22 Haziran 2020 Pazartesi

DARBELERLE AYRIMSIZ HESAPLAŞILMALIDIR




DARBELERLE AYRIMSIZ HESAPLAŞILMALIDIR

27 Mayıs 1960 darbesinden sonra Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşlarını idam cezasına çarptıran özel mahkeme Yüksek Adalet Divanı (YAD) kararlarını hükümsüz hale getiren ve bu kararlardan doğan zararların tazmin edilmesini öngören yasa önerisi, darbelerle hesaplaşma anlamında hiç kuşkusuz olumlu bir adımdır.
Ancak, Türkiye’nin darbe virüsünden arınmış bir hukuk devleti olması isteniyorsa, darbelerle hesaplaşma 27 Mayıs darbesiyle sınırlı tutulmamalıdır.
Ülkemiz 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 tarihlerinde doğrudan askeri darbeye, 28 Şubat 1997 tarihinde de post-modern darbeye maruz kalmıştır.
Darbe dönemlerinin en bariz uygulamalarından biri de, temel insan haklarının askıya alınması, darbenin hedefindeki kişi ve kuruluşların doğal yargıç ve hâkim güvencesinden yoksun personelden oluşan mahkemelerde yargılanmalarıdır.
Oysa, etkin başvuru ve bağımsız mahkemelerde adil yargılanma hakkı, hukuk devletinin en temel kavramlarıdır. Doğal yargıç ve hâkim güvencesi de yargı bağımsızlığının, adil yargılanma hakkının iki temel ön koşuludur.
Yüksek Adalet Divanı, doğal yargıç ve hâkim güvencesine sahip bağımsız bir mahkeme değildi. Çünkü, sanıkların işledikleri öne sürülen eylemlerden çok sonra, darbecilerin emriyle kurulmuş, heyet üyeleri darbecilerden emir alan bir mahkemeydi. Nitekim mahkeme başkanı, sanıkların itirazlarına “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” diye karşılık vererek, YAD’ın bağımsız mahkeme olmadığını itiraf etmişti.
12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında kurulan sıkıyönetim askeri mahkemeleri de bağımsız değillerdi. Buna karşın iktidar sözcüleri, sıkıyönetim mahkemelerinin anayasal kuruluşlar olduğunu söylemektedirler. YAD kararlarını hükümsüz hale getiren yasa önerisi TBMM’de görüşülürken, önerinin imzacıları ve iktidar sözcüleri, 12 Mart ve 12 Eylül mahkemelerinin o tarihlerdeki anayasalara, yürürlükteki yasalara ve “doğal hâkim ilkesi”ne göre kurulduğunu savunmuşlar, hatta “Bu mahkemeler Anayasa'ya ve milletin temsilcisi olan Meclis tarafından ihdas edilmiş kanunlara, özetle milletten alınmış bir yetkiye dayanılarak kuruldular” diyebilmişlerdir.
İktidar sözcülerinin bu yaklaşımı hiçbir şekilde doğru değildir. Çünkü, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim mahkemeleri de, tıpkı Yassıada mahkemeleri gibi, yargıladıkları eylemlerden sonra kurulmuşlardır.
Belirtmeli ki, Yassıada mahkemesi de anayasal bir kuruluştur; söz konusu yasa önerisinin girişinde vurgulandığı üzere, “12 Haziran 1960 tarihli ve 1 sayılı 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Hükümlerinin Kaldırılması ve Bazı Hükümlerinin Değiştirilmesi Hakkında Geçici Kanun”a göre kurulmuştur. Anayasa hükmündeki bu geçici kanun 27 Mayıs darbesini gerçekleştiren Milli Birlik Komitesi (MBK) tarafından yürürlüğe sokulmuştur. MBK’nin icraatı ve yürürlüğe soktuğu yasalar 1961 anayasa referandumuyla kendince meşruiyet kazanmıştır.
12 Mart ve 12 Eylül mahkemeleri de, MBK’nin bıraktığı anayasaya ve 12 Mart darbecileri tarafından TBMM’ye dikte ettirilen 13 Mayıs 1971 tarihli 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu’na göre kuruldular. Yani, anayasal ve yasal dayanak bakımından Yassıada mahkemesinden farklı değillerdir; sıkıyönetim ilan edildikten sonra kurulmuşlar ve kuruluş tarihinden önceki eylemlerin sanıklarını yargılamışlardır. Yani, iktidar sözcülerinin söylediklerinin tersine, bu mahkemelerin kuruluşunda doğal yargıç ilkesi hiçbir şekilde geçerli olmamıştır.
İkincisi, 1402 sayılı yasa, “Sıkıyönetim bölgelerinde 25 Ekim 1963 gün ve 353 sayılı Kanuna göre Milli Savunma Bakanlığınca lüzum görülen yerlerde yeteri kadar askeri mahkeme kurulur; bunlar bulundukları yerin sıkıyönetim askeri mahkemesi olarak adlandırılır ve birden fazla olması halinde numaralandırılır” hükmünü amirdir. (m.11)
25 Ekim 1963 tarihli 353 sayılı Askeri Mahkemeler Kanunu ise, (12 Mart ve 12 Eylül darbeleri dönemindeki haliyle), “Askeri mahkemeler iki askeri hâkim ve bir subay üyeden kurulur” demektedir. 12 Eylül 1980 tarihinde darbe yapan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) cuntası, Askeri Mahkemeler Yasası’na 1981 yılında “200 ve daha fazla sanık hakkında açılan davalarda askeri mahkeme dört hâkim ve bir subay üyeden kurulur. Duruşma sonuçlanıncaya kadar birleştirme veya başka nedenlerle sanık sayısının 200 veya daha fazla miktara ulaştığı davalarda da bu hüküm uygulanır” fıkrasını ekledi. (m.3)
Askeri Mahkemeler Yasası’nın izleyen maddelerinde de subay üyenin muharip sınıftan ve en az yüzbaşı rütbesinde olması, subay üyenin nezdinde askeri mahkeme kurulan komutan tarafından seçilmesi düzenlenmiştir. (Bir ayrıntı olarak belirtmek uygun düşerse, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim mahkemelerinin asker kişilerden oluşmasına karşılık, 27 Mayıs’ın Yüksek Adalet Divanı’nda kıta subayı, savcı veya yargıç olarak asker üye görev almamıştır.)
Sıkıyönetim askeri mahkemelerini oluşturan askeri yargıç ve savcılar ile subay üyelerin mesleki sicil ve atama yönünden nezdinde mahkeme kurulan komutana bağlı oldukları, dolayısıyla yargıç güvencesine sahip olmadıkları bilinen bir husustur.
Uygulamada sıkıyönetim askeri mahkemeleri, hiçbir hukuk eğitiminden geçmemiş kıta subayı başkanlığında kurulmuşlardır.  Sıkıyönetim komutanının istediği yönde karar vermeyen mahkeme üyeleri başka görevlere atanmışlar, hatta mahkemenin toptan kapatılması yoluna bile gidilmiştir. Tarihe geçmiş bir örnek olarak, 1971 yılında İstanbul Sıkıyönetim 1 Nolu Askeri Mahkemesi, 1. Ordu ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Orgeneral Faik Türün’ün emriyle kapatılmış ve üyeleri çeşitli illere sürgüne gönderilmiştir. Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Askeri Mahkemesi Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi de, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarını idama mahkûm ederken, YAD Başkanı’nın itirafına benzer şekilde, “Sadece askeri görevi yerine getirmedim üzerime düşen politik görevi de yerine getirdim” diyerek mahkemesinin ve yargılamanın hukuk dışılığını itiraf etmiştir.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra da sıkıyönetim askeri mahkemeleri benzer baskılara maruz kalmışlardır. Bu mahkemelerde 650 bin dolayında kişi işkence altında sorgulandı ve yargılandı.  Devlet başkanlığını zorla ele geçiren Orgeneral Kenan Evren, “Asmayıp da besleyelim mi? Onlara hain demeyi bile az bulurum” diyerek yargılanan sanıkları defalarca hedef gösterdi, mahkemeleri baskı altında tuttu. Güdümlü mahkemelerin idam kararları Kenan Evren liderliğindeki Milli Güvenlik Konseyi tarafından onaylandı ve 50 kişi idam edildi. Kenan Evren, “Bir sağdan bir soldan” diyerek idamda denge sağladığını savundu. 2010 Anayasa referandumu kampanyasını başlatırken Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın son mektubunu ağlayarak okuduğu Erdal Eren, 18 yaşından küçük olduğu halde idam edildi.
Özetle, 27 Mayıs darbesi sonrasında kurulan Yüksek Adalet Divanı gibi 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri sonrasında kurulan sıkıyönetim askeri mahkemeleri de, doğal yargıç ilkesinden ve hâkim güvencesinden yoksun, bağımsız yargı organı niteliği taşımayan mahkemelerdir. Askeri mahkemelerin (hatta bünyesinde asker yargıç bulunan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin) bağımsız yargı organı olmadıkları, asker üyelerden oluşmasının Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Adil Yargılanma Hakkı” başlıklı 6’ncı maddesiyle çeliştiği, Türkiye’nin yargı yetkisini tanıdığı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi AİHM’nin kararlarıyla da tescil edilmiştir.
Üçüncü bir husus, 16 Nisan 2017 tarihli referandumla gerçekleşen Anayasa değişikliği ile Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) kaldırıldı. AYİM, 12 Mart 1971 darbesi döneminde, yüzlerce askerin ilişiği kesildikten sonra, başvuru mahkemesi olmak üzere 1972 yılında kuruldu. O dönemde ilişiği kesilen askerler etkin başvuru ve adil yargılanma haklarını kullanamadılar. Dahası, ilişik kesme işlemlerini düzenleyen, ilişiği kesilen personel hakkında soruşturma açan bazı asker hukukçular daha sonra AYİM’de görevlendirildiler ve başvuruların reddi kararlarına imza attılar. Dolayısıyla, gerek “tabii hâkim” ilkesine aykırılığı gerekse yapı ve işleyişi itibariyle “adil, tarafsız, bağımsız mahkeme” olmadığından AYİM’in red kararları kendiliğinden yok hükmündedir. YAD kararlarını hükümsüz hale getirmeye hazırlanan TBMM’ye düşen, AYİM’in hiç değilse kuruluş tarihinden önceki döneme ilişkin kararlarının yok hükmünde olduğunu tescil etmektir. Bu, Askeri Yargıtay’ı ve AYİM’i kaldıran iradenin de gereğidir.
Sonuç olarak, darbelerle yüzleşme ve hesaplaşma adına, 27 Mayıs darbesi sonrasında kurulmuş YAD kararları hükümsüz hale getirilirken, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim askeri mahkemelerinin ve AYİM’in görmezlikten gelinmesi kabul edilemez.
Çok daha vahim olmak üzere, 12 Mart ve 12 Eylül sıkıyönetim askeri mahkemelerinin o tarihlerdeki anayasa ve yasalara uygun kurulduklarının öne sürülmesi, darbeler ve mağdurları arasında ayrım yapıldığını göstermektedir.
27 Mayıs darbesi gibi 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri de çok derin hasara ve mağduriyetlere yol açtı. Darbeler ve mağdurlar arasında ayrımcılık da darbe virüsü kadar tehlikeli ve zararlıdır. Darbeler ile eşit ve adil bir biçimde yüzleşebilirsek geleceğe umutla bakabiliriz. Türkiye’nin demokratik hukuk devleti olma yolunda ilerlemesi isteniyorsa TBMM, 27 Mayıs darbesi yargılamalarını hükümsüz hale getirirken, 12 Mart ve 12 Eylül darbe mahkemelerini görmezlikten gelmemelidir. Darbelerle ayrımsız hesaplaşmak, milli iradenin tecelligâhı TBMM’ye düşen tarihsel bir görevdir!
Saygıyla.
ASKERİ DARBELERİN ASKER MUHALİFLERİ DERNEĞİ
ADAM-DER YÖNETİM KURULU

7 Mayıs 2020 Perşembe

BAĞIMSIZLIK DEMOKRASİ SOSYALİZM MÜCADELESİNİN SİMGELERİ

ONLAR TÜRKÜLERİN ÖLÜ KAHRAMANLARI DEĞİL!
“Tam bağımsız ve demokratik Türkiye” mücadelesinde tutsak düşen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan darağacında katledileli 48 yıl olmuş.
Ruhları şad olsun!
***

Denizler’i asanlar “anarşist, komünist, eşkıya” demişlerdi; bugünkü iktidar sahipleri de “terörist” diye yaftalıyorlar.
Denizler’i terörist diye yaftalamaları nedensiz değil. Yürürlükteki yasalara göre, en barışçıl eylem ve ifadeler bile “terör suçu” kapsamına giriyor. AK iktidar yetkililerinin ifadesiyle, “Resim yaparak, şarkı besteleyerek, şiir yazarak da terörist olunabiliyor! Hele kitap, bombadan da etkili bir silah olabiliyor!” Bu yüzden cezaevlerinde on binlerce “terörist” bulunuyor!
***

Biliniyor ki, tarihin hiçbir döneminde terör ve terörizm kavramları, devlet, ulus, sınıf, din ve siyaset dışı bir anlam kazanmadı.
Yine biliniyor ki, Deniz Gezmiş ve yoldaşları, faşistlerin iddia ettikleri gibi terörist değillerdi. O günlerde Denizler, Dolmabahçe önlerine demirlemiş, Amerikan emperyalizminin filosunu protesto ediyorlardı. Buna karşılık, İslamcılar ve milliyetçiler kıbleyi Amerikan filosuna çevirip namaza durmuşlar; namazın ardından devrimcilere saldırmışlardı. Denizler’in ve “bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm” için mücadele edenlerin “terörist” ilan edilmeleri, 50 yıl önceki bu tarihsel saflaşmadan ayrı düşünülemez. O günlerde Amerikan filosuna doğru namaza duranlar bugün iktidardalar; gerek Denizler’i gerekse bugün aynı uğurda mücadele eden devrimcileri, gazetecileri, yazarları, siyasetçileri ve nice emekçileri “terörist” diye yaftalıyorlar. İdam cezası yürürlükte olmadığı için cezaevlerinde çürümeye mahkûm ediyorlar. Mafya şeflerini, hırsızları, dolandırıcıları “kader kurbanı” diyerek tahliye ediyorlar; yüreği “tam bağımsız ve demokratik Türkiye” için emekçilerle birlikte çarpan devrimcileri, siyasetçileri, sanatçıları cezaevinde tutuyorlar.
***

Denizler, Türkiye’nin emperyalizmin boyunduruğundan kurtulması ve demokratikleşmesi için mücadele etmişlerdi; başlıca eylemleri şöyleydi:
-       Tam Bağımsız ve Gerçekten Demokratik Türkiye için yürüyüşler mitingler.
-       ABD Emperyalizmine, NATO’ya ve 6. Filo’ya Hayır gösterileri.
-       Filistin’de İsrail’e karşı savaş.
-       Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu’nun kurulması.
-       Ankara’da ABD Büyükelçiliği güvenlik kulübesinin silahla taranması.
-       Ankara İş Bankası Emek Şubesi’nin soyulması.
-       Ankara Gölbaşı’ndaki Amerikan askerlerinin kaçırılıp fidye istenmesi; fidye verilmeyince askerlerin serbest bırakılması.
12 Mart 1971 faşizminin mahkemesi, Denizler’i bu eylemlerden yargılayıp mahkûm etmedi. Öyle olsaydı, Denizler idam edilmezlerdi; eylemlerine karşılık gelen hapis cezalarını yatıp çıkarlardı.
Mahkeme Denizler’i TCK’nin ünlü 146/1 maddesinden yargılayıp idama mahkûm etti; yani anayasal düzeni zorla değiştirmeye teşebbüs suçundan.
Denizler 6 Mayıs 1972’nin sabahında katledildiler. Faşistler, önce Deniz’i idam sehpasına çıkardılar ve infazı, Yusuf’a ve Hüseyin’e izlettirdiler. Katiller öylesine canavar ruhluydular. Deniz, Yusuf ve Hüseyin yiğitçe çıktılar darağacına. İdam sehpasında korkmadan haykırdıkları son sözleri anarşist, eşkıya veya terörist olup olmadıklarını kavramaya yeterlidir:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” (Deniz)
“Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum! Sizler bizi asanlar şerefsizliğinizle her gün öleceksiniz! Biz halkımızın hizmetindeyiz! Sizler Amerika’nın hizmetindesiniz! Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!” (Yusuf)
“Ben şahsi hiçbir çıkar gözetmeden halkımın mutluluğu ve bağımsızlığı için savaştım! Bu bayrağı bu ana kadar şerefle taşıdım! Bundan sonra bu bayrağı Türkiye halkına emanet ediyorum! Yaşasın işçiler, köylüler ve yaşasın devrimciler. Kahrolsun faşizm!” (Hüseyin)
Denizler nasıl bir mücadele verdiklerini, niçin asıldıklarını idam sehpasını tekmelerken bu sözlerle haykırdılar. Buna karşın psikolojik harp cephesinde devlet, Denizler’i siyasal ve hukuki bağlamından kopuk şekilde anarşist ve eşkıya diye yaftaladı.
Vurgulamalı ki,
Osmanlı’nın Bolu Beyi karşısında Köroğlu eşkıya idi!
İşgalcilerin kuklası Padişah ve İstanbul hükümeti karşısında Mustafa Kemal eşkıya idi!
Amerikan uşağı darbeciler karşısında Denizler de anarşist, eşkıya idiler!
Deniz, Yusuf ve Hüseyin’e bugün de “terörist” diyorlar.
Ezilen halkların kahramanı Che Guevara ne kadar teröristse Deniz, İbo ve Çayan da o kadar teröristtir!
***

"Atatürkçü" faşistler 48 yıl önce Denizler’i “anarşist, komünist, eşkıya” diye assalar da,
O günkü faşistlerin bugünkü torunları “terörist” deseler de,
Halkın geniş kesimi, Denizler’in bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm ve halkların kardeşliği için mücadele etmiş devrimciler olduklarını biliyor, türkülerinde, ağıtlarında yaşatıyor.
Onlar için, “Deniz mahkemeye düşmüş, avukatı ben olaydım” denildi.
Onlar için “Oy dere Kızıldere, Böyle Akışın nere, Bizde hal mı bıraktın, Sana can vere vere” diye ağıt yakıldı
Onlar, “Nurhak sana güneş doğmaz, uçan kuşlar yuva kurmaz” ağıtıyla anılıyor.
Onlar, “Yiğitler ölür mü üç beş kurşunla, doğrulmuş kalkıyor İbrahim yoldaş” ağıtıyla yaşatılıyor.
Ölümsüz ozan Mahzuni Şerif de onları katledenleri “Köşkün sarayın yıkılsın, Erim erim eriyesin!” diye lanetledi.
Onlar “türkülerde ağıtlarda yaşayan ölü kahramanlar” olarak görülmemeli.
Onlar, Türkiye’nin ezilenlerinin bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin simgeleri olarak yaşıyorlar.
Anılarına saygıyla!

26 Nisan 2020 Pazar

BAŞKASININ ACISINA BAKMAK

BAŞKASININ ACISINA BAKMAK
Ermeni tehciri/soykırımı konusunda resmi görüş dışındaki en sade yazıya verilen tepkiler, bilinçaltındaki ırkçı milliyetçi koşullanmaların ne denli köklü olduğunu gösteriyor.
Yazının paylaşıldığı mecralarda tepki olarak kimileri mecrayı terk etti, kimileri ırkçı milliyetçi önyargılarını ve tepkilerini açıkça dile getirdiler, kimileri de küfürlerini sıraladılar.
Oysa çok basit ve anlaşılır bir şey söylemeye çalıştım: 
Anadolu’da 105 yıl önce Ermeni halkı 1 milyon 500 bin dolayındaydı, yani toplam nüfusun yüzde 10’dan fazlasını oluşturuyordu. Üstelik bazı illerde Ermeniler nüfus olarak Müslüman halka yakın bir çoğunluktaydılar. Bugün ise Türkiye genelinde sadece 70 bin kaldılar. Yani yüzde 1 bile değil. Nereye kayboldu Anadolu Ermenileri? Ermenilerden kalan mal ve mülkler kimlerin eline geçmiştir?
Bu soruları dürüstçe yanıtlayabiliyor muyuz?
***

Soykırımın uluslararası sözleşmedeki tanımı bellidir. Anadolu Ermenilerinin maruz kaldığı akıbet de ortadadır. 105 yıl önce Anadolu nüfusunun yüzde 10’dan fazlasını oluşturan bir halk birkaç yıl içinde yok edilmiştir. İster tehcir densin ister soykırım, akıbet değişmeyecektir.
Resmi ideolojiye uygun olarak tehcir demek rahatlatıcı olabilir. Oysa uluslararası sözleşmeye göre tehcir de bizatihi soykırımın parçasıdır.
“Savaş şartlarında sürüldüler” söylemine sığınmak da rahatlatıcı olabilir. O halde Ankara'daki, Afyon’daki, Kütahya’daki, Isparta’daki, Konya’daki, Tokat’taki Ermeniler de mi isyan etmişlerdi ki tamamen sürüldüler?
Savaş şartlarında olsa bile, bir bölümü isyan eden bir halkın kökünün kazınması, malına mülküne el konması hangi vicdana sığar? Kaldı ki, 1915 öncesinde Anadolu Ermenileri isyan halinde değildir. O yıllarda Ermeniler iki devletin egemenliği altındadır. Doğu’daki parça (Kars, Ardahan, Ağrı dahil) Rusya’nın, Anadolu’daki Ermeniler ise Osmanlı’nın egemenliğindedir.
1914’te Erzurum’da Ermeni Kongresi toplanmış; delegasyon, kongreye katılan İttihat Terakki temsilcisi Bahaeddin Şakir’e, Osmanlı’ya sadakat sözü vermiştir.
Osmanlı, Kasım 1914’te Alman emperyalizminin safında Rusya’ya savaş ilan edince, Ermeni halkı iki parça halinde olmanın ağır bedelini ödeme sürecine girmiştir. Rusya’nın egemenliğindeki Ermeniler haliyle Rus ordusuyla birlikte hareket etmiş ve Osmanlı’ya karşı savaşmıştır. Bugün resmi ideolojide Osmanlı’yı arkadan vurmakla suçlanan çeteler çok büyük çoğunlukla Rus egemenliğindeki Ermeni milisleridir.
Savaş ilanından sonra da Anadolu Ermenileri arasında ciddiye alınabilecek isyan belirtisi yoktur. Buna karşın 24 Nisan 1915’te Ermeni tehciri başlamıştır. Tam da o günlerde Van’da ek vergi için sayım baskısı isyana yol açmış, bu ortamda Rus ordusu 17 Mayıs 1915’te Van’ı işgal etmiştir. Savaşın seyri içinde Van, Osmanlı ve Rus orduları arasında el değiştirmiştir. Tarihsel kırılma anı olarak Erzurum’un Ruslarca işgali ise 16 Şubat 1916’da gerçekleşmiştir. Osmanlı ülkesindeki Rus işgali 1917 Bolşevik devrimiyle son bulmuştur.
Yani, tehcir öncesinde Anadolu Ermenileri arasında Osmanlı’ya topyekûn bir sadakatsizlik söz konusu değildir. Sadakatsizlik bir yana, Ermeniler sadık teba olarak devletin üst yönetimindedirler. Van’da ayrıksı bir hoşnutsuzluk vardır; 1894-95’te ciddi bir ayaklanma olmuştur. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra Padişah tarafından bölgeye gönderilen Saadettin Paşa’nın raporuna göre, resmi Osmanlı ordusunun ve Hamidiye Alayları denen Kürt çetelerinin yağma ve soygunları isyanın temel nedenleri arasındadır. (Saadettin Paşa’nın Anıları adlı kitap, Ermeni sorunu konusunda nesnel görüş edinmek isteyen vicdan sahiplerinin mutlaka okumaları gereken bir eserdir.)
Sözün özü, resmi ideolojinin “Arkadan vurdular, savaş şartlarında devlet de tehcir etmek zorunda kaldı” söylemi ideolojik yanıltmadan öte bir değer taşımamaktadır. 24 Nisan 1915’te Doğu Anadolu Ermenileri sürgün edilirken, Çanakkale cephesinde Osmanlı ordusu saflarında şehit olanlar arasında Ermeniler de vardır. (Tabii bu cümleye, “gayrımüslimler şehit olmaz” diye itiraz edenler çıkacaktır. “Hıristiyan Alman generalinin emrinde savaşırken nasıl şehit olunur?” sorusunu da bi zahmet yanıtlasınlar artık!)
***

Sonuç olarak, bölgedeki Rus işgali sona erdiğinde geriye 105 yıldır kanayan bir yara kaldı. Devir halkların birbirine kırdırıldığı devirdi; Müslüman ahali de çok acılar çekti, çok evladını yitirdi. Bölgenin yerlisi Ermeni halkının ise kökü kazındı. Bugün hâlâ “Ermeni çeteleri arkadan vurdular” söylemine sığınılmaktadır. Varsayalım ki çeteler arkadan vurmuş olsunlar, bir halkı topyekûn yurdundan sürmenin mazereti olabilir mi? (Bugüne uyarlanırsa, PKK eylemleri gerekçesiyle Kürt halkını topyekûn cezalandırmak ne kadar ahlaki olur?)
Acılar yarıştırılmaz. Bir acının karşısına başka acılar çıkartılmaz.
Başkasının Acısına Bakmak adlı kitabın Amerikalı yazarı Susan Sontag, ülkesini yönetenlerin Vietnam savaşına tepkisini, “Beyaz ırk insanlık tarihinin kanseridir” diyerek dile getirmişti. Beyaz ırktan vahşilerin istilası ve katliamları sonucu Amerika kıtasının yerlileri, bugün toplam kıta nüfusu içinde yüzde 1’in de altındadır ve rezervasyon alanları denilen toplama kamplarında tutulmaktadırlar. Amerika yerlilerinin acısı bizim acımızdır.
Sömürgecilerin Afrika’daki zulmüne cinayetlerine, kitaplarda okunurken bile yürek dayanmaz. 20’nci yüzyılın ortasında Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nda her 6 Cezayirliden 1’i Fransız sömürge ordusunca katledildi. Cezayir halkının acısı da, o savaş sırasında Türkiye’yi yöneten Menderes hükümetinin sömürgeciler yanında yer almasının utancı da bizimdir.
Osmanlı İmparatorluğu dağılırken Balkanlar’dan kovulan Müslüman Türklerin, Rus sömürgecilerince yurtlarından sürgün edilen Çerkeslerin, sosyalist Yugoslavya parçalanırken katledilen Boşnakların acıları da bizimdir.
Anadolu Ermenilerine devlet eliyle reva görülen katliamın karşısına Rusya destekli Ermeni çetelerince katledilen Müslüman ahalinin acısını çıkarmak meselenin hangi boyutunu açıklar? Geçmişle yüzleşmek yerine İttihat Terakki çetesinin yaşattığı, Türk ve Kürt zenginlerinin sahip çıktıkları utanca mazeret sıralamak, soykırımdan artakalan mülklere kimlerin konduğuna sessiz kalmak, hangi vicdana sığar?
Hele hoşa gitmeyen (aslında ayna tutan) yazı karşısında hemen yazarın onurunu sorgulamak, bir kalemde emperyalizmin maşası işbirlikçisi ilan etmek demokratlığın neresinde vardır?
Fikir tartışmasında fikir yarıştırmak yerine küfre başvurmak acizliktir, bilgisizliktir fikirsizliktir. Kınamaya bile değer görmüyorum. “Ermeni Meselesi açıldığında cumhuriyetçiler, Atatürkçüler ve laikler olarak neden Osmanlıyı bir AKP’liden daha fazla savunuyoruz?” diye sorgulayan arkadaşa teşekkür ediyorum.
Söylemem uygun düşerse, bu gezegende, “Başkalarının Acısına Bakmak” diye bir kitap yazılmıştır. Konusu, savaş başta olmak üzere toplumsal felaketleri fotoğraf olarak bellekte sonsuzlaştıran görüntülü iletişimin soldan eleştirisidir. Adı hakikaten çarpıcıdır. Ve elbette, bir acının yıldönümünde, salt kendi acısı, mağduriyeti ve şefkat beklentisiyle kavrulmak yerine “Başkasının Acısına Bakmak” gerektiğini ilham etmelidir. Ve elbette “Ateş düştüğü yeri yakar” bencilliğine kapılmadan, insan ve emek odaklı bir analize yöneltmelidir.
Ben, insanlığın yakasına korona gibi yapışan emperyalist diplomasinin, ümmetçi milliyetçi siyasetin, Türk ve Ermeni ırkçılığının söylemleri dışında hakikati aramayı, başkalarının acısını da yüreğimde hissetmeyi sürdüreceğim.
“Evet, bu topraklarda gözümüz var; ama alıp götürmek için değil, en dibinde yatmak için” diyen Hrant Dink’in anısına saygıyla.
***

Bitirirken:
Kimi Türk ve Kürt zenginlerinin soykırım ifadesine karşı çıkmalarının maddi bir gerekçesi vardır. Çünkü, ilk sermaye birikimini gayrımüslim halkların mülklerini gasp etmekle sağladılar.
Soykırım deyince tüyleri diken diken olan milliyetçi, ulusalcı, ulusolcu kardeş. Bu ilk birikim günahından senin payına düşen nedir ki, böyle celalleniyorsun?
Kal sağlıcakla!

16 Nisan 2020 Perşembe

SİYASET KIRKPINARINDA BAŞALTI GÜREŞİ
Siyasette Tayyip Erdoğan’ın fedailiği dışında bir marifeti yok. Normal koşullarda yaşıyor olsak, bir sözcükle bile adını anmaya değmez ama ne yapalım ki, İçişleri Bakanı olarak hayatımızı etkiliyor. Birkaç cümleyle de olsa değinmek hayatın emri.
Kim bu Süleyman Soylu ya da kısaca SS?
Süleyman Demirel’in Doğru Yol Partisi’nde Gençlik Kolları’nda siyasete atılmış. Demirel sonrasında Tansu Çiller’in gözdeleri arasına girmiş.
2002 seçimlerinde Çiller’in silinmesinin ardından ANAP ve DYP’nin birleşmesiyle oluşturulan Demokrat Parti (DP)’ye katılmış. Mehmet Ağar liderliğindeki DP’nin 2007 milletvekili seçiminde hezimete uğramasının ardından Ağar’ın yerine genel başkan seçilmiş. “Devletin bekası uğruna bin operasyon” (muhalifleri katletme operasyonları) yapmakla övünen, “silahlı çete kurmak” suçundan hükümlü Mehmet Ağar’ın varisi yani.
SS de, ikamet ettiği sağcı mahallenin tüm siyasetçileri gibi ilkesiz, omurgasız, bugün dediğini yarını bile beklemeden inkâr edebiliyor. DP Genel Başkanı iken 2009 belediye seçimleri öncesinde Tayyip Erdoğan aleyhine çok sert bir söylem tutturdu, “Paçalarından yolsuzluk akıyor” bile dedi. Yerel seçimlerde hezimete uğrayıp, Ağar’dan bile düşük oy alınca koltuğu Hüsamettin Cindoruk’a kaptırdı ve sonrasında DP’den ihraç edildi.
DP’den ihraç edildikten sonra AKP’ye göz kırptı ve nihayet, 2012 yılında Tayyip Erdoğan tarafından AKP’ye üye kaydedildi. Bir zamanlar “Paçalarından yolsuzluk akıyor” dediği Erdoğan’ın himmetiyle 2015’te milletvekili seçildi; 2016 yılından beri de İçişleri Bakanı. SS, İçişleri Bakanlığı görevi boyunca, mensubu olduğu sağcı mahallenin refleksleriyle hayatımıza hükmetti, hükmediyor. Tek tek ayrıntı anımsatmaya gerek yok.
***

SS son olarak, herkesin can derdine düştüğü coronavirüs günlerinde ilkesiz ve omurgasız siyasetçi kimliğiyle hayatımızı bir kez daha etkiledi.
Muhalif belediyeler, yasaların verdiği yetkiyle bağış ve yardım kampanyaları düzenlediler; SS yasayı çiğneyerek engel oldu. Öyle ki, bir belediyenin 25 yıldır faaliyette olan aşevini bile kapattırdı; belediyelerin yardımlaşma hesaplarını bloke ettirdi.
Tepki çeken en son vukuatı sokağa çıkma yasağı ilan etmek oldu. Ne var ki, sokağa çıkma yasağı AKP’nin seçmen tabanı yoksullar tarafından ihlal edildi. İşte bu anda pek de beklenmeyen bir şey oldu. AKP içindeki Beyaz Müslümanlar, AK yoksullara “Zekâ özürlüler”, “Yasağı çiğneyen ayılar” diye hakaret ettiler. Dolayısıyla kamuoyunda fatura SS’e kesildi.
Ne ki SS, sağcı mahallede onca yıl siyaset etmenin kazandırdığı deneyimle karşılık vermekte gecikmedi. Önce “Amiral gemisinden saltanat kayığına düşen” Hürriyet gazetesine verdiği demeçte, “Zamanlaması açısından alınan karar, bakanlığımıza ait bir karardır. Eleştirileri aldım kabul ettim. Hakaretleri de kabul ettim.” dedi. (Oysa yasağı ilan ederken, “Sayın Cumhurbaşkanımızın talimatı” diyordu.)
Bu demecin ardından iktidar katından ve Saray’dan kendisine destek mesajları gelmesini bekledi. Ancak, destek bir yana, Saray’a en yakın gazetenin yazarları eleştirilerini peş peşe sıraladılar.
SS’e destek ülkücü MHP’li faşistlerin sahiplenmelerinden ibaret kaldı. Siyasetteki varlığını sürdürebilmesi için SS’e bu destek yeterliydi. Nitekim SS bu desteği arkasına almış olarak, önce sözlü olarak Tayyip Erdoğan’a istifasını sundu. Erdoğan “Sakın ha, biraz sabırlı ol!” diyerek vazgeçirmeye çalıştıysa da SS geri adım atmadı; özenle seçtiği cümlelerle istifasını sosyal medya hesabından açıkladı. İstifa metninde, “Sokağa çıkma yasağı kararının sorumluluğu, her yönüyle şahsıma aittir” diyerek yiğitlik gösterisinde bulundu. “Hayatımın sonuna kadar sadık olacağım Sayın Cumhurbaşkanım beni bağışlasın...Onurla yürüttüğüm İçişleri Bakanlığı görevimden ayrılıyorum...” cümleleri ise, aslında Erdoğan’ın kucağına bırakılmış saatli bombaydı.
Erdoğan’a kalsa istifayı kabul ederdi ve bakanlık görevini aynı sertlikle sürdürecek başka bir bakan atardı. Ama Erdoğan’ın gücü de bir yere kadar; iktidarını sürdürebilmek için sadece MHP’nin değil, BBP’nin desteğine bile ihtiyacı var. SS istifa ettikten sonra Erdoğan iki buçuk saat bekledi. Bu süre içinde SS’in istifa resti, MHP destekli seyyar timlerce sokaklarda desteklendi; sosyal medyada yüz binlerce destek mesajı paylaşıldı. Sonuçta Türkiye’nin kaderine hükmettiği 18 yıl boyunca buna benzer restleri elinin tersiyle itmiş Tayyip Erdoğan SS’in restini gördü, istifayı kabul etmedi.
***

İstifanın kabul edilmediği açıklanırken paylaşılan şu cümleler son derece önemliydi: “Sayın Süleyman Soylu, bugüne kadar başarılı çalışmalarıyla milletimizin takdirini kazanmıştır. Terör örgütlerinin ülkemizdeki eylem kapasitelerinin önemli ölçüde azaltılmasında Sayın Bakanımızın yürüttüğü kararlı mücadelenin büyük payı vardır.” Bu cümleler, SS’in MHP ve AKP tabanında kazandığı gücün kabul edildiği anlamına geliyordu.
“Bir makam sahibinin istifasını sunması kendi takdiridir, fakat nihai karar sayın cumhurbaşkanımıza aittir. İçişleri Bakanımızın istifası kabul edilmemiştir, kendisi görevine devam edecektir.” gibi emredici cümleler ise Erdoğan’ın gücünü hatırlatma amaçlıydı.
Sonuçta kazanan SS oldu; istifası kabul edilse kazanan yine SS olurdu. Bu hamleyle ortaya çıktı ki, SS artık iktidardaki Cumhur İttifakı’nın MHP destekli güçlü bir ortağıdır. SS, istifasının kabul edilmediğinin açıklanmasından sonra da 12 saat boyunca istifa mesajını hesabında tutarak, arkasındaki desteği konsolide etti.
Her şeye karşın olan biten, ahlaki ve ilkeli siyaset değil, danışıklı dövüş veya tiyatro hiç değil, saray içi veliahtlık kavgasıdır. Yağlı güreş terimleriyle özetlemek uygun düşerse: Başpehlivan bellidir, hem de Ağa’dır. Kavga başaltı pehlivanlık kavgasıdır. Başaltına güreşen pehlivanlardan biri malum, Ağa’nın damadı; gücünü Ağa’dan alıyor, tribün desteği zayıf. Damada rakip olarak başaltına kispet giyen SS, tribün desteğiyle ve çayırdan çekilirim restiyle güç kazandı. Kırkpınar Ağası Tayyip Erdoğan SS’i caydırmakla ağalığını ve başpehlivanlığını tescil ettirdi ama böyle bir sonucu herhalde kendisi de istemedi…
Bakalım bu siyaset peşrevi nasıl sonuçlanacak? Ağa’nın, bir açığını bulduğunda SS’i çayır dışına iteceği akılda tutulmalı. Ağa’nın kendisine rağmen birilerinin güç kazanmasına, başaltına da olsa peşrev çekmesine tahammül etmediği defalarca görüldü.
Yazıyı noktalarken aklıma geldi: “Bu memlekette her şey olunur, rezil olunmaz.” (Murathan Mungan)

31 Mart 2020 Salı


GALİBA SÜRÜ BAĞIŞIKLIĞI POLİTİKASININ DENEKLERİYİZ.

CORONA TARİHİ, 1. Yıl, 20. Gün.
Dünya tarihiyle 31 Mart 2020, Saat: 21.00
Evde gönüllü corona hapsinin 20’nci günü geride kaldı.
Parklar kapalı olduğundan sabah yürüyüşü artık sokaklarda.
Bulvar ve caddelerde trafik yoğun ama Ankara sokakları günün her saatinde terk edilmiş gibi.
Yürüyüşün ardından gönüllü ev hapsine devam.
Okumak yazmak için vakit bol ama motivasyon kaybından miskinlik ağır basıyor.
İnternetten gazete okumak, sosyal medyada dedikodulara bakmak, paylaşılan videoları izlemekle vakit geçiyor.
En anlamlı etkinlik ise, haber yazmak.
***

Gündemde tek konu var: Coronavirüs.
Üç haftalık gidişata bakılırsa, iktidar sürü bağışıklığı politikası izliyor.
Sürü bağışıklığında salgının denetimli yayılmasına göz yumulur.
Konunun uzmanlarına göre, halkın 3’te 2’si enfekte olup iyileştiğinde salgının hızı kesilir ve toplum olarak salgına karşı bağışıklık kazanılmış olur. Bu sürü bağışıklığı demektir.
Buna Türkçe’de “ölen ölür kalan sağlar bizimdir” denir.
Söylemeye insanın dili varmıyor ama, Türkiye’de galiba bu politika izleniyor.
Salgının İran ve İtalya’da felaket boyutuna varmasına karşın,
-       Sınırların kapatılmaması ve 300 bin dolayında kişinin ülkeye girişine engel olunmaması;
-       Üstelik Kâbe kapatıldığı halde 21 bin kişinin umreye gönderilmesi,
-       Umrecilerin dönüşlerinde karantinaya alınmak yerine evlerine gönderilmesi, sadece 5 bin kadarının öğrenci yurtlarında misafir edilmeleri;
-       Salgının ülkemize de geleceğinin kesin olmasına karşılık teşhis ve tedavi için ciddi hazırlık yapılmaması;
-       Salgının ülkemize de sıçradığının nihayet kabul edilmesinden sonra, diğer ülkelerde yapıldığı gibi karantina ve sokağa çıkma yasağı dahil halkı koruyucu önlem paketi açıklamak yerine sadece sermaye çevrelerini gözeten paket açıklanması; (O paket açıklanırken sermayenin şemsiye örgütünün başkanına “Neşen yerinde!” diye kompliman yapılması da ihmal edilmedi.)
-       Sürü bağışıklığı politikasına karşı özellikle Ankara, İstanbul, İzmir belediyelerinin dayanışma ve yardımlaşma programlarının ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın rol çalarak “Milli Dayanışma Kampanyası” diyerek halktan para istemesi;
-       İçişleri Bakanı’nın (adı lazım değil) belediyelerin kampanyalarını yasa dışı ilan etmesi ve Ankara, İstanbul belediyelerinin hesaplarına Vakıfbank tarafından blokaj konması…
***
Muhalefet salgının yavaşlatılması için sokağa çıkma yasağı ilan edilmesini öneriyor ama AKP iktidarı yanaşmıyor. Yanaşmadığı gibi bütün devletler vatandaşlarına para aktarırken bizde iktidar vatandaşa “Pamuk eller cebe!” diyor.
Daha düne kadar, “Gerekirse Suriyeliler için 40 milyar dolar daha harcarız, gerekirse Kanal İstanbul’u devlet yapar” diyordu; şimdi vatandaştan para dileniyor.
Bana öyle geliyor ki, vatandaştan para dilenmesinin nedeni salt Hazine’nin tam takır kuru bakır olması değil.
AKP iktidarı kendi yandaşlarını bir şekilde korurken, adını koymadan sürü bağışıklığı politikası izliyor.
Belediye hizmetlerine ilişkin iki ayrı yasada (5393 ve 5216 sayılı yasalar), gerektiğinde yardım ve bağış toplamak, belediyenin görev ve yetkileri arasında sayılmış; vali izni şart koşulmamış. Yardım toplama yasasına göre, vakıf, dernek, sendika, gazete ve dergilerin, gerçek kişilerin kampanyaları vali iznine bağlı.
Buna karşın salgın hastalık durumunda bile siyasi husumetten geri durulmaması, kendiliğinden başlatılan yardım kampanyalarına engel olunması tam bir vicdansızlık.
Sürü bağışıklığı politikasından başka bir anlama gelmiyor.
Nasıl olsa yandaş vakıflar ve kütle, Hazine’den besleniyorlar.
Sözün özü,
Biat etmeyen kitlenin başının çaresine bakmaktan başka çıkar yolu yok.
Coronasız günler olsun!
Aşk ile!

22 Mart 2020 Pazar

KORONA İLE MÜCADELEDE İKTİDARA GÜVENMELİ MİYİZ?

Koronavirüsün ülkemize de geldiğinin resmen kabul edilmesinin üzerinden hayli zaman geçti. Teşhis konan hasta ve ölü sayısı geometrik hızla artıyor.
Salgınla mücadelede herkese görev düşüyor. Tek tek yurttaşlar, Sağlık Bakanlığı’nın ve sağlık meslek örgütlerinin önerilerine, kararlarına uymakla yükümlüler. Yaşlılar sokakta ısrarlılar, gençler asker uğurluyorlar, güneşli havayı değerlendirmek isteyenler oluyor, karantinadan kaçanlara rastlanıyor ama  açıklanan önlem ve önerilere ülke genelinde uyulduğu gözleniyor. Bazı Avrupa ülkelerindeki gibi yaygın bir panik havasının olmadığı söylenebilir. En azından marketlere hücum yok, tedarik amacıyla yapılan alışverişler absürt stokçuluk düzeyine varmıyor. Sokağa çıkma yasağı yok ama çalışmak zorunda olanlar dışında büyük çoğunluk gönüllü ev hapsine girdi. Evde kalmak istemeyen yaşlılara da sokağa çıkma yasağı geldi. Sosyal hayatımızın belki de en hassas noktasını oluşturan ibadete gecikerek de olsa kısıtlama getirilmesine dindar çoğunluğun itiraz etmemesi ayrıca kayda değer.
Salgınla mücadelede yurttaşlar üzerlerine düşeni yaparken, öncelikli görev ve sorumluluk elbette iktidara düşüyor. Ancak toplumun en az yarısının iktidara güvenmediği tahmin edilebilir. Çünkü iktidar, güveni hak edecek bir politika izlemiyor.
Korona sağcı-solcu, laik-dindar, zengin-yoksul ayırt etmiyor ama iktidar ayırt ediyor; böyle bir sorunda bile ayrımcı davranmaktan geri durmuyor. Örneğin, salgına karşı eylem planını kararlaştırmak üzere Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında eşgüdüm toplantısı yapılıyor. Toplantıya çağrılanlar arasında sağlık meslek kuruluşlarından kimse yok. AKP yöneticileri de katılıyor ama başka hiçbir partiden temsilci yok. Açıklanan kararların özü de, emeği ve halk sağlığını değil, sermayenin çıkarlarını önceliyor. Özetle toplantının bileşimi ve alınan kararlar ülkenin ve halkın tamamını temsil etmiyor. Bu durumda, diğer ortak sorunlardaki kutuplaşmaya paralel olarak, toplumun en az yarısının iktidara güvenmemesi ve tepki duyması son derece doğal ve haklı!
***

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın toplantıda alınan kararları açıklarken kullandığı üslup da hayli sorunlu. Erdoğan aynen şöyle dedi: “Virüs ülkemize gelmekte niye geç kaldı diye dizlerini dövenler, yalan haberlerle milletimizin moralini bozmaya, kaos çıkarmaya çalışanlar da çıktı.”
İnsanın inanası gelmiyor böyle hasta ruhlu kişilerin var olabileceğine ama Erdoğan var olduğunu söylüyor. Erdoğan devlet başkanı, üstelik Müslüman adam, yalan söyleyecek değil herhalde. Gerçi doğruluğu kuşkulu, apaçık hilafı hakikat çok şey söyledi. Örneğin, seçimler öncesinde 28 Nisan 2018’de İzmir’de “Yahu bundan 15 sene önce şu koskoca İzmir’in doğru dürüst bir havalimanı var mıydı?” diye sordu ve kendisi yanıtladı: “Ya biz geldik, Adnan Menderes Havalimanı’nı yaptık.” Oysa yapımına 1984 yılında başlanan Adnan Menderes Havalimanı 1987 yılında Turgut Özal tarafından açılmıştı.
Aynı seçim kampanyasında, 27 Mayıs 2018’de Isparta mitinginde, “Üniversiteyi Isparta’da kim kurdu? Biz kurduk” dedi Erdoğan. Oysa Isparta’daki Süleyman Demirel Üniversitesi 1992 yılında Süleyman Demirel tarafından açılmıştı.
Aynı seçim kampanyasında, 1 Haziran 2018’de “Adıyaman’da havalimanı var mıydı? Biz yaptık biz.” dedi Erdoğan. Oysa, Adıyaman Havalimanı 1998 yılında hizmete girdi; 2001 yılına kadar hizmet verdi. Ancak Türk Hava Yolları 2001’de Adıyaman’a seferleri durdurdu; 2005’ten sonra yeniden başladı. Erdoğan’ın “Biz yaptık biz” dediği havaalanı değil, yeni terminal binasıydı; 2013’te Erdoğan tarafından açıldı.
Erdoğan bir keresinde de ekranda 1980 öncesini anlatırken şöyle konuşmuştu: “Büyük kızım bana serzenişte bulundu. Serzeniş eve niye geç geldin anlamında değildi. Tabii bize hasret, ben de onlara hasretim ama verdiğimiz mücadele zaman ayırmaya fırsat vermiyor. Geceleri bir iki gibi geliyoruz eve. O zaman da mücadeleler şimdiki kadar rahat değil. Ve bir gece yatak odamızın kapısına büyük kızım Esra ufak bir pusula asmış. Babacığım bir geceni de bize ayır! Duygulandım tabii.” Erdoğan böyle dese de 1980 öncesinde Esra’nın böyle bir not asması olanaksız. Çünkü, Esra 1983 yılında doğmuş. Kendisinden büyük abilerinin o notu astıkları ve Erdoğan’ın yanlış anımsadığı düşünülebilir ama bu da olanaksız. 1979 yılında doğan Burak ile 1980 doğumlu Bilal, babalarına böyle serzenişte bulunup kapısına not asmış olamazlar herhalde.
Erdoğan’ın bunlara benzer çok söylemi var. Biri var ki, unutulacak gibi değil. O da, 2013 yılında Taksim Gezi Parkı Direnişi sırasında, Kabataş’ta başörtülü bir kadına 70-80 kişilik bir topluluğun tacizde bulunduğu iddiasıydı ki, hâlâ ısrarla yineliyor. İddia çok vahimdi ama AKP medyasının da iddiayı gerçekmiş gibi köpürtmesine karşın Allah’tan dindar çoğunluk iddiayı inandırıcı bulmadı. Yoksa ülke geneline yayılabilecek bir çatışmanın fitili ateşlenmiş olabilirdi. Soruşturma aylar sürdü. Binlerce saatlik kamera kayıtları titizlikle tarandı; iddiayı doğrulayacak bir görüntü bulunamadı. O saatte Kabataş’ta olan kişiler de telefon sinyal bilgilerinden saptanarak ifadeleri alındı, iddianın ilk sahibi kadınla yüzleştirildiler. Kadın kimseyi teşhis edemedi. Gezi Direnişi soruşturmasında neredeyse uçan kuşları bile suçlayan savcı, Kabataş iddiasını iddianameye koymadı…
***

Devlet yöneten bir siyasetçi hesabına hiç de hoş olmayan bunca deneyime karşın AKP Genel Başkanı Erdoğan bugün, “Virüs ülkemize gelmekte niye geç kaldı diye dizlerini dövenler” bulunduğunu söylüyor.
Dediğim gibi, bu gibi ruh hastalarının var olabileceğine insanın inanası gelmiyor. Devletin bütün istihbarat olanakları elinde olduğuna göre Erdoğan söylediklerini iddia olarak bırakmamalı, somut konuşmalı; bu ruh hastalarını toplum vicdanında hep birlikte lanetleyip mahkûm etmeliyiz değil mi? Ama sanmıyorum ki, Erdoğan ortaya attığı iddiayı kanıtlasın. Geçmişteki gibi Erdoğan iddiasını kanıtlamaz ama besleme kalemler köpürttükçe köpürtürler.
Besleme kalemlerin son birkaç gündür yazdıkları ortada. Örneğin, yazılarını lağım çukurunda çıkaran personel, muhalefetin tamamını “Ölü sayısı on binlere vursun ki hükümet yıkılsın...” beklentisi içinde olmakla suçluyor ve küfürlerini sıralıyor. Sonra muhalif yazarların “On binlerce ölü varmış ama gizli tutuluyormuş” diye yazdıklarını öne sürüyor ve ekliyor:  “Üzüntüleri, Niçin İtalya kadar olamadık? Olsa, onlar da mutlu olacaklar.”
Bir başkası, Türk Tabipler Birliği’ni (TTB) hedef tahtasına koymuş, teröre destek verdiğini, ayaklanma çağrısı bile yaptığını ama tıpla ilgili hiçbir konuda gündem olamadığını öne sürüyor ve ekliyor: “En azından kendi mesleklerine saygılı olmalarını beklerdik. O da yok. Duyduklarına göre vaka sayısı on binlerce ve devlet bunu saklıyor.”
Bir başkası TTB’yi dedikoduculukla suçluyor, doktorları tepki göstermeye çağırıyor: “Başta Sağlık Bakanı Fahrettin Koca olmak üzere sağlık camiası canını dişine takarak inanılmaz bir mücadele verirken, o camianın sivil toplum örgütü TTB dedikodu yapar gibi şöyle bir açıklama yapabiliyor: ‘Aldığımız duyumlara göre çok sayıda ölüm var...’ Dünya bu ülkenin aldığı önlemleri, sağlık alanındaki hazırlığını gıpta ile izlerken, doktorlarımızın buna sessiz kalmaması gerekir.”
Sadece bu üçü değil, neredeyse tamamı, muhalefete ve biat etmeyen demokratik kitle örgütlerine aynı kin ve nefret duyguları içinde yazıyorlar. Bunlarda gazetecilik meslek ahlakını aramak boşuna, iftira atmaktan, yalan yazmaktan hiç utanmıyorlar.
Bu vesileyle belirtmiş olalım, TTB’nin korona ortaya çıktığından bu yana yaptığı çalışmaları ve önerileri, kendi web sayfasından ve sosyal medya hesaplarından öğrenilebilir. TTB, korona ile mücadele önlemlerini çok önceden önermiş; iktidar hep gecikerek davranmış. TTB, “Vaka sayısı on binlerce ama devlet gizliyor. Duyumlarımıza göre çok sayıda ölüm var.” diye bir açıklama yapmış değil. TTB her defasında kriz yönetiminde görev almayı önermiş ama iktidar kabul etmemiş; sadece TTB’nin değil, sağlık alanındaki hiçbir sivil örgütün sürece katılmasını istememiş.
Sağlık alanındaki en yetkili sivil örgüt konumundaki TTB’nin ve öteki sivil örgütlerin iktidar tarafından dışlanması ve hedef tahtasına konması nedensiz değil. AKP iktidarı denetlenmeye, eleştiriye, saydamlığa tahammülsüz; halk sağlığını ve sağlık emekçilerini değil, kendi sağlık nurjuvazisini önemsiyor. Kur’an-ı Kerim’de de şöyle buyuruluyor: “Onlar, yalanı çok dinleyen, haramı çok yiyenlerdir.” (Sofra/Maide, 42)
Peki bu sınıf ayrımcı politika, korona ile mücadelede bizi başarıya götürür mü? İktidarın oluşturduğu Bilim Kurulu’nun üyesi Prof. Dr. Alpay Azap’ın söyledikleri bu sorunun yanıtı niteliğinde: “Türkiye kritik olgu eşiği olan 100’ü geçti. Az test yaptığımızı, hastaların %20'sinin hastaneye gelip tanı aldığını düşünürsek, kritik eşiğe günler önce ulaşmış olmamız da olası. Hong Kong, Singapur olma şansımızı kaybettik. Bundan sonra tüm enerjimizi İtalya olmamaya harcamalıyız.”
İktidarın sınıfsal ayrımcılığına, güvenilmezliğine karşın, salgını en az kayıpla atlatmak için yurttaş olarak üzerimize düşeni yapmaktan, kendi göbeğimizi kendimiz kesmekten başka çaremiz yok. Kendi göbeğimizi kendimiz keserken iktidarın ayrımcı politikalarını teşhir etmekten de geri durmayacağız.

19 Mart 2020 Perşembe

CORONA İLE MÜCADELE BAHANE

CORONA İLE MÜCADELE BAHANE
FELAKETİ FIRSATA ÇEVİRME ŞAHANE
Coronavirüs olarak adlandırılan Covid19, dünya çapında salgın haline geldi.
Aralık ayında Çin’de ortaya çıktığında Türkiye’de “Çin bize uzak, zaten bize bir şey olmaz” vurdumduymazlığı egemendi. Hatta, iktidar mahallesinde “Corona, Doğu Türkistan’da uyguladığı zulme karşı (evliyaların bedduası üzerine) Allah’ın Çin’e verdiği ceza” palavraları hayli revaçtaydı.
Corona salgını Şubat ayı ortasında komşumuz İran’da ve çok yakın turizm ve ticaret partnerimiz İtalya’da felaket boyutuna vardığında bile AKP iktidarı akıl dışı bağnazlığı  ve vurdumduymazlığı terk etmiş değildi. Bu iki ülkeyle uçuşlar nihayet 29 Şubat’ta durduruldu. Suudi Arabistan önlem olarak Kabe’yi kapattığı halde, Türkiye'de iktidar umre yolcularına kısıtlama getirmiş değildi. İran ve İtalya’dan sonra coronanın en çok etkili olduğu İspanya ve diğer 8 Avrupa ülkesi ile uçuşlar da 13 Mart’ta durduruldu. Coronanın İran ve İtalya’da felaket boyutuna vardığı Şubat ortasından 13 Mart’a kadar geçen sürede Türkiye’ye 2 milyon dolayında kişinin girdiği tahmin ediliyor. O tarihe kadar corona adeta FETÖ gibiydi. FETÖ siyasetin her kurumuna sızmış AKP’ye sızamamış ya, bütün komşu ülkeleri esir almış bir tek Türkiye’ye girememiş gibi bir şeydi yani.
Nihayet ayaklar suya erdi. Önlem almakta bir aylık gecikmenin bize nasıl bir fatura çıkartacağını bilemiyoruz. Gecikerek de olsa virüsün Türkiye’yi etkisi altına aldığı kabul edildi, okullar tatile sokuldu, başta eğlence mekânları olmak üzere umuma açık yerler kapatıldı, yurttaşlar kendiliklerinden sosyal aktivitelerini kısıtlayıp gönüllü ev hapsine girdiler. İktidar da nihayet corona ile mücadele eylem planını açıkladı.
***

Peki iktidarın açıkladığı eylem planına güveniyor muyuz?
Eylem planının kararlaştırılıp açıklandığı toplantının katılımcı listesi bile iktidara ne kadar güvenilebileceği sorusunun yanıtı niteliğinde.
AKP Genel Başkanı başkanlığındaki Corona İle Mücadele Eşgüdüm Toplantısı’nda
Bakanlar,
Patron kuruluşlarının temsilcileri,
Kamu bankalarının yöneticileri,
AKP genel merkez yöneticileri ve grup başkanvekilleri,
HAK-İŞ ve MEMUR-SEN başkanları,
Diyanet İşleri Başkanı,
Barolar Birliği Başkanı,
Hatta Jöleli Yiğit bile var.
Sağlık meslek kuruluşlarından,
Türk Tabipler Birliği’nden, Türk Eczacılar Birliği’nden kimse yok.
Oysa bugünler partizanlıktan, kutuplaşmadan uzak durulması gereken günler olmalı değil mi?
***

AKP Genel Başkanı, ekonomi düzleminde alınan kararları açıklarken de 1400 yıl önceki tavsiyelerden, hadislerden, beş vakit abdest almanın öneminden söz ediyor ve nihayetinde Allah’ın takdirinden kaçılamayacağını vurguluyordu.
Alınan kararlar da özetle şöyle:
Toplam 10 sektörde SGK primleri, kdv ve muhtasar 6 ay ertelendi.
Otel konaklama vergisi altı ay ertelendi.
Firmaların ve esnafın kredi borç ve faizleri üç ay ertelendi.
KOBİ’lere kur garantili kredi limiti 25 milyar liradan 50 milyar liraya çıkartıldı.
Uçak yolculuklarında kdv yüzde 18’den 1’e düşürüldü.
İhracatçıya stok finansmanı desteği sağlanacak.
Değeri 500 bin liranın altındaki konutlarda kredilendirilebilir miktar yüzde 80'den 90'a çıkartılacak.
Asgari ücret desteği sürecek.
En düşük emekli aylığı 1500 lira olacak.
Emeklilerin bayram ikramiyesi Nisan ayında ödenecek.
80 yaş üstü yaşlılara evde sağlık hizmeti sunulacak.
65 yaş üstü yurttaşlara kolonya ve maske dağıtılacak.
Bütün bu önlemler için 100 milyar liralık kaynak ayrılacak.
***

Tek cümleyle, emekçiyi, işsizi, yoksulu kayırmak yerine sermayeyi kayıran bir program. Coronaya karşı yüzlerce milyar dolarlık önlem paketi açıklayan ülkelerde zor duruma düşen şirketlerin finansman sıkıntılarına çözümün yanı sıra halkın elektrik, su ve doğalgaz faturaları için de kolaylık sağlanıyor. Türkiye’de sadece sermaye kayırılıyor, yaşlılara kolonya ve maske ile sosyal denge sağlanıyor(!). Zaten 4 milyon 500 bini aşmış işsizler ordusuna katılacak yeni neferler için sadaka bile yok. Özetle, Corona ile mücadele bahane, felaketi fırsata çevirme şahane yani. Nitekim AKP Genel Başkanı kararları açıklarken, sermayenin şemsiye örgütünün başkanına “Neşen yerinde!” diye takılmaktan kendini alamadı.
Programın finansmanı için öngörülen 100 milyar liralık kaynak da yine dolaylı dolaysız vergilerle emekçilerin kesesinden karşılanacak. Çünkü, ekonomi zaten batık, damat yönetimindeki hazine tam takır.
Peki ne yapmalı?
Yakın gelecekte emekçiler lehine bir yanıtın hayatta karşılığı yok.
Onun yerine Reis “Ay’a dört şeritli otoyol yapacağız” dese inanacak yüzde 40’lık devasa bir kitle var.
Ne yapmalı sorusunun yanıtını aramaya devam edelim.
Bu aşamada temenni edelim ki, corona vakasında Türkiye, İtalya ve İran’ın durumuna düşmesin.