29 Ocak 2016 Cuma

MAĞRUR OLMA PADİŞAHIM!

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ana muhalefet liderine yönelik “O’nun seviyesine inmeyi kendime yakıştıramıyorum. Bulunduğum makam da ona zaten pek müsaade etmiyor. Bir defa O benim rakibim olamaz.” sözlerini işitince endişelendim doğrusu. Bu sözleri söylerken sergilediği öfke ve hiddet, endişemi büsbütün artırdı. O şedit ruh hali içinde başına bir hal gelecek diye korktum açıkçası. O korku ve üzüntüyle tırnaklarımı kemirmişim, farkında olmamışım!
Neden böyle hiddetli, bar bar bağırıyor acaba? Oysa karıncayı bile incitmeyecek kadar yumuşak yaradılışlı, beyefendi tabiatlı, ilim irfan sahibi, kibar, mütevazı bir insan kendileri! Acaba diyorum, Cumhurbaşkanı kibir sahibi mi oldu, büyüklenme hastalığına mı tutuldu?
Malum, kibir, kendini beğenme, başkalarından üstün tutma, büyüklenme, başkalarını aşağılama ve küçük görme, benlik, gurur anlamlarına geliyor. Psikiyatri biliminde narsisistik kişilik bozukluğu olarak adlandırılıyor. Temel belirtileri, kendisinin çok önemli, eşsiz ve benzersiz biri olduğuna inanmak, sınırsız başarıya açlık ve doyumsuzluk, amacına ulaşmak için başkalarının zayıf yanlarını istismar etmek, empati yoksunluğu ve küstahlık olarak sıralanıyor. Cumhurbaşkanımız kibardır, dolayısıyla kibir geliştirmiş olamaz. İnanmıyorum büyüklenme hastalığına tutulduğuna.
***

Sesini alçalt, en çirkin ses eşek sesidir!
Cumhurbaşkanımız büyüklenme hastalığına tutulmuş olamaz. Zira her şeyden önce mü’min Müslüman adamdır, kâmil zattır! Allah’a ve O’nun kelâmına inanır. Bilir ve iman eder ki, büyüklük ululuk Allah’a mahsustur, kibir Allah’a şirk koşmaktır. Gerçi kendileri "Rahmetimiz gazabımızı aşacaktır" diyorlar ve kimi sevenleri de (mesela Düzce Vekili Fevai Aslan) “Allah’ın bütün vasıflarını üzerinde toplayan lider” diye yüceltiyorlarsa da Recep Tayyip Beyefendi Allah’a şirk koşmaz, kibre bulaşmaz! Bu husus böyle biline!
Yine Recep Tayyip Beyefendi de bilir ki, kibir, Allah’ın yeryüzüne halife olmak üzere yarattığı Adem’e saygı göstermesi istendiğinde, “Beni ateşten yarattın, çamurdan yarattığın kimseye saygı ile eğilmem” diyerek büyüklenen İblis’in amelidir, Şeytan’ın sıfatıdır. Recep Tayyip Beyefendi, İblis’in amelinden sıfatından münezzehtir! Bu husus da böyle biline!
Yine Sayın Cumhurbaşkanı bilirler ki, Kur’ân-ı Kerîm’de kibirlenmenin ne denli büyük günah olduğuna dair onlarca ayet vardır.
Mesela Yürütmek (İsra) 37’de “Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme! Çünkü sen asla yeri yaramazsın ve boyca da dağlara erişemezsin.” diye buyurulmaktadır.
Lokman 19’da ise “Yürüyüşünde tabii ol, sesini alçalt, çünkü seslerin en çirkini elbette eşeklerin sesidir.” diye ikaz edilmektedir.
Evet evet! Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Beyefendi kibir geliştirmiş olamaz. Zira kibre kapılmanın, kibir ve azametle yürümenin, yüksek sesle bağırmanın Allah’a şirk koşmak olacağını bilir. O yüzden kibirden uzak durmak için azami gayret gösterir, azametle yürümez, boyun damarları çatlayacakmış gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bağırmaz!
***

Mağrur olma!
Esasen, Başbakan olarak iktidarının ilk yıllarında cep telefonu açıldığında ekranda “Mağrur olma!” diye bir yazının akmaya başladığı yolunda haberler çıkmıştı matbuatta. Rivayete göre oğlu Burak’ın işiymiş ekrana bu yazıyı yazmak. Yani baba nasihati değil, evlat nasihati gibi.
Burak Efendi bu ilhamı nereden aldı da babasının ekranına yazma ihtiyacı duydu, bilen anlatan çıkmadı. Böyle bir nasihat, bildiğim kadarıyla padişahlar için geçerliydi. Padişahlara “Mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var!” diye nasihat edilirmiş. Burak Efendi de 12 yıl öncesinden babasının padişahlığa yürüdüğü endişesine mi kapıldı da uyarma ihtiyacı duydu, anlayamadım doğrusu.
Ne sebeple  olursa olsun, Burak Efendi’nin babasına verdiği nasihat yüzde yüz isabetli. Recep Tayyip Beyefendi’nin oğlunun nasihatini tutması da aynı ölçüde isabetli. Çünkü Burası Türkiye. İnsanın başına ne zaman ne geleceği önceden pek kestirilemez. Dahası milletimiz öyle çok da kadir kıymet bilen bir millet değil. Tarih, milletimizin sağken baş tacı ettiği nice şahlara padişahlara vefasızlığının örnekleriyle doludur.
***

Kemiklerini köpeklerin yediği padişahlar
Örneğin, Anadolu Selçuklu Devleti’nin sultanları. Kim bilebilirdi, ölümlerinden 800 yıl sonra kemikleri kapan itin ağzında kalacak diye.
Ben de bilmiyordum, Hürriyet gazetesinde köşe sahibiyken Murat Bardakçı yazınca öğrenmiştim. Bardakçı’nın “Selçuklu sultanlarının kemiklerini köpekler yedi” başlığı altında yazdığına göre, Türkiye'de bugüne kadar birçok tarihi eser yerle bir edildi, tahribe uğradı, taşınabilenleri yurtdışına kaçırıldı, ama Konya'da yaşanan rezaletin eşi-benzeri görülmedi.
Eşsiz rezaletin hikâyesi şöyle: Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Alaeddin Camii'nin türbe kısmında onarım başlattı. Türbe kısmında Kılıçarslan, Alaeddin Keykubat gibi, Bizans’ı İstanbul’a süren, Haçlı ordularına kök söktüren ünlü hükümdarların láhidleri de bulunuyor. Onarım sırasında sekiz hükümdarın láhidleri bakım maksadıyla açıldı. Ama láhidlerden çıkartılan iskeletler  açıkta unutulunca, gece türbeye üşüşen köpekler, Selçuklu sultanlarının kemiklerini kapıp gittiler. Kemiklerden artakalanlar ertesi sabah Alaeddin Tepesi'nin dört bir yanından toplandı ve láhidlere  gözkararı yerleştirildi (Hürriyet, 20 Mart 2004).
***

Kemikleri aganigi ilacı yapılan Sultan
Milletimizin şahlara padişahlara vefasızlığı bu kadarla kalsa iyi. Daha nice vefasızlıklar var. Aynı dönemin güçlü ve namlı beylerinden Melikgazi’nin başına da az iş gelmedi doğrusu. Melikgazi, savaş meydanında karşılaştığı Urfa kontu hastalanınca, çekilmesine izin verecek kadar yiğit bir gazi. Ölünce, cesedi mumyalanarak, Kayseri’nin  Melikgazi köyünde türbesine kondu. Ancak, ölümünden 850 yıl sonra Melikgazi’nin başına gelmeyen kalmadı.
Melikgazi’nin mumyası parça parça eksildi. Mumyanın şifa kaynağı olduğunu sanan vatandaşlar hastalıklara iyi geldiği düşüncesiyle parça parça koparıp götürdüler. 1935 yılında bir eli gitti; deri ve kemiklerinden alınan küçük parçaların her biri bir hastalığa çare olarak görüldü. 1978 yılında, mumyayı tırtıklamak için türbeye girenler, ellerindeki mumu düşürünce mumya yanmaya başladı. Yangın söndürülürken mumya biraz daha eksildi. Sonraları, çocuk doğurma derdindeki kısır kadınlar, dişlerini öğüterek çorbasını yapıp içtiler. Yetkililer baktılar ki Melikgazi’den eser kalmayacak, 1996 yılında toprağa gömdüler. Ama, Melikgazi’nin başına gelenler bitmedi. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, “kurul kararı olmadan gömüldüğü ve tescilli tarihi eser olduğu”  gerekçesiyle, mumyanın topraktan çıkartılmasına karar verdi. Melikgazi’nin başına bundan sonra kim bilir daha neler gelecek? Hürriyet gazetesinin yazdığına göre, “Melikgazi’nin mumyasını aganigi ilacı bile yaptılar.” (8 Haziran 2000). Bilmeyenler için belirtelim, Agaginigi, kuş dilinde seksüel eylem anlamına geliyor.
Vatandaşlar, Melikgazi’nin mumyasından yararlanmanın başka hangi özgün yöntemlerini bulurlar, bilemem. Aklıma çok muzır bir Temel fıkrası geldi. Lakin anlatmaktan ar ederim.
Milletimizin şahlara padişahlara vefasızlıklarının saygısızlıklarının nice örneği vardır. Tarihe aşina olanlar bilir; Padişah Genç Osman da, tahttan indirildikten sonra Yedikule zindanına kapatılır. Cellatların, genç padişahı, ırzına geçtikten sonra öldürdükleri, “Padişahını seven millet” deyiminin buradan geldiği söylenir...
Ya işte böyle. Tarihte neler olmuş neler.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Beyefendi de şüphesiz bunları biliyor. Cep telefonunda hâlâ “Mağrur olma!” yazısı akıyor mu, torunu Ahmet Akif’in resmi var mı, bilemiyorum.
Allah Recep Tayyip Beyefendi’yi kibirden sakınsın, “padişah olmak istiyor” diye vehme kapılanları da bildiği gibi yapsın!

Bizim rahmetimiz gazabımızı aşacaktır inşallah” diye konuşabilen Recep Tayyip Erdoğan’ın padişahlığa tenezzül edeceğini, onunla yetineceğini sanmak nasıl bir gaflettir, takdir okuyucunun.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder