23 Ekim 2023 Pazartesi

FİRAVUNLARDAN NETANYAHU’YA VE ERDOĞAN’A


İnsan denilen canlı türünün iyiliğine sınır yok ama kötülüğüne hiç sınır yok. İnsan hem boynu bükük bir mazlum hem de kibirli bir zalim olabiliyor. Bir vakit ezilen horlanan birini ya da topluluğu, gücü ele geçirdiğinde görmeyegörün, nasıl da zalim kesilir, başkalarını ezer. 

Mazlumdan zalime dönüşümün tek değişkeni güçtür. Zalim/mazlum farkı güçten ibarettir. Güçsüzken boynu bükük mazlum, güçlendiğinde ilk fırsatta vicdansız bir zalim olabiliyor.

Mazlum/zalim diyalektiği insanlık tarihinin en ibret verici, en çok acı çektiren trajedilerinden biridir. Tarihte çokça mazlum, kurtulur kurtulmaz en vahşi zulmü yeni mazlumlara uyguladı. 

Mazlumun zalimleşmesinin çağımızdaki en çarpıcı örneği Yahudiler. Mitolojiye göre Davut ve Süleyman peygamberlerin yönetiminde yaşadıkları altın çağdan sonra Yahudiler, sonraki binyıllar boyunca zulme uğradılar, oradan oraya sürüldüler, kalıcı bir yurt edinemediler. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi işgali altındaki Avrupa’da tarihte rastlanabilecek en vahşi soykırımdan geçtiler. Çok değil, soykırımdan sadece birkaç yıl sonra zalimleşme sırası kendilerindeydi. 

* * *

FİLİSTİN’İN BÜYÜK FELAKETİ

Filistin halkıyla Yahudi halkın kaderleri hayli benzeşik. Filistin diye bilinen topraklar, adını M.Ö. 12. yüzyılda buraya göçen Filistlerden almış. Yahudiler Davut ve Süleyman peygamberler devrinde bağımsız devlet kurmuşlar ama Filistler hiç bağımsız olamamışlar; hep başka kavimlerin (Asuriler, Persler, Roma, Bizans, Arap, Osmanlı, İngiliz) boyunduruğu altında yaşamışlar. Her şeye karşın, İsrail devleti kurulana değin yurtlarından sürülmemişler. 

Filistin'in büyük felaketi, bölgeyi Osmanlı’dan devralan İngiliz manda yönetiminin sona ermesiyle başlamış. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiltere bölgeden çekilirken, Filistin’i bölge halkına devretmek yerine Araplar ve Yahudiler arasında paylaştırmış, bu paylaşımda Yahudilere nüfusuyla ters orantılı olarak Filistin’in yüzde 56’sını vermiş. Yahudi toplumu paylaştırmanın hemen ertesinde 1948’de İsrail devletinin kurulduğunu ilan etmiş. Adaletsiz taksimatı kabul etmeyen Arap Birliği İsrail’e savaş açmış; ancak Mısır, Ürdün, Suriye, Irak karşısında İsrail Batı emperyalistlerinin desteğiyle zafer kazanmış ve Filistin’de yeni yerler işgal etmiş; yüz binlerce Filistinli topraklarından sürülmüş. Bu felakete Nakba (talihsizlik, kadersizlik) diyorlar. (1915 yılında Anadolu Ermenilerinin tehcirini anımsatıyor mu? Onlar da Büyük Felaket anlamında Medz Yeğern diyorlar.)

Nakba sonrasında Filistinliler uzun süre kendilerine gelememişler; ancak 1958’de Yaser Arafat liderliğinde El Fetih’in kurulmasıyla örgütlenmeye başlayabilmişler. Birbirlerinden kopuk örgütler 1964’te Mısır lideri Nasır’ın himayesinde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) şemsiyesi altında toplanmışlar. FKÖ emekleme evresindeyken İsrail 1967’de giriştiği savaşta Mısır, Suriye ve Ürdün karşısında bir zafer daha kazanmış, Filistin’de yeni yerler işgal etmiş, yüzbinlerce yeni Filistinli mülteci yerinden yurdundan olmuş. 

Filistinli mülteciler 1971’de bu kez sığındıkları Ürdün’ün saldırısına maruz kalmış, on binlercesi katledilmiş. 1973 Arap-İsrail savaşında olan yine Filistin halkına olmuş. 

Nihayet 1974’te Birleşmiş Milletler, FKÖ’yü Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkının meşru temsilcisi olarak kabul etti. Ancak FKÖ’nün Filistin halkının meşru temsilcisi olarak kabul edilmesi, Filistin’in kendi kaderini tayin etmesine yetmedi. Sürgünde FKÖ, (Tunus hariç) hangi ülkeye sığındıysa, İsrail’in yanı sıra o ülkenin de saldırısına uğradı. Mülteci FKÖ 1988’de Filistin’in bağımsızlığını ilan ettiyse de bağımsızlık kâğıt üzerinde kaldı. 

İslam ülkelerinde kökten dinciliğin etkinlik kazanmasına paralel olarak Filistin’de de İslami Direniş Örgütü (Hamas) 1987’de FKÖ’ye rakip ve alternatif olarak sahneye çıktı. Süreç Hamas’ın lehine gelişti. Yaser Arafat’ın 2004’te ölümünden sonra ayrışma keskinleşti; FKÖ Batı Şeria’ya sıkıştı, Gazze ise 2007’de Hamas’ın denetimine geçti.

***

Gerek Batı Şeria gerekse Gazze, Filistin halkı için yurt olmaktan çok toplama kampları. Her ikisinde de yerli halktan çok mülteciler var. Gazze’de hayat Batı Şeria’dakine kıyasla çok daha berbat. Akdeniz sahilindeki Gazze topu topu 350 km2 genişliğinde. Kıyaslamak gerekirse, Yalova kadar bir yer. Ancak, nüfus olarak dünyanın en kalabalık yeri. Bu kadarcık toprak üzerinde çoğunluğu mülteci toplam 2 milyon 300 bin kişi barınıyor. Barınmak sözün gelişi. İsrail’in izin verdiği kadar bir barınma. İsrail Gazze’ye on beş yıldır (elektrik ve su dahil) insanlık dışı bir abluka uyguluyor. Gazze’nin en ivedi gereksinmeleri bile daha çok yeraltı tünellerinden sağlanıyor. Uluslararası yardım kuruluşları, ağır çekim ölüme mahkûm Gazze’ye binbir güçlükle ulaşabiliyorlar.

İşte bu coğrafya parçası üzerinde radikal İslamcı Hamas, İsrail’e karşı nafile intihar eylemleri düzenliyor. Son “Aksa Tufanı” gibi her intihar eylemi ardından İsrail, acımasızca karşılık verip kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk ayırt etmeden öldürüyor; hastaneleri, camileri, kiliseleri ve okulları bile bombalıyor. İsrail saldırmak için çoğu kez bahaneye de ihtiyaç duymuyor; 1948’de kurulduğundan bu yana, küresel köyün zorba ağası ABD’nin sınırsız desteğinin verdiği cüret ve şımarıklıkla, topraklarına yerleştiği Filistinlileri evlerinden sürüp toplama kamplarına dolduruyor.

Bu trajedide aktörlerin siyasi duruşları ve söylemleri, ümmetçi, milliyetçi, ırkçı, dinci siyasetin ne denli iki yüzlü ve halkların yaşadığı acıyı istismar edici olabildiğini gösteriyor.

Recep Tayyip Erdoğan; din ve mezhep kardeşi olarak sahiplendiği Hamas’ın nafile intihar eylemleri ardından İsrail’in gaddar katliamlarını her defasında “soykırım” olarak nitelendiriyor; İsrail’i “terör devleti” olmakla suçluyor.

İsrail lideri Binyamin Netanyahu, “Kendi ülkesinde Kürt köylerini bombalayan, gazetecileri hapse atan, Gazze dahil teröristlerin masum insanları öldürmesine yardım eden bir liderden ahlâk dersi alacak değilim” diye karşılık veriyor.

 Dibi kararmış tencereler ya da şecaat arz eylerken birbirlerini teşhir eden merd-i kıbtîler arası atışmalar olarak görülse yeridir. Nasrettin Hoca’nın herkesi haklı görmesi de akla gelebilir. Hakikat ise çok daha acıklıdır.

***

"Aksa Tufanı” ardından İsrail bir kez daha Gazze’de hastaneleri, camileri, kiliseleri ve okulları bombaladı. Irkçı dinci faşist bir çete tarafından yönetilen İsrail’in Filistin halkına uyguladığı vahşetin kaçıncı tekrarıdır; uzak olmayan gelecekte kaçıncı kez tekrarlanacaktır, bilinmez.

Vicdan, İsrail’i yöneten ırkçı dinci faşist çeteyle İsrail halkının bir tutulmamasını salık verir. Nafile intihar saldırıları düzenleyen ırkçı dinci Hamas ile Filistin halkının bir tutulmamasını da.

Akıl ve tarih, ırkçı dinci ümmetçi milliyetçi politikaların ve politikacıların halklar arasında düşmanlık ve vahşet dışında bir sonuç üretmediğini, bu politikacıların pençesine düşen halkların gün yüzü görmediklerini, başka ulusları ezen ulusların özgür olamadıklarını söyler. Bu politikacıların birbirlerinden farklı olmadıklarını, topunun birden tarihin çöp sepetine atılması gerektiğini de.

Firavunlar kendi çağlarında tanrı biliniyorlardı. Kimi modern firavunlar da müritlerince “Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplamış lider” biliniyor. Geçmişteki tanrı firavunlar bölge halklarına ne kadar huzur verdilerse, modern firavunlar da o kadar huzur veriyorlar! Firavunları hortladıkları yerlere iade etmeden bölgede barış ve huzur sağlanamaz. Barış ve huzur, halkların eşitliği, kardeşliği ve kendi kaderlerini tayin hakkına saygıyla mümkündür. En sade mantık ve izan bile, İsrail’in işgal ve ilhak ettiği topraklardan çekilmesinin, İsrail’in ve Filistin’in bağımsız komşu devletler olarak yapılanmalarının sorunun tek çözümü olacağını kavramaya yeter. 


11 Ekim 2023 Çarşamba

DİNCİ FAŞİZMİN KâBUSU GEZİ DİRENİŞİ

Hapishaneden dışarıya adımını atmak, yani tahliye olmak, bir insanın yaşayabileceği en derin sevinç ve mutluluklardan biridir. Ancak yaşayanlar bilir. Ne var ki siyasi mahpuslar, bu sevinci doyasıya yaşayamazlar, mutlulukları yarım kalır. Çünkü, dostlarını yoldaşlarını içerde bırakmanın mahcubiyetiyle çıkarlar hapishaneden.

Gezi Parkı davası tutsaklarından Mücella Yapıcı, Silivri zindanından çıkarken “Burada canlarımı bıraktım” sözleriyle dile getirmişti mahcubiyetini.

Merdan Yanardağ da Silivri kapısından dışarıya adımını atarken açık açık mahcubiyetini yüreğindeki yarayı anlattı: “Duygusal bir psikolojiyle çıkıyorum. İçimde derin bir yara var. Çünkü içerde Can’lar var. Orada arkadaşlarımı bıraktım. Esir alınmışlar, imha edilmek isteniyorlar. Onları içerde bırakarak çıkmaktan utanıyorum.”

Merdan’ın Mücella’nın dile getirdikleri duygu öyle tanıdık ki. En yalın haliyle, (Ahmet Arif’in deyişiyle) “zincirin zulmün kâr etmediği büyük tahammülün” besleyip büyüttüğü cezaevi arkadaşlığının, dostluğun, mücadele yoldaşlığının psikolojisi ve devrimci ruh halinin duygusudur. Dediğim gibi, yaşayan bilir. 12 Eylül faşizminin zindanlarından Metris’ten tahliye olurken aynı duyguyla yüklüydüm. Foseptik çukuru üstündeki E/7 koğuşunun demir kapısı aralandığında, yüzüm dostlarıma dönük, geri geri adım atarak çıkmıştım. Demir kapı geride bıraktığım dostların üzerine kapandıktan sonra normal yürüyüşe geçmiştim. Aradan 38 yıl geçti, kalbimin bir yarısı hâlâ içerde tutsaktır. Dışarısı ise zaten açık cezaevidir!

***

İçerde esir tutulan nice insan var. On binlerce. En çok bilinenleri Selahattin Demirtaş, Selçuk Kozağaçlı, Can Atalay, Osman Kavala, Barış Pehlivan...

Osman Kavala, Can Atalay, Mine Özerden, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Gezi Parkı davası mahkumları olarak esir tutuluyorlar. İddianameye, mahkemenin hükmüne ve Yargıtay’ın 28 Eylül 2023 tarihli onama kararına göre suçları hükümeti devirmeye teşebbüs. Baş suçlu Osman Kavala, cezası ağırlaştırılmış müebbet. İdam cezası kaldırılmamış olsa idamlık yani.

***

FETÖ’DEN MİRAS GEZİ DAVASI

Gezi Parkı davasına bakan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nin mahkûmiyet hükmünün, bu hükmü onayan Yargıtay kararının yargı tarihinde benzeri var mıdır, bilemiyorum. Olduğunu sanmıyorum. Olsa olsa Karakuş Kadı’nın kararlarıyla kıyaslanabilir. “Hükm-i Karakuşi” kadar garip, acayip, saçma bir mahkûmiyet hükmü yani.

Mahkemenin ve Yargıtay’ın mahkûmiyet kararı telefon dinlemelerine dayandırılmış, başkaca delil yok. Telefonları dinleten emniyet müdürü halen FETÖ davasından hapiste. Dinleme kayıtlarına dayalı iddianameyi 17/25 Aralık 2013 hırsızlık yolsuzluk rüşvet skandalının savcısı yazmış; o savcı da 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında firarda. 

FETÖ’cü polisin fezlekesi ve FETÖ’cü savcının iddianamesiyle açılan dava 2015 yılında beraat kararıyla sonuçlandı, kesinleşti. 15 Temmuz 2016 darbe girişiminde sonra dosya raftan indirildi. Osman Kavala, 1 Kasım 2017’de “hükûmeti devirmeye teşebbüs” ve “cebir ve şiddet kullanarak anayasal düzeni devirmeye teşebbüs” suçlamalarıyla tutuklandı. Gezi Davası yeni bir delil olmadan aynı fezleke ve iddianameyle yeniden açıldı. Mahkeme Ekim 2019’da tahliye kararı verdi ancak Kavala cezaevinden çıkamadan tekrar tutuklandı. 

İkinci Gezi Davası’na bakan İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, 18 Şubat 2020’de beraat kararı verdi, Kavala’nın tahliyesine hükmetti. Beraat kararında, Gezi dosyasındaki telefon dinleme kayıtlarının “yasak delil” olduğu, Kavala’nın Gezi’nin finansörü olmak bir yana MASAK raporuna göre bu konuda açılmış bir hesabının bile olmadığı belirtildi. Buna karşın Kavala cezaevinde çıkamadan bu kez casusluk suçlamasıyla tutuklandı. Bu arada, beraat kararı veren mahkemenin heyeti değiştirildi, haklarında HSK tarafından inceleme başlatıldı. 

Beraat kararı istinaftan döndü, dosya bu kez 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne verildi. Bu mahkemenin heyetinde daha önce AKP’den milletvekili aday adayı olan bir hâkim de yer aldı. Bu heyet, 26 Nisan 2022’de Osman Kavala’ya ağırlaştırılmış müebbet, diğer sanıklara 18’er yıl hapis cezası verdi; casusluk iddiası için beraata hükmetti. (Madem casus değildi, niye yıllarca tutuldu?)

***

GEZİ DİRENİŞİ OTPOR’UN VE SOROS’UN MARİFETİYMİŞ

Mahkemenin hükmüne ve Yargıtay’ın onama kararına göre özetle, 

Gezi Parkı eylemleri öngörülemez anlık bir toplumsal tepki hareketi değil, çalışmaları iki yıl öncesinde başlatılan planlı kalkışma hareketidir. Hazırlıkların arkasında uluslararası spekülatör George Soros, OTPOR ve Canvas vardır. Kafkasya, Ukrayna ve Arap ülkelerindeki turuncu devrim hareketleri de Soros ve OTPOR tarafından yönlendirildi. 

(Ara not: OTPOR, 2000 yılında Sırbistan Devlet Başkanı Miloseviç’i deviren protesto hareketine öncülük eden gençlik hareketidir. CANVAS ise bu protestolardan doğmuş, Belgrat'ta Uygulamalı Şiddetsiz Eylem Stratejileri Merkezi.)

OTPOR yöneticileri Gezi’ye hazırlık aşamasında 2012 ve 2013 yıllarında Türkiye’ye geldiler. OTPOR yöneticisi Temmuz 2012’de Kahire’deydi. HTS kayıtlarına göre, M. Ali Alabora da oradaydı; ikisinin telefonlarının aynı tarihte Kahire’den sinyal vermesi rastlantı olamaz.

Dinleme kayıtlarına göre, Osman Kavala, Gezi’deki ihtiyaçları karşıladı. Kavala eylemcilerin ihtiyaçlarının karşılanması için başvurulan ilk kişiydi; gaz maskesi alımı için destek vereceğini söyledi, göstericiler için süt, kahvaltı, sandviç hazırlattı; masa, iskemle, ses sistemi temin etti. İnsan hakları eylemcisi yabancılarla görüştü, ortak basın toplantıları düzenledi. Yetmezmiş gibi, Avrupa Birliği yetkilileriyle de görüştü, Türkiye’ye göz yaşartıcı gaz satışının durdurulmasını istedi. Taksim Dayanışması ve Taksim Platformu, kararlarını Kavala’ya danışmadan almadı, uluslararası girişimler Kavala üzerinden yürütüldü. Medya yapılanması da Kavala aracılığıyla gerçekleştirildi...

Cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmeye teşebbüs suçunun kanıtları dinleme kayıtlarındaki bu konuşmalardan ibaret. Milyonlarca kişi Kavala ve arkadaşlarının bu eylemleri ve çağrıları üzerine meydanlara çıkmışlar yani! Yargıtay’ın onama kararına göre baş suçlu Kavala; diğerleri de aslında baş suçlu ama mahkeme delilleri kıymetlendirirken yanılgıya düşmüş, aleyhte temyiz olmayınca 18’er yıl hapisle yetinilmiş.

***

Mahkemenin, istinafın ve Yargıtay’ın yüzlerce sayfalık kararlarındaki mantık (daha doğrusu mantıksızlık ve absürtlük) özetle bunlardan ibaret. Bu saçmalıklar daha da uzatılabilir. Örneğin, cebir ve şiddet kullanıldığına ilişkin somut bir iddia ve kanıt yok. O eksiklik, PKK, KCK, DHKP/C, TKP/ML-TİKKO, MLKP gibi örgütlerin katılımları sağlanarak giderilmiş ama sanıklarla bu örgütler arasında bir irtibat, hiç değilse bir telefon konuşması olmuş mu? Yok. 

Birbirleriyle telefon konuşmaları yüzlerce sayfa tutan sanıkların (kendilerini eğiten) OTPOR yöneticileriyle bir tek telefon görüşme kaydı var mı? O da yok. 

Çok daha gülüncü, hükümeti devirmeye teşebbüs eden sanıkların birbirlerinden haberleri var mı? Sorunun yanıtı, delil olarak kabul edilen bir konuşma kaydında: 

“MEHMET OSMAN KAVALA’nın ÇİĞDEM MATER UTKU’yu aradığı görüşmede özetle; Çiğdem’in “Ben şimdi Taksim’e doğru yürüyorum“ dediği, Mehmet Osman’ın “He İstanbul’dasın“ dediği, Çiğdem’in “Evet evet siz“ dediği, Mehmet Osman’ın “tamam ben de İstanbul’dayım“ dediği, Çiğdem’in “Ha“ dediği, Mehmet Osman’ın “Bizim depoda bir şeyimiz var misafirler falan var“ dediği, Çiğdem’in “Ha okey“ dediği”

Yani, cebir ve şiddet kullanarak hükümeti devirmek için onca yıl OTPOR’dan eğitim, Soros’tan para almışlar ama yıllardır hazırladıkları Gezi direnişi sırasında birbirlerinin İstanbul’da olup olmadıklarından bile habersizler...

***

KORKUNUN ECELE FAYDASI YOKTUR

Sözü ve yazıyı uzatmanın gereği yok. Apaçık belli ki, karar yukarıdan verilmiş. Mahkemeden ve Yargıtay’dan hukuki kılıf giydirmesi istenmiş. Ama ne mahkeme hukuki kılıf uydurabilmiş ne de Yargıtay. Ortaya “Hükm-i Karakuşi” kadar saçma bir karar çıkmış. Gel de “Hukuk iktidarların…” diyen Mihail Aleksandroviç Bakunin’i saygıyla anma!

Bakunin’in aziz anısına saygı bir yana, Yargıtay’ın ve mahkemenin kararıyla birlikte, bir zamanlar Türkiye’nin demokratlarının İslamcıların coşkuyla sahiplendikleri Arap Baharı Türk yargısının kayıtlarına “özgürlük mücadelesi görünümü ile halkların, hükümetleri ortadan kaldırması” olarak geçti. Bu ayıp Türk yargısına fazlasıyla yeter!

Son söz olarak vurgulamalı ki, Gezi Parkı eylemleri otokrat iktidara karşı anayasa ve yasalarla güvence altına alınmış, örgütsüz, şiddet içermeyen, spontane halk direnişiydi. Osman Kavala ve Can Atalay’ın şahsında yargılanan, bu direnişin ta kendisidir; Gezi’ye katılan herkes yani. 

Gezi direnişi, dinci faşist iktidarın en büyük korkusu olarak siyasi tarihe ve toplumsal belleğe kazındı. Korkunun ecele faydası yoktur! Dinci faşist iktidar Gezicileri şeytanlaştırıp mahkûm ederken direnişin yinelenmemesi için gözdağı veriyor. Cehalet ve kötülük iktidarı dilediği kadar gözdağı versin. Gezi direnişi bugün de toplumsal ve siyasal muhalefetin esin kaynağı olmalıdır.

İçerde esir tutulanlara selam olsun!

Gezi direnişinde katledilen gençlerin anılarına saygıyla!


26 Eylül 2023 Salı

ORDU GÖZBEBEĞİMİZDİR!

Tayyiban Cemahiriyesi Meclis-i Umumi’nin (TCMU) yeni teşri (yasama) yılına başlama merasimi hayli şatafatlıydı. Merasimi Reis-i Cumhur Becer Nagudret de teşrif etmişti. Meclis-i Umumi Külliyesi’ne intikalinde bir tabur muhafıza ilaveten atlı süvariler kendisine refakat etmiş, 101 pare top atılmıştı. Aynı anda semada savaş tayyareleri, helikopterler, damat paşanın ürettiği İHA’lar SİHA’lar dolaşmıştı. 

İntikal tamamlandıktan sonra Reis Becer Nagudret’i Hünkâr Kapısı’nda Meclis-i Umumi Reisi Gelincik Efendi karşılamıştı. Gelincik Efendi Reis seçilir seçilmez, merasim giriş kapısını (eğilerek girilebilecek kadar) alçaltmış, adını Hünkâr Kapısı olarak değiştirmiş; kapının taç kısmına LEHûL MÜLK “Mülk Allah’ındır” yazdırmıştı. Kapıyı alçaltmada maksat, eskiden olduğu gibi Hünkâr’ı ve beraberindeki ricali Allah’ın huzurunda eğilmeye ve selamlamaya davet idi. Kapıdan eğilip girmeye hazırlanan Reis-i Cumhur Nagudret, LEHÜL MÜLK yazısını görünce yüzü nurlandı, bu icraatından dolayı Gelincik Efendi’yi tebrik etti. Beraberindeki rical de “Allah razı olsun!” diyerek Gelincik Efendi’yi gururlandırdılar.

Karşılama merasiminden sonra Meclis-i Umumi toplandı. Reis-i Cumhur Becer Nagudret hünkâr mahfilinde hayli mesut, mesrur ve beşuş idi; son seçimi yüzde 52 ile kazanmış olmanın, daha doğrusu tekrar cülusa ermenin bahtiyarlığı içindeydi.

***

ORDU ELEŞTİRİDEN AZADE DEĞİLDİR!

Meclis’i Umumi’nin küşad (açılış) ruznamesinde (gündemde), mutat (alışılmış) protokol nutuklarının ardından mevcut Kanun-u Esasi’nin (anayasa) şer’i hukuka göre tadili ile mektep müfredatının yeniden tanzimine dair layihalar (tasarılar) da vardı. “Ümmet şuurunun tahkimi” başlıklı layihanın esbab-ı mucibesinde (gerekçesinde), “dinine ve kinine sadık” bir neslin yetişmesi maksadıyla, Hz. Peygamber’in ve halifelerin hayat hikâyeleri ile ilayı kelimetullah uğruna cihad eyleyen şanlı ordunun zaferlerinin daha tafsilatlı anlatılması lüzumundan söz ediliyordu.

Meclis-i Umumi’nin küşadına dair mutat nutuklardan sonra söz sırası mebuslara geldi. Zabıt Ceridesi’ne göre ilk olarak Cenab-ı Hak Fırkası (CHF) mebusu Allahkulu Sezgin kürsüye çıktı, Meclis-i Umumi azalarını hürmetle selamladıktan sonra sözü “Ümmet şuurunun tahkimi” başlıklı layihaya getirdi. Allahkulu, müfredatta değişikliğin elzem olduğunu; müfredatın eşit yurttaşlık zemininde yapılması gerektiğini, lakin layihanın orduyu kutsadığını ve eleştiriden muaf uttuğunu anlattı. Allahkulu sözlerine şöyle devam etti:

“Ordu eleştiriden nasıl muaf tutulabilir? Böyle bir muafiyet olabilir mi? Olursa, ordunun yaptığı kötülükleri konuşmayacağız demektir. Bu ise, ordunun yaptığı kötülükleri kabullendiğimiz anlamına gelir ve istikbalde benzer kötülükleri yapmasına şimdiden kapıyı açık tutmuş oluruz. Çok geriye uzaklara gitmeyelim. Reis Becer Bey’in toz kondurmadığı devrin ordusu kaç darbe yaptı, biliyor musunuz?”

Bu anda iktidar sıralarında oturan mebuslar homurdanmaya başladılar, sıra kapaklarına vurdular, bazıları küfürler ettiler. Mahfilde celseyi takip eden Reis-i Cumhur Becer Bey’in de gözleri fıldır fıldır oldu. Celseyi yöneten Meclis-i Umumi Reisi Gelincik Efendi, hatipten sözlerini tamamlamasını istirham etti. Allahkulu devam etti:

"Sayısız darbelerin birinde, mesela Haile-i Osmaniye’de, Allah’ın yeryüzündeki gölgesi halife padişahın başına neler geldiğini biliyor musunuz? Bilmiyorsanız Evliya Çelebi’den okuyun derim. Hadi bir cümleyle özet vereyim. Tahttan indirilen halife padişah uyuz bir beygire bindirilip binbir hakaretle Yedikule zindanına götürüldü; orada boğularak katledildi; katledilmeden önce ırzına geçildi. Padişahını seven millet deyiminin bu menfur hadiseden mütevellit olduğu rivayet edilir. Halife padişaha bile bu zulmü yapmış ordu ahaliye tebaaya neler yapmıştır anlatayım mı? Reis Becer Nagudret’in ecdat bellediği 36 halife padişahtan 12’sini hangi ordu darbeyle devirdi? Bunlardan 6’sı hangi ordunun darbesinden sonra boynuna kement geçirilerek idam edildi? Bunları konuşmayacak mıyız? Ordu eleştiriden azade olamaz. Biz mebuslar eleştirel yaklaşırız, soru sorarız, doğru olup olmadığını sorarız. Ordu her şeyi doğru yapsaydı Cemahiriye bu durumda olmazdı.”

***

ALLAHKULU LİNÇ EDİLEBİLİRDİ

Bu anda iktidar sıralarındaki itirazlar ayyuka çıktı, vura vura kırılmadık sıra kapağı kalmadı. En galiz küfürleri hakaretleri savuran iktidar mebusları Allahkulu’na haddini bildirmek için üzerine yürümeye hazırlanıyorlardı ki, mahfilde celseyi takip eden Cemahiriye Reisi Becer Bey’in “Kes lan sesini!” diye bağırdığı duyuldu. Becer Bey infial içindeydi, boyun damarları şişmiş, burnundan soluyordu. Öyle hiddetliydi ki, kıyaslamak uygunsa, T.C. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yanında melek gibi kalırdı. Becer Bey’in o infial ve hiddetle söyledikleri Meclis-i Umumi Zabıt Ceridesi'ne şöyle koydolundu:

“Bu sözde mebus ama tedhişçi eşkıya müsveddesi şahıs, şanlı ordumuza nasıl hakaretler ediyor? Gereken dersi devlet olarak verme mükellefiyetimiz var. Bu menfur şahıs, dünyanın en şerefli, en mert ordusuna dil uzatmanın cezasını şer’i hukuk önünde alacaktır. Düşmanlarının bile mertliğinden sitayişle övgüyle mehabbetle bahsettiği şanlı ordumuza yapılan bu namertçe hakaret, iftiralar cezasız kalmayacaktır.”

Reis Becer Nagudret’in bir “Urun eşkıya müsveddesine” demediği kalmıştı; onu da demiş olsa, iktidar mebuslarının gereğini yapacakları ve Allahkulu’nu Hezarpare Ahmet Paşa’ya benzetecekleri kuşkusuzdu. Bereket Nagudret hiddetini frenlemiş, azarlamakla tatmin olmuştu. Becer Bey’in azarı karşılıksız kalmadı. Allahkulu’nun üzerine yürümeye hazırlanan iktidar mebusları sakinleştiler, Becer Bey’in azarını ayakta dakikalarca alkışladılar, bazılarının salya sümük gözyaşı döktükleri bile görüldü. 

Kavmiyetçi Hareket Fırkası Reisi Telved Bağıstani de fena halde hiddetlenmişti.  Bağıstani’nin “Eşkıyanın siyasi mümessili bu şahsın Meclis-i Umumi’de yeri yoktur. Hazine’den maaş verilmesi haramdır, günahtır. Bu vatansızın mebusluğu ilga edilmeli, Hazine’den verilmiş maaşların tamamı geri alınmalıdır” dediği zabıt ceridesine geçti.

***

CHF ALLAHKULU’NU KURTLARIN ÖNÜNE ATTI

İktidar cenahındaki bu hassasiyet ve infial, Allahkulu’nun mensup olduğu CHF’ye de sirayet etti. Zabıt Ceridesi’ne göre Sözcü Faik Hakikitrak, Allahkulu’na şöyle karşılık verdi: 

“Ordu milletimizin gözbebeğidir. Allahkulu Sezgin Bey’in sözleri şahsi görüşüdür, fırkamızı bağlamaz. Gözbebeğimiz şanlı ordumuzu töhmet altında bırakan ifadeleri kabul edilemez. Bu konu yetkili organlarımızda görüşülecektir.”

CHF Reisi Kılıçdarzade de “Ordu gözbebeğimizdir” diyerek, Hakikitrak Efendi’nin dediklerine sahip çıktı.

Tüm bu hengâme içinde Adliye Nazırı Yusuf Bronz, Allahkulu Sezgin hakkındaki fezlekenin Meclis-i Umumi’ye havale edildiğini bildirdi; “Bundan sonraki süreç Meclis’in takdirindedir” dedi.

Bu hengâmeyi takip eden Meclis-i Umumi muhabirleri, haberlerini şu suallerle tamamladılar: Meclis-i Umumi’de bundan sonra neler olur? Allahkulu’nun mebusluğu ilga edilir mi? Mebusluğu ilga edilirse şeriat mahkemesi Allahkulu hakkında nasıl bir karara varır? Allahkulu tutuklanırsa, CHF Reisi Kılıçdarzade, Berberzade için yaptığına benzer şekilde yollara düşer mi? Allah bilir!

Serbest, müstakil ve hür muhabir olarak eklemem uygunsa: Dananın kuyruğu asıl, Kanun-u Esasi şer’i hukuka göre tadil edilirken, bilhassa ailenin muhafazası ve tesettüre dair tasarılar gündeme geldiğinde koparsa kopar. Kopsa da kopmasa da dünyanın sonu değil.

İktidarıyla muhalefetiyle işlenecek günahın şerrinden memleketi Hakk saklasın amin!


31 Ağustos 2023 Perşembe

İSLAM TEMİZLİK DİNİYSE ORTALIĞI...?

Söz temizliğe gelince, bizden temizi yoktur. İslam temizlik dinidir, Peygamber’in deyişiyle “Temizlik imanın yarısıdır, cennete ancak temiz olanlar girecektir.” 

Rivayet odur ki, Peygamber’in nasihatine uygun olarak atalarımız hamamda yıkanırdı, misvak kullanırdı, şehirlerimiz tertemizdi. Atalarımız abdesthaneye sol ayakla girip sağ ayakla çıkarlardı; istibra ve istinca duaları okurlardı. Ülkemizi ziyaret eden ecnebiler atalarımızın temizliğine hayran kalırlardı. Çünkü diyar-ı küffarda temizliğe önem verilmezdi. Fransızların pek çok övündükleri Versay sarayında hamam ve hela yoktu. Paris’te, Londra’da evlerde tuvalet olmadığı için, oturağa çıkartılan kazurat pencereden sokağa ya da bahçeye boşaltılırdı. Ahali, başa isabet edecek kazurattan sakınmak için leğen genişliğinde şapka ile dolaşırdı. Pis koku parfümle bastırılırdı. Düğünlerde pis kokmaması için gelinlerin ellerine çiçek tutuşturulurdu...

***

Varsayalım ki geçmiş aynen böyle yaşandı, Avrupalı temizliği bizden öğrendi. Peki her konuda olduğu gibi geçmişle övünmenin, hamasetin bugüne ne yararı var? Bugün çok mu temiziz? Madem İslam temizlik dinidir, ahalinin yüzde 99’u Müslümandır; o halde ortalığı neden...?


Gerçekten de ortalıkta kazurattan geçilmiyor. Umumi tuvaletlerin hali içler acısı. Parklarda piknik yerlerinde sizler de rastlamışsınızdır. Çocuklar için oyun aletleri, ebeveynler için banklı masalar, kediler için evcikler, köşe başlarında çöp kutuları. Ama parkın piknik yerinin hemen her yerinde çöpler, yiyecek artıkları... Neden üç adım ötedeki çöp kutusuna değil de yerlere atılır?

Sahillerde aynı durum. Sürü halinde sahile yayılıyorlar, mangal yakıyorlar, yiyorlar içiyorlar ve geride kendilerinden eser bırakmadan edemiyorlar. Yiyecek artıkları, naylon poşetler, pet şişeler, meşrubat ve bira kutuları, çocuk bezleri, izmaritler... Kimileri kötülüğün dibini bulmuş, pet şişeleri, meşrubat ve bira kutularını çalılıkların en ulaşılamayacak diplerine yerleştiriyorlar. Bundan nasıl bir keyif alıyorlar, hangi güdülerini tatmin ediyorlar, akıl erdiremiyorum; sövüp sayıyorum.

Kadın erkek genç yaşlı fark etmiyor ama özellikle gençler. Parklarda, sahillerde geç vakitlere kadar bir şeyler yiyip içerek bağıra çağıra konuşuyorlar, kahkahalar atıyorlar, damardan müzik dinliyorlar, arada öyle küfürlü cümleler kuruyorlar ki anlatılır gibi değil. Sonra çitledikleri çekirdeklerin, yedikleri meyvelerin artıklarını, meşrubat kutularını, abur cubur ambalajlarını burunlarının dibindeki çöp bidonlarına boşaltmak yerine olduğu gibi bırakıyorlar. 

Cadde ve sokaklarda aynı durum. Kentlerde caddelere yollara uluorta tükürüp sümkürenler, toplu taşım araçlarında (doğru düzgün yıkanmadıkları için) leş gibi kokanlar, sigara izmaritlerini, kâğıt parçalarını, çöpleri çöp bidonlarına değil mazgallara atan adamlar...

Hareket halindeki arabalarından yola sigara izmaritleri, kola ve bira kutuları, kullanılmış peçete atan magandalar...

İnşaat ve hafriyat artıklarını, molozları ormanlara, akarsulara boşaltan vahşiler...

Birkaç kişiyle sınırlı olsa, münferit denilir geçilir ama öyle değil. Milyonlarca maalesef. Temiz insanla karşılaşmak rastlantıya kalmış neredeyse.

***

Peki neden böyle davranıyorlar? Yaşadığı çevreyi kirletirken nasıl bu denli bilinçsiz, kötü, tahripkâr, umursamaz olabiliyorlar? Bir insanı çöpünü sokağa sahile oyun alanına atmaya iten nedir? Çöplükte mi doğdular? Ailelerinde hiç mi terbiye yok? Okul sıralarında hiç mi hayat bilgisi, çevre temizliği dersi almıyorlar? Erkekler askerde hiç mi mıntıka temizliğine çıkmadılar?

Eğitimsizlik yoksulluk tek başına açıklayıcı değil. Bu hoyratlıkları yapanların çoğunluğu elbette ilkokul mezunu. Türkiye ahalisinin ortalama tahsil düzeyi orta mektebin birinci sınıfına ancak yaklaşıyor. Ancak bizzat şahidim ki, yaşadığı yerleri çöplüğe çevirenler arasında yüksek tahsilli olanlar da var. Eski deyişle, tahsil cehaleti alıyor ama eşşeklik baki kalıyor. (Bu arada sevimli cefakâr dostlarımız eşekleri aşağıladığımın farkındayım. Ne yapayım ki kızgınlığımı anlatacak başka bir sözcük gelmedi aklıma.)

Yoksullukla da açıklanabilecek bir durum değil. Lüks otomobillerden yollara çöp atıldığına, lüks teknelerin denize saldığı sintine atığına her an rastlamak mümkün. 

Eymir Gölü Ankara’nın nefes alınıp verilecek nadir alanlarından biridir. Eymir Gölü’ne ortalamanın üstünde gelire sahip eğitimli insanlar geliyor ama günün sonunda ortalık çöpten pislikten geçilmiyor. Eymir’in temizlik emekçileri her gün yolları, orman içini, gölü temizlemekle başa çıkamıyorlar. Eymir'in temizlik ve güvenlik emekçilerinin kulakları çınlasın.

***

KENT KÜLTÜRÜ

Eşekler böyle davranmıyor, ortalığı çöplüğe çevirmiyorlar. Ortalığı çöplüğe çevirmemek için zengin ve yüksek tahsilli olmak gerekmiyor. Biraz kent kültürü, biraz görgü, biraz akıl yeter de artar bile. Zaten asıl sorun da bu; kent kültürünün, görgünün, aklın eksikliği yani.

Gel gör ki, kent kültürü, bir arada yaşama adabı bir anda oluşmuyor, asırlara yayılıyor. Çünkü şehir uygarlık demektir, kaliteli yaşam demektir. Şehirli odur ki, şehrinin tarihini, geleneklerini, efsanelerini, simgesel yapılarını ve anıtlarını bilir, şehrini sahiplenir ve korumaya özen gösterir.

Sonradan görme kentliler ise aslında kendilerini (nihayet göç edip yerleştikleri) şehrin parçası olarak görmezler. Öyle olunca da şehri bilme, tanıma, sahiplenme ve koruma isteği duymazlar.

Sonuçta şehir, çirkin beton blokların üst üste yığıldığı, lağım kokan mahalleler tarafından kuşatılmış olur. Parkların, oyun ve piknik alanlarının, ormanların, sahillerin çöplüğe çevrilmesi, akarsuların kirletilmesi, ormanların yakılması sonradan görme kentlilerin umurunda olmaz.

***

ABDESTLİ LÜMPEN FAŞİZM

Geçmiş, yazının başında anlatıldığı gibi yaşandıysa, bozulmanın alaturka lümpen arabesk kapitalizmle başladığı söylenebilir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yani.

Türkiye’nin lümpen kapitalizminde ne aslına uygun bir burjuvazi olabildi ne de proletarya. Öyle olunca da ne burjuva kültürü gelişebildi ne de proleter sınıf bilinci. 

Sermayedarlar abdest alıp namaza durduklarında siyasetin ırası da aynı dönüşüme uğradı; eskinin elitist faşizminden abdestli lümpen faşizme geçildi. Ali Bulaç’ın ifadesiyle “sonradan görme, kısa yoldan zengin olmuş, hiçbir ilkesi değeri kalmamış Müslüman magandalar” siyasetin ağababaları reisleri oldular. 

Elitist faşizmin amentüsü, haybeden atıp tutmaya dayalı hamasi milliyetçilik idi; abdestli lümpen faşizmin amentüsü sulandırılmış (light) şeriat.

Başlıktaki soruya dönersek: İslam temizlik diniyse, ekonomide, siyasette, toplumsal hayatta, kamusal alanda neden ortalığı...?

“Temizliği bizden öğrenen Avrupalı” bugün neden bizden daha temiz?

Aşağıdaki yazılarla birlikte okunması dileğiyle.

MAGANDA POLİTİK

İSLAMİ MAGANDALIK

25 Ağustos 2023 Cuma

BARIŞ DA DÜŞMAN CEZA HUKUKUNUN KURBANI

Okur yazar herkes Barış Pehlivan’ı bilir herhalde.

Şahsen tanışmak kısmet olmadı; ben de meslektaşı olarak haberlerinden programlarından tanıyorum, biliyorum. Umarım bir gün yüz yüze de tanışırız.

Barış Pehlivan gazeteci. Mensubu olduğum 78 kuşağına göre genç sayılır; sadece 40 yaşında. Genç yaşına karşın, çokça manşetlik haberler üretmiş, araştırmacı gazetecilik ürünü kitaplar yazmış. Gazetecilik meslek örgütlerinin ödüllerine layık görülmüş. Barış Terkoğlu ile birlikte; Sızıntı: Wikileaks’te Ünlü Türkler, Mahrem, Metastaz, Cendere, SS Süleyman Soylu adlı araştırma kitaplarına imza atmış. Haberleri ve kitapları nedeniyle çok kez yargılanmış, tutuklanmış. 

Şu sıra beşinci kez cezaevinde; sekiz ay daha cezaevinde kalacak.

***

Barış’ın beşinci kez cezaevine girmesi ve denetimli serbestlikten yararlandırılmaması, Türkiye’deki ceza yargılaması ve infaz sisteminin vicdan ve adaletten ne denli uzaklaştığını gösteriyor. Öyle bir uzaklaşma ki, 12 Eylül faşizminin infaz hukukuna bile rahmet okutur.

12 Eylül faşizmi döneminde tutukluydum. O dönemde bile infaz hukukunda kâğıt üstünde de olsa denge ve eşitlik kaygısı vardı. “Bir sağdan bir soldan” idam ediyorlardı. Asılmayacakların infazında adli/siyasi ayrımı yoktu. Hükmedilen cezanın yarısını, hatta 2/5’ini cezaevinde geçiren mahpus, meşruten tahliye olabiliyordu. Adli/siyasi ayrımı uygulamadaydı. Siyasi mahpuslar hücre cezası, ziyaretçi ve avukat yasakları, işkence, gazete ve kitaptan mahrum bırakma gibi cezalara maruz kalırken mafya babaları, uyuşturucu tüccarları ev gibi döşedikleri koğuşlarında hizmetlerine bakan adam bile tutabiliyordu. Ayrımcılık yasağı kanunun lafzındaydı sadece.

İnfaz hukukunda 12 Eylül faşizmi döneminde bile gözetilen denge ve eşitliğin yerini, izleyen Turgut Özal iktidarı döneminde düşman ceza hukuku aldı. Terörle Mücadele Kanunu’nda, siyasi mahkûmların infazında ¾ kuralı getirildi. Yani, adli mahkûmlar hükmedilen cezanın ½’ini cezaevinde yatarken, siyasi mahkûmlara ¾ dayatıldı; halen de böyle uygulanıyor. Dahası, disiplin cezaları uygulanarak infaz yakılıyor ve siyasi mahpusun meşruten tahliye olması da engelleniyor.

***

Meşruten tahliyenin bugünkü karşılığı koşullu salıverme. Buna göre adli suçlarda cezanın yarısını cezaevinde geçiren iyi halli mahpusun kalan cezası koşullu salıverme şeklinde infaz ediliyor. Adli mahkûm, bir daha suç işlememe koşuluyla tahliye ediliyor. Amaç, mahkûmun topluma uyum sağlaması ve kazandırılması, iyi halinin sürmesini teşvik etmek. Koşullu salıverme döneminde yeni bir suç işlerse, kalan cezanın infazı için tekrar tutuklanıyor. 

Koşullu salıverme için cezaevinde geçirilmesi gereken süre, 15 Temmuz’dan sonra 2/3 olarak değiştirildi. Ancak infazın mahkûm aleyhine ağırlaştırılması, adli mahpusun daha fazla yatacağı sonucunu doğurmuyor. Malum İslam kolaylık dinidir, yaparsa AKP yapar! Nitekim yapıyor da.

***

AKP iktidarı, adam öldürenler ve devlet aleyhine suç işleyenler (siyasi suçlular yani) hariç olmak üzere, adli suçlular için infaz hukukuna denetimli serbestlik kurumunu ekledi. 5275 Sayılı Kanun’la getirilen düzenlemeye göre, koşullu salıverme için cezaevinde yatılması gereken sürenin bir kısmı denetimli serbestlik şeklinde sosyal hayat içinde geçiriliyor. Amaç, mahkûmun ailesi ile bağlarını sürdürebilmesi ve toplum ile daha hızlı bir şekilde uyum sağlayabilmesi. Hükümlü koşullu salıverilmesine belli bir süre kalınca tahliye ediliyor ve sosyal hayat içinde denetimli serbestlik müdürlüklerinin gözetimi altında tutuluyor. Denetimli serbestlik döneminde iyi halini korumuş ve toplumla uyum sağlamış ise, kalan ceza için koşullu salıverme dönemi başlıyor. 

Denetimli serbestlikte en önemli ölçüt, devlet aleyhine suç işlememek. Yasadaki ifadeyle:

* Devletin güvenliğine karşı işlenen suçlar

* Anayasal düzene, milli savunmaya, devlet sırlarına karşı işlenen suçlar

* Terörle mücadele kanunu kapsamına giren suçlar

* Örgütlü suçlar, koşullu salıverilme hakkı geri alınan hükümlüler

Oysa Recep Tayyip Erdoğan, 2018 yılında MHP’nin ısrarla istediği af düzenlemesi kendisine sorulduğunda, şu yanıtı vermişti: "Kader mahkûmları meselesini anlamış değilim. Kime kader mahkûmu denir çok çok önemli. Benim bir ilkem var. İlkem de şudur: Devlete karşı işlenen suçlarda devlet affedici olabilir. Ama kişilere karşı işlenen suçlarda devletin af yetkisi yoktur." (5 Eylül 2018, Kırgızistan’dan dönerken uçakta yaptığı açıklama.)

Erdoğan’ın bu sözleri yüzde yüz doğruydu ama söylendiğiyle kaldı. O günden bugüne infaz yasasına geçici maddeler eklenerek nice “kader mahkûmu” (!) katiller, tecavüzcüler, hırsızlar, IŞİD ve Hizbullah katilleri, uyuşturucu tüccarları, mafya babaları salıverildiler. Tahliye edilen mafya şefleri Alaattin Çakıcı, Kürşat Yılmaz, Sedat Şahin, soluğu MHP genel merkezinde aldılar, Devlet Bahçeli’nin elini öptüler.

***

KALEM MAHKUMLARINA DÜŞMAN CEZA HUKU

İnfaz düzenlemelerinden yararlanmayan “kader mahkûmu” kalmadı, bir tek kalem mahkumları yararlandırılmadı; yani devlete karşı suç işlediği iddia edilenler. Selahattin Demirtaş, Mücella Yapıcı, Can Atalay, Çiğdem Mater, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, Kobani davası sanıkları, gazeteciler. Güncel esirler olarak da Merdan Yanardağ, Barış Pehlivan.

Merdan Yanardağ, “terör örgütü propagandası yapmak” ile suçlanıyor. Barış Pehlivan ise Libya’dan gelen “şehit” cenazeleriyle ilgili haberinde "istihbarat faaliyeti ile ilgili bilgi ve belgeleri ifşa etmek" suçlamasıyla 3 yıl 9 ay hapis cezasına mahkûm edilmiş; başka bir haberi bahane edilerek infazı ve denetimli serbestlik hakkı yakılıp tutuklandı.

Kalem mahkumlarına düşman ceza hukuku; “kader mahkûmu” (!) katillere, tecavüzcülere, hırsızlara, uyuşturucu tüccarlarına, mafya babalarına, Hizbullah ve IŞİD katillerine ise açık cezaevi, denetimli serbestlik ve koşullu salıverme. Hukuku vicdandan adaletten insandan bu denli uzaklaştırmak, İslamcı iktidara nasip oldu. Bir kere daha anlaşıldı ki, cehalet ve kötülük ittifakı iktidar, aydınları, yazarları, gazetecileri, mafya babalarından, uyuşturucu baronlarından, ihale çetelerinden, kadın ve çocuk tecavüzcülerinden daha tehlikeli görüyor!

Barış Pehlivan son yazısında, “Siyah kölelerin yargılandığı bir düzen bu. Beyaz olsaydım, zengin olsaydım, dalkavuk olsaydım içeride olmazdım” demiş.

Emekten emekçiden yana bir gazeteci olarak bildiğim Barış, inanıyorum ki nasıl girdiyse öyle çıkacak, kalemini şeriatçı faşizmin hizmetine vermeyecek.

Biat etmeyen, “herkesin yüreğine baharın gelmesi için yazan” kalem savaşımcılarına selam olsun!


9 Ağustos 2023 Çarşamba

İSLAMİ MAGANDALIK

"Türkiye maganda liginde şampiyon” başlıklı haber vesilesiyle "Maganda politik" başlığı altında Türkiye’de magandalığın toplumsal hayata ve siyasete sindiğinden söz ediyorduk. 

Magandalaşmanın lümpen kapitalizmle başladığını vurgulamış; AKP iktidarı döneminde nasıl bir seyir izlediği sorusunu birlikte yanıtlamayı önermiştik.

Basitçe yanıtlamak gerekirse; AKP iktidarıyla birlikte magandalaşma daha da hızlandı, hızlanmakla kalmadı İslamileşti. İslamcı mahallenin önde gelen yazarlarından Ali Bulaç’ın ifadesiyle AKP iktidarı döneminde “Müslüman magandalar” türedi. Belki de zaten varlardı.

* * *

Çünkü, AKP iktidarıyla birlikte (hatta yerel yönetimlerin RP tarafından ele geçirildiği 1994 yılından itibaren) toplumsal artık değerin ana muslukları Anadolu Kaplanları veya Yeşil Sermaye olarak adlandırılan, MÜSİAD’ta örgütlü İslamcı sermaye kesimine çevrildi. Tersi, yani muslukların emekçilere çevrilmesi, parti programında söz verildiği üzere yolsuzluklarla, yoksullukla, yasaklarla mücadele söz konusu değildi. Çünkü, İslami soslu popülist söylemine ve programına karşın, AKP neoliberal kapitalizmin en gözü kara partisidir; bu niteliği, MÜSİAD’ın önceki başkanlarından Ali Bayramoğlu’nun “AKP’nin ampulünü biz yaktık” sözleriyle itiraf edilmişti. (Aktaran Eylem Türk, Milliyet, 6 Nisan 2004)

Yolsuzluklarla, yoksullukla, yasaklarla mücadele söz konusu değildi. Tayyip Erdoğan’ın Ecevit hükümetinden miras İMF reçetesini devralmasından sonra, özellikle kamu ihaleleri yoluyla “mütedeyyin” sermaye kesimine devasa ölçüde servet transferi gerçekleşti. Muhalefet döneminin mücahitleri iktidarda müteahhitliğe terfi ettiler. Servet olarak parmakta tek yüzük ve Harun söylemiyle siyasete atılanlar Karun oldular. Öyle ki, Türkiye, dünyada en çok dolar milyarderi olan ülkeler listesinde 6’ncı sıraya yükseldi.

Ne var ki, çok kısa sürede sağlanan servet birikimi burjuva kültürünü değil, çok hızlı bir çürümeyi ve magandalaşmayı beraberinde getirdi. Çünkü doğru düzgün bir feodalizmi bile görmemiş Anadolu eşrafından paraya kavuşur kavuşmaz burjuvalaşması beklenemez. Anadolu eşrafının böyle bir yücelmeye elverecek ne kültürü vardır ne de sosyal yaşamı. Kaldı ki, TÜSİAD’ta örgütlü Beyaz Sermaye’nin bile (onca kuşak gelip geçtiği halde) modern anlamda burjuvalaşıp burjuvalaşmadığı tartışmalıdır. Anadolu eşrafının kasaba kabasabalığı içinde kaldığı ise kesindir. 

Sonuç, Ali Bulaç’ın ifadesiyle: Tüketimi gösterişe döken, her gün kıyafet değiştiren, eskiden Akbil’le gezebilirken artık ‘Dabbetül Arz’ tipi ciplerle dolaşan, sonradan görme, kısa yoldan zengin olmuş, hiçbir ilkesi değeri kalmamış Müslüman magandalar! (Ali Bulaç, Sevda Alkan ile Söyleşi, Haftalık Dergisi, Mayıs 2006)

Bu saptamaya pek çok şey eklenebilir. En başta itibardan tasarruf etmemek. (İtibarı batsın!) Yanı sıra (madem Müslümandır) kadere rıza göstermek yerine bir tabur koruma ile dolaşmak. Yazlık ve kışlık evlerin sarayların eşya ve dekorunda, günlük yaşamda, düğün merasimlerinde, çeşitli toplantılarda görülmemiş lüks, israf ve sefahat; ama yaşama ilişkin estetik kaygı eksikliği, zevksizlik... Siyasette ise yoksulların dini inancını araçsallaştırmak, yoksulluğu ve cehaleti kutsamak, yaşanan çürümeyi meşrulaştırıcı ayet ve hadis bulma telaşı, faşizan saldırganlık, siyasi ahlak ve tutarlılık eksikliği...

* * *

Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Manifesto’da, burjuvazinin kendi hayalindeki gibi, yani kendi suretinde bir dünya yarattığını yazmışlardı.

Bu saptamaya uygun olarak, siyasette ve devlet yönetiminde onlarca yıldır süren İslami magandalaşma pratiğinde nasıl bir toplum inşa edildi?

Soruyu “Erdoğan sebep mi sonuç mu?” başlığı altında Zülfü Livaneli yanıtlamış olsun:

“Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Sorun onu iktidara getiren, üst üste dokuz seçim kazandıran, bir sürü yolsuzluk ve yönetim skandallarına rağmen körü koruna peşinden giden halktır. Daha doğrusu halkın bir bölümüdür. Bu halk yığının Anadolu Müslümanlığıyla, gelenekle, ahlakla, haram helal kavramıyla, merhametle, şefkatle hiçbir ilgisi yoktur. Köyden kente göçle başlayan, ne köylü ne kentli olabilen, bütün değer ölçülerinden kopmuş, vahşi birer yaratık haline gelmiş, talandan yalandan pay kapmaya çalışan ve literatürde lümpen proletarya olarak tanımlanmış olan kitledir bu.

AKP’ye oy vermiş olanların tümünü böyle yaftalamak doğru değil elbette. İçlerinde düzgün ve samimiyetle oy veren seçmenler de olabilir. Ama o kitlenin genel karakteristiği budur.

Bu kesim kendini önce arabesk müzikle gösterdi. Güzelim türküleri, geleneksel şarkıları, Anadolu’nun büyük şiir geleneğini terk eden insanlar, bir anda mide bulandırıcı seslere, insanın kulağını tornavida gibi delen elektro bağlamalara, içinde hiçbir hakiki lirizm ve hüzün barındırmayan ‘’Ben de isterem!’’ saldırganlığına kaptırdı kendini. Şehirler kaçak mahallelerle, üzerinde demir filizleri bırakılmış sıvasız çirkin yapılarla, lağım kokan mahallelerle doldu. Suç oranı ve özellikle kadına karşı şiddet akıl almayacak ölçülerde arttı.

Aşağı yukarı sayıları kırk milyon dolayında tahmin edilen bu kitle Itri, Mimar Sinan estetiğine de sahip değildir; Anadolu’da yüzyıllarca aydınlık bir nehir gibi akmış olan Karacaoğlan, Pir Sultan, Dadaloğlu temizliğine de. Dolayısıyla bu kesim muhafazakâr değil, Türkiye’ye çarpık ve ahlak ölçülerinden yoksun bir ‘’modernleşme’’ sunan yeni bir oluşumdur. Tayyip Erdoğan sebep değil bir sürecin sonucudur. Ve sorun, onun gitmesiyle bitmeyecektir.” (3 Kasım 2014)

Sadece Zülfü Livaneli değil, İslamcı mahallenin yazarlarından Atasoy Müftüoğlu da benzer şekilde dini inancın politik propaganda ve duygusal sömürü aracı haline getirildiğinden yakınmış ve eklemiş: “Toplum büyük bir kültürsüzlük ile maluldür. Toplum büyük ölçüde maganda, maço toplumuna dönüşmüştür. Her gün kadın cinayetlerinin işlendiği bir toplumda Anadolu irfanı diye bir şeyden söz edilemez. Böyle bir irfan yok. Toplum ciddi bir şekilde lümpenleştirilmiştir.” (9 Ekim 2022 tarihli söyleşi)

Bu saptamaları çok daha önce, daha zarif şekilde Nazım Hikmet “Akrep gibisin kardeşim” başlıklı şiirle edebileştirmişti. Nazım’dan bu yana değişen sadece lümpenleşme ve magandalaşmanın İslam ile ambalajlanması oldu. 

İslami lümpenleşmenin ve magandalaşmanın en acı sonucu kadınlara, çocuklara ve doğaya yönelik saldırganlıktır ki, ne yazılsa eksik kalır. Emek, barış ve demokrasi güçlerine yönelik vahşet acımasızlık ise genetik mirastır.

İslamcı maganda faşizmine teslim olmayanlara direnenlere selam olsun!


3 Ağustos 2023 Perşembe

MAGANDA POLİTİK

Yıllar önce bir dünya şampiyonluğu haberiydi; ama, gündemin hayhuyu içinde kimsenin dikkatini çekmeden unutulup gitmişti. Son günlerde maganda cinayetleri gündemin ön sıralarına tırmanınca, dünya şampiyonluğu haberini ve o günlerde aynı başlıkla yazdığım yazıyı anımsamadan edemedim. Hollanda Devlet Radyosu NPS’nin Türkçe yayın saatinde seslendirdiğim yazıda şu hususları kaydetmiştim.

* * *

Haber, gazete sayfalarında “Türkiye maganda liginde şampiyon”, “Türkiye ‘dünya maganda ligi’nde zirvede” başlıklarıyla yankılanmıştı. (4 Ocak 2006 tarihli gazeteler) 

Habere göre, ABD’de kurulu Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı bir araştırma yapmış. Kutlama ve benzeri nedenlerle ateş açılması sonucu serseri kurşuna en çok kurban veren ülke Türkiye çıkmış. Serseri kurşunlara verdiğimiz kurban sayısı yılda ortalama 700. 

Amerikan ajansının araştırması doğruysa, bu yarışta hakikaten açık ara öndeyiz. Bizden sonra Orta Amerika ülkelerinden Porto Riko geliyor. Serseri kurşunla ölen Porto Rikoluların sayısı yılda sadece 300; o da ölünün ardından mezar başında ateş açma geleneği yüzündenmiş. 

ABD’de serseri kurşunla ölenlerin sayısı da yılda 100’ü aşıyormuş.

Habere uygun görülen “Dünya maganda liginde zirvedeyiz” başlığı, yerli yerine oturan bir ifade. Türk Dil Kurumu sözlüğünde, ‘serseri kurşun’un karşılığında aynen ‘maganda kurşunu’ yazılı. Maganda ise görgüsüz, kaba, terbiyesiz, uyumsuz ve saldırgan kimse demek.

* * *

Dinime küfreden

Maganda kurşunuyla ‘kim vurdu’ya gidenler liginde, kovboyların ülkesindeki bir ajansın bizi şampiyon ilan etmesi yeterince trajikomik. 

Hani, western filmlerinde kovboy hasmını haklamak niyetiyle bara girer. Etrafta tedirginlik ve sessizlik. Yardakçısı kovboya sorar: 

- Kimi vuracaksın George?

George silahını çekip bardakileri haklar, geriye bir kişi kalınca hınk deyicisini yanıtlar:

- İşte bu sona kalanı.

Kovboy zihniyeti Teksas barlarında kalmadı. ABD dünyayı kovboy barlarına çevirdi. 

Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da, dünyanın şurasında burasında milyonlarca insan Amerikan silahlarıyla bile bile öldürülüyor; Ateşli Silahlardan Korunma Merkezi Ajansı kalkmış, serseri kurşundan ölenlerle ilgileniyor. İşlerin hâlâ kovboy zihniyetiyle yürüdüğü Büyük Amerika’da serseri kurşunla ölenlerin sayısının yılda sadece 100 olması da hayli şaşırtıcı.

* * *

Mikro magandalık

Öyle ya da böyle, burası da Küçük Amerika, kendimizi biliyoruz. Aynadaki suretimizin gösterdiği, koyu bir magandalık. Benzer kabalık ve ilkelliğin şu veya bu derecede başka yerlerde de yaşanıyor olması hafifletici neden değil. Amerika’da bir kuruluşun listesinde “Dünya maganda liginde zirvedeyiz”. Hiçbir ekstra çaba sarf etmeden gelen bu şampiyonlukla övünmeli mi dövünmeli mi, artık siz karar verin!

Laf aramızda, benzer bir şampiyonluğumuz daha var. O da uluslararası tescilli, hem de BM onaylı. BM Genel Kurulu’nda ‘Kadın 2000’ başlıklı özel oturumda kadına dayaktan yana Afrika ülkelerini de geride bırakıp dünya rekoru kırdığımız ortaya çıkınca, gazete, “Kadın dövmede dünya şampiyonuyuz” diye başlık atmıştı. (Hürriyet, 7 Haziran 2000.) 

Kim ne düşünürse düşünsün, bu şampiyonluklar durduk yerde gelmiyor. Sonuna kadar hak edilmiş şampiyonluklar. Çünkü, zaten doğru düzgün bir feodalizm yaşamadığımız gibi hızlandırılmış alaturka-arabesk lümpen (ve dahi artık abdestli) kapitalizmle birlikte kültürel doku çürüdü; kitabına uygun bir burjuva-proleter ayrışması olmadı; değer yargıları alt üst oldu; magandalık toplumu ve devleti tutsak aldı. (Abdestli kapitalizm ifadesi Eren Erdem’indir.)

Magandalaşma lümpen kapitalizmle başlasa da maganda sözcüğü 1970’li yıllarda dolaşıma girdi. Magandalık, çok kanallı televizyon devrinde ‘delikanlılığın’ kitabının hep yeniden yazıldığı popüler kültür programlarıyla toplumun hücrelerine sindi.

Fakat magandalık düğünde ya da maçtan sonra silahını çekip saydırmaktan, aile bireylerine şiddet uygulamaktan ibaret değil. Artık nereye baksan magandalıktan geçilmiyor.

Trafikte kadın sürücüyü sıkıştırmak, yağmurlu havada yayaların üzerine su ve çamur sıçratmak, öne geçmek için değme kayakçılarla yarışırcasına slalom yapmak, tank gibi ciple korku salmak, hoparlörün sesini sonuna kadar açarak herkese ‘damar’dan müzik ya da ezan dinletmek, arabada içilen biranın şişesini ve çöpü camdan fırlatmak. 

Ortak kullanım alanlarını ve piknik yerlerini çöplüğe çevirmek.

Sokakta yerlere tükürmek; cep telefonuyla otobüste, dolmuşta, metroda bağıra çağıra gevezelik etmek; etrafta kim var kim yok, aldırmadan küfürlü konuşmak; parmaklarda tokmak gibi yüzükler, ayakta beyaz çoraplar; nerede olursa olsun, gömlek düğmelerini açık bırakarak kıllı göğsünü ve altın kolyesini teşhir etmek.

Sofrada ortak meze ve salatayı pay kaşığıyla değil kendi kaşığıyla almak, çorbayı ve çayı höpürdeterek içmek, ağzını su aygırı gibi açmak ve şapırdatmak, kuru fasulye pilav ve turşuyla viski içmek, dişlerini tırnaklarıyla karıştırmak.

Kadına ölesiye tutulmak, yüz bulamayınca öldürüp başkasına yar etmemek…

Bunlar yine de bireysel düzeyde mikro magandalık örnekleri. Yani, yaşamın zevklerinden ve renklerinden yoksun kalmış bireyin başkalarına çokça zararı dokunmayacak yaşam tarzı. 

* * *

Makro magandalık

Asıl tehlikeli magandalık, makro düzeyde olanı. Yani, devlet yönetiminde ve politikada, bilimde ve sanatta, ekonomide ve medyada, özellikle de sporda magandalık.

Aydın Boysan’a göre politika magandası Atatürkçü söylevler döktürse de gizlice yabancı yobazdan yardım alır. Laikliği korumak için ettiği yemine bağlı kalmaz. Halk dalkavuğudur, nabza göre şerbet verir. Ağzından Allah adını düşürmediği halde Allahsızdır, çünkü ahlaksızdır. Kendisi ve yakınları kitabına uydurarak nüfuz ticareti yaparsa bu zekâ eseridir, başkaları yaparsa haydutluktur. Başka görüş sahiplerini “kökü dışarda” diye damgalar, kendi kökünün dışarda olmasını doğal bulur. Kısacası, politika magandası olduğu gibi görünmez, göründüğü gibi olmaz, ona yol gösteren en parlak ışık çıkarcılıktır. (Leke Bırakan Gölgeler, Bilgi Yayınevi, 1995)

Aydın Boysan bunları 1980’li 90’lı yılların politikacıları için yazmış. Bugünün politikacıları için yazmış olsa ne fark eder ki? Bir farkla, bugünün politikacıları artık Atatürkçü nutuk atmıyorlar.

Demokrasiyi kendine yontmak, sadece kendine Müslümanlık, özgürlük adına yalnızca türbanın ve imam hatiplinin üniversitelere ve kamu kuruluşlarına girebilmesini savunmak.

Şiire benzemedik bir dörtlük yüzünden yattığı üç aylık hapsin demagojisiyle kafa ütülemek, iktidara gelince Terörle Mücadele Yasası’nı ve 301’inci maddeyi düşünenlerin kafasına geçirmek.

Şeriatçı Afgan liderinin dizinin dibinde oturmak, Anıtkabir’deki saygı duruşunu “sap gibi ayakta duruyorlar” diye aşağılamak.

İktidarda olsun muhalefette olsun Müslümanlığı kimseye bırakmamak, sonra da emperyalist kefereyle birlikte komşu Müslüman ülkenin üzerine çullanmak.

“Ben zenci Türklerdenim” diye fakir fukara ve mazlum edebiyatı yapmak, iktidara gelince ‘zenci Türkler’in başında sermayenin vekilharcı kesilmek.

Seçimden önce, politikadaki yozlaşmaya ve yolsuzluklara tepkili halka dürüstlük propagandası yapmak, yolsuzlukla mücadele için dokunulmazlıkları kaldıracağına söz vermek, iktidara gelince sözünden caymak.

Maaşıyla geçinemediği için ticarete devam etmek zorunda kaldığı numarasına yatmak, şeffaflık isteyenlere, iktidarda olmanın cüretiyle “densizler edepsizler” diye küfretmek.

Hangi birini saymalı?

İktidardaki böyle muhalefetteki böyle.

Asıl nasılsa vekil aynen öyle.

Burası Türkiye!

* * *

“Maganda liginde şampiyonluk” haberi üzerine özetle bu hususları kaydetmiştim. Aradan 17 yıl geçmiş. O günden bugüne ne değişti? Birlikte yanıtlayalım mı?