Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2025 Salı

KÜRTLER MEMLEKETİ İŞGAL EDİYOR. ALLAH’INI SEVEN DEFANSA GELSİN!

Ankara Metro hattı peronunda treni beklerken olağan bir duyuru:

“Dikkat dikkat! Değerli yolcular, lütfen sarı çizgileri ihlal etmeyiniz! İnen yolculara öncelik tanıyınız. İnişlerde binişlerde yolcu yoğunluğu olmayan kapıları tercih ediniz. İyi yolculuklar diliyoruz!”

Peronda beklerken yanımda bir yolcu var. Orta boylu, kot pantolon üzeri sıfır yaka tişört. Clark Gable tipi bıyıklı esmer bir yurttaş. Bakışlarını bana çevirdi, tepkiyle söylendi:

- Değerli yolcular diyorlar. Neremiz değerli ki?

 Elimde olmayarak yanıt verdim:

- Nasıl yani? Kendinizi değersiz mi hissediyorsunuz?

Daha önce bu gibi diyaloglara girmiş olmalı ki, karşılık verdi:

- Türk olarak ne değerimiz kaldı? Türk olmak artık suç!

İster istemez ben de karşılık verdim:

- Sadece Türk olmak suç değil, Kürt olmak da suç, insan olmak da suç!

Bu yanıtımdan hoşlanmadı ki, diyalogu sürdürdü:

- İsrail’de olsak daha değerli olurduk.

Tren gelmek üzereydi. Alelacele karşılık verdim:

- Neden böyle düşünüyorsunuz? İsrail yurttaşı olmakla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olmanın ne farkı var?

Adam İsrail yurttaşlığı konusunda hiçbir fikir söylemeden devam etti:

- Bu memlekette Kürtler her şeye sahip, her yeri işgal ediyorlar. TBMM’nin yarısı Kürt.

***

Ortalamanın da altında bir yurttaş olduğu anlaşılmıştı. Diyalogu sürdürmek boşuna olacaktı ama kesmek istemedim. Karşılık verdim:

- Meclis’in yarısının Kürt vekiller olduğunu söylerken abartıyorsunuz!

Hiç geri adım atmadı. Son derece emin bir ifadeyle ekledi:

- AK Parti’nin yarısı Kürt. CHP’li vekillerin yarısı Kürt. DEM Parti zaten Kürt Partisi.

Ne diyeceğimi bilemedim. “Abartıyorsun. Meclis’te Kürt dediğin vekiller, Kürt kimliğiyle değil, Türk kimliğiyle oradalar! CHP’de de Sezgin Tanrıkulu dışında Kürt vekil ara ki bulasın!” diye ekledim.

Bu arada tren geldi. Centilmence, inen yolculara öncelik tanıdık. Önce hayli geçkin yaşlı sarışın bir hanımefendi trene adımını attı. Trene binerken bana hitaben lafını soktu:

- Konuşmalarınızı duydum. Memleketi Kürtler işgal ediyor, haberiniz yok!

Bu hitaba gerçekten canım sıkıldı, üzüldüm. Zaten canım yeterince sıkkındı, hanımefendiye karşılık vermedim. 

Trene atladık. Ben, Clark Gable bıyıklı bey ve sarışın hanımefendi yan yana koltuklara oturduk. Canım sıkkın ama Clark Gable bıyıklı bey diyalogu sürdürme derdinde. Hemen başladı:

- Yahu arkadaş, Kürtler daha ne istiyor? Her yerde Kürtçe konuşuyorlar. 

Karşılık verdim. 

- Tamam arkadaş, her yerde konuşuyorlar mı, bilemiyorum ama en basitinden devlet dairelerinde konuşamıyorlar. Hatta, TBMM’de bile konuşamıyorlar?

Arkadaş lafını geciktirmedi:

- Devletin ve memleketin dili Türkçedir. Onlar da Türkçe konuşacaklar! İstiyorlarsa evlerinde sokakta kendi dilleriyle konuşabilirler!

Diyalogu sürdürmek boşunaydı ama altta kalmak istemedim.

- Yahu arkadaş niye böyle kesin yargılısın? Herkes Türk olmak Türkçe konuşmak zorunda mı? Bu memlekette yakın tarihe kadar anayasada “yasaklanmış dil” ifadesi vardı. Halen de 42’nci maddede eğitim öğretim kurumlarında sadece Türkçe’nin ana dil olarak öğretileceği hükmü vardır. Ana dili Türkçe olmayanlara haksızlık değil mi? Kosova’da anayasasında 7 (yedi) dil resmi dil olarak kabul edilmiş. Bolivya’da resmi dil İspanyolca ama 36 yerel dil de anayasa ile güvence altına alınmış. Türkiye’de neden böyle olmasın. Kürtçe ile ne derdimiz olabilir?

***

Arkadaş, eşitlik, özgürlük, hakkaniyet ve adalet duygusundan uzaktı. Birlikte yolculuğumuz da sona ermek üzereydi. Öfkeli bir ses tonuyla vurguladı:

- Kosova ile Türkiye aynı değil. Türkiye’de Kürt meselesi yok terör sorunu var. Kürtler her şeye sahipler. Mafya, uyuşturucu, kaçakçılık, kumarhaneler, düğün salonları hepsi onların elinde. Daha ne istiyorlar? Memleketi işgal etmişler!

Böyle bir diyalog gerçekten can sıkıcıydı. İneceğim durak yaklaşmıştı. Karşılık verdim:

- Valla kardeş, Kürtler bu kadar suç işlerken Türklere işlenecek suç kalmıyor. Ama düşün! Terör sorunu diyorsun? Şu an terör var mı? Mafya diyorsun. Alaattin Çakıcı, Sedat Peker Kürt mü? Kaçakçılık diyorsun. Geçenlerde üç milletvekili altın kaçakçılığında suçüstü yakalandılar, haklarında hiçbir işlem yapılmadı. Altın kaçakçısı vekiller Kürt mü? Kumarhaneler diyorsun, Kıbrıs’ta kumarhaneleri Kürtler mi işletiyor?

Bu soruya yanıt olarak arkadaş, “Ama Ahmet Türk’ün 9 köyü var, şimdi 18’e çıkarmaya çalışıyor” dedi.

Doğrusu böyle bir karşılaştırma hiç aklıma gelmemişti. Yine de karşılık verdim:

- Tamam Ahmet Türk sahip olduğu köy sayısını ikiye katlamak isteyebilir. Peki, muhtemelen sen de oy vermişsindir. Oy vermekle desteklediğin iktidarın zenginleştirdiği holdingler, sahip oldukları şirketleri kaça katlama peşindeler?

Bu sorulara yanıt alamadım. Tren ineceğim durağa gelmişti. Kim bilir, arkadaş ve sarışın hanımefendi ardımdan neler düşündüler?


28 Haziran 2025 Cumartesi

BAŞ DÜŞMAN İSRAİL, ALLAH’INI SEVEN DEFANSA GELSİN!

Hiçbir devlet yoktur ki, kendine uygun bulduğu resmi tarih tezi olmasın. Bu tarih tezinin merkezinde mutlaka gurur duyulması gereken şanlı geçmiş ve uyanık olmayı gerektiren beka (varlık/yokluk) meselesi bulunur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi tarihine göre Türkler 16 devlet kurdular. (Güneş Dil tezi çok daha fazlasını söylüyor ama fazlası bu yazının konusu değil.)

Övünç ve gurur vesilesi olarak zihinlere nakşedilen bu tarih tezi beceriksizliğin itirafı aslında. Öyle ya, 16 devlet kurmuş ama hiçbiri uzun ömürlü ve kalıcı olmamış. En uzun ömürlüsü Osmanlı’nın ne kadar Türk devleti olduğu bile tartışmalı. Hanedan devleti Osmanlı’nın en çok zulme uğrattığı kıydığı halkların başında Türkler geliyor. Osmanlı, Türk halkını kıymakla kalmamış, “etrak’ı bi idrak” diye aşağılamış. Son iki yüzyılını “hasta adam” olarak geçiren Osmanlı devleti, nihayet tarihe karışmış.

Peki Türk devletleri niye uzun ömürlü olamamışlar? Resmi tarih tezine göre, dış düşmanların saldırılarından çok içerde birlik beraberlik bozulduğu için tarihe karıştılar.

Madem öyle, niye hiç ders alınmamış; birlik beraberliği korumaya niye hiç kafa yorulmamış? Resmi tarihte bu soruya akla uygun bir yanıt yok. Resmi tarih ve ideolojinin yanıtı en revaçta sözcüklerle, milli birlik beraberlik, devletin milletin bekası, iç cephe, ezan bayrak, Kur’an, mevzubahis olan vatan ise gerisi teferruat, dış güçler vs.’den ibaret.

***

Bu sözcüklerle terennüm edilen söylem ilk olarak 1971 yılında girdiğim Kuleli Askeri Lisesi’nde kulaklarıma çalındı. Ergenlik çağımızdı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin dört yıldızlı generalleri, “sosyal uyanış ekonomik gelişmeyi aştı” gerekçesiyle darbe yapmışlardı. Gazetelerde ve tek kanal TRT’de yayımlanan bildirilerde, memleketin komünist işgal tehlikesiyle karşı karşıya olduğu söyleniyor; “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde” diye korku salınıyordu. Okul komutanı Albay Doğan Günçan, “Bizim Amerikamız var” diyerek komünist işgal korkusunu hafifletmeye çalışıyordu. Sık sık Kuleli’yi teftişe gelen Birinci Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Faik Türün, konferans için çağrılan eski askerler aynı klişeyi tekrarlıyorlardı. “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerdeyiz!”.

Bu klişeyi ilk duyduğumda çocuk aklımla çok heyecanlanmıştım. “İcabında vatan millet ve vazife uğrunda seve seve can vermeye” hazırlanıyorduk. “İstiklal Harbi günlerindekinden daha mı kötü durumdayız ki, milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyuyoruz?” diye sormayı henüz akıl edemiyorduk. Yaş ilerledi, Harbiye’nin ilk yılında Anatole France’ın “Vatan uğruna ölündüğü sanılır, sanayiciler uğruna ölünür” tümcesi, milli ezbere bıçak gibi saplandı, hamasetten arınmanın başlangıcı oldu. Çocuksu hamasi heyecanın yerini sol bilinç aldı. 

Sözü uzatmayayım. O günlerdeki “milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günler” söylemi aslında dünya ve ülke çapında esen sosyalizm rüzgârlarına karşı devletin sahibi sermayedar sınıfın şemsiye ve kalkan ihtiyacını ifade ediyordu. Ülkücü milliyetçi hareket, bu gereksinmenin gladyo/kontrgerilla operasyonunda paramiliter örgütlenmeydi. Temel amaç, ülkenin sola komünizme kaptırılmamasıydı. Bu uğurda nice cinayetler ve katliamlar işledi ülkücü milliyetçi hareket. “Milli birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan günler” palavrası sıkan generaller ise, emekli olduktan hemen sonra soluğu banka ve holding yönetim kurullarında alıp hakk-ı huzur’a talim ettiler!

***

Aradan yarım asır geçti. Siyasi iktidar seküler “laik” beyaz sermayeden mütedeyyin İslamcı yeşil sermayeye el değiştirdi ama resmi ideoloji ve tarih tezi değişmedi. Hâlâ milli birlik beraberlik, devletin bekası, ezan, bayrak, vatan, Kur’an, dış güçler nutukları atılıyor.

2015 genel seçimleri sırasında Kürt halkının özgürlük talebi, iktidar partisi AKP ve müstakbel ortağı MHP tarafından “beka” meselesi olarak propaganda edilmişti. 

2019 belediye seçimleri sırasında Devlet Bahçeli sürekli “31 Mart seçimleri uçurumdan önceki son çıkıştır. Yalnızca belediye başkanı seçmeyeceğiz. Ya bela diyeceğiz ya beka diyeceğiz” diye kampanya yürütmüştü. 

Recep Tayyip Erdoğan da “31 Mart salt mahalli idare seçimi değildir. Bu seçimler, ülkemiz açısından beka meselesine dönüşmüştür” diyordu. Hatta İstanbul giderse Mekke Medine ve Kudüs bile gidebilirdi!..

***

İstanbul, Mekke Medine Kudüs oldukları yerde duruyorlar ama büyüklere masallar, yani beka hamaseti bitmedi. Bu kez İsrail dolayımıyla “iç cephe” masalı anlatılıyor.

Baş düşman İsrail, iç cepheyi güçlendirelim” masalı henüz çok taze. AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı sıfatıyla TBMM’yi açarken ciddi ciddi, “İsrail yönetiminin Filistin ve Lübnan’dan sonra gözünü dikeceği yer bizim vatan topraklarımız olacaktır” demesiyle başladı bu masal. (1 Ekim 2024)

Erdoğan böyle buyurmuştu ama meğer İsrail’in Filistin ve Lübnan’dan sonraki hedefi Türkiye değil İran imiş. Erdoğan’ın “İsrail’in bir sonraki hedefi biziz” dediği tarihlerde, İsrail İran’a saldırmak için son hazırlıklarını yapıyormuş.

Yine de iç siyasete yönelik “Baş düşman İsrail, Allah’ını seven defansa gelsin!” masalının kitle manipülasyonu bağlamında isabetsiz olduğu söylenemez. İsrail’in ABD ile birlikte İran'a saldırmasından sonra bu kez “İran’dan sonraki hedef Türkiye” masalı dolaşıma sokuldu. Çok da inananı var. Sadece Erdoğan sevdalısı ümmetçi seçmen kitlesi değil, milliyetçi, liberal, sosyal demokrat, Atatürkçü, Kemalist, ulusalcı devasa bir kitle ve kanaat önderleri. Öyle ki, PKK lideri Abdullah Öcalan bile “ABD İsrail’i Ortadoğu’da hegemon güç yapmak istiyor. Beş aşamalı bir stratejinin üç aşaması bitti, İran ve Türkiye aşaması kaldı” diyerek koroya katılmış. Abdullah Öcalan bile koroya katılmış ama kendisini merkeze yerleştirme sevdasından kendini alamamış. Öcalan’a göre İsrail Kürtleri yanına çekmek istiyor, Kürtleri yanına çekebilmek için de Öcalan’ı ortadan kaldırması gerekiyor. Bu planı ancak kendisi engelleyebilir!

Özetle, İsrail’in nihai hedefinin Türkiye olduğu masalına bir avuç sosyalist dışında inanmayan yok gibi. Böylesine bir milli mutabakata ömrümde rastlamadım.  

***

Peki İsrail’in Türkiye’yi hedefe koymasının akla uygun bir nedeni var mı? Türkiye sıradan bir ülkeymiş gibi neden topluma ‘İsrail korkusu’ enjekte ediliyor? 

Her şeyden önce İsrail de Türkiye de ABD’nin bölgedeki en sadık müttefikleri, taşeronları. Kürecik ve İncirlik üsleri, ABD’ye olduğu kadar İsrail’e de hizmet ediyor.

İsrail Gazze’de soykırım yaparken bile Türkiye ile ticaretinde kesinti olmadı; ihtiyaç duyduğu petrolü, çimentoyu, çelik vs.yi Türkiye üzerinden sağladı. Nihayet utanma belasına ikili ticaret daraltıldığı halde İsrail’in dış ticaret ortakları listesinde Türkiye hâlâ 5’inci sırada.

Suriye’de İslamcı terörist Şara’yı birlikte iktidara taşıdılar.

Dahası, Türkiye’nin siber güvenliği bile İsrail’e emanet edilmiş. Genelkurmay’dan Türksat’a devletin tüm stratejik kurumları dijital güvenliklerini sağlamak için İsrail ordusuna hizmet veren Tel Aviv merkezli şirketin ürünlerini kullanıyor. (Karar manşet, 10 Ekim 2024)

Yazı uzamasın. İkili ilişkilerin derinliğine ve tarihine aykırı şekilde İsrail’in gözünü Türkiye’ye diktiğine ilişkin sözler, fantastik bir masal olmanın ötesinde bir değer taşımıyor. Ama ne acı ki, çok dinleyeni ve inananı var. Nazım Hikmet, “Akrep gibisin kardeşim” şiirini durduk yerde yazmadı.

Baş düşman İsrail, Allah’ını seven defansa gelsin!” masalının asıl amacının, emek, barış ve demokrasi güçlerini kendilerine yabancılaştırmak ve sermayedar sınıfın mevzilerine doldurmak olduğu anlaşıldığında, “Akrep gibisin kardeşim” şiiri edebiyat tarihinin tozlu raflarında unutulmaya terk edilebilir.


30 Ekim 2023 Pazartesi

KUTLANACAK CUMHURİYET KALDI MI Kİ?


Cumhuriyet, egemenliğin cumhura yani halka ait olduğu devlet biçimi demek. Böyle bir devlette halk, egemenliğini ya doğrudan ya da seçtiği temsilciler aracılığıyla kullanır. Bu yönetim tarzı demokrasi olarak adlandırılır. Yani cumhuriyet ve demokrasi birbirlerini içeren olgulardır. Cumhuriyet toplumun ortaklıkları, demokrasi farklılıkları üzerine kurulur.

Modern cumhuriyet, burjuvazinin eseridir; kapitalist batı ülkelerinde yüz yıllara yayılan süreçte ete kemiğe büründü. Önce ekonomik altyapıda kapitalizm gelişti; sonra üretim araçlarının sahibi burjuvazi, siyasi üstyapıda iktidarı aristokrasiden devraldı; altyapıdaki evrim üstyapıda devrimle tamamlandı. İngiltere, Hollanda, İsveç vs. ülkelerde hanedanlar sürüyorsa da varlıkları kâğıt üstündedir; devlet, halk oyu ile seçilmiş temsilciler tarafından yönetilmektedir.

Türkiye'de cumhuriyet, batı ülkelerindeki gibi yüz yıllara yayılan bir süreçte değil, Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki İstiklal Harbi ardından ilan edildi. Osmanlı’dan devralınacak bir burjuvazi yoktu; “Hasta Adam” Osmanlı’nın üretim ve bölüşüm ilişkileri toplumsal ilerlemenin önünde engel haline gelmişti, tasfiyesi şarttı; tasfiye, İstiklal Harbi zaferi sayesinde saltanatın / hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanıyla gerçekleşti. 

Cumhuriyet, yarı-teokratik Osmanlı devletinden “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur” şiarıyla hedeflenen modern burjuva devletine doğru atılan ilerici devrimci bir adımdır. Marksist terminolojideki ifadeyle, burjuva demokratik devrimdir. Feodalizmden kapitalizme, teokrasiden demokrasiye, tarım toplumundan sanayi toplumuna, ümmetten millete, kulluktan yurttaşlığa, padişahın çobanlık ettiği tebadan eşit haklara sahip yurttaşlardan oluşacak modern topluma, sömürgelikten bağımsızlığa doğru atılan en büyük adımdır.

*** 

CUMHURİYET NOSTALJİSİ

Türkiye’nin burjuva demokratik devrimi 100 yaşında ama “Cumhuriyet 100 yaşında” ifadesi sözün gelişi; “100’üncü yaşında cumhuriyet” nostaljiden ibaret. Feodalizmden kapitalizme, tarım toplumundan sanayi toplumuna geçildi ama kulluktan yurttaşlığa, padişahın sürüsü tebaadan eşit haklara ve yurttaşlık bilincine sahip bireylerden oluşacak modern topluma geçilemedi. Marksist terminolojideki ifadeyle, politik devrim başarıldı ama onca inkılaba karşın sosyal devrimde yolun sonuna kadar gidilemedi. Üstüne üstlük, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bağımsızlık da elden gitti.

***

ÖRNEK MÜTEŞEBBİS GAZİ

Cumhuriyete giden yolda politik devrim başarıldı ama demokrasiyle yönetilen modern toplum hedefine ulaşılamadı. Çünkü Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet, sınıflar hiyerarşisinde asker-sivil bürokrasi ile burjuvazinin tepede olduğu, diğer herkesin sınıfsal ulusal etnik dinsel kimliklerinin bastırıldığı ve herkesin Müslüman Sünni Türk olmaya zorlandığı bir cumhuriyet idi. Atatürk, bu modelin baş öğretmeni, “örnek burjuva” idi. 

Atatürk’e “örnek burjuva” denmesi Kemalistler tarafından alınganlıkla karşılanıyor. Alınganlığa gerek yok; burjuva terimi iktisat ve siyaset bilimlerine ait bir terimdir. En yalın ifadeyle, üretim araçlarının sahibi kentsoylu demektir. Genel sözlüklerde “burjuva” sözcüğü, “aristokrasi ile işçi ve köylülerin oluşturduğu halk tabakası arasında kalan kentsoylu sınıf, girişimci” diye açıklanır. Günümüzde artık iş insanı deniyor.

Araştırma okuma yazma tembeli Kemalistler Atatürk’e burjuva sıfatını yakıştıramasalar da, Atatürk kendisine yakıştırmasını bilmişti. Öyle, küçük ve orta burjuvalığı değil, büyük burjuvalığı kendisine yakıştırmasını bilmişti; hem de bizzat burjuva, yani müteşebbis olarak. Kemalistliğinden asla şüphe edilmeyecek Doğan Avcıoğlu’nun “Türkiye’nin Düzeni” adlı ünlü eserindeki ifadeyle, “Örnek Müteşebbis Gazi” idi. Avcıoğlu bu başlık altında Atatürk’ün en yakın arkadaşlarıyla birlikte örnek bankacı müteşebbis olarak İş Bankası’nı, örnek sanayici müteşebbis olarak bira fabrikasını, örnek çiftlik sahibi olarak AOÇ’yi vs.yi kurduğunu anlatır. Avcıoğlu’nun belirttiği üzere, Atatürk’ün İş Bankası’nın kuruluş sermayesi olarak koyduğu para, milli mücadeleye yardım amacıyla Hindistan’dan Mustafa Kemal’in şahsına gönderilmiş paraydı.

Oysa İstiklal Harbi sırasında Atatürk, “Efendiler, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için bizi mahvetmek isteyen emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı milletçe savaşmayı caiz gören bir mesleği izleyen insanlarız” diyordu. Zaferin ardından, zaferi perçinleyecek Lozan Anlaşması’nı ve cumhuriyet ilanını bile beklemeden rotayı kapitalizme çevirdi. İzmir’e giderken, Balıkesir Zağanos Paşa Camii’ndeki nutkunda, “İsteriz ki efendiler, memleketimizde çok ve çok milyonerler ve milyarderler olsun. Onların servetlerine göz dikmeyeceğiz, orta tüccarları da onların seviyesine çıkaracağız ve hep beraber daha çok zengin olacağız” diye vaaz verdi. Nihayet İzmir İktisat Kongresi’ni toplayarak, kapitalizme çevirdiği rotayı kurulacak cumhuriyetin resmi ideolojisi haline getirdi.

Milyonerler ve milyarderler yetiştirme hedefiyle yola çıkıp emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadele edilemezdi; ama o günün koşullarında, ulus devleti kurmak için ulusal burjuvaziyi oluşturmaktan, yani milyonerler ve milyarderler yetiştirmekten başka çare yoktu. Atatürk de göz önündeki bu çareye sarıldı. Ne ki, ordunun himayesinde asker-sivil bürokrasi eliyle başlatılan kapitalistleşmenin Osmanlı’daki gibi yarı sömürgeleşmeye dönüşmesi kaçınılmazdı. Atatürk’ün “memlekete bankalar, demiryolları, fabrikalar, şirketler vb. sanayi müesseseleri kursunlar; bizi yabancıların sermayesine muhtaç bırakmasınlar” diye umduğu, devlet eliyle beslenen para babaları kendileri için yapılan devrime, kendileri için kurulan bağımsız cumhuriyete sahip çıkmadılar; sınıfsal doğaları gereği, batılı kapitalistlerin uzantıları oldular. Bağımsız Türkiye hayali İkinci Dünya Harbi ertesinde Atlantik Okyanusu’nda suya düştü, yerini Küçük Amerika hayali aldı.

*** 

MİLYARDERLERİN CUMHURİYETİ

Atatürk rotayı kapitalizme çevirmenin gerekçesini “hep beraber daha çok zengin olacağız” diyerek açıklamıştı. Oysa kapitalist düzende hep birlikte zengin olunmaz; herkes aynı anda milyoner milyarder olamaz. Adam Smith, David Ricardo, John Maynard Keynes… Hiçbiri böyle bir formülü icat edememişlerdi. Ama burası Türkiye’ydi. Atatürk’ün vaaz ettiği, “memleketimizde çok ve çok milyonerler milyarderler olsun” politikası, ardıllarınca hiç sektirilmedi. 1920’li yıllarda liberal kapitalist, 1930’larda devletçi kapitalist, İkinci Dünya Savaşı’ndan bugüne karma ekonomi politikaları uygulanarak, devlet eliyle milyonerler ve milyarderler yetiştirildi.

Adnan Menderes’in sloganı, “Her mahallede bir milyoner yaratacağız” idi.

Süleyman Demirel, “Benim işçim, benim köylüm” dese de hep zengini kolladı.

Turgut Özal, “Ben zengini severim” diyecek kadar açık sözlüydü.

Nihayet cumhuriyetin ilk yüzyılının son çeyreğinde Tayyip Erdoğan, hem kendisi zenginleşiyor hem de iktidarını kollayacak zenginler üretiyor. Milyoner ve milyarder üretme konusunda Erdoğan hepsinden becerikli çıktı; Türkiye, en çok dolar milyarderi olan ülkeler sıralamasında ABD, Çin, Rusya, Hindistan ve Almanya’nın ardından dünya 6’ncısı oldu.

Neyzen Tevfik’in “Türkü yine o türkü, sazlarda tel değişti / Yumruk yine o yumruk, bir varsa el değişti!” dizeleriyle edebileştirdiği bu süreçte gerek bağımsız Türkiye’de gerekse Küçük Amerika’da işçilere köylülere sınıf çıkarları temelinde örgütlenmek yasaklandı; grev hakkı, 1963 tarihinde ancak yasalaşabildi. Kürtler, Aleviler, gayrimüslim azınlıklar, her kökenden solcular sosyalistler cumhuriyetin üvey evladı bile olamadılar; her devirde yok sayıldılar, var sayıldıklarında ezildiler, nice çilelere, zorbalıklara, katliamlara maruz bırakıldılar.

***

YENİ BİR CUMHURİYET 

Cumhuriyetin 100’üncü yılında Türkiye demokrasi limanından çok daha uzaklarda, son durağı teokrasi olan rotada hızla yol alıyor. Cumhuriyet devrimini gerçekleştiren parti bile yurttaş haklarından değil kul hakkından helalleşmeden söz ederek siyaset yapıyor. Toplumun seküler yarısı, sükuta uğramış bağımsız cumhuriyet hayalini kutluyor. Toplumun diğer yarısı da 100 yıl önceki devrimi çalmanın ve iktidarda olmanın keyfiyle, hayatın Osmanlı dönemindeki (hatta olabilirse 1400 yıl önceki) gibi yaşanacağı şeriat devleti hedefine hayli yaklaşmış olmayı kutluyor. Yarı yarıya bu bölünmüşlük bile ortada kutlamaya değer bir cumhuriyet kalmadığını görmek için yeterlidir.

Bugün cumhuriyet ve demokrasi kâğıt üstündedir. Seçimlerin yapılıyor olması, demokratik bir cumhuriyetin varlığını göstermiyor. İlla cumhuriyet denecekse, bugünkü cumhuriyet, ekranlarda fırıl fırıl dönen kutlama reklamlarının da gösterdiği üzere, yerli-yabancı tekellerin cumhuriyetidir. Değil Atatürk’ün bıraktığı cumhuriyet, sıradan cumhuriyet ve demokrasi bile yoktur. Onun yerine rotayı İslam Cumhuriyeti’ne çevirmiş otokrasi vardır. 

100 yıl boyunca yaşanmış acıların bir daha yaşanmayacağı; ortak vatanda eşit yurttaşlık çatısı altında herkesin kimliği, dili, kültürü ve inancıyla özgürce yaşayacağı; kimsenin kimseye üstünlük kurmayacağı; ortak evin nimetlerinin hakça paylaşılacağı bağımsız demokratik laik sosyal(ist) hukuk cumhuriyeti için ayağa kalkmak ve meşru her zeminde mücadele etmek ertelenemez bir görevdir.


3 Ağustos 2023 Perşembe

MAGANDA POLİTİK

Yıllar önce bir dünya şampiyonluğu haberiydi; ama, gündemin hayhuyu içinde kimsenin dikkatini çekmeden unutulup gitmişti. Son günlerde maganda cinayetleri gündemin ön sıralarına tırmanınca, dünya şampiyonluğu haberini ve o günlerde aynı başlıkla yazdığım yazıyı anımsamadan edemedim. Hollanda Devlet Radyosu NPS’nin Türkçe yayın saatinde seslendirdiğim yazıda şu hususları kaydetmiştim.

* * *

Haber, gazete sayfalarında “Türkiye maganda liginde şampiyon”, “Türkiye ‘dünya maganda ligi’nde zirvede” başlıklarıyla yankılanmıştı. (4 Ocak 2006 tarihli gazeteler) 

Habere göre, ABD’de kurulu Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı bir araştırma yapmış. Kutlama ve benzeri nedenlerle ateş açılması sonucu serseri kurşuna en çok kurban veren ülke Türkiye çıkmış. Serseri kurşunlara verdiğimiz kurban sayısı yılda ortalama 700. 

Amerikan ajansının araştırması doğruysa, bu yarışta hakikaten açık ara öndeyiz. Bizden sonra Orta Amerika ülkelerinden Porto Riko geliyor. Serseri kurşunla ölen Porto Rikoluların sayısı yılda sadece 300; o da ölünün ardından mezar başında ateş açma geleneği yüzündenmiş. 

ABD’de serseri kurşunla ölenlerin sayısı da yılda 100’ü aşıyormuş.

Habere uygun görülen “Dünya maganda liginde zirvedeyiz” başlığı, yerli yerine oturan bir ifade. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, ‘serseri kurşun’un karşılığında aynen ‘maganda kurşunu’ yazılı. Maganda ise görgüsüz, kaba, terbiyesiz, uyumsuz ve saldırgan kimse demek.

* * *

Dinime küfreden

Maganda kurşunuyla ‘kim vurdu’ya gidenler liginde, kovboyların ülkesindeki bir ajansın bizi şampiyon ilan etmesi yeterince trajikomik. 

Hani, western filmlerinde kovboy hasmını haklamak niyetiyle bara girer. Etrafta tedirginlik ve sessizlik. Yardakçısı kovboya sorar: 

- Kimi vuracaksın George?

George silahını çekip bardakileri haklar, geriye bir kişi kalınca hınk deyicisini yanıtlar:

- İşte bu sona kalanı.

Kovboy zihniyeti Teksas barlarında kalmadı. ABD dünyayı kovboy barlarına çevirdi. 

Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, dünyanın şurasında burasında milyonlarca insan Amerikan silahlarıyla bile bile öldürülüyor; Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı kalkmış, serseri kurşundan ölenlerle ilgileniyor. İşlerin hâlâ kovboy zihniyetiyle yürüdüğü Büyük Amerika’da serseri kurşunla ölenlerin sayısının yılda sadece 100 olması da hayli şaşırtıcı.

* * *

Mikro magandalık

Öyle ya da böyle, burası da Küçük Amerika, kendimizi biliyoruz. Aynadaki suretimizin gösterdiği, koyu bir magandalık. Benzer kabalık ve ilkelliğin şu veya bu derecede başka yerlerde de yaşanıyor olması hafifletici neden değil. Amerika’da bir kuruluşun listesinde “Dünya maganda liginde zirvedeyiz”. Hiçbir ekstra çaba sarf etmeden gelen bu şampiyonlukla övünmeli mi dövünmeli mi, artık siz karar verin!

Laf aramızda, benzer bir şampiyonluğumuz daha var. O da uluslararası tescilli, hem de BM onaylı. BM Genel Kurulu’nda ‘Kadın 2000’ başlıklı özel oturumda kadına dayaktan yana Afrika ülkelerini de geride bırakıp dünya rekoru kırdığımız ortaya çıkınca, gazete, “Kadın dövmede dünya şampiyonuyuz” diye başlık atmıştı. (Hürriyet, 7 Haziran 2000.) 

Kim ne düşünürse düşünsün, bu şampiyonluklar durduk yerde gelmiyor. Sonuna kadar hak edilmiş şampiyonluklar. Çünkü, zaten doğru düzgün bir feodalizm yaşamadığımız gibi hızlandırılmış alaturka-arabesk lümpen (ve dahi artık abdestli) kapitalizmle birlikte kültürel doku çürüdü; kitabına uygun bir burjuva-proleter ayrışması olmadı; değer yargıları alt üst oldu; magandalık toplumu ve devleti tutsak aldı. (Abdestli kapitalizm ifadesi Eren Erdem’indir.)

Magandalaşma lümpen kapitalizmle başlasa da maganda sözcüğü 1970’li yıllarda dolaşıma girdi. Magandalık, çok kanallı televizyon devrinde ‘delikanlılığın’ kitabının hep yeniden yazıldığı popüler kültür programlarıyla toplumun hücrelerine sindi.

Fakat magandalık düğünde ya da maçtan sonra silahını çekip saydırmaktan, aile bireylerine şiddet uygulamaktan ibaret değil. Artık nereye baksan magandalıktan geçilmiyor.

Trafikte kadın sürücüyü sıkıştırmak, yağmurlu havada yayaların üzerine su ve çamur sıçratmak, öne geçmek için değme kayakçılarla yarışırcasına slalom yapmak, tank gibi ciple korku salmak, hoparlörün sesini sonuna kadar açarak herkese ‘damar’dan müzik ya da ezan dinletmek, arabada içilen biranın şişesini ve çöpü camdan fırlatmak. 

Ortak kullanım alanlarını ve piknik yerlerini çöplüğe çevirmek.

Sokakta yerlere tükürmek; cep telefonuyla otobüste, dolmuşta, metroda bağıra çağıra gevezelik etmek; etrafta kim var kim yok, aldırmadan küfürlü konuşmak; parmaklarda tokmak gibi yüzükler, ayakta beyaz çoraplar; nerede olursa olsun, gömlek düğmelerini açık bırakarak kıllı göğsünü ve altın kolyesini teşhir etmek.

Sofrada ortak meze ve salatayı pay kaşığıyla değil kendi kaşığıyla almak, çorbayı ve çayı höpürdeterek içmek, ağzını su aygırı gibi açmak ve şapırdatmak, kuru fasulye pilav ve turşuyla viski içmek, dişlerini tırnaklarıyla karıştırmak.

Kadına ölesiye tutulmak, yüz bulamayınca öldürüp başkasına yar etmemek…

Bunlar yine de bireysel düzeyde mikro magandalık örnekleri. Yani, yaşamın zevklerinden ve renklerinden yoksun kalmış bireyin başkalarına çokça zararı dokunmayacak yaşam tarzı. 

* * *

Makro magandalık

Asıl tehlikeli magandalık, makro düzeyde olanı. Yani, devlet yönetiminde ve politikada, bilimde ve sanatta, ekonomide ve medyada, özellikle de sporda magandalık.

Aydın Boysan’a göre politika magandası Atatürkçü söylevler döktürse de gizlice yabancı yobazdan yardım alır. Laikliği korumak için ettiği yemine bağlı kalmaz. Halk dalkavuğudur, nabza göre şerbet verir. Ağzından Allah adını düşürmediği halde Allahsızdır, çünkü ahlaksızdır. Kendisi ve yakınları kitabına uydurarak nüfuz ticareti yaparsa bu zekâ eseridir, başkaları yaparsa haydutluktur. Başka görüş sahiplerini “kökü dışarda” diye damgalar, kendi kökünün dışarda olmasını doğal bulur. Kısacası, politika magandası olduğu gibi görünmez, göründüğü gibi olmaz, ona yol gösteren en parlak ışık çıkarcılıktır. (Leke Bırakan Gölgeler, Bilgi Yayınevi, 1995)

Aydın Boysan bunları 1980’li 90’lı yılların politikacıları için yazmış. Bugünün politikacıları için yazmış olsa ne fark eder ki? Bir farkla, bugünün politikacıları artık Atatürkçü nutuk atmıyorlar.

Demokrasiyi kendine yontmak, sadece kendine Müslümanlık, özgürlük adına yalnızca türbanın ve imam hatiplinin üniversitelere ve kamu kuruluşlarına girebilmesini savunmak.

Şiire benzemedik bir dörtlük yüzünden yattığı üç aylık hapsin demagojisiyle kafa ütülemek, iktidara gelince Terörle Mücadele Yasası’nı ve 301’inci maddeyi düşünenlerin kafasına geçirmek.

Şeriatçı Afgan liderinin dizinin dibinde oturmak, Anıtkabir’deki saygı duruşunu “sap gibi ayakta duruyorlar” diye aşağılamak.

İktidarda olsun muhalefette olsun Müslümanlığı kimseye bırakmamak, sonra da emperyalist kefereyle birlikte komşu Müslüman ülkenin üzerine çullanmak.

Ben zenci Türklerdenim” diye fakir fukara ve mazlum edebiyatı yapmak, iktidara gelince ‘zenci Türkler’in başında sermayenin vekilharcı kesilmek.

Seçimden önce, politikadaki yozlaşmaya ve yolsuzluklara tepkili halka dürüstlük propagandası yapmak, yolsuzlukla mücadele için dokunulmazlıkları kaldıracağına söz vermek, iktidara gelince sözünden caymak.

Maaşıyla geçinemediği için ticarete devam etmek zorunda kaldığı numarasına yatmak, şeffaflık isteyenlere, iktidarda olmanın cüretiyle “densizler edepsizler” diye küfretmek.

Hangi birini saymalı?

İktidardaki böyle muhalefetteki böyle.

Asıl nasılsa vekil aynen öyle.

Burası Türkiye!

* * *

Maganda liginde şampiyonluk” haberi üzerine özetle bu hususları kaydetmiştim. Aradan 17 yıl geçmiş. O günden bugüne ne değişti? Birlikte yanıtlayalım mı?


7 Ocak 2023 Cumartesi

PEYGAMBER’E KALMAYAN DÜNYA PAPA’YA DA KALMADI

Dünya fani, kimseye kalmıyor. Şarkıda söylendiği üzere “yalan dünya her şey bomboş.”

Peygamberler evliyalar, krallar kraliçeler, padişahlar sultanlar, tiranlar diktatörler, zenginler fakirler, efendiler köleler, burjuvalar proleterler… Kimler geldi kimler geçti, umurunda olmadı kendisi de fani olan dünyanın.

Semavi inanca göre 950 yıl ömür süren ilk Peygamber Adem’e kalmadığı gibi 1350 yıl ömür sürdüğüne inanılan Nuh Peygamber’e, 500 sene yaşadığı rivayet edilen Sultan Süleyman’a da kalmadı dünya. Gün geldi, “Süleyman bir sultan olmuş, saltanatı boşu boşuna” denildi. 

Dünya öyle fani ki, antik Yunan’ın en yüce Allah’ı, ateşin yıldırımların ve aklın sahibi Zeus bile bugün ancak mizah nesnesi olarak anılıyor. Çünkü Nietzsche’nin deyişiyle Tanrı bile öldü!

İslam inancına göre Tanrı’nın en sevdiği insan, en kıymetli peygamber, Resûl-i Kibriyâ Yalvaç Muhammed bile sadece 63 yıl nefes alıp verebildi dünyada. Sadece 63 yıl. Kısacık ömründe ne kabak tatlısı yiyebildi ne de çilek reçeli. Etli kuru fasulye, patates oturtma, bol domatesli çoban salata, biber dolma, közde mısır… Bunların hiçbirini tadamadan göçüp gitti dünyadan. Ömrünün son günleri acılar içinde geçmiş; ölüm döşeğinde iki hafta can çekiştikten sonra vefat etmiş. Cenazesi birkaç gün ortada kalmış. Çünkü (en yakın dostları Ebubekir ve Ömer dahil) sahabenin çoğu, iktidar kavgasına tutuşmuşlar; damadı Ali, naaşın başında bekleyedurmuş. Ensar ile muhacirler arasındaki “kim halife olacak” kavgası muhacirler (yani Ebubekir ve Ömer) lehine sonuçlandıktan sonra bu kez nereye gömüleceğinde ihtilaf çıkmış. Nihayet, şatafatsız, çok az kişinin (bir rivayete göre 17 kişinin) katıldığı cenaze merasimiyle, vefat ettiği hücrenin zemini kazılmış, toprağa verilmiş…

***

Dediğim gibi dünya fani, kimseye kalmıyor; Adem’e, Nuh’a, Sultan Süleyman’a, Yalvaç Muhammed’e, Zeus’a kalmadığı gibi Katolik dünyasının eski ruhani lideri, önceki Vatikan Devlet Başkanı Papa 16. Benedictus’a da kalmadı. 

“Eski” veya “önceki” Papa diyorum. Çünkü 16. Benedictus Katolik Kilisesi tarihinde çok az rastlanır bir tutumla, ecel kapısını çalmadan görevini bırakıp, inzivaya çekilmiş. Oysa Hristiyan dünyasında papalık, istifa edilecek makam değil. İstifa, tanrısal makam ve görevi bırakmak gibi bir şey yani. Bilenlerin söylediğine göre, 16. Benedictus, Katolik tarihinde istifa eden ikinci Papa imiş. Neden istifa ettiği sorusunun yanıtı yaşam öyküsünde saklı. Öyle tanıdık bir hikâye ki!

İşte bu “önceki” Papa Benedictus geçen yılın son gününde son nefesini verdi. En kıymetli peygamberi, Resûl-i Kibriyâ Yalvaç Muhammed’e 63 yıl ömür biçen Tanrı, Papa Benedictus’a 95 yıl ömür vermiş, şatafatlı bir cenaze merasimini münasip görmüş. Hikmetinden sual olunmaz!

Müstafi Papa’nın cansız bedeni özel şerit ve mühürlerle kapatılan iç içe üç tabuta konmuş, Vatikan’da San Pietro Bazilikası’nın alt katındaki odaların birinde muhafaza altına alınmış. Cenaze merasimine çok sayıda devlet başkanı ve Katolik mümin yüz binlerce kişi katılmış. Katılanlar arasında Kürdistan Ulaştırma ve Haberleşme Bakanı Ano Cewher Abdoka bile var. Yine de nispeten az şatafatlı olmuş merasim. Çünkü görevi başında değil, istifa edip kendisini emekliye ayırdıktan sonra vefat etmiş. (Tanrısal vazifeden istifa ve emeklilik nasıl bir şeyse!) Görevdeyken vefat etseymiş merasim çok daha şatafatlı olurmuş.

***

Papa 16. Benedictus’un neden istifa edip bir tür inzivaya çekildiği sorusunun yanıtı, dediğim gibi, yaşam öyküsünde saklı ve çok tanıdık bir hikâye!

Asıl adı Joseph Ratzinger; 1927 yılında dünyaya gözlerini açmış; ilk gençliğinde Nazi sempatizanı; Almanya’nın İkinci Dünya Savaşı yenilgisinden sonra ilahiyatçı akademisyen, orta yaşlılığında Münih Başbiskoposu. Papa 2. John Paul’e 1981 yılında tetikçi Mehmet Ali Ağca’nın suikastından sonra Vatikan’da bu olayı araştıran komisyonun başkanı. Ardından Papalığın Dinsel Öğretiler Kurulu Başkanı ve John Paul’ün ölümü üzerine 2005 yılında Papa. Katolik tarihinde, Papa olarak atanan ilk Alman. Selefi gibi yeminli bir anti-komünist. Yahudi soykırımı, kürtaj, eşcinsellik, biyo-tıp çalışmalarına hep karşı cepheden saldırmış. Yahudi soykırımını yadsıyan tezlerinden dolayı aforoz edilen (yani dinden kovulan) bir rahibi, rehabilite etme iddiasıyla yeniden Hristiyanlığa kabul ettiği için cümle Yahudilerin öfkesini üzerine çekmiş. Avrupa’daki neo-Nazi hareketler ve partiler Papa Benedictus’un anti-komünist anti-semitic söyleminden ve tutumundan hayli beslenmişler.

***

HRİSTİYANLIK AKIL DİNİ İSLAM ŞİDDET DİNİ!

Papa Benedictus istifa ettiği 2013’e kadar öteki dinlere soğuk yaklaşımı ve İslamofobik açıklamalarıyla da anımsanıyor. İslamofobik açıklamalarının tepkiyle karşılandığı günlerde Türkiye’ye gelmişti. Sene 2006. Türkiye’de Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan. Papa bugün gelmiş gibi anımsıyorum, o günlerde de yazmıştım.

Papa, Türkiye’ye gelmeden üç ay önce verdiği vaazında Hristiyanlığın akla dayandığını savunmuş, İslamiyet’i ise “akıl dışı şiddet dini” ilan etmiş, ABD Başkanı Bush’un başlattığı “çağdaş Haçlı Savaşı”na omuz vermişti. Türkiye’de İslamcılar bulsalar bir kaşık suda boğacak derecede kinlenmişlerdi Papa’ya. Haftalarca, “Ya özür dile ya da gelme” diye mitingler düzenliyor, Ayasofya’yı basıp korsan namaz kılıyorlardı. Daha önceki Papa’yı vuran Mehmet Ali Ağca bile, Papa Benedictus’a mektup yazarak, “Bu işleri bilen biri olarak söylüyorum, can güvenliğin tehlikede, Türkiye’ye gelme” diye uyarmıştı.

Papa bunlara aldırmadan gelmişti. Karşılanması muhteşemdi. Daha önce, (asli kimliğinin dürtmesiyle) “Ben davet etmedim” diyerek Papa ile görüşmeyeceği havasını basan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Papa’yı uçağın merdiveninde karşılamıştı. Papa, Sultanahmet Camii’nde kıbleye dönüp dua etmiş; Rum, Ermeni ve Süryani patrikleriyle birlikte ayinlere katılmış; Cumhurbaşkanı ve Başbakan ile görüşmüş; ülkesine dönerken “kalbim İstanbul’da kaldı” demişti. Böyle derken, İstanbul’a hayranlığını mı vurgulamıştı, yoksa İstanbul’un beş yüz yıldır Hristiyan kenti değil Müslüman kenti olmasına hicranını mı dile getirmişti, anlaşılamamıştı.

Sermaye medyası ziyaretten ziyadesiyle mutluydu; Cumhurbaşkanı Sezer’in ve Başbakan Erdoğan’ın Papa’yı çok iyi ağırladıklarını, Papa’nın üç ay önceki sözlerinden dolayı özür dilediğini, dinler arası diyaloga katkıda bulunduğunu, Türkiye’nin AB üyeliğine destek verdiğini yazarak insanları kandırmaya çalışıyordu. Oysa Papa ne özür dilemişti ne dinler arası diyaloga katkıda bulunmuştu ne de Türkiye’nin AB üyeliğine destek vermişti. Anlatsam yazı uzar gider. Sadece şu kadarını yazayım: “Papa, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğuna destek verdi” diyen Tayyip Erdoğan Papa tarafından yalancı çıkarılmıştı. Papa Benedictus ve Patrik Bartholomeos, yayımladıkları ortak bildiride, “Avrupa’nın Hristiyan değerleri korunmalıdır” demişlerdi. 

***

PAPA PEDOFİLİ SKANDALLARI YÜZÜNDEN İSTİFA ETMİŞTİ

Gelelim Papa’nın niçin istifa edip emekliye ayrıldığına. En başta kilise bünyesinde pedofili skandalları. Dediğim gibi tanıdık bir hikâye. Dini yapılarda nedense her şeyden önce pedofili rezaletleri vuku buluyor. İslam coğrafyasında olağan sayılıyor ama Benedictus, 400 rahibi pedofili, taciz ve tecavüz gerekçesiyle yürütülen soruşturmalar kapsamında görevden aldı. Ancak göstermelik bir iş yapmadığına kimseyi ikna edemedi. Bunca rezalet ortaya döküldükten sonra Benedictus’un Münih başpiskoposu iken de benzer rezaletleri örtbas ettiği ortaya çıktı. Yanı sıra Vatikan’dan özel belge sızdırılması (Vatileaks), yolsuzluklar, kara para aklama rezaletleri, Kilise içinde kanlı hesaplaşmalar… Nihayet Benedictus Kilise’nin iyiliği ve yaşı ilerlediği için istifa ettiğini açıkladı, “bunlar münferit hatalar, kastım yok” diyerek (üstü kapalı da olsa) özür diledi…

İslam tarihinde, ümmetin iyiliği için kendisini emekliye ayıran ve üstü kapalı da olsa özür dileyen halife var mı, bilemiyorum. Bildiğim şu ki, çok sayıda halife iktidar kavgalarında öldürüldü. Emevi, Abbasi veya sonraki devirlerin ve Osmanlı’nın halifeleri bir yana, Asr-ı saadet’in dört halifesinden sadece Ebubekir yatağında ölebildi. Ömer, Osman ve Ali, suikastlarda can verdiler. Osman’ı öldüren suikastçıların lideri, ilk halife Ebubekir’in oğlu idi. Ama İslam hep “barış dini” olarak propaganda edildi. “Asr-ı saadet halifeleri haremlerine kaç yaşında kızları kattılar?” sorusunun yanıtı ise talak 4’te arandı… 

Uzun sözün kısası. Peygamberlere bile kalmayan dünya Papa Benedictus’a da kalmadı. Papa, hayırla anılmayacak bir yaşam öyküsü bırakıp göçtü dünyadan. Ben iyi bilmedim kendisini. Amel defteri solundan verilecekse zebaniler, sağından verilecekse melaikeler yardımcısı olsun, amen!