7 Ekim 2015 Çarşamba

ÖLDÜRMEYİ İYİ BİLİYOR...SESİ DE ÇOK YÜKSEK ÇIKIYOR...

Ne günahlar işlemiş olmalıyız ki, ülkemiz toprakları bir kez daha kan ve göz yaşıyla ıslanıyor, insanlığımız her gün bir parça daha eksiliyor. Sadece ülkemizde değil, bulunduğumuz bölge coğrafyasında da ölüm kol geziyor, insanlık yerde sürünüyor.
Ne acı bir kaderdir ki, insanlığı bitiren müstebitler her devirde kendilerini alkışlayacak, cinayetlerine ortak olacak köle yaradılışlı milyonlarca mahlukatı yanlarında bulabiliyorlar.
O müstebit de “alnı secdeli demokrat” makyajı henüz tam akmamışken, “Sesin çok yüksek çıkıyor. Suçluluk psikolojisinin gereğidir. Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz. Plajlardaki çocukları nasıl öldürdüğünüzü çok iyi biliyorum” diyerek İsrail liderini azarlayınca, idrak yoksulu kölelerince bir kere daha tanrı mertebesine yüceltilmişti. Tanrı ile bir tutulmak hoşuna gitmiş, itiraz etmemişti. Hâlâ da itiraz etmiyor.
İsrail liderini böylesine azarlaması, eşine az rastlanır ikiyüzlülük örneğiydi. Nitekim, azarladığı İsrail liderlerinden, kırmızı halı serip karşıladığı soykırımcı Sudanlı katilden farklı olmadığının anlaşılması için uzun zaman geçmesi gerekmedi. Başında olduğu devlet, besleyip silahlandırıp Suriye’ye saldırttığı katillerden kaçan çocukların bebeklerin cesetlerini plajlarda toplamaya başladı.
***

Başında olduğu devlet, öldürmekle kalmıyor, cesedini panzere bağlayıp sürüklüyor; öldürdüğü kadının çıplak bedeni etrafında zafer fotoğrafı çekiyor; Gezi direnişinde öldürdüğü gençlerin katillerine kol kanat geriyor; böylece devletliğini kanıtlıyor...
Öldürmek, çalmanın kardeşidir. O’nun öldürmeyi iyi bilen devleti de çalma kardeşliğinden geri kalmıyor; evlerde istiflenen yolsuzluk hırsızlık paralarını mahkemelerden kaçırıyor.
Ve elbette “suçluluk psikolojisinin gereği” sesi çok yüksek çıkıyor; kendisinden başka kimsenin konuşmasına tahammül edemiyor.  Her şeye karşın konuşanın karşısına ortalama bir Kasımpaşalı gibi de çıkamıyor. Kasımpaşalılığı kof kabadayılıktan ibaret, konuşanın karşısına kendisi çıkmak yerine devleti çıkarıyor. Elinde tuttuğu devlet gücüyle Soma’da acılı madenciyi “İsrail dölü” diyerek tokatlıyor. Liseli çocuktan bile korkuyor, hapse attırıyor. En sade eleştiriye Ceza Yasası’nın ilgili maddesiyle karşılık veriyor. Daha da olmazsa, sokak terörüyle susturmaya çalışıyor.
Adaletsiz bir seçim kampanyasıyla kendisini Cumhurbaşkanı seçtirmiş ama cumhurbaşkanı gibi davranamıyor. Entelektüel ve beşeri sermayesi cumhurbaşkanı gibi davranmasına yetmiyor. Taç giyen baş akıllanır diye bilinir ama onca yıldır taç taşısa da akıllanmıyor.
Eğitimi de zayıf. Üniversite bitirdiğini söylüyor, ne hikmetse ortak anı anlatacak bir tek fakülte arkadaşı çıkmıyor. Ne hikmetse bir asker arkadaşı da çıkmıyor. Bitirdiğini söylediği üniversite, mezuniyet tarihinden sonra kurulmuş.
Eğitimi yetersiz, entelektüel donanımı zayıf; öyle olunca O da eksiğini bağırıp çağırarak, korkutarak, Müslüman kimliğini maske edinerek tamamlamaya çalışıyor. Allah adını dilinden düşürmüyor ama konuşmalarında Allah adı noktalama işareti olma ötesinde bir değer taşımıyor.
Sesi çok yüksek çıkıyor, bağırıyor, çünkü korkuyor. Korktuğunu belli etmemek için kendisi korkutuyor. Boyun damarlarını şişirerek bağırırken, kin ve nefret yüklü bakışlarıyla korku salıyor.
Bağırıp çağırırken merhamet fukaralığını da ele veriyor. Çocuğunu toprağa vermiş acılı anneyi meydanlarda yuhalatabiliyor. Bölmediği, aralarına nifak sokmadığı bir “şehit” aileleri kalmıştı. Karakterli karaktersiz diyerek şehit yakınlarını da bölmeyi başardı.
Sadece merhamet ve adalet fukarası değil, tutarlılık fukarası aynı zamanda. Samimiyetle yürütmediği, seçim kazanmak uğruna istismar ettiği için çözüm süreci politikası iflas etti. İflasın ardından ölüme gönderdiği gençlerin tabutları başında “Şehit oldular, ne mutlu onların ailelerine” diyebildi. Böyle konuşurken, aynı mutluluğu kendi ailesinden esirgediğini, bir çocuğunu çürük raporuyla askerden kaçırdığını, diğer mahdumunu İtalya’ya uçurduğunu aklına bile getirmedi.
Merhamet ve tutarlılık fukarası olduğu kadar ana dil fukarası. Elinde veya önünde yazılı metin olmadığında, konuşmayı yeni söken çocuktan farkı kalmıyor. Başladığı cümleyi bitiremiyor, konudan konuya atlıyor, saçmalıyor. Zihni karışık, düzgün cümle kuramayan çocuk masum ve sevimlidir ama altmışını devirmiş müstebit öyle değil. “Ben şehide sırtımı çevirecek kadar şerefsiz değilim” derken, şerefini tartışılır hale getirdiğinin bile farkında varmıyor.
***

Bu topraklarda ne günahlar işlendi ki, merhamet, adalet, bilgi görgü fukarası kof kabadayılar hayatımızda hiç eksik olmadılar, ellerine geçirdikleri devlet gücüyle mahvettiler hayatımızı.
Otuz beş yıl önce de böyle biri vardı devletin başında. Öldürmeyi, işkence etmeyi iyi biliyordu. Zaten öldürmek üzere eğitilmişti. Öldürmeyi iyi bilen her faşist lider gibi o da meydanları zapt ediyor, bağırıyor, sadece kendisi konuşuyordu. Sadece kendisi konuşurken entelektüel ve insani donanım fukaralığı paçalarından akıyordu. “İşkence resmi politikamız değildir” derken aklınca, kimsenin aklına gelmeyecek üstün zekâ eseri bir cümle kurduğunu, siyasi hokkabazlık yaptığını sanıyordu. İdamları eleştiren demokratik ülke liderlerine “Niye idam ettiğimizi soruyorlar. Biz onlara soruyor muyuz, sizde niye idam yok? Asmayıp da besleyelim mi?” diye karşılık vermesi de aynı zihni sefaletin eseriydi.
 Bu topraklarda ne günahlar işlendi ki, kof kabadayılar hayatımızda hiç eksik olmadılar! Kırk yıl önce de elli yıl önce de altmış yıl önce de varlardı. Bugün de var. Devleti maymun etmiş, her şeye o karar veriyor, sadece o konuşuyor. Otuz beş yıl önceki atası gibi şimdikinin donanımı da eğitimin ilk basamağındaki ilk mektep çocuğunun donanımından ileri değil. Bütün kof kabadayılar gibi ancak küresel semtin gerçek kabadayısı yanındayken cesur olabiliyor. Ortada bırakıldığında veya kendisinden daha güçlü olanla karşılaşınca süklüm püklüm oluyor, zırvalıyor, yalvarıyor...
Yolun sonuna geldiğini, ülkeyi eskisi gibi yönetemeyeceğini kendisi de biliyor. Emperyalist kovboya at uşaklığı ederek, Şam’da zafer namazı kılma, böylece iktidarını uzatma rüyası görüyordu. Zorbalar zorbası Kovboy bile güvenilmez bulup ortada bıraktı, rüyası kâbusa dönüştü. Daldığı rüyadan bu kez Rus uçaklarının bombalarıyla uyandı. Ortada bırakılmışlığın şaşkınlığıyla “Rusya’nın Suriye’ye sınırı yok, Suriye’yle niye bu kadar ilgileniyor, anlamıyorum” diye anlamsız sözler ediyor... Her kof kabadayının yaptığı gibi küresel köyün gerçek kabadayılarını yardıma çağırıyor.
Memleket bu kof kabadayıya da kalmayacak. Kalmayacak, O da tarihin çöp sepetine atılacak. Toprak kabul ederse, O’nun da gözlerine böcekler doluşacak da, bugün kendisini alkışlayan yarın aynı familyadan başka birini alkışlayacak kalabalıkları ne yapacağız?

2 Ekim 2015 Cuma

NE MUTLU ŞEYTAN TAŞLAMA ŞEHİTLERİNE!

İbnü’l Sallama Hükümran Beyefendi’ye VEKÂLETEN, 
Ya eyyühellezine âmenû,
Kutsal topraklar bir kere daha yüzlerce Müslümanın ebedi istiratgâhı oldu.
Hadiseyi biliyorsunuz. Mina’da şeytan taşlama sırasında izdiham meydana geldi, 800 kadar Müslüman can verdi. Bir o kadar da yaralı olduğu söyleniyor.
Müslümanlar mukaddes topraklarda ilk kez can vermiyorlar. Mübalağasız, İslam’la şereflenmesinden bu yana mukaddes topraklar her gün her saat, ilay-ı kelimetullah uğrunda can veren Müslümanların ebedi istirahatgâhı oluyor. Miladi 1990 senesinde de yine Mina’da meydana gelen izdihamda 1426 Müslüman can vermişti. Aradaki senelerde de yüzlerce Müslüman benzer akıbete duçar oldular.
Can verdi deyişi sözün gelişi elbette. Onlar can vermedi. Canı veren de alan da Allah’tan başkası değildir. Verdiği canı nasıl alacağını da yalnızca Allah bilir. Allah’a ve peygamberine iman etmiş Müslümanın ölümlerden ölüm beğenme, nerede ve nasıl öleceğini seçme hakkı yoktur. İmanı sağlam Müslüman hayrın da şerrin de Allah’tan geldiğine inanır ve takdir-i ilahiye teslim olur. Zira Allah’ın dediği odur ki, “Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulur; sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır. Onlara bir iyilik geldi mi, bu derler, Allah'tan. Bir kötülük geldi mi, bu derler, senin yüzünden. (Ey Muhammed!) De ki: Hepsi Allah'tan.” (Kadınlar, 78)
***

Ezcümle, Mina’da Allah’ın takdirine vasıl olanlar, can vermediler, ölmediler. Onlar Allah yolunda ebediyete intikal ettiler ki, ne mutlu onlara!
Ne mutlu onlara ki, şahadet makamına intikal etmişlerdir, cennet-i âlâda rütbeleri peygamberden sonradır, kul hakkı dışındaki tüm günahları bağışlanmıştır.
Hac yolunda izdihamdan ölmekle şehit olunur mu diye vesveseye kapılmayınız, günahtır. Zira Sahih-i Müslim’de Ebu Hureyre’den nakledildiğine göre Hazreti Peygamber, şehitlerin Allah yolunda cihad sırasında öldürülenlerden ibaret olmadığını bildirmiştir.
Peygamber ashâbına, “Siz kimleri şehit sayıyorsunuz?” diye sordu.
Sahâbîler, “Ya Rasûlallah! Kim Allah yolunda öldürülürse o şehittir!” dediler.
Hazreti Peygamber, “Öyleyse ümmetimin şehitleri oldukça azdır” buyurdu.
Ashâb-ı kirâm, “O hâlde kimler şehittir ya Rasûlallah!” dediler.
Hazreti Heygamber, “Allah yolunda öldürülen şehittir; Allah yolunda ölen şehittir; bulaşıcı hastalıktan ölen şehittir; ishâlden ölen şehittir; boğularak ölen şehittir.” buyurdu. (Müslim, İmâre, 165; ayrıca İbn-i Mâce, Cihâd, 17)
Sadece bu kadar değil. Cümle muhaddislerin naklettiklerine göre, Hazreti Peygamber, ailesini ve malını korurken öldürülenlerin de şahadet makamına nail olacaklarını, hatta Allah yolunda ölmediği veya öldürülmediği halde gönülden şehit olmak arzusuyla yaşayıp eceliyle ölen Müslümanın da şehitlik sevabı kazanacağını müjdelemiştir.
***

Evet, ne mutlu Mina’da ölenlere ki, onlar ölmedi, “Onlara ölüler demeyin, hayır, onlar diridirler” (İnek, 154)
Ne mutlu onlara ki, “Allah yolunda ölenler ya da öldürülenler, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır.”  (Âl-i İmrân, 157)
Ne mutlu onlara ki, “Rableri katında Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.” (Âl-i İmrân, 169)
***

Ya eyyühel ihvan,
Mina hadisesinin yorumlanmasında esas alınması lazım gelen ayet ve hadisler bu denli sarihken, Hac hizmetlerini düzenleyen kavm-i necip İslam emirlerine dil uzatmak, Rıdvan-ı Ekber’e vasıl olmuş Müslümanların kutlu şahadetlerinden onları sorumlu tutmak, “Haccın fıtratında ölüm var mı?” gibi sorularla Müslümanların kalplerine vesvese salmak günahtır.
Müslüman’a düşen vazife, Mina şehitleri için rahmet dilemek, ilay-ı kelimetullah yolunda kendisine de şahadet nasip etmesi için Allah’a yalvarmaktır.
Nitekim, Türkiye Cumhurreisi Recep Tayyip Beyefendi, Suudi Arabistan’ın Hac hizmetinde başarılı olduğunu ifade ederek, “Suudi yönetiminin hacla ilgili plan yaptıklarını, ne gibi çalışmalar yaptıklarını çok iyi biliyorum. Hac organizasyonunda sıkıntı olduğu gibi yaklaşımları, saldırgan davranışları doğru bulmuyorum. Bunları söyleyenlerin sırtında küfe yok. Dünyanın her yerindeki organizasyonlarda böyle şeyler oluyor.” diyerek, insafa davet etmiştir ki, Allah O’ndan razı olsun!
***

Ya eyyühel kâfirun,
İnsafa gelmek yerine, Suudi yönetimi mahdum Bilal Bey’in vakfı TÜRGEV’e 99,9 milyon dolar bağış yaptığı için mi Recep Tayyip Bey’in kavm-i necip İslam emirlerine arka çıktığını düşünüyorsunuz?
Öyle düşünüyorsanız veyl sizlere ki, en doğrusunu Allah bilir!
Ve dahi, Bâyezid-i Bistâmî hazretlerinin sözleri cümle âlemin kulağına küpe olmalıdır.
Bâyezid-i Bistâmî hazretleri yolda bir grup insanla karşılaşmış. Onlara “Nereden geliyorsunuz?” diye sormuş. Yolcular, Mekke'den döndüklerini, orada hac ibadetini îfa ettiklerini söylemişler. Bistamî de “Boşuna zahmet etmişsiniz. Beytullah'ın aslı orada değil ki burada. Keşke biraz da insanı tavaf etseydiniz!”  diye karşılık vermiş.
İbnü’l Sallama Hükümran Beyefendi, bu sözler karşısında saygıyla eğilmektedir.
Bu sözler de Hacc’ın ekonomi politiğine tutsak zihinlere ve kalplere ışık olamıyorsa, “Bunlara ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!” (Kadınlar, 78) demektir.
Selam ve dua ile!

25 Eylül 2015 Cuma

HAYDİ BİSMİLLAH!

İbnü’l Sallama Hükümran Efendi’ye VEKÂLETEN, 
Euzübillahimineşşeytanirracim,
Bismillahirrahmanirrahim,

Ya eyyühellezine âmenû,
Ya eyyühel kâfirun,
Hırsızların zalimlerin, arsızların nursuzların, yalancıların sahtekârların istibdadı altında bayram yapmaya içiniz elveriyorsa, mübarek olsun, kutlu olsun!
Bunlara inat ‘Bayram sevincinden geri durmamalı, bayramı zalimlere bırakmamalı’ diyorsanız, daha da kutlu ve mübarek olsun, âmin!
Çok şükür kalem ve kelam orucumuz sona erdi. Orucumuzun sona ermesinde, en çok böyle zamanlarda, yani sosyal felaket ve acıların yoğunlaştığı günlerde yazmak lazım geldiğini söyleyen dost ve ihvanın telkinleri etkili oldu. Cümlesinden Hakk razı olsun! Yazmaya devam. Haydi Bismillah!
***

Ya eyyühel ihvan,
Euzübillahimineşşeytanirracim demek, “Şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım” demektir.
Bismillahirrahmanirrahim veya kısaca Bismillah demek de, “Rahman ve Rahîm olan Allah adıyla” demektir.
Euzü-besmele Kur’an’ın parola ve işaretidir. Euzü-besmele çekmek, Kur’an’a uygun hayatın kapısını aralamak demektir. Euzü-besmele çeken kişi, Şeytan’ın şerrine ve iğvasına karşı Allah’a sığınmış, giriştiği işte Allah’ın yardımını istemiş olur.
Mümin kişi, euzü-besmele çekmeden hiçbir işe girişmez, herhangi bir davranışta bulunmaz. Öyle ki, ayak yoluna bile euzü-besmele çekerek gider, “Pislikten ve pis olmaktan sana sığınırım” diye dua ederek sağ ayağıyla helaya adımını atar, ayakta işemez, çömelerek def’i hâcet eyler, istibra esnasında sol eliyle taharetlenir ve sağ ayakla heladan çıkar...
Elbette bunları biliyorsunuz, euzü-besmele çekmeden hiçbir işe girişmiyorsunuz, helaya bile girmiyorsunuz. Yine de hatırlatmakta fayda var. Şu günlerde şahit olduğumuz bir hadise de, euzü-besmele’nin hikmetini hatırlatmamıza vesile oldu.
Malum, asri firavunun entrikası ve zorlamasıyla tekrar seçim sathı mailindeyiz. Nasipse, 1 Kasım günü tekrar oy kullanacağız. Sandığa gitmemize sayılı günler kala, Tağuti düzenin partileri, bir kere daha seçmenlerin gönlünü kazanma derdindeler. Seçmenin aklını çelmek, kalbinde kulağında yer edinebilmek için şarkı türkü de söylüyorlar.
Matbuat haberlerine göre, şeytani düzenin partilerinden biri, propaganda için “Haydi Bismillah” isimli bir klip hazırlamış. Gel gör ki, klip yasaklanmış. Yasağın gerekçesi, propaganda yapılırken Türk Bayrağı ve dini ibarelerin kullanılamayacağına dair kanun maddesi. Parti yetkilileri şaşkın ve üzgün görünüyorlar, “Seçimde besmele çekmek yasaklandı ama her işimize ve seçim kampanyamıza ‘Haydi Bismillah’ diyerek başlayacağız” diyorlar.
***

Ne kadar üzülseler ne kadar feveran etseler yeridir. Onlar üzülmesin de kimler üzülsün! Onlar feveran etmesin de kimler etsin!
Düşünsenize, yalanlar, yasaklar ve yolsuzluklarla mücadele vaadiyle iktidara geldikten sonra yalan üstüne yalan söylerken, yasak üstüne yasak koyarken, Kürt meselesini Alevi meselesini, azınlıklar meselesini çözme vaadiyle milleti kandırırken, Bismillah çekip ‘Allah utandırmasın’ diyerek yola çıkmışlardı.
Yoksulluk ve yolsuzlukla mücadele etmek yerine hırsız patronlarla birlikte milletin damına koyarken, “Selamünaleyküm” dedikten sonra “Haydi Bismillah” deyip işe koyulmuşlardı.
Evde yığdıkları dolar tepeciği, ayakkabı kutularına istif ettikleri dolar desteleri aşikâr olduğunda da birbirlerine selam verip “Haydi Bismillah” deyip sıfırlamaya başlamışlardı.
Kendi ifadeleriyle “Orospu ile memurun bahşişini” peşin verirken, hırsızları mahkemeden kaçırırken de selam verip selam alıyorlar, “Haydi Bismillah” diyorlardı.
“Haydi Bismillah” diyerek ne günahlara girmediler ki! Çok günah işlediler ama hiçbirinde “Bre aman, bu ne menem iştir? Müslüman yalan söyler mi, milleti aldatır mı, hırsızlara kol kanat gerer mi, ayrımcılık yapar mı, yasak koyar mı, zorbalığa başvurur mu, siz ne menem Müslümansınız?” diye esaslı bir şekilde sorgulanmadılar, esaslı bir seçmen sopası yemediler. Her defasında, günahlarına ortak olan milyonlarca seçmene güvenerek günah işlemeye devam ettiler. Şimdi “Haydi Bismillah” klibi yasaklanınca şaşırmış üzülmüş görünüyorlar.
Aslında şaşırdıkları üzüldükleri yok. Üzülmeleri öyle görünme ihtiyacından. “Haydi Bismillah” klibinin yasaklanmasına üzülmek şöyle dursun, istismar edecekleri taze bir mağduriyet konusu çıktı diye içten içe seviniyorlar, sinekten yağ çıkarıyorlar. Yarın öbür gün memleket büsbütün seçim havasına girdiğinde, her mitinge her propagandaya “Haydi Bismillah” diyerek başlayıp yiğitlik gösterisi yapacaklar, erzak ve kömür paketlerine muhtaç tuttukları seçmenlerin oylarını toplayıp günahlarına günah eklemeye devam edecekler.
İbnü’l Sallama’nın diyeceği odur ki, mesele şeytanî düzenin ak bekçilerinin bismillah çekip çekememeleri değil, bismillah çektiklerinde peşlerine düşen, bir daha bir daha düşmeye hazır, mabat kılı olmayı onur sayacak kertede zillete düşmüş yoksul seçmenlerin varlığıdır.
Onlar ki, askere gönderdikleri çocukları “şehit” olup gelir; lakin kendi çocuğunu askere göndermeyen, göndermediği gibi bir de şehit cenazelerinde “Ne mutlu ki şehit olmuş” diyebilen liderlerinin “Şehitler Ölmez” mitinginde bayrak sallarlar.
Onlar ki, bunca soygun ve yağmaya, bunca sefalet ve zillete, bunca talana ve yalana gözleri kapalıdır; her ağzı besmeleliyi her alnı secdeliyi iyilik meleği sanıp iğvalarını idrak etmezler. Nazım’ın söylemeye dili varmaz ama, sefalet ve zillet, yağma talan ve yalan hâlâ sürüyorsa, kabahatin çoğu onlarındır.
Onlar ve tapındıkları liderleri, “Yalana çok kulak verirler ve çok haram yerler.” (Maide/42)
Onların ve tapındıkları asri firavunun şerrinden Hakk saklasın, âmin!

Selam ve dua ile!

12 Eylül 2015 Cumartesi

12 EYLÜL BİTMEDİ AKP İLE SÜRÜYOR

Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER çatısı altında toplanmış,
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbecileri tarafından sol görüşlü olduğumuz için Türk Silahlı Kuvvetleri’nden atılmış askerler olarak,
Cumhuriyeti tarihindeki en köklü gericilik hareketi olan solkırımcı 12 Eylül 1980 darbesini 35’inci yıldönümünde lanetliyoruz.
Darbenin 35’inci yılında, faşist cuntanın hayatta kalmış son iki şefi de devlet töreniyle toprağa verildi. Ancak, cunta şefleri mezarda olsalar da, ruhları ve fikirleri iktidardadır. 12 Eylül faşizmi tüm kurumları ve ruhuyla ayaktadır, AKP iktidarı eliyle sürdürülmektedir.
 12 Eylül bitmedi, AKP ile sürüyor. Zira ülke 12 Eylül darbecilerinin bıraktıkları anayasa ile yönetilmektedir. Devlet 12 Eylül faşizminin bıraktığı devlettir; seçim barajı, YÖK, HSYK, Diyanet ve diğer kurumlar yerli yerindedir. Demokrasi güçleri, üniversiteler ve medya, darbe dönemindeki kadar baskı altındadır. Yargı organları darbe dönemine rahmet okutacak derecede siyasallaşmıştır. Darbecilerin dikte ettirdikleri anayasa bile parlamenter sistem öngörmüşken, bugün yasama yürütme ve yargı erkleri, fiilen tek kişide toplanmıştır. 35 yıl önce askeri cunta eliyle kapatılan TBMM bugün sivil cunta eliyle kapatılmıştır.
12 Eylül bitmedi, AKP ile sürüyor. 35 yıl önce demokrasi ve özgürlük istemlerine tanklar ve panzerlerle karşılık veriliyordu, bugün sivil sıkıyönetimi yasalaştıran iç güvenlik paketleri ve TOMA’larla karşılık verilmektedir. 12 Eylül faşistleri özel olarak gençliği hedef almışlar, sokak infazlarında darağaçlarında katlediyorlardı. Bugün de gençler dövülerek, gaz fişekleriyle vurularak öldürülmekte, katiller Çanakkale destanı yazdıkları söylenerek teşvik edilip korunmaktadır.
12 Eylül bitmedi, AKP ile sürüyor. 35 yıl önce darbeciler, kart kurt masalları anlatarak Kürt halkının varlığını inkâr etmişler, ana dilini bile yasaklamışlar, Diyarbakır Cezaevi’nde akla hayale gelmeyecek işkence ve zulmü reva görmüşlerdi. Bugün Kürt halkına karşı, “çözüm süreci” aldatmacasının ardından “terörle mücadele” aldatmacasıyla, ancak İsrail’in Filistin halkına zulmüyle kıyaslanabilecek bir imha politikası uygulanmaktadır.
12 Eylül bitmedi, AKP ile sürüyor. 12 Eylül darbecilerinin başlattığı eğitimi İslamileştirme ve Aleviler başta olmak üzere farklı inanç topluluklarını asimile etme projesi, AKP iktidarı döneminde çok daha pervasızca uygulanmaktadır.
12 Eylül bitmedi, AKP ile sürüyor. 12 Eylül darbesi sonrasında patronlar “gülme sırası bizde” diyerek sevinç gözyaşı dökmüşlerdi. Bugün patronlar gülmekle yetinmeyip milletin ırzına da tasallut etmektedirler.
12 Eylül bitmedi, AKP ile sürüyor. 35 yıl önce darbeye sevinenler sadece yerli patronlar değildi. Emperyalist patronlar da “Bizim çocuklar başardı” diyerek, eli kanlı diktatörün darbesini sevinçle karşılamışlardı. Bugün de eli ve dili uzun diktatör, küresel sermayenin bölgesel savaşlarında taşeronluk yapmaktadır. Vicdansız merhametsiz taşeronluğun sonucu olarak, yüzbinlerce Suriyeli can vermiş, milyonlarcası evini ülkesini terk etmek zorunda kalmıştır.
12 Eylül bitmedi, AKP ile sürüyor. Bizler, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbeleri dönemlerinde TSK’den atılmış antiemperyalist, demokrat, sosyalist askerler olarak ilan ediyoruz ki, AKP iktidarının halklarımızı birbirine kırdırma, ülkemizi topyekûn kan gölüne çevirecek iç savaş politikalarına teslim olmayacağız. 12 Eylül faşizminin ve mirasçısı AK faşizmin gericiliğine ırkçılığına zorbalığına karşı demokrasi güçleriyle birlikte özgürlük eşitlik barış ve kardeşlik mücadelemizi sürdüreceğiz.
            12 Eylül 2015
Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği
ADAM-DER Yönetim Kurulu

23 Ağustos 2015 Pazar

İNTİHAR CELLADINI DURDURALIM!

Bir yanda Saray zorbası, öte yanda KCK/PKK. İkisi arasında sıkışan memleket iç savaşın eşiğine geldi. Tabutlar peş peşe diziliyor. Bir yanda “şehit” cenazeleri öte yanda “ölü ele geçirilen” gençlerin tabutları. Tabutların başında Türkçe Kürtçe ağıtlar ve gözyaşları birbirine karışıyor. Arada cem evlerinde devlet görevlilerinin cüzzamlı gibi uzak durdukları tabutlar. Cem evinde acılı aileye başsağlığı dileseler, dua etseler Türklükleri Müslümanlıkları eksilir sanki! Olmaz olsun böyle Türklük böyle Müslümanlık!
Çok daha beteri “şehit” veya  “ölü ele geçirilen” gençlerin tabutları, insan hayatı üzerinden siyaset yapan savaş ve siyaset bezirgânlarının gözünde istatistik rakamı olmanın ötesinde bir değer taşımıyor. Her defasında olduğu gibi ateş düştüğü yeri yakıyor.
***

Seçimden bu yana geçen iki buçuk ayda memleket toplu bir akıl tutulmasının habercisi şiddet girdabına yuvarlandı. Bu girdapta artık iç savaş olasılığı konuşuluyor. Oysa seçimden önce taraflar barıştan, çözümden, silahların gömüleceğinden söz ediyorlardı. Öyle ki, IŞİD ile mücadele Batı dünyasının gözüne girmek için kıymete bindiğinde, hükümet ve AKP medyasında IŞİD ile mücadele için Türkiye’nin PKK’yi bizzat silahlandırması bile önerilebiliyordu.
Aleyhteki tüm çabaya karşın barışçı çözüm beklentisini halk da benimsedi. Barış ve çözüm iradesi, 12 Eylül faşizminin barajını yıktı, HDP olarak TBMM’ye taşındı. Aynı zamanda dinci faşist kişi diktatörlüğüne gidiş süreci kesintiye uğradı. Ne yazık ki barış ve çözüm iradesi Meclis’e taşındıktan hemen sonra tüfekler ateşlendi. Saray’ın akbabaları HDP’nin barış güvercinlerine çullandılar, peşlerinden 7 Haziran’ın siyasi önemini kavramayan PKK’nin şahinleri...
Aslında Saray zorbası tetiğe asılmak için seçimi beklememiş, iki yıl süren çatışmasızlık halini seçim öncesinde sona erdirmişti. Ağrı’da ağaç dikme şenliğine yapılan saldırı. Ardından HDP il ve ilçe örgütlerine bombalı saldırılar. Seçime iki gün kala zorbanın din kardeşi IŞİD’in bombalı saldırısıyla provoke edilen Diyarbakır mitingi. Nihayet Suruç’ta IŞİD bombacısının 34 kişiyi katletmesi. Onca provokasyonu karşılıksız bırakan PKK’nin şuursuz intikam eylemleri, peşinden özerklik ilanı... Karşılığında devlet şiddeti, cezalandırılan sivil halk; öldürdükleri kadın gerillayı çırılçıplak soyarak cesedi başında zafer fotoğrafı çektirecek derecede insanlıktan çıkan, zorbaya layık katiller olduklarını fazlasıyla kanıtlayan resmi savaşçılar...
Tüm bu vahşet tablosunun sonucu olarak da unutulan IŞİD terörü...
***

Kaçıncısı olduğu artık önemsizleşen şiddet girdabında bir kez daha evlatlar feda ediliyor; kendi evladını askere göndermeyen zorba “şehit” tabutu başında “Ne mutlu ki Allah yolunda hilal uğruna şahadet şerbeti içti. Bu memleket şehit kanlarıyla sulandı, bundan sonra da şehit kanlarıyla sulanacak” diye nutuk atıyor.
Ne yazık ki, Kürt meselesinde 1990’larda bile telaffuz edilmeyen iç savaş senaryoları bugün rahatlıkla telaffuz edilebiliyor. Saray zorbası siyaset kovasını “şehit” ve “ölü ele geçirilen” kanıyla doldururken, suç ortağı siyaset aktörlerinin ve kanaat önderlerinin gündelik dili hızla şiddet diline evriliyor. Milliyetçi faşistler Türk/Kürt savaşından, ümmetçi faşistler Müslüman/Kâfir savaşından söz ediyorlar. Gözlerini kan bürüyen ümmetçi milliyetçi medya bezirgânları, belli etnik ve inanç topluluklarını, daha açık ifadeyle Kürtleri Alevileri ve sosyalistleri “kökü kazınacak hain veya kâfir” diye ötekileştiriyorlar, benzerine rastlanmayacak bir utanmazlıkla son kez İstiklal Savaşı verileceğini yazıyorlar. Asıl tehlikelisi de ümmetçi milliyetçi hezeyan, toplumun çok geniş bir kesimince paylaşılıyor.
***

Artık iç  savaşın konuşulduğu atmosfere nasıl gelindiği, uzun uzadıya analiz gerektirmiyor.  İlk itiraf Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’dan gelmişti: “ ‘Seni başkan seçtirmeyeceğiz’ lafı çok tahrik edici oldu.” Sağlık Bakanı sıfatını taşıyan zatın itirafı çok daha açık sözlüydü: “Başkan seçilseydi bu kaos olmazdı.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan, muhalefetteyken, yani RP İstanbul İl Başkanı iken, Kürt sorununda alışılmış devlet siyasetini “intihar cellatlığı” olarak eleştiriyordu. Ne acıdır ki, din ticareti yaparak Cumhurbaşkanlığına kadar yükselen Erdoğan için Kürt meselesi, Alevi sorunu, azınlıklar sorunu, hatta demokratikleşme sorunu, takiyye ve külliye entrikaları uğruna istismar edilecek sorunlar olmanın ötesinde değer taşımadılar. Bugün bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan intihar cellatlığına soyundu.
***

Uzun uzadıya analizlere girişmeden söylemeli ki, zorbalığı sürdürmek, hırsızlık dosyalarında hesap vermemek için iç savaşı bile göze almışlardır.
İç savaş, topyekûn intihar demektir. İç savaşın, Türk/Kürt boğazlaşmasının kazananı olmaz. Saray zorbasının ülkeyi topluca intihara sürüklemesine seyirci kalınamaz. Ümmetçi milliyetçi çoğunluk ne yazık ki, toplu intihara gidildiğini fark edecek bilinç ve olgunlukta görünmüyor. İntihar celladını durdurma görevi CHP, HDP, sosyalistler başta olmak üzere tüm demokrasi ve barış güçlerinindir. En zor görev ise HDP’nindir. HDP ne yapıp edip, Cumhurbaşkanı sıfatını taşıyan Tayyip Erdoğan’ın intihar cellatlığına asker ve polis öldürerek karşılık verilmemesi gerektiğine Kandil’in şahinlerini ikna etmelidir.

6 Ağustos 2015 Perşembe

YURTTA DİN İSTİSMARI CİHANDA DİN İSTİSMARI

İbnü’l Sallama Hükümran Efendi’ye VEKÂLETEN, 
Ya eyyühellezine âmenû,
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Beyefendi, Endonezya ziyareti sırasında Müslüman kisvesi altında nefret uyandıranlara karşı mü’minleri uyarmış. Kimi Müslümanların sırf mezhep farklılığından dolayı ateist örgütleri dahi savunabildiklerini söylemiş. Sözlerinin devamında demiş ki “DEAŞ terör örgütünün yaptıklarının bizim dinimizde, ahlakımızda, vicdanımızda, kültürümüzde asla yeri yoktur. Bizim inancımız, haksız yere masum bir insanı öldürmeyi tüm insanlığı öldürmek olarak gören bir barış ve merhamet dinidir. Bizim tek derdimiz var, İslam, İslam, İslam.”
Sonra da 120 bin kişi kapasiteli İstiklal Camii’nde Cuma namazı kılmış. Resimde Recep Bey oturan cemaatin içinde ayakta el bağlamış, baya heybetli görünüyor.
***

Ya eyyühel ihvan,
İbnü’l Sallama Hükümran Efendi, bu haberlerden hiç de heyecan duymamıştır.
Recep Bey’in fikri zikri ve ameli birbirini tutmadığından heyecan duymamıştır.
Mesela şimdilerde DEAŞ, nam-ı diğer IŞİD’e veryansın ediyor ya, Türkiye’nin Musul Başkonsolosluğu bu örgüt tarafından basılana kadar DEAŞ hakkında hiç de öyle düşünmüyordu. Hatta Musul rehineleri bir şekilde serbest kaldıktan çok sonra, DEAŞ Kobani’yi vahşice kuşattığında “Kobani düştü düşüyor” diye seviniyordu. Sadrazamı Davutzade Ahmet Bey ise, Erdoğan’dan ileri hayırhah bir lafızla DEAŞ’ın Irak’taki Şii iktidarında dışlanan Sünni Müslümanları temsil ettiğini söylüyordu.
***

İbnü’l Sallama Hazretleri, Recep Bey’in Endonezya’da namaz kılarken çekilmiş resminden ve “Tek derdimiz var İslam İslam İslam” vurgusundan hiç heyecan duymamıştır. Acı acı tebessüm etmiş ve Recep Bey’in Kanal 7 İskele Sancak programındaki itirafını hatırlamıştır.  O programda Recep Bey diyordu ki, “Siyasette dini istismar kamplaşmalara yol açar. Geçmişte bu hatayı biz de yaptık. Şimdi kırmızı çizgimiz.” (Milliyet, 2 Mart 2004)
İbnü’l Sallama Hükümran Efendi, Recep Bey’in böyle konuşurken de dürüst davranmadığı, dini istismar siyasetine devam edeceği kanaatindeydi. Nitekim öyle oldu. Çok gerilere gitmeye lüzum yok. Son seçim kampanyasında meydanlarda Kur’an’ı gürz gibi sallayarak memleket ahalisinin geniş bir kesimini karalaması, çocuğunu toprağa vermiş bir anneyi mezhebine atıf yaparak yuhalatması, seçimin son virajına girilirken evinde Kur’an okurken resmini çektirmesi, Saray personeline imamlık ederken çektirdiği fotoğrafı medyaya sızdırması, kendisi İsrail’e “One minute” diye zılgıt çekerken mahdumun gemiciklerinin İsrail limanlarında ticaret yapması filan. Tam da itirafına uygun olarak, memleket ahalisini kamplaştırdıkça kamplaştırdı.
***

İbnü’l Sallama Hükümran Efendi, Recep Bey’in Endonezya’da “Tek derdimiz var İslam İslam İslam” vurgusundan hiç heyecan duymamıştır. Acı acı tebessüm etmiş ve evde yükseltilmiş dolar tepeciğini, ayakkabı kutularına istif edilmiş dolar destelerini, helalsayar makineyi, çelik kasaları, Reza Efendi’yi, milletin damına göz koyan patronları, vukuatın savcılar eliyle örtbas edilmesini, TBMM soruşturmasının önlenmesini, nevzuhur Ebussud’un “Yolsuzluk hırsızlık değildir” fetvasını filan hatırlamıştır. Bunca servet birikiminin üzerine seccade ve türban serilirken, infak ayetini hatırlatmayan İslam ulemasına teessüf etmiş, istismarın farkına varmayan ve mabat kılı olmaya gönüllü Müslüman seçmenler için ise “Allah ıslah etsin!” temennisinde bulunmuştur.  
İnfak ayetinde buyruluyor ki, “Sana Allah yolunda ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: ‘İhtiyaçtan arta kalanı.’” (Bakara/219)
İslam’ı istismar siyasetinin her bir amelini Ademoğlunun tek tek sıralaması mümkün değil. Sol omuz başındaki melaike herhalde her birini kaydetmiştir. Kaydediyor mu kaydetmiyor mu, en doğrusunu Allah bilir. Allah biliyor da sadece seyrediyorsa vardır bir hikmeti! 

Ya eyyühellezine âmenû,
Dini istismar siyasetinin farkına varmayan, varıp da ortak olan Müslüman seçmenleri tekraren Allah ıslah etsin!
Cumanız mübarek olsun!
Selam ve dua ile!
7 Ağustos 2015

2 Ağustos 2015 Pazar

TÜRKİYE PKK’YE SİLAH TEMİN ETMELİ!

(Önerinin sahibi ve anlamı için yazının tamamı okunmalıdır.)
Gün geçmiyor ki, memleketin bir yerlerinden saldırı ve katliam haberleri gelmesin, insanlar toprağa düşmesin.
Bu acı, Suruç katliamına değin günbegün yaşanmıyordu. Ülkenin en çok kanayan yarası Kürt sorununda kaç yıldır cenaze haberi gelmiyordu. Öyle ki daha birkaç ay önce devlet ile PKK arasında arabuluculuk yapan hükümet ve HDP yetkilileri Dolmabahçe Sarayı’nda birlikte poz vermişler, bir mutabakat metni açıklamışlardı. Artık müzakerelerin son aşamaya girmesi, Abdullah Öcalan’ın silah bırakmak üzere PKK kongresini toplantıya çağırması bekleniyordu. Olmadı. Olmayacağı baştan belliydi ama insan yine de silahların bir daha ateşlenmeyeceğini ummadan edemiyordu.
Olmayacağı baştan belliydi. Nitekim, Askeri Darbelerin Asker Muhalifleri Derneği ADAM-DER ve RE-DER olarak, 2013 Mayısında Diyarbakır’da il valisi dahil, STK, partiler ve ilgili kişilerle yaptığımız görüşmeler sonrasında yayımladığımız bildiride kuşkumuzu kayda geçirmiştik:
“Gelinen aşamada, geçmişteki benzer süreçlerde yapılmış hataların yinelenmeyeceğinden emin olamadığımızı belirtmeden edemiyoruz. Sürecin başat aktörü iktidar partisinin ve hükümetin nasıl bir barış ve çözüm öngördüğünü ortaya koymaktan kaçınmasını, 1 Mayıs 2013 tarihinde uygulanan gayri-meşru devlet şiddetini sahiplenmesini, toplumun tümünü barış ve çözüme kazanacak bir söylemden uzak durmasını endişeyle karşılıyoruz.”
Sürece ilişkin diğer bildirilerimizde de aynı endişeleri dile getirmiştik.
***

ERDOĞAN CUNTASININ DÜŞÜK YOĞUNLUKLU İÇ SAVAŞ İLANI
Endişe ve kuşkularımız ne yazık ki doğrulandı. Sürecin başat aktörü Recep Tayyip Erdoğan ve AKP hükümeti sorunu gerçekten çözmek değil, siyaseten istismar etmek derdindeydi; o yüzden çeyrek ağızla başlattığı süreci ve diyalogu bitirmek için bahane arıyordu. Aradığı bahaneyi ve uygun ortamı Suriye bataklığında buldu.
Rojava Kürtlerinin IŞİD ile mücadelede öne çıkması ve uluslararası meşruiyet edinmesi Erdoğan ve partisince hoş karşılanmıyordu. Erdoğan istiyordu ki, Kobani düşsün. Kobani düşmedi. Kobani düşmediği, yani IŞİD zafer kazanmadığı gibi Erdoğan, 7 Haziran seçiminde HDP’nin yüzde 10 hırsızlık barajını yıkması sonucu hükümet kurma çoğunluğunu yitirdi. Kürt meselesinde barışçı çözüme artık ihtiyacı yoktu. Suruç katliamını fırsat bildi; IŞİD’e karşı operasyon mugalatasıyla Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere tüm toplumsal muhalefete savaş açtı. Ancak askeri darbe dönemlerinde rastlanabilecek yoğunlukta tutuklamalar yapılıyor, dağ taş bombalanıyor. Her defasında olduğu gibi şiddet şiddeti doğuruyor, her gün cenaze haberleriyle yürekler kanıyor.
Erdoğan cuntasının seçim sonucunu kabullenmeyerek fitilini ateşlediği düşük yoğunluklu iç savaşın hedefi belli. Yeniden tek başına iktidar olabilmek için seçimi tekrarlamak. Seçim kazanmak için de seçmenlerin algısına bilincine “Analar ağlamasın istiyorsanız, verin başkanlık sistemini veya tek başına iktidarı” bombaları yağdırmak… Malum, faşizm korku, cehalet ve kanla beslenir. Kan aktıkça oylar artacak, tek başına iktidar ve rant devam edecek!
Algı bombardımanı aralıksız sürüyor, sürecin diğer aktörü PKK de şiddet fetişizmiyle Erdoğan cuntasının algı imalatına fazlasıyla katkıda bulunuyor.
***

VURUN HDP ABALISINA!
Saray medyasında Kürtler ve Aleviler iç düşman olarak ötekileştiriliyor, adeta soykırımla tehdit ediliyor. Siyasal örgüt olarak da HDP kriminalize ediliyor, eş başkanları hedef tahtasına konuyor. HDP’nin seçim öncesinde açıkladığı “Seni başkan yaptırmayacağız” kararından bu yana Erdoğan cuntasının sözcüleri ve medya tetikçileri, Abdullah Öcalan ve öteki PKK liderlerinden çok HDP eş başkanları Selahattin Demirtaş’ı ve Figen Yüksekdağ’ı şeytanlaştırıyorlar. İlk fırsatta yasama dokunulmazlığını kaldırıp tutuklama, partiyi kapatma niyet ve hazırlığı gizlenmiyor.
Erdoğan cuntasının sözcüleri ve medya tetikçileri son günlerde Figen Yüksekdağ’ın “Biz sırtımızı PYD’ye YPG’ye YPJ’ye dayıyoruz” sözlerine takılmışlar. Tabii her defasında olduğu gibi, cümlenin devamını sansürleyerek. Demecin tamamında Figen diyor ki, “Gelin siz de PYD’ye sırtınızı yaslayın.  Sırtınızı IŞİD’e yaslamayın. Siyasi iktidar sırtını Rojava’ya, Kobani’ye yaslasın.  Bizlerin güvendiği kadar güvensin. Oranın halkları hiçbir zaman Türkiye’nin düşmanı olmadı.”
Figen Yüksekdağ’ın söylediği söyleyeceği bu. Böyle düşünen sadece Yüksekdağ değil. Çok daha ilerisi, üç beş hafta öncesine kadar, Saray medyasında yazılıyordu. Örneğin, Erdoğan aşkıyla divane ‘Şemso’nun gazetesinde, Türkiye’nin PKK ve PYD’ye silah yardımı yapması önerilebilmişti:
“Türkiye tüm siyasi ve ahlaki zorluklarına rağmen PKK’yı artık düşman olarak değil çözüm ortağı olarak görmeli. Kürt sorununun çözümünde de, IŞİD’e karşı verilen mücadelede de PKK’nın etkisinden ve gücünden yararlanmanın yollarını aramalı. Daha önce de yazdığım ve söylediğim gibi PKK/PYD’nin Almanya’ya, Amerika’ya, Fransa’ya yaslanacağına Türkiye’ye yaslanması sağlanmalı. Güvenliği Türkiye’de aramalı, gerekirse silah ve mühimmatı Türkiye onlara temin etmeli.” (Mensur Akgün, Star, 28 Haziran 2015)
***

“SANA BU SAVAŞI YAPTIRMAYACAĞIZ!”
Saraydan çıkmama uğruna evlat kanıyla yazılıp sahnelenen senaryo o denli göz göre göre ki.
ADAM-DER’in son bildirisinde de vurgulandığı üzere, ilerde savaş suçuyla sanık sandalyesine oturtulması muhtemel “sivil” cunta, iktidarı tümüyle yitirmemek için Türkiye’yi düşük yoğunluklu iç savaşa götürüyor, her milliyet ve inançtan halklarımız arasındaki kardeşlik bağlarına kin ve nefret bombaları yağdırıyor. Kanlı senaryonun Başbakan rolündeki yardımcı oyuncusu, evlatların feda edileceğinden söz ediyor. Feda edilen elbette kendi evladı olmayacak.
Cunta, Türkiye topraklarını ve hava sahasını emperyalist orduların kullanımına açmakla, işbirlikçi ruhunu da bir kez daha gözler önüne serdi.
Türk gençlerini Kürt gençlerini Arap gençlerini, hangi milliyet ve inançtan olursa olsun insanlarımızı birbirlerinin avı ve avcısı haline getiren senaryoya seyirci kalınmamalıdır.
Senaryonun bozulmasında en zor görev HDP’ye düşüyor. “Seni başkan yaptırmayacağız” kararıyla kişi diktatörlüğüne gidişin önlenmesinde en etkili rolü oynayan HDP, Kürt meselesinde barışçı çözümün iradesi olarak da siyasi hırsızlık barajını yıkmayı başardı.
HDP şimdi de “Sana bu savaşı yaptırmayacağız” kararına tüm gücüyle ve samimiyetle sahip çıkmakla yükümlüdür. Bu anlayışla seçim öncesindeki kanlı provokasyonları nasıl boşa çıkarmayı başardıysa, şimdi de PKK’yi şiddet fetişizminden vazgeçip elini tetikten çekmeye ikna etme, böylece sivil cuntayı düşük yoğunluklu iç savaşın Bahçeli çukurunda kendi cehaleti, korkusu ve faşizmiyle baş başa bırakma göreviyle karşı karşıyadır.

Türkiye’nin tümüyle Suriyeleşmemesi, daha fazla kan akmaması için savaş akbabaları değil, barış anaları kazanmalıdır.