağlamında görülmesi gerektiğini vurguladı.
(Keşke bir avukat da İbrahim Kaypakkaya’dan, Sinan Cemgil’den, Taylan Özgür’den  söz etseydi.)
Son sözlerin kayda geçmesinin ardından mahkeme duruşmayı 11 Kasım’a erteledi. Duruşma çıkışında Mehmet alkışlarla karşılandı. Mehmet, o sıcakta kendisini bekleyen kalabalığa, coşkulu bir konuşmayla teşekkür etti.
***

Başlıktaki soruyu yinelemek gerekirse, Deniz Gezmiş terörist miydi?
Eski deyişle tedhiş, terör, terörist, terörizm, tanımlayanın gücüne göre anlam kazanan ideolojik kavramlar; anlamı ve içeriği, kişilerin, örgütlerin, toplumsal sınıfların, devletlerin konumuna ve çıkarlarına göre farklılaşıyor. Her şeye karşın, “terörizm, siyasal amaçlar için örgütlü, sistemli ve sürekli şiddet kullanmayı yöntem olarak benimsemektir” tanımında geniş görüş birliği bulunuyor.
Tarihin hiçbir döneminde terörizm, devletler, uluslar, sınıflar, dinler ve siyasetler üstü bir anlam kazanmadı. Tanımında yüzde yüz görüş birliği olmasa da terör, dehşete düşürme, yıldırma, korkutma anlamlarına geliyor. Sözcük olarak tarihte ilk kez Fransız Devrimi sırasında cumhuriyetçi liderlerden Robespierre tarafından telaffuz edildiği söylenir. Fransız devrimcileri, kraliyetin despotizmine ve zulmüne karşı terör uyguladıklarını söylüyorlardı.
Türkiye’de terör ve terörizm kavramları siyasal bağlamından koparılarak, şiddet ve cinayet anlamında 12 Eylül 1980 darbesinden sonra dolaşıma sokuldu. Ondan önce yine siyasal bağlamından kopuk şekilde anarşi ve eşkıya kavramları vardı.
Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının başlıca eylemleri şöyle sıralanabilir:
-       Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye için yürüyüşler mitingler.
-       ABD Emperyalizmine, NATO’ya ve 6. Filo’ya Hayır gösterileri.
-       Filistin’de İsrail’e karşı savaş.
-       Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurulması.
-       Ankara’da ABD Büyükelçiliği güvenlik kulübesinin silahla taranması.
-       Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soyulması.
-       Ankara Gölbaşı’ndaki Amerikan askerlerinin kaçırılıp fidye istenmesi; fidye verilmeyince askerlerin serbest bırakılması.
12 Mart faşizminin mahkemesi, Denizler’i bu eylemlerden yargılayıp mahkûm etmedi. Öyle olsaydı, Denizler idam edilmezlerdi; eylemlerine karşılık gelen hapis cezalarını yatıp çıkarlardı.
Mahkeme Denizler’i TCK’nin ünlü 146/1 maddesinden yargılayıp idama mahkûm etti; yani anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçundan.
Denizler 6 Mayıs 1972’nin sabahında katledildiler. İdam sehpasında korkmadan haykırdıkları son sözleri anarşist, eşkıya veya terörist olup olmadıklarını kavramaya yeterlidir:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” (Deniz)
“Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum! Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz! Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz! Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” (Yusuf)
“Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım! Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum! Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!” (Hüseyin)
Denizler nasıl bir mücadele verdiklerini, niçin asıldıklarını idam sehpasını tekmelerken bu sözlerle haykırdılar. Buna karşın devlet psikolojik harp cephesinde Denizler’i siyasal ve hukuki bağlamından kopuk şekilde anarşist ve eşkıya diye yaftaladı. O günlerde Dolmabahçe’de Amerikan filosu için namaza duranlar bugün iktidardalar ve Denizler’i terörist diye yaftalıyorlar.
Belirtmeli ki, Osmanlı’nın Bolu Beyi karşısında Köroğlu eşkıya idi!
İşgalcilerin kuklası Padişah ve İstanbul hükümeti karşısında Mustafa Kemal eşkıya idi!
Amerikan uşağı darbeciler karşısında Denizler de anarşist, eşkıya idiler; bugün de terörist!
Ezilen halkların kahramanı Che Guevara ne kadar teröristse Deniz, İbo ve Çayan da o kadar teröristtir!
***

Yazıyı noktalarken eklemeden edemiyorum. Tayyip Erdoğan parkasız Deniz Gezmiş değildir. Omuzlarının üzerinde kafa yerine top taşıyan Rıdvan Dilmen’in aklı bu konulara ermez. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, Amerikan emperyalizminin taşeronu olarak komşu Müslüman ülkelere çullanan Erdoğan’dan Deniz çıkmaz, tekeden de süt sağılmaz! Denizler’e devlet ağzıyla anarşist, terörist diyen sağcılar, dinciler, milliyetçiler de kendi kahramanlarının (Çatlılar, Muhsinler, Kırcılar, Çakıcılar filan…) hangi suçlardan hüküm giydiklerine kafa yormalıdırlar!

21 Haziran 2019 Cuma

ESRA İLE BERAT’IN DÜĞÜNÜ


ESRA İLE BERAT’IN DÜĞÜNÜ

Yunan filozofu Sokrates ve karısı Ksantippe bir türlü geçinemezlermiş. Tarihçiler geçimsizlikte asıl kabahatlinin Ksantippe olduğunu söylüyorlar. Ansiklopedilerde Ksantippe maddesinin karşısında aynen, “Sokrates’in şirretliği ve hırçınlığıyla ünlü karısı” diye yazıyor.
Karı koca bir gün yine kavgaya tutuşmuşlar. Daha doğrusu Ksantippe bir bahaneyle Sokrates’e açmış ağzını yummuş gözünü. Sokrates hiçbir tepki vermeyince, Ksantippe daha da öfkelenmiş, bir kova suyu alıp filozofun basından aşağı boşaltmış. Sokrates nihayet ses vermiş:
- Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak kaçınılmazdı.
Sokrates’in bu cevabından sonra Ksantippe sakinleşti mi, yoksa daha mı azdı, bilmiyorum. Platon bu konuda bir şeyler yazmışsa bile ben görmedim. Kesin olan bir şey varsa Sokrates’in karısından yana hiç de mutlu olmadığı. Hatta Sokrates’in evliliğinde mutlu olamadığı için filozof olduğuna dair rivayetler bile var! Sokrates’in evlilik aleyhindeki sözleri belki de bu yüzdendir.
Öğrencileri Sokrates’e sormuşlar:
- Evlenmek mi iyidir, yoksa bekâr kalmak mı?
Sokrates duraksamadan yanıtlamış:
- Hiç fark etmez!
Öğrenciler şaşırmışlar. İçlerinden biri üstelemiş:
- Nasıl fark etmez üstadım? Birinde tek başınasınız, ötekinde hayat yoluna iki kişi devam ediyorsunuz?
Sokrates söylediğinden şaşmamış:
- Fark etmez. Çünkü ikisinde de pişman olursunuz.
Sokrates’in öğrencileri bu yanıttan tatmin oldular mı olmadılar mı bilinmiyor. Bilinen bir şey varsa, evliliğin lehinde ve aleyhindeki evrensel külliyatın çok zengin olduğudur. Tayland ahalisine göre, “Evlilik, dışarıdakilerin içine girmek için, içindekilerin de dışına çıkmak için uğraşıp durdukları bir mapusane gibidir!”
Türkler ise “Bekârlık sultanlık, evlilik krallıktır!” deyip avunurlar.
***

Sözü Başbakan Tayyip Erdoğan’ın pazar günü evlenecek kızının düğününe getirmek için aslında evlilik felsefesinden dem vurmaya, Sokrates’i filan malzeme yapmaya hiç lüzum yoktu; ama oldu bir kere. Artık Sokrates affetsin!…
Allah mesut bahtiyar mutlu etsin! Tayyip Bey, kerimesi Esra’yı pazar günü evlendiriyor. Damat adayı, gazeteci-yazar Sadık Albayrak’ın oğlu Berat Albayrak.
Nikâh, İstanbul’da Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı’nda kıyılacak. Salon çevresinde NATO zirvesini aratmayacak tedbirler alındı ki, civarda oturanlara Allah sabır ve kolaylık versin.
Nikâha tam 7 bin kişi davet edildi. Davetliler arasında krallar başbakanlar bile var. Muhtemelen Tayyip Bey’in Kasımpaşa’daki bakkalı ve manavı ile Ankara’da oturduğu mahallenin terzisi, berberi, kasabı ve çöpçüsü de vardır. Ne de olsa Tayyip halk adamı, geldiği yeri unutmadı!
Nikâhta, Gece Yolcuları adlı gruba sipariş edilen, “bir peri kızı ile prensin düğünü” hayal edilerek bestelenen “Vuslat” adlı parça çalınacakmış. Yani öyle ilahi milahi söylenmeyecek.  Aslında, Tayyip Bey’in benzincisi Adnan Şenses Mozart’tan bir arya icra etse, daha şenlikli olurdu; ama akıl edememişler.
Medya, haliyle pazar günü kıyılacak nikâha odaklandı. Şaşmamalı. Çünkü, her zaman başbakan kızı evlenmiyor. Topluluklar, peri masallarını, görkemli düğünleri severler, gelin ve damatla kendilerini özdeşleştirirler. Medyanın ilgisi biraz da toplumun talebinden kaynaklanır.
Fakat medya ne kadar çabalarsa çabalasın, Esra’dan bir “tesettürlü Stephanie” (Monaco Prensesi) çıkarması mümkün değil. Çünkü, her ne kadar nikâhta ilahi filan söylenmeyecekse de “Esra Banu” yabancıya gitmiyor; mütedeyyin bir aileye gelin gidiyor.
Bu noktada Esra için endişelenmemek mümkün değil. Çünkü, adı nikâh töreni olsa da pazar günü aslında siyasal ve dinsel bir gösteri olacak.
Siyasal gösteri. Çünkü, Türkiye’de padişahlık dönemi dışında, bakanlar, başbakanlar, cumhurbaşkanları, düğün törenlerini böyle kitlesel ve medyatik bir gösteriye çevirmediler, kralları yabancı devlet adamlarını çağırmadılar, memleketi ayağa kaldırmadılar.
Dinsel bir gösteri. Çünkü, gelin türbanlı, kaynanalar türbanlı. Medyatik şovun ana mesajı, dönüp dolaşacak dinci siyasetin simgesini zihinlere nakşedecek.
Esra’nın ve müstakbel kocası Berat’ın, politik-dinsel gösterinin figüranı haline geldiklerinin bilincinde olmadıkları ortada. Olsalar, şov malzemesi olmak yerine “evlenecek olan bizleriz, sizler değil” diye seslerini yükseltirler; hazır, ikisi de Amerika’da tahsildeyken gözlerden uzak şekilde birbirlerine sevgilerini armağan ederler, ortalığı telaşa vermezlerdi.
İkincisi, gerek dünürler gerekse gelin ve damat mütedeyyin insanlar. İnşallah gül gibi geçinip giderler, Sokrates ve Ksantippe gibi saçsaça başbaşa kavga etmezler. Ama insanlık hali. Hiç kavga etmeyecekler de değil. Bu noktada Berat damat, postmodern halife kayınpederi Tayyip Erdoğan’ın fetvasına dayanarak hükmi ilahiyi hatırlatır ve Esra’nın üstüne ikinci üçüncü dördüncü bir gül koklama hakkını kullanmaya kalkarsa; ya da ne bileyim, “Serkeşlik etmelerinden kaygılandığınız kadınlara öğüt verin, yataklarında onları yalnız bırakın, nihayet onları dövün!..” ayeti kerimesinin hakkını vermeye kalkarsa ne olur? Doğrusu Esra adına kaygılanmamak mümkün değil.
Ancak, bana sorarsanız bu endişeler de yersiz. Nedenini sonra anlatırım. Şair İsmet Özel’in “Müslüman arayanlar, ancak mezarlarda bulabilir” sözlerini aktarayım da şimdilik idare edin.
***

Pazar günü sadece politik ve dinsel bir gösteri olmayacak. Tecrübeyle sabit ki, pazar günü bir ailenin serveti bir kez daha katlanacak.
Tayyip Erdoğan, 1994 yılında belediye başkanı seçildiğinde cüz’i bir mal varlığına sahipti. “Kasımpaşa’da bir daire, Maltepe’de bir kooperatif dairesi, Bolluca'da (Gaziosmanpaşa) 346 metrekare arsa, Burak Gıda ve Ticaret Ltd. Şirketi’nde yüzde 10 hisse...”
Dört yıl sonra belediye başkanlığından ayrıldığı tarihte, servetindeki artışın 360 milyar liralık bölümünü, oğlu Burak Erdoğan’ın düğününde verilen hediyelerle açıklamıştı. (Tansu Çiller de, yalının çatı katında vefat eden annesinin yastığında çıkan dolarla açıklamıştı zenginliğini.)
Tayyip Erdoğan geçen yıl oğlu Necmettin Bilal’i evlendirdi ve 7 bin kişi çağırdı.  Nikâhtan sonra tebrik faslında, Başbakan’ın hemen yanında duran sekreter Müge Gülbaran’ın tuttuğu takı torbasının kaç defa dolup boşaldığını hiçbir gazeteci yazmadı.
Pazar günü nikâha çağrılan 7 bin kişinin de aynı şekilde servete bereket getireceği kesin. Artık Esra gelinin kesesine mi yazılır, Berat damadın kesesine mi kaydedilir, kendileri bilir.
Onlar ersin muradına, biz çıkalım kerevetine ve bir fıkrayla vedalaşalım.
***

Karı koca 100 km hızla gidiyorlar, arabayı koca kullanıyor. Kadın birden “Hayatım” demiş... “Seninle 15 yıl güzel bir beraberlik yaşadık. Ama, artık boşanmak istiyorum.”
Adam sesini çıkarmamış, arabanın hızını 110’a çıkarmış.
Karısı, “Neden diye soracağını biliyorum. Nasıl söyleyeyim. Artık seni sevmiyorum, başkasını seviyorum.”
Adam yine ses çıkarmadan hızı 120’ ye çıkarmış.
Kadın devam etmiş: “Evi, bütün çekleri, kredi kartlarını, arabayı ben istiyorum..”
Adam sesini çıkarmadan arabanın hızını 140’a çıkarmış.  Kadın sormuş: “Hiçbir şey söylemeyecek misin? Sen hiçbir şey istemiyor musun?”
Kilometre saati 180’i gösterirken adam yanıtlamış: “Hayır. Hiçbir şey istemiyorum.”
Karısı şaşırmış, “Neden?” diye sormuş. Araba karşıdaki duvara saatte 200 kilometre hızla çarpmadan önce adam yanıtlamış:
- Çünkü, airbag bende canım! ...

Burası Türkiye
Rahmi Yıldırım
9 Temmuz 2004

Not: Hollanda Devlet Radyo Televizyonu NPS’nin Türkçe yayın saati vardı.
2007 yılında kapanıncaya değin, Türkiye’den haber ve yorum iletirdim.
Cuma günleri ise “Burası Türkiye” başlıklı söyleşi programı yayımlanırdı.
Yukarıdaki metin, “Burası Türkiye” programında seslendirdiğim söyleşinin metnidir.