26 Ocak 2017 Perşembe

REFERANDUM HAYIRLI OLUR MU?

Cumhurbaşkanlığı sistemi adı altında tek adam faşizmini anayasallaştıran yasa için Nisan ayı başında referanduma gidilecek. Sandıktan evet çıkarsa, Türkiye’nin 200 yıla yayılan modernleşme (aslında yarı sömürgeleşme) sürecindeki burjuva demokratik kazanımlarının son kırıntıları da silinecek, ülke padişahlıktan da geri istibdat rejimine sürüklenecek.
Peki sandıktan evet çıkar mı, ülke göz göre göre böyle bir felakete sürüklenir mi?
İstibdat felaketini engellemenin en önemli adımı, sandıktan hayır çıkması. Ancak seçmen çoğunluğunun tek adam diktasına hayır demesini sağlamak kolay değil. Çünkü dikta cephesi ile demokrasi cephesi referandum kampanyasında eşit silahlara sahip olmayacaklar.
***

DEMOKRATİK AZINLIK DİKTACI ÇOĞUNLUK
Her şeyden önce demokrasi cephesi ile dikta cephesinin temsil ettikleri seçmen kitlesi arasında devasa bir dengesizlik var. Güncel siyasal kompozisyonda demokrasi cephesi CHP+HDP+sosyalist partilerden oluşuyor. Demokrasi cephesinin temsil ettiği seçmen oranı kabaca yüzde 35 kadar. Buna karşılık dikta cephesini oluşturan milliyetçi mukaddesatçı AKP+MHP blokunun toplam oy oranı, aynı kulvardaki diğer siyasal yapılarla birlikte yüzde 65’e yaklaşıyor. Böyle bir siyasal kamplaşma bile demokrasi cephesinin işinin ne denli zor olduğunu gösteriyor ki, CHP+HDP+sosyalist partiler bloku bugüne değin sandıkta üstünlük sağlayamadı.
Bir diğer nokta, demokrasi cephesinin birbirlerine soğuk duran bileşenlerden oluşmasına karşılık dikta cephesinin Türk İslam sentezi şemsiyesi altında nispeten homojen bir kitleden oluşması.
Dikta cephesindeki siyasal ve sosyal yapılar, Kürt sorunu, eğitim, laiklik ve hayat tarzı, Aleviler ve gayrimüslim azınlıklar, dış politika gibi temel sorunlarda ortak tutum alabiliyor. Özgürlük, demokrasi, hukuk devleti, sosyal adalet, laiklik, çağdaş yaşam, farklılıklara saygı gibi dertleri yok. Hatta ve hatta bireysel ve toplumsal ahlakı da dert edinmiyorlar. Hırsız ve yolsuz içlerinden biri ise, hele hele alnı secdeye değiyorsa, hiçbir rahatsızlık duymadan görmezlikten gelebiliyorlar, laiklerle hesaplaşma söz konusu ise rahatlıkla sahiplenebiliyorlar, seçimlerde oylarıyla destekleyebiliyorlar. Siyasal telakkileri aynı ölçüde özgürlüğe ve demokrasiye kapalı. Milliyetçisi “başbuğ”, İslamcısı “hilafet” devleti özlemiyle yüklü. Yani ikisi de tek adam yönetimine teşne. İkisi de sadece kendisine demokrat. Bu camiada yetişmiş liberal bir akademisyenin ifadesiyle “Bu tabanın önemli bir kısmı, kendisi baskı altında değilse, iktidarın baskıcı olmasına karşı çıkmaz. Otoriter yönetime ‘hayır’ diyen bir taban değil bu. (…) Bu gelenekte eleştirmek ve muhalefet etmek yerine itaat var.” (Neşe Düzel’e konuşan Prof. Dr. Mustafa Erdoğan, Taraf, 1 Şubat 2010).
***

IRKÇI ÜMMETÇİ AYRIMCI DÜŞMANLAŞTIRICI BİR KAMPANYA
Özgürlük, demokrasi, hukuk devleti, laiklik, çağdaşlık gibi değerlerde böylesine farklılık olunca, dikta cephesinin referandum için ayrımcı, düşmanlaştırıcı bir kampanya yürüteceği kolayca tahmin edilebilir. Nitekim iktidar sözcüleri “hayır” oyu verecek olanları şimdiden “şer cephesi” diye yaftaladı, terör örgütleriyle aynı potaya soktu.
Resmen açıklandığı üzere MHP özel bir kampanya yürütmeyecek. Evet kampanyasını esas olarak AKP  ve Cumhurbaşkanı Erdoğan yürütecek. Kampanya boyunca Erdoğan ve AKP, İslami sloganlarla kendi seçmenlerini konsolide etmenin yanı sıra MHP yönetimine tepkili ülkücü milliyetçi seçmenlere “Bölücü terör örgütü ve onun siyasi uzantısı HDP ile aynı safta mı olacaksınız?” diye sormaktan, “Tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganıyla milliyetçi duyguları tahrik etmekten geri durmayacak. Yanı sıra fısıltı gazetesinde, FETÖ’den ve solculardan boşalan devlet kadrolarına ülkücülerin yerleştirileceği propagandası yapılacak, Devlet Bahçeli’ye tepkili tabanın hayır oyundan vazgeçirilmesine çalışılacak.
Dikta yanlısı kampanyanın mesajları bununla sınırlı kalmayacak elbette. Kampanya boyunca Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin mitinglerinde başkanlığa karşı çıkanların hain veya FETÖ’cü ilan edilerek dış mihraklardan beslenmekle suçlanması; bıktırırcasına “FETÖ’cüler, DAEŞ’liler, PKK’lılar için idam” çığlıkları atılması; her fırsatta Rabia selamı verilerek “15 Temmuz şehitleri” için rahmet dilenmesi; ekonomideki sıkıntıların ve terörün ancak başkanlık sistemiyle aşılabileceği propagandası vs... Kampanya boyunca yoksul evlere odun kömür makarna ve bilumum erzak paketi servisi ki, asgari yüzde 10 oranında oy demektir... Kampanyanın finalinde ise muhtemelen Yenikapı mitinginde Erdoğan ve Bahçeli’nin birlikte kürsüye çıkmaları da beklenebilir.
***

DEMOKRASİ CEPHESİNİN ŞEYTANLAŞTIRILMASI
Referandum sürecinde demokrasi cephesi sadece dikta yanlısı milliyetçi muhafazakâr çoğunluğa laf anlatmak zorunda kalmayacak, doğrudan devlet ile de mücadele edecek. Olağanüstü hal koşullarında devlet, demokrasi cephesini gözden düşürmek, itibarsızlaştırmak için tüm gücünü kullanacak. Cumhuriyet, BirGün, Evrensel gibi bir avuç kalmış eleştirel gazeteler dışında tüm medya mecralarında ve devlet faaliyetlerinde demokrasi cephesi şeytanlaştırılacak, moda deyimle tam saha baskı uygulanacak. Her şeye karşın “hayır” demek isteyen yazarlar, sanatçılar, gazeteciler iktidar gücü ve olanaklarıyla baskı altına alınacak...
Erdoğan yönetimindeki devletin demokrasi cephesini şeytanlaştırmakla yetinmeyeceği, hayli deneyimli olduğu yöntemlerle terörize etmekten geri durmayacağı da muhakkaktır. Bu bağlamda terörle mücadele bahanesiyle gözaltı ve tutuklamalar, “hayır” mitinglerinin yasaklanması, yasaklanmayan mitinglere katılımın düşmesi için fısıltı gazetesinde “saldırı olabilir” endişesinin yaygınlaştırılması, provokasyonlar, nihayet din kardeşi taşeron örgütlerin suikastları ve saldırıları sürpriz olmayacaktır. PKK’nin irrasyonel siyasi körlükle girişebileceği eylemler de demokrasi cephesinin günah hanesine yazılacaktır.
Bu dezavantajların yanı sıra Türkiye’nin siyasi tarihi de, seçmenlerin referandumlarda hayır demeye pek yatkın olmadığını gösteriyor. İktidarın yenilgiye uğradığı referandumlar, 12 Eylül faşizminin mirası siyasi yasakların kaldırılmasıyla ilgili 1987 oylaması ile yerel seçimlerin öne çekilmesiyle ilgili 1988 oylamasıyla sınırlıdır.
***

SANDIKTAN HAYIRLI BİR SONUÇ ÇIKABİLİR
Dikta cephesi ile demokrasi cephesinin seçmen kitlesi arasındaki devasa orantısızlığa ve devletin tüm gücüyle “evet” için abanacak olmasına, demokrasi cephesinin dağınıklığına  karşın dikta cephesinin zaferi mutlak değildir.
Seçmenler elbette öncelikle parti aidiyetiyle tercih yapacaklardır. Buna karşılık referandum, seçim havasında değil, Recep Tayyip Erdoğan için referandum olarak gerçekleşecektir. Böyle bir referandumda Erdoğan bir kez daha zafer kazanabileceği gibi yenilgiye de uğrayabilir.
Erdoğan, 2010 referandumunu “yetmez ama evet”çi liberallerin akıl dışı desteği, Kürt partisinin boykotu sayesinde yüzde 58’le kazanabildi; 2014 yılında kıl payı farkla cumhurbaşkanı seçilebildi; 7 Haziran 2015 seçiminde ise azınlığa düştü.
Erdoğan için nihai kader oylamasına dönüşen Nisan 2017 referandumu Erdoğan’ın yenilgisiyle sonuçlanabilir. Nitekim AKP medyası ve türlü çeşitli yöntemlerle baskı altına alınan merkez medya, başkanlık projesini coşkuyla sahiplenemiyor. Medyada 2010 referandumundaki gibi bir coşku havası yok. İktidar partisinin ticari ortağı anket kuruluşları da garantili sonuç öngöremiyorlar. En fazla, evet ve hayır oylarının başa baş olduğunu söyleyebiliyorlar. Yanı sıra MHP’li seçmenlerin yarısının “hayır” kararında olduğunu, dörtte birinin de kararsız olduğunu söyleyebiliyorlar.
Medyada, Erdoğan cuntası ve AKP yönetiminin referandumu kazanabilmek için başkanlık macerasına “hayır” demeye eğilimli AKP’li ve MHP’li seçmenlere, Kürtlere ve Alevilere yönelik özel kampanya hazırlığı yaptığı bildiriliyor. Ancak, AKP ve Külliye cuntasının bu defa anlatacağı bir cazip hikâye ve senaryodan söz edilemiyor. 1 Kasım milletvekili seçiminde başarı getiren “başkanlık gelirse terör biter” senaryosu da şu günlerde telaffuz edilir edilmez tüketildi.
Netice-i kelam, AKP’nin ve devletin devasa propaganda gücüne karşın, Nisan 2017 referandumu Recep Tayyip Erdoğan’ın yenilgisiyle sonuçlanabilir ki, (sömürge tipi) asgari burjuva demokrasisinin ihyası yolunda sadece ilk adım olabilir.

Not: Bu yazı, referandum için kullanılacak oyların dökümü ve sayımında Yüksek Seçim Kurulu’nun nasıl bir rol oynayacağı sorusu dikkate alınmadan kaleme alınmıştır!!!

15 Ocak 2017 Pazar

ANAYASA DEĞİŞİKLİĞİ İNTİHAR CELLATLIĞIDIR!!!

Türkiye AKP iktidarında intihar cellatlarıyla tanıştı. Son bir buçuk yılda gerçekleşen bombalı intihar saldırılarında yüzlerce kişi can verdi.
Toplumun güvenliğini olduğu kadar ruh sağlığını da derinden bozan bombalı intihar pratiği siyaseti de teslim aldı ne yazık ki. TBMM, kendisine ait yasama yetkisini ve devlet erklerini kişiye devrederek intihar ediyor, Türkiye’yi 12 Eylül faşizminin bile gerisine sürüklüyor.
***

Emperyalizmin patronu tarafından “Bizim çocuklar” diye sırtları sıvazlanan 12 Eylül faşistleri bile bu denli intihar bombacısı intihar celladı olmamışlardı. 12 Eylül faşistleri bile süngü zoruyla kabul ettirdikleri anayasada faşizmi bu denli açıkça sahiplenememişlerdi.
Abuk sabuk o anayasada bile,
Egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, egemenliğin hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı yazılıdır (Madde 6).
O anayasada bile yasama yetkisinin TBMM’ye ait olduğu, bu yetkinin devredilemeyeceği kayıtlıdır (Madde 7).
Hatta ve hatta o anayasada bile, herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu bile iddia edilmektedir (Madde 10).
O anayasa, aleyhte propagandanın yasaklandığı, evet hayır oylarının şeffaf zarflarla verilebildiği, yani açık oylama şartlarında yüzde 92 oyla kabul edilmişti.
O tarihlerde Urfa Suruç’ta sınırı korumakla görevliydim. Çarıklı erkânı harp köylüler anayasa referandumunda ne yapmaları gerektiğini bana soruyorlardı. Yaşım 24 idi. Gençliğin en görkemli olması gereken yaşlardaydım yani. Hakkımda “sakıncalı personel dosyası” düzenlenmişti. Adı komüniste çıkmış, zaten öyle bir subay olarak dilimin döndüğünce anlatıyordum:
- Bakın arkadaşlar! Çoğunluk evet derse, Kenan Paşa idareyi sivillere devredecek. Dolayısıyla evet derseniz, şöyle demiş olacaksınız: Ey Kenan Paşa, senden bıktık usandık, artık başımızdan git, idareyi sivillere devret! Yok eğer referandumda hayır derseniz de şöyle demiş olacaksınız: Ey Kenan Paşa, biz seni çok seviyoruz, sakın bizi sivillere bırakma!
Çarıklı erkânı harpler bir an ellerini başlarına götürmüşler ve şöyle karşılık vermişlerdi:
- Anlamışek kumutan, biz Kenan Paşamızı çok seviyik, hayır diyecaaaz!
Günahlarını almayayım. Gerçekten hayır dediler mi demediler mi, bilemiyorum. Bilmem de mümkün değil. Tam o tarihlerde “yasa dışı görüşler” edindiğim gerekçesiyle tutuklandım. İşkenceli sorguların ardından iki buçuk yıldan fazla tutuklu kaldım, o arkadaşlarla bir daha karşılaşamadım. Yüzde 92 oranında evet oyu verdikleri muhakkaktır!
***
           
Aradan 35 sene geçti. Gündemde yine anayasa değişikliği yine referandum var.
Bugünün siyasal İslamcı “sivil” faşistleri 35 sene evvelki “askeri” faşistlerin de gerisinde.
En basitinden, 12 Eylül faşistleri bile egemenliğin hiçbir şekilde kişiye bırakılamayacağını yazmışlardı anayasa metnine. Bugünün milliyetçi mukaddesatçı İslamcı faşistleri, duygu vampiri gibi sömürdükleri milli iradeyi ve egemenliği sınıfa ve zümreye de değil, kişiye bırakıyorlar.
Evet evet milli iradeyi ve egemenliği kişiye bırakıyorlar.
Bilal’e anlatır gibi bir kez daha açıklamaya çalışalım.
Söz konusu anayasa değişikliği gerçekleştiğinde,
- Cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin genel başkanı olacak.
- Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimi aynı gün yapılacak.
- Cumhurbaşkanı, partisinin milletvekili listesini yazacak, istediği tarihte Meclis’i feshedip seçime gidebilecek.
- Cumhurbaşkanı, hem hükümetin hem de çoğunluk partisinin başkanı olacak.
- Cumhurbaşkanı çoğunluk partisinin genel başkanı olarak yasama erkinin başı olacak.
- Teklif Hakimler Savcılar Kurulu’nun yarısının Cumhurbaşkanı yarısının da Meclis tarafından seçilmesini öngörüyor. Yani Cumhurbaşkanı Meclis’te çoğunluk partisinin başkanı ve hükümet başkanı olarak yargının da başkanı olacak.
- Meclis, hükümet ve yargının yanı sıra devletin askeri ve polisi de o Reis’in askeri polisi olacak.
- Yasamanın yürütmenin ve yargının başı Reis ülkeyi kararnamelerle yönetecek, savaş sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edebilecek. Buna karşılık Meclis Cumhurbaşkanı’ndan, sayısı belirsiz yardımcılarına ve bakanlarına hesap soramayacak.
- Meclis’in varlık nedeni olan bütçe yapma yetkisi de Cumhurbaşkanı’na geçecek. Reis üst düzey görevlilerin atanmasına ilişkin usul ve esasları kararnameyle belirleyecek, yani devleti istediği gibi yapılandıracak.
Özetle, söz konusu anayasa değişikliği, burjuva demokrasisinin olmazsa olmaz değerindeki temel ilkesi erkler ayrımını değil, erklerin Reis’te birleşmesini öngörüyor. Böyle bir rejim başkanlık rejimi değil, parlamenter rejim hiç değil, mutlakiyetçi padişahlık rejimidir ki, padişahlıkta bile Sadrazam yani Başbakan vardır. AKP/MHP ittifakıyla dayatılan anayasada Başbakan da yoktur.
***

“İNTİHAR CELLADINI DURDURALIM!” başlıklı yazımızda vurguladığımız üzere, Cumhurbaşkanı Erdoğan muhalefetteyken, yani RP İstanbul İl Başkanı iken, Kürt sorununda alışılmış devlet siyasetini “intihar cellatlığı” olarak eleştiriyordu. Ne acıdır ki, din ticareti yaparak Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen Erdoğan için Kürt meselesi, Alevi sorunu, azınlıklar sorunu, hatta demokratikleşme sorunu, takiyye ve külliye entrikaları uğruna istismar edilecek sorunlar olmanın ötesinde değer taşımadılar. Bugün bizzat Erdoğan intihar cellatlığına soyundu.
Bugün intihar cellatlığı Kürt meselesini de aştı. Devlet kurucusu Meclis, yani kuruluş döneminde diktatör olmakla eleştirdiği Mustafa Kemal’e kök söktüren Meclis, intihar etmekle kalmıyor, Türkiye’yi topyekûn intihara sürüklüyor.
Türkiye anayasa değişikliği adı altında ahlaken, vicdanen, siyaseten intihar ediyor.
İntihara yardımcı olmak insanlık suçudur.
Anayasa değişikliği adı altında, 12 Eylül askeri faşist darbesi kadar vahim İslamcı faşist darbeye direnmek, hayır demek insanlık ve yurttaşlık görevidir!

9 Ocak 2017 Pazartesi

ERDOĞAN DİKTASINA DİRENMEK YURTTAŞLIK GÖREVİDİR

Türkiye, anayasa değişikliği adı altında, 12 Eylül askeri faşist darbesi kadar vahim İslamcı faşist parlamento darbesine maruz kalmak üzeredir. Polis kuşatması altındaki TBMM’de görüşülmesine başlanan anayasa değişikliği paketi, ülkemizin tarihinde 12 Eylül faşizmini de geride bırakacak ölçüde vahim bir gericilik ve istibdat girişimidir. Anayasa değişikliği gerçekleştiğinde Türkiye başkanlık adı altında istibdat rejimine dönmüş olacaktır. Daha doğrusu fiilen gerçekleşen istibdat darbesi anayasal bir çerçeveye kavuşmuş olacaktır.
AKP’nin anayasa değişikliği önerisi yasalaştığında Türkiye başkanlık rejimine geçmiş olmayacaktır. Zira başkanlık rejimi, devlet erklerinin yani yasama yürütme ve yargının birbirlerinden kesin çizgilerle ayrıldıkları, birbirlerinden bağımsız oldukları yönetim modelidir. Parlamenter sistemde de erkler ayrıdır, ancak yasama ve yürütme organları (güvensizlik oyu ve fesih yoluyla) birbirlerinin görevine son verebilirler. Başkanlık sisteminde ise yasama ve yürütme organları birbirlerini görevden alamazlar; Meclis hükümeti düşüremez, hükümet de Meclis’i feshedip seçime gidemez.
Bu temel fark itibariyle söz konusu anayasa değişikliği başkanlık sistemi getirmeyecektir. AKP’nin önerisi özü itibariyle devlet erklerinin ayrılmasını ve birbirlerinden bağımsızlaşmasını değil, yasama yürütme ve yargı erklerinin Cumhurbaşkanı’nda birleşmesini, Cumhurbaşkanı’nın istediği tarihte Meclis’i feshedebilmesini öngörmektedir. Üstelik öneri, iki dönem ile sınırlamış görünmesine karşın, Cumhurbaşkanı’na ömür boyu görevde kalma olanağı da sağlamaktadır; Meclis erken seçim kararı aldığında, en fazla iki defa seçilme kuralı işlemeyecektir.
***

BAŞKANLIK DEĞİL PADİŞAHLIK
En yalın dille açıklamak gerekirse, söz konusu anayasa değişikliği gerçekleştiğinde,
- Cumhurbaşkanı aynı zamanda partisinin genel başkanı olacaktır.
- Cumhurbaşkanı ve milletvekili seçimi aynı gün yapılacaktır.
- Cumhurbaşkanı, partisinin milletvekili listesini yazacak, istediği tarihte Meclis’i feshedip seçime gidebilecektir. 7 Haziran 2015 sonrasında görüldüğü üzere, Cumhurbaşkanı Meclis’te çoğunluk sağlayana kadar seçimlerin yenilenmesine karar verebilecektir. Her ne kadar teklif, Meclis’in de beşte üç oyla seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesini, bu durumda Cumhurbaşkanı seçiminin de yenilenmesini öngörüyorsa da, 7 Haziran sonrasında görüldüğü üzere Meclis’te böyle bir iradenin oluşması olanaksızdır, oluşsa bile Cumhurbaşkanı’nın yetkileri karşısında anlamsızdır.
- Cumhurbaşkanı, hem hükümetin hem de çoğunluk partisinin başkanı olacaktır.
- Cumhurbaşkanı çoğunluk partisinin genel başkanı olarak yasama erkinin başı olacaktır. Teklif Hakimler Savcılar Kurulu’nun yarısının Cumhurbaşkanı yarısının da Meclis tarafından seçilmesini öngörmektedir. Yani Cumhurbaşkanı Meclis’te çoğunluk partisinin başkanı ve hükümet başkanı olarak yargının da başkanı olacaktır.
- Cumhurbaşkanı ülkeyi kararnamelerle yönetecek, savaş sıkıyönetim veya olağanüstü hal ilan edebilecektir. Buna karşılık Meclis Cumhurbaşkanı’ndan, sayısı belirsiz yardımcılarından ve bakanlardan hesap soramayacaktır.
- Cumhurbaşkanı üst düzey görevlilerin atanmasına ilişkin usul ve esasları kararnameyle belirleyecek, yani devleti istediği gibi yapılandıracaktır.
Özetle, söz konusu anayasa değişikliği, burjuva demokrasisinin olmazsa olmaz değerindeki temel ilkesi erkler ayrımını değil, erklerin Cumhurbaşkanı’nda birleşmesini öngörmektedir. Böyle bir rejim başkanlık rejimi değil, parlamenter rejim hiç değil, mutlakiyetçi padişahlık rejimidir ki, padişahlıkta bile Sadrazam yani Başbakan vardır. AKP’nin teklifinde Başbakan da yoktur.
***

İSTİBDAT KORKU VE KÖLELİK REJİMİDİR
Bir kişinin tek başına tüm devlet erklerini eline aldığı, her alanda tek söz sahibi olduğu, buna karşılık kimseye hesap vermediği yönetim modeli siyaset biliminde istibdat olarak adlandırılmaktadır. Siyasi rejim tartışmalarının temel başvuru eserlerinden ‘Kanunların Ruhu’nun yazarı Montesquieu’nün ta 1748’de vurguladığı üzere istibdat rejiminde hükümdar toplumu hiçbir kanun ve kurala bağlı olmadan, heves ve kaprislerine göre yönetir (Kanunların Ruhu Üzerine, Çev. Doç. Dr. Şevki Özbilen, Seçkin Yayıncılık, Ankara, 2014; s: 55).
İstibdat rejiminde müstebiti sınırlayan frenleyen kanun ve kanuna muhafızlık edecek heyet  yoktur. Çünkü, istibdat ile yönetilen toplumlarda din ve gelenek her şeye egemendir, devamlılığı sağlarlar; fertler itaat ve kölelik zihniyeti ile yetiştirilirler. Aşırı itaat, itaat edenin bilgisiz olmasını, şüphe etmekten ve düşünmekten uzak durmasını gerektirir. İstibdat idaresinde beş duyusunun birden sürekli “Sen her şeysin, başkaları hiçbir şey” dediği kişi tabiatıyla tembel ve bilgisiz olur, sevişmekten başka bir şey düşünmez. Devlet işlerini bıraktığı kişiler müstebite bağlılıklarını göstermek için hileye başvurmakta yarışırlar (age, s:63).
Saltanat veya istibdat yönetiminin  devamı için doğruluğa gerek yoktur. Birinde kanunların kuvveti, diğerinde hükümdarın daima kalkık yumruğu her şeyi düzenler (age, s: 65).
Müstebit, şeref ve fazilet gibi değerleri yok ederek, mutlak itaat bekler. Kişinin nasibi hayvanın nasibi gibi içgüdü, itaat ve cezadan ibarettir. Bu nedenle istibdatın ilkesi sadece ‘korku’dur. İstibdat rejiminde halk kanunlara göre, devlet ricali hükümdarın keyfi iradesine göre muhakeme edilir. Bu nedenle en aşağı sınıftan bir insanın kellesi paşaların kellesinden daha emniyettedir (age, s: 71).
Bu tür toplumlara örnek olarak Türkleri, Acemleri, Rusları ve bazı Afrika ve Asya devletlerini gösteren Montesquieu istibdatla ilgili olarak şu görüşleri de kaydetmektedir:
“Bu gibi devletlerde dinin başka herhangi bir devlette olduğundan daha fazla etkisi vardır. Korkuya eklenen başka bir korkudur o. Müslüman devletlerinde halk, hükümdara duyduğu saygının çoğunu dinden alır. Türk devlet yapısını düzene sokan biraz da dindir. Türkler devletin şanına ve büyüklüğüne şeref duygusuyla değil, din ilkesiyle kuvvetle bağlıdırlar” (age, s: 97).
“Yasama ve yürütme yetkisi aynı kişiye ya da memurlar topluluğuna verilirse ortada hürriyet diye bir şey kalmaz. Çünkü aynı hükümdarın veya senatonun şiddet kullanarak uygulanmak üzere ağır kanunlar yapmasından korkulur. Yargı erki, yasama ve yürütme erklerinden ayrılmış değilse ortada yine hürriyet yoktur. Eğer bu erk, yasama erkiyle birleşirse, vatandaşların hayat ve hürriyetleri üzerindeki idare, keyfi bir idare olur. Çünkü yargıç aynı zamanda kanun yapıcısıdır. Yargı erki, yürütme erkiyle birleşirse, yargıç yargı yetkisinin yanı sıra baskı gücünün de sahibi olur” (age, s: 174).
“Bu üç erkin padişahın kişiliğinde birleştiği Türk ülkesinde korkunç bir istibdat idaresi vardır. (...) Nitekim istibdat idaresine yönelen hükümdarlar bütün vazifeleri kişiliklerinde toplamakla işe başlarlar. Avrupa krallarının çoğu da devletin başlıca görevlerini kişiliklerinde toplarlar” (age, s:175). 
***

DİRENMEK YURTTAŞLIK GÖREVİDİR
Ayan beyan ortada ki, Türkiye 200 yıla yaklaşan cılız demokratikleşme deneyimini tümüyle yok sayan bir istibdat rejimine sürüklenmektedir. Bu gericiliğin baş mimarı, Recep Tayyip Erdoğan ve “dava” arkadaşlarıdır.
İstibdat rejimine geçiş için sık sık telaffuz ettiği 2023 tarihini erkene çeken Erdoğan, ‘tek adam’ rejimi inşa etmeye kendisini zorunlu görmektedir. Zira, hakkında Başbakanlığı döneminde işlendiği öne sürülen rüşvet, hırsızlık, kara para aklama; İran’a uygulanan uluslararası ambargonun delinmesine yönelik faaliyetler; Suriye’de terörist gruplara silah gönderme gibi ciddi suçlamalar vardır. Bu suçlamaların yargılamaya dönüşmesini Meclis ve yargı üzerinde kurduğu baskı ile önlemeyi başardı. Suçlamalardan kalıcı olarak kurtulmanın biricik yolunun bütün yetkileri kendisinde toplamak olduğunun farkındadır.
Erdoğan’ın bütün yetkileri kendisinde toplamak uğrunda yapamayacağı hiçbir çılgınlığın olmadığı da aşikârdır. Öyle ki, yalanlanmayan gazete haberlerine göre, kendisine veda ziyareti yapan bir üst düzey bürokrata yapacakları ile ilgili bazı şeyler anlatınca bürokrat “Bu dediklerinin yarısını yap, iç savaş çıkar bu ülkede” demiş, Erdoğan ise “Çıksın, ezer geçeriz” diye karşılık vermiş.
Esasen son bir iki yılda yaşananlar, iç savaşa ilişkin gazete haberlerini doğrulamaktadır. Erdoğan, çözüm için sözüm ona baldıran zehiri içmeyi göze aldığı Kürt sorununda kurulmasına bizzat nezaret ettiği Dolmabahçe Masası’nı devirdi. Bunun sonucu olarak ülke kan gölüne döndü. Erdoğan’ın muhtarlara açıkladığına göre, çatışmasızlık sürecinin bittiği Temmuz 2015’ten bugüne, 9 bin 500 PKK’li öldürüldü; 40 bin kişi gözaltına alındı, 10 bin 500 kişi tutuklandı. Operasyonlarda 843 güvenlik görevlisi de öldü.
Erdoğan iktidarının Suriye’ye ihraç ettiği terör de IŞİD vahşeti olarak Türkiye’ye döndü. Haziran 2015’ten bu yana yapılan katliamlarda 400 dolayında kişi öldü, 2 binden fazla kişi yaralandı.
On beş yıldır süren Erdoğan iktidarında nihayet Türkiye 15 Temmuz 2016 akşamı, Erdoğan'ın “ne istediyse verdiği” Fetullah Gülen Cemaati’nin İslamcı faşist darbe girişimine maruz kaldı.
Sözün özü, Erdoğan’da kişileşen siyaset Türkiye için beka sorunu haline gelmiştir. Erdoğan kendisini anayasa ile bağlı saymadığını, hatta Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını tanımadığını açıkça ifade edebilmiştir. Gündemdeki anayasa değişikliği ile de kendisini bağlı saymayacağı aşikârdır. Söz konusu değişiklik gerçekleştiğinde Türkiye, asırlar geçtikten sonra başkanlık adı altında istibdat rejimine dönmüş olacaktır. Siyasi görüş, dini inanç, sınıf ve etnik aidiyet farkı gözetmeksizin demokrasi cephesinde bir araya gelmek, Erdoğan cuntasının ülkeyi istibdat uçurumuna sürüklemesine direnmek ertelenemez insanlık ve yurttaşlık görevidir.

"Devlet yönetimi Erdoğan'a bırakılamaz" başlıklı yazımızda vurguladığımız üzere, ülkeyi darbe ve iç savaş uçurumuna sürükleyen Erdoğan’ın tek adam diktası kurmasına seyirci kalınamaz. Fetullah Gülen’e bırakılmayan ülke yönetimi Recep Tayyip Erdoğan’a da bırakılmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti, cemaatlerin tarikatların, hayata dair bilgisi bilinci bin dört yüz yıl önceye ait müritlerin değil, ezilenlerin yoksulların emekçilerin kadınların çocukların ve gençlerin devleti olmalıdır.

29 Aralık 2016 Perşembe

HANGİSİ İSLAMA UYGUN? YAKARAK MI YOKSA KOL VE BACAĞINI ÇAPRAZ KESEREK Mİ?

IŞİD canilerinin elindeki Türk askerleriyle ilgili görüntüler nasıl da kahredici, yürek yakıcı!
Sonuna değin kaç kişi izleyebildi acaba?
Medya neredeyse tümüyle görmezlikten geldi. Sosyal medyada yazılanlara göre, askerler yaşadıkları zilletten Tayyip Erdoğan’ı sorumlu tutuyorlar. Alevler içindeki askerlerden biri son nefesini verirken “Anne kurtar beni” diye inlemiş...
Son elli yılda böyle kahredici böyle vahşi nice ölüme, cinayete, katliama tanık olduk...
İdam sehpalarında devlet eliyle işlenen cinayetler,
Maraş, Çorum ve Sivas Madımak’ta katliamlar,
Her birinde yüzlerce emekçinin can verdiği (fıtrat icabı sayılan) maden faciaları,
2000’li yılların başında domuzbağlı Hizbullah cinayetleri,
Eskişehir’de “Vurmayın artık, öldüm” diyen Ali İsmail, 
Mersin’de Özgecan,
Daha geçen yıl Cizre’de cansız bedeni buzdolabında saklanan çocuk,
Cesedi panzerle sürüklenen erkek, 
Çıplak vücudu etrafında zafer pozu verilen kadın,
Canlı bomba katliamlarında parçalanan asker, polis, sivil insan bedenleri,
Ege denizinde kıyıya vuran Aylan bebek,
Nihayet IŞİD katillerinin diri diri yakarak işledikleri söylenen cinayetin görüntüleri...
Her birinde vahşetin dayanılmaz ağırlığı altında ezildik, yorulduk.
Her birinde hayatta kalmaktan utanır olduk.
Her birinde vicdanımız köreldi, insanlığımızı biraz daha yitirdik.
İnsanlığımızı yitirdikçe vahşi cinayetler ve ölümler toplumsal hayatın alışılmış kanıksanmış görüntüleri haline geldi. Kanıksandığı için de isyan ettirici bir süreklilikle “Ne mutlu onlara ki Peygamber’e komşu oldular” retoriği yinelenip duruyor...
***

IŞİD vahşetinin üzerinden bir hafta geçti. Kayıp askerlerin acılı aileleri hiç değilse bir açıklama bekliyor. Ama ne hükümet soru işaretlerini giderici bir açıklama yapıyor ne de Genelkurmay. Sadece üç askerin IŞİD’in elinde olduğunu, bunun ötesinde teyit edilmiş bilgi olmadığını söyleyebiliyorlar.
Oysa uzun boylu bir inceleme gerekmiyor. Günümüz teknolojisiyle görüntülerin sahte olup olmadığını saptamak mümkün. Ama bir açıklama yapmıyorlar. Personel dosyalarındaki fotoğraflarıyla karşılaştırıp, görüntülerdeki askerlerin kayıp askerler olup olmadıklarını bile söylemiyorlar.
Açıklama yapmadıkları gibi, “Medya ayağını denk alsın” diye tehdit ediyorlar, vatanseverlik dersi veriyorlar. Medya tehditi hak edecek ne yaptı ki? Olayın haberini temkinli bir üslupla aktaran Cumhuriyet, Evrensel, BirGün gazeteleri dışında medya, değil görüntüleri yayımlamak, olayın haberini bile vermedi. Buna karşın medyadan ayağını denk almasını istediler.
Elbette medyaya ve medya üzerinden topluma durduk yerde göz dağı vermediler. Basit bir inceleme ve araştırma ile saptanabilecek hakikatı toplumdan gizlemeleri nedensiz değil. Açıklama yapmıyorlar, göz dağı veriyorlar. Çünkü, oluşa uygun bir açıklama yapsalar, o çocukları vahşi ölüme sürükleyen vicdan ve akıl dışı Ortadoğu siyasetinin, Şam’da zafer namazı rüyasının tartışmaya açılmasından endişe ediyorlar. Bu tartışmada, “Kanları yerde kalmayacak, Allah nasip ederse biz de şehit oluruz” hamasetinin, “Bölgede oyun kurucu biziz, bölge bizden sorulur” palavrasının toplumu teskin etmede yetersiz kalacağından endişe ediyorlar. 
***

Acı ama gerçek, endişeleri yersiz. Yüzde 99,99’unun Müslüman olduğu söylenen bu toplum nelere sessiz kalmadı, neleri sineye çekmedi ki? Uzun boylu hatırlatmaya ne gerek var!
İşte bu sessizlik, tepkisizlik ve teslimiyetin verdiği cüret ile siyaset esnafı, IŞİD vahşetine karşı hamaset yarışındalar. Emevi Camii’nde zafer namazı rüyası ile girilen kanlı serüvenin kurbanları için siyaset bezirgânları, birbirinin aynı pişkin sahte yüz ifadesi ve vücut diliyle cenaze namazında ön safta fotoğraf veriyorlar. Tabuttaki kurban Alevi ise Cemevine gitmeye bile ar edebiliyorlar. İktidarın başı bayraklı tabutlara konmuş insan evlatları için “birkaç tane” gibi merhamet yoksunu ifadeler kullanabiliyor; muhalefetin başı ise “Türkiye kendi geleceğini güvence altına almak açısından böyle bir operasyon başlatmışsa, belli acılara katlanmak gerekiyor” diyebiliyor. Onlar böyle dedikçe ölümler ardarda geliyor, musalla taşına dizilen tabut sayısı artıyor.
İktidarı böyle muhalefeti böyleyken (ismi lazım olmayan) dinci bir medya yaratığı da IŞİD canilerinin yaktığı askerleri vatana devlete ihanetle suçlayabiliyor. Bu yaratık, IŞİD tutsağı askerlerin Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı suçlayan sözleri için demiş ki: “Bir Türk Askeri’ni değil ölümle tehdit etmek, lime lime kessen vatanına ihanet etmez. Türk Askeri devletine ihanet ediyorsa zaten 'GERÇEK' Türk Askeri değildir.”
Irkçılık dincilik yüzsüzlük vicdansızlık bu kadar olur işte. Din bezargânlığı tam da böyle bir şeydir. Bu gibi durumlarda takiyyenin mübah olduğuna ilişkin ayeti aklına getirmez. Kapısında ziftlendiği muktedire eleştiri olmasın, kılına zarar gelmesin diye Müslümanlığını bile satar!
***

Söz din bezirgânlığına gelmişken belirtmeden geçmemeli.
İnsan denilen canlı türü, evriminin yol haritasında, dinin ekonomi politiğini bilince çıkarma durağının henüz çok gerisinde. Bu durağa varıp varmayacağı da şüpheli. O durağa varabilmesinin temel koşulu, inancını eleştirel akıl süzgecinden geçirmesi. Ancak, yaşamakta olduğumuz zaman diliminde eleştirel akıl iptal edilmişe benziyor. Bu iptal ve dumur ortamında, IŞİD canilerinin esir askerleri diri diri yakmasının dinen caiz olup olmadığı bile tartışılabiliyor.
Evet evet! Tutsak askerleri diri diri yakmanın dinen caiz olup olmadığı bile tartışılabiliyor. İma yoluyla da olsa yakmayı caiz sayan fetvacılar serbestçe dolaşabiliyor.
Kâfiri diri diri yakmayı dinen uygun bulan fetvacılar elbette serbestçe dolaşabiliyor. Çünkü, burası yüzde 99.99’u Müslüman sayılan bir coğrafya. Bu coğrafyanın kutsal kitabında, cezalandırma yöntemi olarak kol ve bacağın çaprazlama kesilmesini emreden ayet de vardır:
“Allah’a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası, öldürülmeleri yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir.” (Maide / Sofra, 33)
***

İnanç böyle emredince, elbette IŞİD’in vahşetine karşı ciddi bir protesto sesi çıkmadı. Tıpkı, kız çocuklarının evlilik adı altında tecavüze uğramalarına, yolsuzluğun hırsızlığın “günah işleme hürriyeti” diye meşrulaştırılmasına itiraz edilmediği, bir siyaset magandasının “Allah’ın vasıflarını üzerinde taşıyan lider” diye ululaştırılmasına sessiz kalındığı gibi...
İnsana, tabiata, hayata düşman bu ırkçılık dincilik vicdansızlık girdabında, IŞİD esiri gençleri savunmak, benzeri her olayda olduğu gibi yine kalpleri solda atanlara düştü. Halkevleri başta olmak üzere sol örgütler sokaklara çıktılar, Şam’da zafer namazı rüyası uğruna IŞİD cinayetine kurban giden askercikleri sahiplendiler.
Şiirin zirvedeki ustası Nazım Hikmet, emperyalistlere vekâleten Anadolu’yu işgale gelen Yunan askerinin zilletini Kuvayi Milliye Destanı’nda ihtiyat zabiti Nurettin Eşfak’ın ağzından şöyle anlatmıştı:
Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak’ın ayağı.
Nurettin dedi ki,
Teselyalı Çoban Mihail,
Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni...

Şiirin ustası Nazım, Kore’de ölen ihtiyat zabitinin kendisini ölüme gönderen muktedire hitabını da DİYET başlıklı şiirinde kayda geçirmişti.
Haddi olmayarak bu satırların yazarına da şair dostlarına seslenmek düştü:
Şair dostum,
Sen ki sözün büyücüsü,
Sen ki sözün tanrısı...
Sevgili söz büyücüsü,
Sevgili söz tanrısı,
Nazım, Kore’de ölüme yollanan yedek subayın şiirini yazdı.
Sen Suriye bataklığında yakılan askerin şiirini yazabilir misin?
Sorabilir misin siyaset zorbasına,
O bataklığa niçin kendi oğlunu göndermediğini?
Yüzüne vurabilir misin,
Bir mahdumunu da çürük raporuyla şehitlikten muaf tuttuğunu?
Haykırabilir misin başkalarının evlatlarını ölüme göndermenin vicdansızlığını?
Şair dostum,
Sen ki, sözün büyücüsü,
Sen ki sözün tanrısı...
Nazım, Kore’de ölüme yollanan yedek subayın şiirini yazdı.
Sen Suriye bataklığında yakılan askerin şiirini yazabilir misin?

Ama işin kolayına kaçmadan.